Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

39. BÖLÜM: "RUHLARIN AZRAİL'İ"

..

Multi: Stevan

Öncelikle selamlar. Vaktinizi almak istemesem de moralimi bozan şu durumdan bahsedeceğim. Okunma sayısı ile oy ve yorum arasındaki uçurum beni çok üzüyor. Bence en azından 75 oy falan olmalı bu bölüm. Yorumlara gelirsek, gelecek bölüm için yorumları da dikkate alacağım. Geçen bölüm yorumlarda gözle görülür bir azalma vardı. Bölümü paylaşıyorum ama kaç kişi bölüm hakkında bir şey söylüyor? Beş, altı? Bazen daha az. Hikayeyi gerçekten seviyorsanız, desteğinize ihtiyacım olduğunu bilin. Sevmiyorsanız da ben de burada 6000 -7500 kelimelik bölümler yazıp yorum gelecek mi, oylar artacak mı diye bir beklentiye girip hayal kırıklığına uğramayayım. Beni de anlayın. Kendi hikayeme dair yazma isteğimi kaybettim bugünlerde, kendimi epey zorladım bu bölüm için. İçinizden gelmiyorsa zorlayamam tabi sizi. Okuyanlara, oy verenlere, yorumlarıyla destek olanlara teşekkür ederim, hepinizi seviyoruuum :*


39. BÖLÜM: "RUHLARIN AZRAİL'İ"

Bazı isimleri hiç unutmazsınız, bazı yüzleri de öyle. Kendini ruhların Azrail'i olmaya adamış keskin nişancının ismini Buğra'dan duyduğumda da bedenimi müthiş bir ürperti sardı. Bir buzun üstünde yürüyormuşum gibi ayaklarımdan saç diplerime doğru dondurucu soğuğu hissettim. Aylar önce o karanlık sokakta gördüğüm yüzü hatırlıyor sayılırdım. Keskin yüz hatları, siyah, dalgalı saçları, alaycı bir ifadeye sahip gözleri... Yine de insanı ürperten o soğuk, sarsılmaz ifadesi ve her şeyden öte ismi. Ilgaz'ın katili olacak o isim. Stevan.

Şu an bizim peşimizdeydi.

Yaşadığım birkaç dakikalık şokun ardından yan tarafımdan gelen silah sesleriyle olduğum yerde sıçradım ve bedenimi koltuğa biraz daha yapıştırdım. Mete yanındaki camdan kolunu ve başını uzatmış, arka tarafımızdaki araca ateş ediyordu. Altımızdaki arabanın ibrenin sonuna vurduracak bir hızda gittiğini anlamak için göstergelere bakmaya gerek yoktu, yol kenarındaki her şeyi hızla kaybolup giden çizgiler şeklinde görmemden, sarsılan bedenimden anlıyordum.

"Sikeyim! Dört ya da beş kişiler! Biraz daha hızlan Buğra!" Mete bedenini koltuğun kenarına yaslarken dizlerinin üstünde  yukarıya kalktı ve bir iki el daha ateş etti. "Bu senin araban, en fazla bu kadar basıyor!" Buğra gergin bir ifadeyle dudaklarını yaladıktan sonra önce Beyza'ya ardından bana baktı. "Korkulacak bir şey yok, o şerefsiz hiçbir şey yapamaz."

Bunu söylemesine kalmamıştı ki patlayan silahların sesi duyuldu fakat bu kez ateş eden sadece Mete değildi. Bizim arabamıza çarpıp seken kurşunların sesini duyunca dehşet içinde arkama bakma gafletinde bulundum. Yaklaşık altı yedi metre arkamızdan gelen siyah aracın, sağ tarafından kolunu uzatmış bir adam art arda ateş ediyordu. "Başını eğ!" Mete'nin beni koltuğa doğru ittirmesinden yalnızca birkaç saniye sonra gürültülü bir şangırdama sesi duydum ve arkamızdaki parçalara ayrılan camın bir kısmı arabanın içine doğru saçıldı. Araba aniden sola kırılırken başım yan tarafımdaki cama doğru yaslandı.

"Tekerleğe de ateş etti!" Araba sola doğru sürüklenirken Buğra'nın telaşlı bir ifadeyle bağırdığını kulaklarıma dolan basınçtan zar zor duyabildim. İki büklüm koltuğa yapışmışken bedenim kaskatı kesilmişti. Arabanın zikzak çizerek ilerlemesinden sonra kaza yapmadan yola devam edemeyeceğimizi anlamış olmalı ki Buğra aniden frene asılıp arabayı durdurdu. Ani durmanın etkisiyle bedenim ön koltuğa doğru savrulup tekrar geriye çarptı.

"Hemen inin!" Buğra'nın emir niteliğinde bağırmasıyla Mete afalladığımı anlamış olacak ki kollarımdan tutup inmem için bedenimi sürükledi. Arkamızdaki araç beş altı metre gerimizde durduğunda dördümüz de araçtan inmiş Mete'nin yönlendirmesiyle sol taraftaki ormana doğru koşturuyorduk. Buğra en arkamızdan gelerek biraz daha geride koşturan Murat Atahan'ın adamlarına birkaç el ateş etti.

Ormanda yukarıya doğru koşturduğumuzdan şahsen benim hızım kesilmişti fakat bacaklarımda kalan son kuvvet kırıntılarıyla koşmak için çabaladım. Zihnimdeki düşünceler de oldukça hızlıydı. Yaşadığım bu deja vu hissi, her an düşüp bayılacakmış gibi hissetmeme neden oluyordu. Bedenimi ayakta tutmak için belki o lanet günden bile daha fazla çaba harcıyordum. 

Art arda gelen silah patlamalarından sonra ellerim hızlıca kulaklarıma gitti, kulaklarımı sımsıkı kapatırken önümdeki Beyza'yı takip ediyordum. O havaalanında hayatı Murat'ın ağzından çıkan tek emir cümlesine ve Stevan'ın silahından çıkan tek bir kurşuna bakan Ilgaz'dı. Bu gerçekleşmesin diye ikimize dair her şeyi, kendi ruhumu, dostluklarımı feda etmiştim. Peki ya şimdi? O Azrail bu kez silahını kime doğrultmak istiyordu? Murat'tan neyin emrini almıştı?

"Buğra, dur! Dur yoksa kız arkadaşının beynine ateş edeceğim!" Biraz daha gerimizden gelen boğuk, kaba sesi işittiğimde vücuduma aniden bir kal geldi ve olduğum yerde duraksadım. Diğerleri de benimle aynı anda durduğunda Mete, Beyza'ya daha yakın olduğundan onun önüne geçerek onu arkasına aldı. Buğra adımlarını geri geri atarken bana biraz daha yaklaşıp önüme geçmişti. "Ne istiyorsun Stevan?" Sesi yaşadığımız tüm bu adrenalin ve panik anlarına rağmen yine de hissiz ve durağandı.

Ağaçların arasından önce Stevan, ardından siyahlı bