Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

40. BÖLÜM: "BİR YAZ GECESİ RÜYASI"


Bölüm şarkısı: Sleeping at Last | Saturn

40. BÖLÜM: "BİR YAZ GECESİ RÜYASI"

"Uyan haydi, uykucu güzel." Saçlarımın arasında hissettiğim dokunuşlarla hafifçe kıpırdandım, burnumu dolan tanıdık koku daha gözlerimi açmadan başımda kimin dikildiğini anlamama neden oldu ve dudaklarıma yerleşen tebessümü yok edemedim.

"Mmm... Ilgaz..." diye mırıldandım ve gözlerimi araladığımda burnumun dibindeki yüzüyle karşılaştım. Ona bakarken kirpiklerimin bile titrediğini hissettim. Elimi kaldırıp parmaklarımı önündeki dalgalı saç tutamlarına yerleştirdim. Hemen dibimdeki kusursuz tanımına oldukça yakın yüzü kalbimde yine binlerce karıncanın takla atmasına neden olmuştu. Elimi saçlarından birkaç günlük sakallarına indirdiğimde güzel gözlerini kapattı, yanağını hep yaptığı gibi avcumun içine yasladı.

Çok saçmaydı. Yakıcı bir his gibi. Ona dokunmak, ellerimi ateşe uzatmak gibiydi. Tuhaftı. Her defasında daha fazla yanmak istiyordum. Anlatamıyordum, sanki dünya üzerinde hiçbir kelime bu hisleri anlatacak kadar yeterli değildi. Ona baktığımda hissettiğim şeyler öyle şiddetliydi ki bir an kendimi ağlamak isterken buluyordum. Sonra dudakları kıvrılıyordu, gülümsüyordu. Şu an yaptığı gibi. Kendimi bir uçurumdan aşağı bırakmışım gibi bir his sarıyordu bedenimi. Sanki dünyanın tüm rüzgârlarını göğsümün içine doldurmuşum gibi.

"Sensiz olmak istemiyorum," diye fısıldadığımda ağlamaya başladığımı yeni fark ettim. Elimin altındaki yüzü kaskatı kesildiğinde onun da kirpikleri titreşti. O muazzam kirpikleri. Yüzündeki her bir detay canımı yakıyordu. Nefeslerim kesik kesikti. Gözlerini araladı ve kızılın gönüllü olarak can verdiği kahve gözlerini, gözlerime kenetledi. "Bensiz olmayacaksın zaten. Nereden çıktı bu?" Parmağını uzatıp ıslanmış yanağımı, ardından da gözaltlarımı sildi.

Kalçasını yatağın boş kısmına yerleştirip tamamen üzerime eğildiğinde burnumu çekmiştim. Başımı yastığa biraz daha gömerken yüzümü de kapamak istedim. "Bana neyin olduğunu söyle kedicik, haydi,"

Parmakları ıslak kirpiklerime dokunduğunda kalbim çığlık çığlığa bağırdı. Gözlerim istemsizce kapandı, derin bir iç çektim. Sessiz gözyaşlarım akmaya devam etti. "Niye ağlıyorsun, güzel sarışınım? Ağlamana dayanamıyorum, bunu biliyorsun. Söyle, ne oldu?"

Yastığı yüzüme kapamak istesem de eli yüzümde, gözlerimde dolaştığından bunu yapmaktan vazgeçtim. Bana dokunmazsa, benden biraz uzaklaşsa ölecekmişim gibi hissediyordum.  Tekrar bir iç çektim ve gözlerimi araladım.  Bana endişeyle, şefkatle ve aşkla bakıyordu. Öyle güzel bakıyordu ki bir daha böyle bakmayacağını hatta bana hiç bakmayacağını düşünürken delirecek gibi oluyordum. "Seni kaybetmekten korkuyorum," diye itiraf ettiğimde birkaç saniye gözleri, gözlerimde takılı kaldı.

Sonra bana doğru biraz daha uzandı ve yüzümü ellerinin arasına aldı. Yüzlerimizi birbirine yaklaştırdığında sıcak nefesleri tüm bedenimi yaktı. "Buradayım hep ben. Hep seninleyim, beni kaybetmeyeceksin. Nereden çıktı ki şimdi bu?"

Burnunu burnuma sürterken ellerimi saçlarına daldırdım. Konuştuğumda sesim ıstıraplı dökülmüştü dudaklarımdan. "Biliyorum, uyanırsam gideceksin. Biliyorum, biliyorum, lanet olsun biliyorum..."

"Hayır, bak buradayım." Dediğinde bile ikna olamadım. Ağlamam biraz daha şiddetlendi. Ellerimi yüzüme kapamak istediğimde buna engel oldu. "Arya, yanında olduğumu, burada olduğumu görüyorsun işte. Seni terk etmeyeceğim asla."

"Ama... Ama Stevan..." Sarf ettiğim isimle tüm bedenim buz kesti. Dondurucu soğuk rüzgârların ortasında çırılçıplak kalmışım gibi hissettim. "O seni vurdu." Ilgaz ellerimi avcunun içine aldığında gözlerimi araladım. Ellerinin aniden buz kesmesi, mümkünmüş gibi biraz daha titrememe neden oldu. "Ilgaz, o seni vurdu!" diyerek ona bakmamın ardından bir çığlık koparmam bir oldu.

Ilgaz değildi. Onun yerinde Stevan vardı. Siyahlara bürünmüş bedenini bana doğru eğdiğinde geriye kaçmaya çalıştım, sırtım yatak başlığına çarptığında bir çığlık daha kopardım.  "Sana demiştim, benimle gelecektin. Beni dinlemedin," Ellerimi başımın üzerinde yatağa bastırdığında yüzünü kulağıma doğru eğdi. Bacaklarımla hiç durmadan tepinirken art arda çığlıklar attım ve ellerinden kurtulmaya çalıştım. "Sevgilini kurban ettin. Senin yüzünden öldü." Bileklerimden çektiği bir elini göğsümün üzerine yerleştirdiğinde ağlamaya, bağırmaya devam ettim. "Acıyı hissediyor musun? Buranda? Kesik kesik saplanıyor önce, sonra şiddetle, art arda defalarca kez saplanıyor. Ölüyorsun, değil mi? Bir cellada ihtiyacın yok, Azrail'e bile. Senin kalbin, senin celladın."

"Bırak, bırak... Ilgaz ölmedi!"

"Öldü." Derken parmağının birini şakağıma bastırdı. "İtiraf et, kafanın içinde bir gerçekten eminsin. Dokunduğun, sevdiğin... Tüm herkesin ruhunun katilisin küçük kız, her biri tek tek ölüyor. Ruhunun lanetini onlara bulaştırdığında onları öldürüyorsun. Lanetli ruhunun son kurbanı da Ilgaz oldu işte. Hissediyorsun değil mi, o dayanılmaz, tanıdık acıyı tüm hücrelerinde hissediyorsun?"

"Ölmedi. Ilgaz... Ilgaz... Ölmedi... Hayır."

"Arya? Arya! Arya, aç gözünü! Arya duyuyor musun beni?"

Omuzlarımın sarsılmasıyla ıslanmış gözlerim aniden açıldı. İlk gördüğüm şey yüzüme değen koyu renk saçlar oldu. Başımı biraz daha kaldırdığımda Feray'ın korkuyla açılmış iri, yeşil gözleriyle karşılaştım. "Arya," diye rahat bir nefes verdi uyandığımı gördüğünde. "Sakin ol, kâbus görüyordun." Elinin birini alnıma yerleştirip ıslanmış saçlarımı alnımın gerisine itti.

Yüzü görüş açımdan çıktığında beyaz bir tavan ile karşılaştım. Daha sonra bakışlarımı önce sağa ardından sola çevirdim. Evet, bir hastane odasındaydım. "Niye buradayım?" diye sorduğumda sesim çatlamıştı. Başımda keskin bir ağrı vardı. Yatakta doğrulmaya çalıştığımda içinde bulunduğumuz bu beyaz odanın beni boğacağını düşündüm. Hastanelerden nefret ederdim! Bunu biliyorlardı. Burada ne işim vardı?

"Bayıldın." Diye kısaca cevapladığında sesi son derece tereddütlüydü. Aynı zamanda üzgün. Kafamı git gide toparlamaya başladığımda rüyamda, kalbimde hissettiğim yakıcı acı hiç gecikmeden göğsümün ortasına yerleşti. "Ilgaz?" diye sorduğumda kendi sesimi bile duyduğumdan şüpheliydim. Kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Belli başlı görüntüler zihnimin içinde adeta turladı. Ama gerçek olduğuna inanmak istemedim. "Nerede o?"

Bakışlarım üzerimdeki elbiseye takıldığında boğazıma koca bir kıymık battı ve nefesimi tıkadı. Beyaz elbisemin üzerinde kurumuş kan lekeleri vardı. Ilgaz'ın kanı. Gerçekti, her anı gerçekti! Acı dolu bir inlemenin ardından aceleyle yataktan fırladım. Sadece saniyeler sonra da Feray yataktan hızlıca kalkıp önüme geçti. "Arya, başın dönecek. Biraz daha uzanmalısın."

"Ilgaz'ı göreceğim. Nerede o?"

"Lütfen sakinleş. Ilgaz'ı şu an göremezsin. Bir dur, lütfen."

"Sana Ilgaz nerde dedim!" Bağırışımdan dolayı bir adım geriye sendelediğinde gözleri korkuyla büyümüştü. Dudaklarını hızlıca ağzının içine yuvarladıktan sonra gözlerini kaçırdı. "A- ameliyata alacaklardı. Üst katta. Babam az önce bir haber almak için çıkmıştı."

Ameliyatta... Bir şey olmayacak, bir şey olmayacak...

"Durumu nasıl?" Telaşla Feray'ın omuzlarına tutundum ve çaresizce gözlerinin içine baktım. Midemde müthiş bir baskı hissetmiştim, ayaklarımın altındaki yer hareketlenmişti sanki birkaç saniyeliğine. "Yani... Yarası çok mu kötü? Ne kadar kötü? Basit bir ameliyat mı? Yoksa... Yoksa zor bir ameliyat mı?"

Ardından nefeslerim düzensizleşti. Ellerimi omzundan çektiğimde boğazıma götürdüm ve tıkanan nefeslerimi kontrol etmeye çalıştım. Ameliyat masasında kalan insanlar... Buna benzer duyduğum şeyler bir karabasan gibi bedenimin üzerine çöktü. Tüm uzuvlarım kuvvetli bir baskıyla sıkışıyordu.

"Acıyı hissediyor musun? Buranda?"

Diğer elimi kalbimin üzerine götürdüğümde şiddetle çarpmaya başlamıştı. Sanki kalp krizi geçiriyordum, kalbim göğüs kafesimden çıkacak kadar hızlı atıyordu. Nefes alamıyordum, odanın içinde birazcık bile hava yoktu. Ciğerlerim çırpınıyor gibiydi. Dudaklarım kurumuştu. Tüm vücudum titriyordu. "Onu dinleseydim, eğer ki kaçmasaydım... Dinleseydim işte! Ilgaz'a bir şey olmayacaktı."

"Arya,  yüzüme bak. Ilgaz iyi olacak! Sakin ol, sakinleş. Nefes al. Nefes al ve onu göreceğini düşün. İyileşecek, inan bana. Şimdi derin nefesler al."

Feray'ın dediğini yaparak daha derin nefesler almaya çalıştığımda içimde daha da yükselen acıya çare bulamamıştım. "Benim yüzümden oldu," diye mırıldandım yatağa oturduğumda. Ellerimi kalbimin üzerine yerleştirdim, hızlı kalp atışlarımın yavaşlamasını umarak kalbimin üzerini ovuşturdum. "Lanetli biriyim ben. Ilgaz da benim yüzümden ölürse..."

"Arya, kes şunu. Ilgaz ölmeyecek! Ayrıca senin yüzünden falan değil. O ruh hastası vurdu Ilgaz'ı. Yalvarırım, sakin olmaya çalış. Yüzün bembeyaz oldu. Sana iyileşecek diyorum, bak..." O sırada odanın kapısı açıldı. Kucağıma eğdiğim başımı kaldırdığımda bize doğru ilerleyen babam ile karşılaştım. "Uyandığını neden haber vermedin?" Kısaca Feray'a baktıktan sonra aceleyle yan tarafıma oturdu. "Ilgaz'ı görmek istiyorum," diyerek ona doğru döndüm. Vücudumdaki kan çekilmiş olmalıydı, baş edilemez bir halsizlik hissediyordum tüm vücudumda.

"Göreceksin," diyerek elini saçlarıma yerleştirdi. Terden ıslanmış saçımın yanındaki kısa tutamları geriye doğru ittirdi. "Ameliyatta şu an. Çıksın göreceksin elbette."

Karşımızdaki duvara bomboş gözlerle bakakaldım. Elim hala kalbimin üzerindeydi. "Yalan söylüyorsun," diye mırıldandım. Ağırlaşan başımı birkaç kez iki yana salladığımda bu bile yormuştu beni. "Stevan onu dinlemezsem, Ilgaz'ı öldüreceğini söyledi. Dinlemedim, dinlemedim. Dinlemedim!" Elbisemdeki kurumuş kan lekelerine tekrardan bakarken buldum kendimi. "Onun kanı üzerime bulaştı bak, onun kanı elbisemi kırmızıya boyadı. Ne yaptım ben? Böyle bir aptallığı nasıl yaptım? O ölmesin diye bir ay boyunca acı çektikten sonra bunu nasıl yapabildim? Nasıl?!"

Babam ile Feray birkaç saniye birbirlerinin yüzüne baktılar, ardından babam omzumu kavradı.

"Sen bir şey yapmadın. O hastalıklı herif kafasına koymuştu zaten. Seni ya da Ilgaz'ı vuracaktı. Engel olabileceğin bir şey değildi."

Aklıma bir başka görüntüler doldu o anda. Ece'nin çığlığını hatırladım. Ilgaz'ı ambulansa bindirirken etrafta olan biteni algılayamasam da bir başka ambulansa bindirilen, sonra siyah bir torbanın fermuarının çekildiği o anları belli belirsiz anımsadım. "Stevan?" diye sorarken aslında ne cevap vermelerini istediğimi bilmiyordum. O ruhsuz, ölüm soğukluğuna bürünmüş gözler burnumun dibindeydi sanki. Rüyamdaki sözleri fısıldıyordu, sonra bana kâğıtları imzalamamı söylüyordu, Ece ile tartışıyorlardı, Orhan Amca'yı onun öldürdüğünü öğreniyordum ve sonra peşimden kana bulanmış elleriyle beni kovalıyordu. O odada birini daha vurmuş olmalıydı. Ürperdim. İliklerime kadar titredim. "Ona ne oldu?" diye sorduğumda sanırım cevabı biliyordum.

"O an orada değildim ama Ilgaz'a ateş ettikten sonra o da vurulmuş. Daha orada ölmüş. Yani artık kimseye zarar veremeyecek, tamamen gitti." Güven vermek için söylenen bu sözler karmakarışık olan duygularım için bir balyoz darbesi daha demekti.

"Yakın zamana kadar bu evlilik dışı çocuğun ben olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti."

Bir Atahan daha. Hırsı, nefreti kalbine yerleştirmiş bir adam daha. Onur'un ağabeyi, Murat'ın kardeşi, Mehmet Atahan'ın gayrimeşru oğlu... Hakkı olduğunu söylediği soyadını kanıtlama uğrunda masum bir aile babasını gözünü kırpmadan katletmiş, sadık çalışanı gibi göründüğü patronunu, abisini hapse yollamak için bu ölümü Murat'ın üzerine yıkmıştı. İstediği olmayınca Ilgaz'ı öldürmeyi kafasına koymuştu, hırsı uğruna kendi canını riske atmıştı ve öldürülmüştü. Bir Atahan daha ölmüştü. Mezar taşında bu soyadı yazmayacaktı belki ya da kimse onun bu kandan geldiğini bilmeyecekti. Ama Murat Atahan... Öyle ya da böyle kendi hırsları uğruna bir kardeşini daha katletmişti.

Tamamen öz kardeşi olan Onur'a acımamışken, nefret ettiği babasının piçini kardeşi olarak kabullenmeyeceği belli bir şeydi zaten. Onu yanında köpeği gibi bulundurmuş, tüm pis işlerini yaptırtmıştı. Murat Atahan tıpkı kendi gibi hırslarından, kininden doğan bir katil yaratmıştı. Stevan elbette masum değildi ama yine de bu canavarı yaratan kişi Mehmet Atahan ve Murat'tı. Onur'u mahvettikleri gibi bir ruhu daha mahvetmişlerdi.

Mehmet Atahan tüm oğullarının ruhunun katiliydi. Ölüyken bile.

"Başka biri öldü mü?" diye sorduğumda sesim oldukça hissiz çıkmıştı. Son derece normal, basit bir soru gibi sormuştum.

"Otel odasında boğuşma yaşamış, Murat'ın yardımcılarıyla. Bir adam omzundan yaralanmış, başka ölen yok."

Muhtemelen vurulan kişi Alpay'dı. Tuhaf bir şekilde iyi olduğuna, ölmediğine memnun olmuştum. Kaçmama yardım etmişti. Bilmiyorum, Murat'ın diğer adamlarına göre en azından içinde insanlığa dair bir şeyler barındıran biri olması onu az biraz da olsa farklı kılıyordu. Bunu düşünmem de saçmaydı aslında, Murat Atahan'a bulaşan kim olursa olsun eninde sonunda bir canavara dönüşüyordu.

Aklıma aniden Murat'ın gelmesiyle bir gerçeğin daha farkına varmış oldum. "Orhan Amca'yı öldüren kişinin Stevan olduğunu biliyorlar mı?"

"Murat'ın adamlarının ifadesi alınmış olmalı. Aynı zamanda polisler senin de ifade vermeni istiyorlar. Bu gerçeği sen de doğrularsan, Orhan'ı öldüren hapisteki adam tekrar sorgulanacak. Mahkeme birkaç gün içinde görülür, sonra da..."

"Sonra da?"

Babamın yerine Feray cevapladı. Babamın aksine o da bu durumdan memnun değilmiş gibiydi. Tedirgin ses tonuna bulanmış o cümle, hiçbir şeyin bitmediğini hatırlatmıştı bana. Murat'ın yakacağı daha çok can vardı. "Muhtemelen, Murat Atahan'ı serbest bırakacaklar Arya."

***

Üzerimdeki koyu yeşil tişörtün etek kısmıyla oynayıp durmuştum. Sonra bundan vazgeçip ellerimi dizlerimin üzerinde sabitlemiştim.  Gerçek anlamda beynimin içinde bir yer sancıyordu. Arada bir başımın arka kısmını ovuşturma gereği duyuyordum. Tonlarca ağırlıkta gelen gözkapaklarım ara sıra kapanıyordu, çok bitkin hissediyordum. "Stevan Fehling, kendi ağzıyla Orhan Dikkaya'yı öldürdüğünü söylemiş. Bunu doğruluyorsunuz, o halde Arya Hanım?"

İçimdeki iki ruhun düellosu yine boy göstermişti. Yine zıt düşmüşlerdi birbirlerine. İntikamcı, ateşten olan ruhum doğruyu söyleme, diyordu. Stevan nasıl olsa ölerek layığını buldu. Orhan Amca'nın katili zaten yaptığının bedelini canıyla ödedi. Murat sütten çıkmış ak kaşık sayılmaz. Ilgaz'ın babasının ölümünde gerçekten parmağı olabilir, kendi kardeşini ölüme sürüklemiş olabilir, sonradan haberi olsa bile Feray'ın rehin tutulmasına göz yummuş olabilir. En önemlisi seni mecbur bıraktığı şeyi, sana yaşattığı acıyı unutma. Ve daha bilmediğin birçok şey... O adam dışarıya çıkmayı hak etmiyor. Yalan söyle. Murat ile Stevan bu işte birlikteymiş de.

Ruhumun diğer kısmı şiddetle karşı çıktı buna. Murat Atahan tabi ki masum biri değil, şeytanın ta kendisi. Ama yapmadığı bir şey için yaptı diyemezsin, ne biliyorsan onu söyle. Eğer gerçekten diğer suçları yaptıysa elbet yaptığı ortaya çıkar ve cezasını çeker. Böyle bir yalan söylersen o herifin olduğu, tiksindiğin bir insana dönüşeceksin. Doğruyu söylemezsen sana bedelini misliyle ödetecek. Onu tanıyorsun, bunun farkındasın. Sevdiğin herkesin katili olacaksın, Arya.

"Murat hapse girsin diye böyle bir şey yaptığını kabul etti, mal varlığının peşindeydi. Çok fazla detay hatırlamıyorum, kafam karmakarışıktı." Yapmam gerekeni yapmıştım içimden geçen bu olmasa da. Başımı eğdim, yorgun gözlerimi kucağımdaki ellerime diktim, ardından terleyen avuç içlerimi pantolonuma sürttüm. Ömer, askeriyeden birkaç parça kıyafet getirdiği için minnettardım, sonunda o kana bulanmış elbiseden kurtulmuştum.

Bir polis memuru söylediğim şeyi yazarken diğeri kararlı bir ifadeyle baktı ve başını anladım dercesine salladı. "Başka bir şey hatırladığınızda emniyete uğrayabilirsiniz. Tekrardan geçmiş olsun, Arya Hanım."

Başımı salladıktan sonra koridorun sonuna doğru yürüyüp gözden kaybolmalarını izledim. Ilgaz için endişelenirken bir de Murat pisliğinin hapse girmeyip serbest kalacağı gerçeği kafamı kurcalıyordu. Hayatına kaldığı yerden devam edecekti. İnsanlar yine etrafında pervane olacak, başına gelen bu talihsiz iftira için ona sahte yüzleriyle desteklerini göstereceklerdi. Hayatının on gününü bir nezarette geçirip, sürekli sorguya alınması dışında pek bir şey kaybetmemişti. Ya Orhan Amca? Doruk? Ilgaz?

Gözlerime hücum eden yaşları geri göndermek için dişlerimi sıktığımda ellerimi yumruk yaptım. Oturduğum hastane sandalyesine yumruğumu geçirmek, ortalığı dağıtmak istiyordum. Stevan ölerek kurtulmuştu, ya baş pislik Murat? Yine, yeniden elini kolunu sallayarak meydana çıkacaktı. Ondan kurtuluş yoktu. Herkesin hayatını mahvetmişti, herkesin!

"Arya! Ilgaz ameliyattan çıkmış! Odaya alacaklar, ah Arya, Ilgaz sağ salim çıktı ameliyattan!" Mete'nin koridor boyunca bağırarak bana koşturmasından dolayı anında sıçrayarak ayağa kalktım. "Gerçekten mi?" dediğimde ani kalkmamdan olsa gerek başım dönmüştü. İçime dolan sevinç dalgası bir an mutluluktan bayılacağım diye zannetmeme neden oldu.

"Evet, hadi gel, doktor bir şeyler söylüyor," Mete elimi yakaladığı gibi koridor boyunca beni sürükledi. Koridorun sonundaki ameliyathanenin önünde dikilen doktor; Beyza, Buğra ve Feray'a bakıp konuşuyordu. Beni gören Feray bu kez tedirgin sayılmazdı, rahatlamış görünüyordu. "Arya, Ilgaz iyiymiş! Odaya alacaklar birazdan. Ameliyat başarılı geçmiş."

"Onu ne zaman görebileceğim?" Kırklı yaşlarındaki, saçının yanları kırlaşmış, uzun boylu doktora baktığımda bana tebessüm etti. "Odaya alındıktan sonra, beş on dakika falan görebilirsiniz." Sonra hepimize birden baktı. "Ama sadece bir kişi. O da dediğim gibi fazla kalmayacak yanında."

"Tamam," diyerek onayladı Mete. Kumral, dalgalı saçlarını geriye yatırdı. Solgun yüzü biraz da olsun toparlamış gibiydi.  "Anlaşamayacağımız bir mesele değil. En yakın arkadaşı olarak ben girerim işte yanına."

Mete ile göz göze geldiğimizde doktor çoktan yanımızdan uzaklaşmıştı. Başımı omzuma doğru yatırdığımda ne demek istediğimi anlamış gibiydi. "Ha ben seni unuttum!" dedi gereğinden yüksek bir ses tonuyla. Dün akşamdan beri yüzüne yerleşen hüznü dağıtmak ister gibi alışkın olduğum kocaman gülümsemesini sundu. Fakat yüz hatlarından, çenesinin kasılmasından anlaşılıyordu yorgunluğu. Ilgaz'ın onun için ne kadar değerli olduğunu görebiliyordum, gerçek bir kardeş gibi. Benim Feray'a duyduğum o bağ gibi. "Pekâlâ, onu önce sen gör. Yoksa delirecek gibi bir halin var."

Ona tebessüm ettim ve minnettar bir yüz ifadesiyle baktım. Onları geride bıraktığımda bir hemşire eşliğinde Ilgaz'ın alındığı odaya giden koridorda ilerledim. Tuhaf bir his göğsüme yerleşmişti. Hemşire kapıyı açtığında derin bir nefes aldığımı, ardından hızlıca dudaklarımdan dışarı verdiğimi fark etmiştim. Kapıdan içeri girdiğimde devrilen saniyelerdi ama onların altında kalan benmişim gibi hissettim.

O an içime yerleşen o burukluğun verdiği tuhaf hüznü anlatamazdım sanırım. İç burkan o tarifsiz hüznümün nedeni şuydu. İçeride yatan adam, ona baktığımda içimde ağlama isteği uyandıracak kadar, gözlerine baktığımda ölmeyi isteyecek kadar tarifi imkânsız duygular dolduruyordu kalbime. Hem mutlu ediyor, hem de sarsıcı bir acı duymama neden oluyordu. Birine bu denli güçlü duygularla bağlanmak, akıl karı değildi. Aşk acıyı gönüllü olarak kabul ettiğimiz düpedüz bir delilik haliydi.

Tereddütlü, biraz korkak, çokça özlem dolu adımlarla yatağının yanına ilerlediğimde titreşen gözkapaklarımı bir kez yumup tekrar açma gereği hissettim. Sonra ona baktım. Kendime itiraf etmekten kaçındığım çok fazla an oldu ama onu uyurken izlemeyi hep sevmiştim. Şimdiyse gözleri kapalıyken, burada böylece yatarken, gözlerini açıp bana bakmadığı her saniye içimde bir şeyler kopuyordu.

Ne zaman ağlamaya başladığımı bilmiyordum. Odaya girdiğim ilk an mı yoksa yanına oturduğumda mı, ya da yüzünü gördüğüm zaman kalbime yerleşen yoğun acının beni ezip geçtiğini hissettiğim anda mı?

Tüm damarlarımda, içimde gezinen kanın akışında, yoğunluğunda ve ciğerlerime dolan nefeste hissettim. Özlemek belki de en yakıcı duyguydu. Elimi uzattım ona, yüzüne dokunduğum an tüm dünyayı avuçlarımın arasına aldığımı hissettim. Parmaklarım elmacık kemiklerinde, çenesinde, gözaltlarında, kirpiklerinde sırasıyla gezindi. Ona dokunmak yaşamı verdi parmak uçlarımdan bana, aynı şekilde ona dokunarak onu yaşatmayı istedim.

Tenim karıncalandı her defasında olduğu gibi, derimin altındaki damarların genişlediğini, kanın daha yoğun, daha hızlı aktığını hissettim. Başımı yüzüne eğdiğimde ruhumdan, kalbimden akıttığım yaşlar çeneme doğru bir yol izledi. Onun nefesini dinledim. Kendi nefesime karışan nefeslerinin mutluluğuna eriştim o saniyelerde. Düzenli kalp atışlarının duyulduğu göğsünün üstüne ağırlığımı vermemeye özen göstererek başımı yasladım, kokusunu derin derin içime çektim.

Öyle korkmuştum ki. Bu korkuyla aklımı kaybedebilirdim. Vurulduğu an solgunlaşan tenini, kırmızıya boyanan gövdesini, titreyen kirpiklerinin arasından bana bakışını, sonra gözlerinin kapanıp, başının düşmesini... Hepsini tekrar, tekrar izledim kafamın içinde. Ya en kötüsü olsaydı, ya bir daha nefes almasaydı diye düşünme ihtimali bile aklımın sınırlarını zorluyor, çıldırma eşiğine adım atmama neden oluyordu.

O yüzden kendimi ikna etmek istercesine kulağımın altında atan kalp atışlarını dinledim. Dünyadaki tüm müziklerden, ritimlerden daha güzeldi. Beni hiçbir şarkı böylesine mutlu edemezdi. Başımı kaldırıp boyun girintisine yaklaştım ve tekrar eğildim. Onun kokusunu soludum. "Hayattasın," diye fısıldadım sağ elini biraz kaldırıp avcumun içine alırken. "Yanımdasın," Geri çekildiğimde saçlarının arasına bir öpücük kondurdum.

"Gözlerini açmadığın, bana bakmadığın hayatın hiçbir anlamı yok, Ilgaz." Burnumu çektiğimde parmaklarımla göz çukurlarımdaki yaşları sildim. "Bana baktığında gerçekten yaşıyormuş ve sahiden de kendimmiş gibi hissediyorum." Başparmağımı dudağının üzerine yerleştirdim ve yavaşça gezdirdim. Kalbimde küçük küçük ışıklar, kıvılcımlar yanıp söndü.  "Bu kıvılcımları, alevleri kalbimde hissetmek için tüm su damlalarından vazgeçmeye hazırım, yeter ki hep bana bak. Gözlerinin odağında daima gözlerim olsun, diğer insanların yapamadığını yapıp kalbimi görebil."

Odadan çıkmadan önce son kez elini ellerimin arasına aldım ve avcunun içine dudaklarımı bastırdım. Bunu hep hatırlayacaktım, o gün onunla aşkımız için kafamda mutlu bir son yazdığım ve buna inandığım ilk gündü.

Bir kalbin içinde kökleri sapsağlam toprağa tutunmuş, bir ağaç yeşerdi. İki dalı vardı. Biri aşkın en mutlu, paha biçilemez anlarından uzandı gökyüzüne. Diğeri de yıllar geçse bile daima iç burkacak sancılı bir acıdan beslendi.

"Mutlu sonlara hiç inanmadım, beni mutlu bir sona inandır Ilgaz. Yalan olsa dahi inandır." Diye mırıldandığımda aslında ben hiç son olsun istememiştim. Yine de... Başardın sevgilim, beni o mutlu sona inandırdın.

***
Hastanenin kafeteryasında renkli sandalyelerden birine oturmuş, elimdeki plastik şişedeki suyu yudumlarken yanımdaki Feray da karışık tostundan büyük ısırıklar alıyordu, her yudumunda da yüzünün rengi yerine geliyordu. Sabahtan beri bir şey yemediğini söylemişti. Açlıktan düşüp bayılmasını istemediğimden, biraz da hava almak için onunla kafeteryaya gelmiştim. "Arya, sen yemek istemediğine emin misin ya? Ölüm diyetinde misin anlamadım ki. Aylardır doğru dürüst bir şey yemiyorsun."

"Akşam yerim bir şeyler, şu an canım istemiyor." Şişenin kapağını kapayıp masanın üzerine koyarken bakışlarımı masadan kaldırmadım. Dün gece hiç uyumadığım, günlerdir de doğru dürüst uyuyamadığım için kendimi bir hayli bitkin hissediyordum. Ayrıca bugün yaşadığım kaçırılma olayı, Stevan, Ilgaz'ın vurulması... Tüm o travma dolu saatler beynimi uyuşturmuştu. Başımda saatlerdir süren keskin bir ağrı vardı fakat buna bile odaklanamıyordum. Hastaneler fazla boğucuydu ve bir an önce Ilgaz'ın buradan çıkmasını, eve dönmeyi istiyordum.

Eve dönmek? Hangi eve?

Ilgaz yarın buradan çıktığında kendi evine dönecekti elbette. Ben ne yapacaktım? On gündür askeriyede kalıyorduk. Eğer Stevan ortaya çıkmasa, Ilgaz vurulmasa muhtemelen bugün babamla İstanbul'a dönüp dönmememin tartışmasını yapıyor olurduk. Feray günlerdir buradaydı, okulunu asmıştı benim yüzümden. Sınavlarına çok az kalmıştı, artık kendi hayatına dönmesi gerekiyordu. Fakat onu öyle endişelendirmiştim ki, kendi geleceğini bile umursamaz hale gelmişti. Bu yüzden de kendimi bir hayli suçlu hissediyordum.

"Şey... Dün gece Doruk'u görmeye gittiğini söyledi Mete. Ben dün evlerine uğradığımda Doruk hiç konuşmuyordu. Senin onu özlediğini ve yakında geleceğini söyledim ama bir tepki vermedi. Fakat gece hep birlikte Orhan Amca'nın mezarına gitmişsiniz." Feray son yudumunu hızlıca çiğnerken çantasından çıkardığı ıslak mendil ile ellerini sildi. "Onun için çok üzülüyorum. Keşke elimden bir şey gelse," diye bir iç çekti.

"Günlerdir herkese destek oldun küçükhanım. Biraz da derslerini düşünmelisin artık. Yanında olmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yok, zamana ihtiyacı var. Ne kadar fazla zamana ihtiyacı var, işte bu ona bağlı."

"Çok kötü değil mi? Bir gün o kişi yanında, onunla konuşuyorsun, gülüyorsun. Öleceği ihtimali aklının ucundan bile geçmiyor. Sonra ertesi gün bir bakmışsın yok. Empati kurunca bile, katlanılmazmış gibi geliyor."

Ellerimin arasında aldığım şişenin kapağını biraz daha fazla sıktığımda gözlerimi kaçırdım ve başımı salladım. "Öyle,"

"Aferin bana!" Sağ eliyle başına vurdu ve mahcup bir ifadeye büründü. "Ancak bu kadar yersiz konuşulabilirdi. Özür dilerim."

"Düşünceli psikoloğum benim," diyerek yanağını sıktığımda hastanenin kapısından çıkan Buğra ve Beyza'ya ilişti gözüm. Beyza başını Buğra'nın omzuna yaslamıştı, Buğra da kollarını onun omzuna dolamıştı. Beyza'nın gözleri yorgun ve uykulu görünüyordu. Yanımıza geldiklerinde Beyza uzanıp omzuma dokundu. Renksiz, solgun dudaklarıyla tebessüm etti. "Daha iyi misin Arya?"

Hangimiz daha kötü bir haldeydik bilmiyorum ama bitkin ve çökkün görüntüsü canımın acımasına neden oldu. Doruk ile Ilgaz'a içim parçalanırken, Beyza için de endişelenmek istemiyordum. "Daha iyiyim, sen de iyi ol, tamam mı?"

"Olacağım," diyerek başını aşağı yukarı salladıktan sonra esnemesini bastırmak için elini dudaklarına götürdü.

"Beyza'yı eve götüreceğim, biraz uyumaya ihtiyacı var. Hem hepimiz ortadan kaybolduk, Doruk şüphelenmesin. Ona Ilgaz'ın vurulması ile ilgili şimdilik bir şey söylemeyeceğiz. Dün geceki halini biliyorsun. Bir de Ilgaz'ı da kaybediyordum diye bir korku yaşamasın. Bu onun daha da içine kapanmasına neden olur."

Buğra'nın söylediklerini başımla onayladım. Haklıydı.

"Birkaç saate geleceğim ben tekrar, Ilgaz da uyanmış olur belki o zaman. Mete yukarıda. Bir şeye ihtiyacın olursa beni ara, gelirken getiririm."

"Sağ ol Buğra, bir şey olursa ararım. Doruk'a ve Beyza'ya iyi bak, o bana yeter. Mete ile ben buradayız. Babamlar da burada zaten. Aklın kalmasın."

"Tamamdır, haydi görüşürüz akşama." Feray onlara gülümseyip kısaca el salladıktan sonra ben de "Görüşürüz," diyerek başımı sandalyeye yasladım. Üzerimdeki Ilgaz'ın deri ceketine sarınırken kokusunu içime çektim. Kendimi daha huzurlu ve mayışmış hissediyordum. Beyza ve Buğra gözden kaybolduğunda Feray da sandalyesinde ileri geri sallandı. "Ayy, Arya benim tuvaletim geldi. Hemen gidip geleceğim, sakın bir yere ayrılma. Hem babama da bakarım, en son bir doktor arkadaşınla laflıyordu."

"Tamam, buradayım ben. Hadi naş, naş. " Feray sandalyeden kalkıp gözlerini şebek gibi kocaman açtı ve pıtır pıtır adımlarıyla hastanenin içine doğru yürüdü.

Feray gittikten sonra akşamın yaklaşmasıyla birlikte havanın büründüğü tatlı serinlik daha da mayışmama neden oldu. Gözlerimi kapatsam uyuyacağımı biliyordum. Bedenimi aşağıya kaydırıp sandalyeye rahat bir şekilde yaslandım ve kollarımı göğsümde birleştirdim. Alnımı ovuştururken başımdaki ağrının biraz da olsun hafiflemesini ummuştum fakat geçecek gibi değildi. Belki de Buğra'dan gelirken ağrı kesici getirmesini isteyebilirdim.

İsmimi söyleyen kederli ve titrek sesi duyduğumda parmaklarım alnımda birkaç saniyeliğine kalakaldım ve hızlıca gözlerimi araladım. Yoğun bir basınç hissi boğazıma kadar birikmiş gibiydi. Gerçek olduğuna inanasım gelmedi. Az önce uyuklayacak durumdaydım, belki de uykuya dalmıştım ve bu da oldukça gerçekçi görünen rüyalarımdan biriydi.

Ben hala bir tepki veremezken dudaklarını ağzının içine yuvarladı, ellerini lila, örgü ceketinin önünde birleştirdi. Başını geriye attığında kafeteryada kısaca göz gezdirdi. Yüzüne baktığımda dağılmış bir ifadeye sahip olduğunu, hatta perişan göründüğünü söyleyebilirdim. Soğuk, donuk maskesinin aksine, şu an ne kadar üzgün göründüğü yüzünden anlaşılıyordu. Gözlerini tekrar bana diktiğinde gözünün beyaz kısımlarının da kanlanmış olduğunu fark ettim.

"Oturabilir miyim?" diye sordu Özge karşımdaki sandalyeyi işaret ettiğinde. Kendi sandalyemde doğrulurken dudaklarımı ıslattım ve kollarımı göğsümden çözdüm. Hala burada olmasının şaşkınlığını yaşadığımdan cevap vermeyeceğimi anladığında sandalyeyi çekti ve oturdu. Hareketlerine aşina olduğum abartılı sakinlik hâkimdi. "Seni rahatsız etmek için oturmadım. Sadece..." Kucağındaki küçük, siyah çantasını sımsıkı tutarken gözlerini benden kaçırdı. "İçeriye giremedim ve şu an burada onun nasıl olduğunu sorabileceğim bir sen varsın."

Cümlesiyle kalbime güçlü bir yumruk yedim. Başıma daha şiddetli bir ağrı saplandı. Masanın üzerinde birleştirdiğim ellerim hafifçe titredi.

Buraya geleceğini aklımdan ucundan bile geçirmemiştim. Yaşadığım şok ve ona eşlik eden üzüntü çok sarsıcıydı. Bunu sindirmek için yaklaşık bir dakika boyunca beklesem de fayda etmedi. "Ameliyattan çıktığını öğrendim. Durumu iyi mi Arya? En azından bunu söylesen? Biliyorum, son yaşadığımız şeylerden sonra burada karşına geçip seninle konuşmam bile saçma. Ama... İçeriye girersem zaten muhtemelen yanına almayacaklar, diğerleriyle de karşılaşacak cesaretim yok."

Özge'nin şu yeniden karşılaştığımız dört ay boyunca ilk kez duygularını bu kadar açık ve şeffaf getirdiğini fark etmiştim. Yaklaşık kırk gün önce Murat Atahan'ın evinde yaşananların gerginliğini, onunla tartışmamızı, söylediklerini, ağlamasını o kadar net hatırlıyordum ki. O zaman da farklı bir Özge'ye tanık olmuştum. Çaresiz, dibe batmış, nefret dolu... Ama şimdi ki Özge saf üzüntüye, endişeye ve acıya sahipti.

Gerçek barizdi, eski sevgilisi vurulduğu için perişan haldeydi. Onu hala... Hala...

Kendi içimde bile bu cümleyi tamamlayamadım. Kalbimin üzerine yerleşen ağırlık nefesimi kesti. "İyi," diyebildim kendime bile yabancı gelen bir sesle. "Ameliyatı başarılı geçti. Muhtemelen birkaç saate uyanır."

Aramızdaki soğukluk, mesafe gözle görülecek cinstendi. Gözlerini yumdu, kirpiklerinin ıslandığını fark ettim. Ciğerlerine derin bir nefes doldurduğunda gözlerini açtı ve bana bakıp başını salladı. "Teşekkür ederim, Arya."

Ben de başımı salladıktan sonra iki elimin parmaklarını alnıma yerleştirip ovuşturmaya başladım ve sessiz kalmayı tercih ettim. Ne zaman Ilgaz'a elimi uzatmak istesem Özge'nin hayaletiyle mi karşılaşacaktım? Geçmişe ait parçaların önüme çıkmasından ciddi manada yorulmuştum.

"Stevan senden ne istiyordu? Hala aklım almıyor neden böyle bir şey yaptığını. Seni kaçıracağını, Murat'a ihanet edeceğini, Ilgaz'ı, seni kurtarmaya gelince vuracağını." Son cümlesindeki imayı fark etmemek için geri zekâlı olmak lazımdı. Seni kurtarmaya gelince vuruldu. Bir nevi sorumlusu sensin.

"Sevgili nişanlına sormayı dene. Ece olan biteni ona özet geçecektir, Murat da belki sana anlatır." Bu tatsız ve rahatsız konuşmayı sonlandırmak adına sandalyemi geriye çekip ayağa kalktım. Daha fazla üzüntüyü, stresi kaldıracak takatim yoktu. Özge'nin varlığı da, benimle konuşması da, Ilgaz için buraya gelmesi de beni rahatsız etmişti. Garip bir acı duymama neden olmuştu. 

"İyi akşamlar Özge, kendine iyi bak," diyerek yüzüne bakmadan arkamı döndüğümde bu tavrım için pek fazla pişmanlık duymuyordum aslında. Çünkü aylardır bana gösterdiği tavır hep böyle olmuştu. Zoraki, iğneleyici nezaketler... Benden rahatsız olduğunu tavırlarıyla belli etme...

Lanet olası seçimlerin olduğu kokteyl akşamı tartışmamızı ise asla unutamazdım. Annem hakkında söyledikleri, başkalarının erkeklerine düşkünsün tarzı cümleler sarf etmesi, Murat'ın evinde bana kustuğu o katıksız nefreti... Hepsi kafamda da kalbimde de yer edinmişti. Ve artık Özge'ye baktığımda çocukluğumdaki iskelede oturduğumuz, başını omzuma yaslayan, birlikte hayaller kurduğumuz o kızı görmem imkânsızdı. O zamanlar bir yanılsama, hiç yaşanmamış bir düş gibi geliyordu bana. Öylesine uzaktı artık.

"Ilgaz'ın kötülüğünü istemiyorum, Arya. Onun mutlu olmasını istiyorum." Henüz iki adım atmıştım ki hızlıca kurduğu cümleler olduğum yere çivilenmeme neden oldu. Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım ve kesilen soluğumdan dolayı elimi göğsümün üzerine götürdüm. Böyle bir konuşmayı yapacak mıydı sahiden? 

Susmaya devam ettim, diyecek hiçbir şey bulamadım. Ilgaz'ın mutluluğunu istediğin için sevindim mi demeliydim?

"Onunla ben geçmişe aitiz biliyorum. Çok şey yaşandı üzerine. Ben onu üzdüm, o beni üzdü. Herkes kendi yolunu çizdi." Sesi gitgide çatallaştı. Boğazıma biriken yumru yutkunmamı güçleştirirken gözlerimi yumdum. Bana bunları neden anlatıyorsun, diye haykırmak istesem de sustum. Omzumun üzerinden ona baktığımda ayağa kalkmış olduğunu gördüm. Başını eğmiş, ceketinin fermuarını bir indiriyor, bir yukarıya çekiyordu. Başını tekrar kaldırdığında kahverengi gözlerine yerleşen, saklamakta pek başarılı olamadığı hüznü gördüm. İşte bu ilk kez çocukluğumdaki en iyi arkadaşımı onun gözlerinde görmeme neden oldu. 

"Belki istemedim ama bir şekilde Ilgaz'ı paramparça ettim, mecbur kaldım. Niye anlatıyorum ki?" Islanmış gözleriyle tekrar parmaklarını ceketinin fermuarına götürdü. "Hatırlanmak istenmeyen bir geçmişten fazlası değilim artık. Ilgaz... O ne olursa olsun mutlu olmayı hak ediyor. Sevilmeyi, önemsenmeyi, mutlu edilmeyi hak ediyor. O kişinin sen olacak olması tuhaf, hala inanılır gibi gelmiyor. Ama istediği sensen... Onu çok sev Arya olur mu? Hiç kimseyi sevmediğin kadar çok sev. O bunu hak ediyor."

Bedenimi tamamıyla ona döndürdüğümde vücudumun ağırlaştığını hissettim, söylediklerinin yarattığı şok bana ağır gelmişti. Kulaklarım uğulduyordu, saatlerdir aç ve uykusuz olmam, tüm yaşadığım stres ve travmalar mideme vurmuştu. Midem içimde kaynıyor, fokurduyordu. En önemlisi de ruhum derin bir darbe almıştı, beklemediğim bu cümlelerle. İçimdeki küçük kız çocuğunun canı acımıştı, Ilgaz'ı seven kalbim kanamıştı. Onun eski sevgilisinden, onun mutluluğuna dair duyduğum sözler acıtmıştı işte.

"Bunları neden söylüyorsun?" diye sormayı başardığımda buz kesmiş ellerimi birbirine kenetledim. İçimde yükselen yaşları bastırmak için büyük bir çaba harcadım ve dudağımı ısırdım.

Neden her şey bu kadar zor olmak zorundaydı? Neden bir şekilde hep acı çekiyordum, birine ya da kendime üzülüyordum? Daha kolay yolu yok muydu? Neden, neden, neden?

"Bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum." Başını iki yana salladıktan sonra omzuna doğru eğdi. "Çünkü artık söyleyebileceğim de isteyebileceğim tek şey de bu. Belki de ondan söylüyorumdur."

Özge çökmüş omuzlarını dikleştirip kendini toparladıktan sonra yüzüne yine eski durağan ifadesini yerleştirdi ve çantasını omzuna astı. "Eğer istersen, Ilgaz uyandığında geldiğini söyleyebilirim ona?" dediğimde aslında ne dediğimi de ne yapmam gerektiğini de bilmeyecek kadar çaresizdim.

"Söyleme, duymak isteyeceği en son şey bu olurdu. Onun yerine ona duymak istediği şeyler söyle." Buruk bir tebessüm yerleşti dudaklarına. Ardından hep yaptığı gibi nezakete dayalı bir baş selamı verdi bana. "İyi akşamlar, Arya,"

Arkasını dönüp hastanenin bahçesine doğru yürümeye başladığında arkasında şaşkın, darmadağın olmuş bir Arya bırakmıştı. Hüzün ve acıya bulanmış bir nefes çektim içime. "İyi akşamlar, Özge," dedim ardından. Özge'nin niyetinin tam olarak ne olduğunu kestiremesem de öyle ya da böyle içime yine tereddüdü yerleştirmiş, kafamı karıştırmış ve canımı acıtmıştı.

Fakat bildiğim tek şey varsa o da bu saatten sonra, Ilgaz'ı kaybetmenin eşiğinden dönmüşken ondan asla vazgeçmeyecek olduğumdu.

***

Akşam olmuştu. Hastanenin terasında şehri ayakların altına seren manzarayı izledim durdum.  Biraz daha uzaktaki uzanıp giden denizi, şehrin ışıklandırmalarını, hastanenin bahçesindeki ağaçları... Ellerimi omuzlarıma koydum ve omuzlarımı ovuşturdum. Daha sonra ellerimi uzatıp demir korkuluklara yaslandım. Hareket eden ağaç yapraklarına gözüm ilişirken birkaç saattir yaptığım gibi zihnimle mücadele içerisindeydim. Özge'yi kafamın içinden atamıyordum, boğucu bir kasvet ve tuhaf bir suçluluk duygusu sarıyordu benliğimi. Sonra aklıma Murat geliyordu. Serbest kalacaktı muhtemelen, yine kaldığı yerden hayatına devam edecekti. Hayatımıza yine sızacaktı. En son o havaalanında Ilgaz'dan uzak durmamı istemişti. Peki ya şimdi onun yanında olduğumu öğrenince ne yapacaktı?

Neden sadece onlardan kurtulamıyordum?

Başımı balkonun duvarına yasladım. Gözlerimi kapattığımda yüzüme çarpan ılık esintinin yarattığı huzura tutunmaya çalıştım. Bir yaz esintisinin tenime çarptığı o an, bu yazın diğerlerinden farklı olacağını biliyordum aslında. Bu tatlı esintinin yüzüme vuruşu bana hep belirgin bir yaz gecesini hatırlatıyordu. Onur'un bana vedasını. Şimdiyse iki yıldan sonra ilk defa bu esintinin bana anımsatacağı şey Ilgaz'ı kaybetmediğim gerçeği ve tüm hücrelerime yayılmış olan aşkımdı.

Heyecanlanmama neden olan, bedenimde bir ateş yakan, kalbimde sıcak, soğuk ne olduğunu kestiremediğim bir şeylerin akmasına neden olan, damarlarımdaki kanın akışını bile değiştiren,  artık içime  sığdıramadığım o aşk.

Özge'yi, Murat'ı siktir et, dedi kafamın içindeki tanıdık ses. İstediğin şey Ilgaz. Neden sonunu düşünüp bugünleri kendine zehir edesin ki? Anı yaşa, Arya. Sadece anı yaşa. Elinde olan anlara tutun. Tek düşüneceğin bu andan bir sonraki an olsun.

Gözlerimi açtığımda kendi kendime mırıldandım. "Anı yaşayacağım." Başımı kararlı bir ifadeyle salladıktan sonra terastan çıkıp hastanenin koridoruna girdim. O sırada koridorda bana doğru koşturan Feray'ı gördüm. Nefes nefese karşımda durduğunda gözleri çocuksu bir mutlulukla parladı. Uzanıp bana kısaca sarıldı, elleri şefkatle sırtımı sıvazladı. "Gözün aydın, Arya. Ilgaz uyanmış."

"Uyandı mı?" Elim yine kalbimin üzerine gitti. Heyecanla kasılmasının geçmesini bekledim bir iki saniye. Dünyanın en güzel haberinin çoşkusunu yaşıyordum. "Evet, Mete bir sevinç çığlığı atarak odasına daldı. En son çocuğa koala gibi yapışmıştı. Ben de koştur koştur seni çağırmaya geldim."

Eğilip gür saçlarının arasına bir öpücük kondurdum. Ilgaz'ın odasına giden koridorda ilerlediğimde ayaklarımın beni taşıyamayacağını düşündüm bir an. Kalbim bulunduğu yerde kocaman olmuştu, göğsüme bile sığmayacak gibi hissettim. Doruk'un haberini almadan önce Ilgaz ile geçirdiğim o saatlerden bile daha mutlu hissediyordum. Sanki o yol bir ömür uzadı ve çabucak bitmesi için, ona kavuşmak için daha da hızlandım.

Odanın kapısını açtığımda Mete'nin, Ilgaz'a sımsıkı sarıldığını gördüm. Ilgaz başını geriye atmış bunalmış bir ifadeyle tavanı izliyordu. Gözlerini açık gördüğüm o an, bu anı tarif edecek mutluluk cümlesi sanırım yeryüzünde yoktu. "Mete, gerçeğim dedim ya. Cidden kes artık bana sarılmayı. Bağırmaya takatim yok. Kalk oğlum üstümden."

Sesi bitkin ve çok fazla belirgin çıkmasa da sesini duyduğum için gece gündüz durmadan şükredebilirdim. Karıncalanan ellerimi birbirine sürttüm. Mete, Ilgaz'ın göğsünden doğrularken ıslanmış gözlerini kuruladı. "Aklımızı aldın şerefsiz, şu on gündür yaşananlardan dert, tasa sahibi oldum genç yaşımda. Yeterin ulan!"

Ilgaz da Mete de beni fark etmemişken yaşadığım mutluluğun yoğunluğu fazla gelmiş olacak ki ağzımı açıp bir şey diyemiyordum. Arkamda dikilen Feray sanırım müdahale etmesi gerektiğini anladı ve benim birkaç adım önüme geçip coşkuyla şakıdı. "Geçmiş olsun Ilgaz! Sonunda uyandın, Arya saatlerdir perişan bir haldeydi." Feray bana doğru dönüp koluma girdiğinde Ilgaz gözlerini diktiği tavandan hızlıca çekti ve bana baktı. "Arya?"

Yatakta doğrulmaya çalışırken mutluluktan da olsa ağlamamak için kendimle bir savaş verdim ve yatağına doğru ilerledim. Mete onun doğrulmasına engel oldu. Ameliyat yarasından dolayı yüzü acıyla kasılmıştı, bu canımı acıttı. Onu daima güçlü ve sarsılmaz görmeye alışmıştım çünkü. Göğsünün hemen yanındaki boş kısmın ucuna oturduğumda birbirimizin gözlerinin içine bakıyorduk. Yan tarafında olan elini avuçlarımın arasına aldığımda kalbimde binlerce ateş böceği uçtu ve bugün hapsolduğum o karanlığı aydınlattı.

"İyi misin?" İkimiz de aynı anda birbirimize bu soruyu sorduğumuzda dudaklarında bir gülümseme belirdi. Ben de gülümsedim ve elini alıp yanağıma yasladım. "Beni çok korkuttun," diye mırıldandım.

"Şey, Mete... Sen bir şeyler yemedin kaç saattir. Kafeterya muhteşem tost yapıyor, hadi gel benimle." Feray, Mete'nin tarafına geçtiğinde ona tatlı bir ifadeyle gülümsedi. "Hadi," diye ekledi ardından.

"Aç değilim. Ayrıca alındım ben sana. Arya'nın kardeşi dedik bağrımıza bastık, dün gece ağzıma sıçtın. Seninle geleyim, yine bir ton laf işiteyim, değil mi? Burada Ilgaz'ımla kalacağım hem."

"Tost mükemmel diyorum sana!" Sesini yükseltmesiyle Ilgaz da ben de ona baktık. Mete'ye bizi işaret ederek kaş göz yapıyordu. "Ne bağırıyorsun be çirkef şey seni," Mete hoşnutsuzlukla yüzünü buruşturdu ve Ilgaz'a döndü. Bir sır verir gibi fısıldamıştı. "Fark ettin mi Doruk çirkefliği var bunda?"

"Yahu ne laftan anlamaz adamsın, bir baş başa bırak ikisini. Sonra sarılırsın, Ilgaz'ına. Doruk haklı, insanı bazen çileden çıkarıyorsun."

Mete ona gözlerini kısarak ve küçümsercesine baktı. "Harbi sinsi bu," Feray'ın gözleri şaşkınlıkla büyüdüğünde Ilgaz da ben de kendimizi tutamayıp gülmüştük. "Neyse tostu çok övdün diye geliyorum senle. Ama şunu bil, Doruk'u çileden çıkardığım falan yok. O beni delirtiyor hep." Mete ayağa kalktığında Ilgaz'a döndü. "Birazdan gelirim, kardeşim." Bana da tebessüm ettikten sonra Feray'a baktı tekrardan. Bakışları yine küçümseyici bir ifadeye bürünmüştü. "Sen bilmiyorsun, bu Doruk var ya... Bir gece bardayım. Beni bir gördü, üstüme atladı herif. Biliyorsun iki metre bir şey... Neye uğradığımı şaşırdım..." Feray ile Mete kapıdan çıkarlarken Mete ona hararetle anlatmaya devam ediyordu.

"Mete, Doruk'a saydırmaya başladığına göre özüne döndü çok şükür. Dün gece Doruk için ağladığını unutalım diye böyle yapmıyorsa ben de bir şey bilmiyorum." İkisi gittiğinde tekrar Ilgaz'a bakmaya devam ettim. Başını omzuna yatırmış beni izliyordu. "Canın acıyor mu?" diye sordum fakat yarasına dokunamadım. Daha yeni ameliyattan çıkmıştı, iyileşmesi zaman alacaktı muhtemelen. 

"Biraz acıyordu ama şimdi geçti gibi. Yanıma uzanırsan bence tamamen geçecek."

Yüzüme yerleşen gülümsemeyi saklamak için başımı onun omzuna doğru yatırdım. "Ama olmuyor böyle, yüzünü saklıyorsun. İyileşmeme engel olursun sen böyle." Karnını tutarak konuşmaya çalıştığında ses tonu güçsüz çıksa da muzip bir ifadeye sahipti. Başımı kaldırdığımda gözlerini dikmiş bana bakıyordu. "Ha şöyle," diyerek yüzüme gelen saçlarımı geriye itti. Parmakları yüzüme değdiği an bugünkü tüm kötü şeyleri bir çırpıda unutturuverdi bana. Biraz daha soluna doğru hareket edip bana yanında yer açtı ve yatağa elleriyle pat pat vurup uzanmamı işaret etti.

"Pekâlâ," diyerek yanına uzandığımda yere düşmemek için ona biraz daha sokulmam gerekti. "Doktor gelirse birazdan, buna çok kızacak."

"Ona ne?" deyip gözlerini devirdikten sonra yüzünü bana doğru çevirdi. Sağ elini yavaşça kaldırıp yüzüme yerleştirdi. Parmaklarını yavaş hareketlerle yanaklarımda gezdirdi. "O herif sana bir şey yaptı mı? İyi misin?"

"Vurulan, ameliyata giren ve bir hastane odasında yatan sensin Ilgaz. Bunu sorması gereken kişi ben değil miyim?"

"Yanımdasın ve şimdi daha iyiyim," diyerek gözlerini kapayıp açtı. Bu kez daha gergin ve öfkeli görünüyordu. "O şerefsiz sana bir şey yaptı mı Arya? Sana vurdu mu, sana dokundu mu, sana zarar verdi mi? Lütfen cevap ver bana."

"Hayır, bir şey yapmadı. Murat Atahan'ın mal varlığını istiyordu. Şu meşhur beşte birlik kısım. Murat hapse girerse üzerime geçecekmiş, benden kendisine devretmemi istedi Stevan. Amacı buydu yani. Başka bir zarar vermedi bana." Omzumu morartacak biçimde sıkmasını, beni itip kakmasını bahsetmeye gerek yoktu. Artık o heriften bahsetmek bile istemiyordum. Ilgaz'ı vurmuş ve hırsı yüzünden kendisi de öldürülmüştü. Murat'tan olmasa bile en azından Stevan'dan kurtulmuştuk.

"O yüzden mi yani?" Ilgaz kasılan yüzünü tavana dikerken düşünceli gözüküyordu. Derin birkaç soluk aldı, hiç olmadığı kadar yorgundu. "Bu adam, Murat'ın adamı değil mi? Neden onun mal varlığını istiyor? Siktir, ne boklar dönmüş böyle?"

"Daha sonra konuşuruz bunları. Lütfen şu an bahsetmeyelim onlardan."

"Tamam, kedicik, tamam." Diyerek başımı avcunun içine yasladı ve beni omzuna doğru çekti. "Bitti hepsi." Sakin bir sesle konuştuğunda ona biraz daha sokuldum ve beni afallatan ama garip bir şekilde huzur veren kokusunu ciğerlerime doldurdum. 

"Seni kaybedeceğim sandım." Diye itiraf ettiğimde gözlerim ıslanmıştı. Yüzümü boyun girintisine gömdüğüm için yüzümü görmüyordu, bunun için memnundum. Fakat çatallaşan sesimden dolayı ağlamak üzere olduğumu anlamıştı belki de.

"Ama bak buradayım şimdi." Diyerek dudaklarını saçlarıma bastırdığında rüyamdakine benzer anlar yaşadığımızı düşündüm. Ama onunla yan yana olmak, hiçbir rüyanın, hiçbir hayalin ulaşamayacağı kadar eşsizdi. Çünkü gerçekti. Ve Ilgaz yanımdaydı. Bu üzerine mutluluktan saatlerce ağlanabilecek bir şeydi. 

Kollarımı omzuna yerleştirdiğimde boynuna bir öpücük kondurdum ve geri çekildim. Bu onu hep olduğu gibi huylandırmıştı, boynunu omzuna doğru bastırdı. "Sanırım buna alışmaya çalışacağım. Eh, eskisi kadar huylanmıyorum artık." Diye sırıttığında eğilip dudaklarına küçük bir öpücük kondurdum bu kez. Geri çekildiğimde kaşlarımı kaldırdım ve bilmiş bir ifadeyle sordum. "Buna da alışacak mısın?"

"Buna alışkınım zaten," Aşina olduğum çarpıcı gülümsemesini sunduktan sonra uzanıp yüzümü kendine doğru yaklaştırdı ve dudaklarıma daha uzun, daha yakıcı, daha nefes kesici bir öpücük bıraktı. "Böylesine daha alışkınım ama," Dudakları, dudaklarımdan uzaklaşırken atmayı unutan kalbim yeniden hızlanmıştı. Birkaç saniye nefeslerimin düzene girmesini bekledikten sonra biraz daha doğruldum ve omuzlarımı dikleştirdim. Pencereden dolan temiz havayı ciğerlerime doldurdum. Kafamda dönüp duran cümleleri doğru ifade etmek için çabaladım. "Ama artık birbirimizi daha yakından tanımamızın vakti gelmedi mi? Neleri sevip sevmediğimiz? Nelerden hoşlanıp hoşlanmadığımız? Bilirsin daha günlük hayata uygun şeyler... Nasıl desem?"

İşte bu kez onun bir kahkaha atmasına neden olmuştum. "Bir dakika... Bir dakika... Bu bir çıkma teklifi mi?"

Elim ateşe tutulmuş gibi geriye doğru sıçradım ve ellerimi havaya kaldırıp iki yana salladım telaşla. Hayır, hayır, bunu diyen ben olmamalıydım!  "Öyle bir şey demedim Ilgaz!" Ateş aynı şekilde yüzüme hücum ettiğinde Ilgaz keyifli bir ifadeyle gülmeye devam ediyordu. Turp gibi olduğuna emin olmuştum, benimle uğraşıp eğlenecek kadar kendini iyi hissediyordu beyefendi. 

"Hadi ama dolaylı yoldan bana çıkma teklif ettin?"

"Çıkma ne ya? Liseli miyiz biz? Öyle bir şey teklif etmedim hem! Unut gitsin, ben Feray ile Mete'ye bakacağım. Birbirlerini yemeseler bari," Yataktan kalkacak olduğumda bileğimden nazikçe kavradı ve göğsüne doğru çekti beni. "Bak sana ne diyeceğim?" diye fısıldadı saçlarıma doğru. Yüzüm göğsüne yaslanmışken karnının altındaki yaraya bedenimi değdirmemek için dikkatli olmaya çalışıyordum.

Parmaklarını saçlarıma yerleştirdi ve yavaş yavaş okşamaya başladı. Kendimi onun kollarında uysal bir kedi yavrusu gibi hissetmiştim yine. İlgi, şefkat ve sevgi bekleyen yavru bir kedi. "Ben her anımda seni yanımda istiyorum. Mesela böyle uyandığımda o yeşillerini görmek günü çok güzel yapardı bence. Sonra..." Sağ elimi avcunun içine aldıktan sonra ellerimizi havaya kaldırdı ve parmaklarımızı birbirine kenetledi. Tüm kan avcumun içinde toplanmıştı. "Bu şekilde elini tutsam dışarda da, sürekli..." Kendi tükürüğüm boğazıma yapışırken öksürmemek için zor tuttum kendimi. Gözlerim şaşkınlıkla açılmıştı fakat yüzüm ona dönük olmadığından yüz ifademi görmüyor olmalıydı çok şükür.

"Bana kızdığında, o sivri dilinden bana sitemini belli eden sözler duyduğumda seni susturmak için öpsem?" Yüzümü ona doğru kaldırdığımda başım çenesine yaslanmıştı. Gözlerimiz buluştuğunda aynı rüyamdaki gibi bana şefkatle, mutlulukla ve aşkla bakıyordu. Lav kıvamına gelmiştim, birazdan eriyip tamamen yok olacaktım. Kesinlikle olacak olan buydu!

"Seni bir an bile ayırmasam yanımdan sence de çok güzel olmaz mıydı? Arya'ya ait bir Ilgaz, Ilgaz'a ait bir Arya." Başını bana doğru eğip gülümsedi. Cevap beklercesine gözlerini, yüzümde gezdirdi. Ardından tekrar gözlerimin içine baktı. Kalbim panik atak geçiriyormuşçasına hızlı çarparken o da farkındaydı aslında. Kalbim çoktan cevabını vermişti. Fakat yine de sesli onaylamak adına, "Çok güzel olurdu," deyip göğsünde doğruldum. Gözlerimi bir an için bile ayırmadım gözlerinden.

"Bunu evet olarak kabul ediyorum o zaman?"

"Bence de etmelisin," diyerek gülümsememi bastırmaya çalıştığımda ellerini bu kez iki yanağıma yerleştirdi. "Vurulduğum için neredeyse sevineceğim lan!" Dudaklarımdan kaçan kıkırdamama engel olamadım. Hastanenin açık penceresinden, neredeyse gelmiş olan, yazın serinliği tenlerimize vururken beni öpmek için başını eğdi.

Bu akşamı, bu geceyi hiç unutamayacağımı biliyordum. Benim için olağanüstüydü, gerçek olamayacak kadar kusursuz ve güzeldi. Bir yaz gecesi rüyası gibiydi. 

Ama  bu yaz geceleri rüyalarının içine eden biri mutlaka olurdu. Dudakları, dudaklarıma kapanacakken birden odanın kapısı tıklatıldı. Üzerinden nasıl doğrulup kenara kaçmaya çalıştım bilmiyorum. İnsanüstü bir hız sergilemiş olmalıydım. Yatağın ucuna kaydığımda içeriye gelen kişiye başımı çevirdim. Soluk soluğaydım.

Bana bakan şaşkın ve gergin bir çift gözü gördüğümde beynimden vurulmuşa döndüm. Siktir... Babam! Hadi ama başka biri olamaz mıydı? Babamın şaşkın bakışları anında yerini sert bir ifadeye bıraktı, ardından da öksürdü. Yatağın ucundan tamamıyla ayağa kalktığımda Ilgaz dudaklarını birbirine bastırmış, gülmesini engellemeye çalışıyordu. Albay ise bana hiç de iç acıcı bakmıyordu. 

"Geçmiş olsun demeye gelmiştim ama baya iyi gördüm seni." diyerek Ilgaz'a hitaben konuştu. Ardından tekrar bana döndü. Bakışlarındaki soğukluk karşısında Kuzey Kutbu'nun bile önünde saygıyla eğileceğine emindim. "Bi dışarı gel sen benle, Deniz Abla'n merak etmiş, telefonda seninle konuşacak." Belli olmuştu, bu gece epey uzun olacaktı. Babam önde ben gerisinde odadan çıkarken homurdanmamak için kendimi zor tutuyordum. Keyfimi tekrar yerine getiren şey Ilgaz'ın dudaklarını kıpırdatarak söylediği o cümle oldu. "Seni bekleyeceğim,"

..

. Özge için ne düşünüyorsunuz?

Se-lam-laar... Bir türlü bitiremediğim, bitirmek için uğraştıkça engellerle karşılaştığım bir bölüm ve nihayet bitti! Nisan sonuna kadar atamayacağımı düşünüyordum aslında, çok yoğun bir dönemdeyim ama yeni bölüm bekleyenler için aralara sıkıştırıp yazmaya çalıştım. Bu kadar kısıtlı vakitte bu kadar oluyor, hatalar varsa mazur görün lütfen.

Geçen bölüm oy verip yorumlarıyla beni mutlu edenlere teşekkür ederim. Bu bölüm için de oylarınızı ve merakla beklediğim yorumlarınızı eksik etmezseniz sınav zamanı çok güzeel moral olur.

Öhöm.. Final bölümü kadar mutlu ve huzurlu bir bölüm oldu sanki. Arya ve Ilgaz level atladı. Ama tabi ki son değil. O zaman, yeni bölümde görüşmek üzeree, sağlıcakla kalın!

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro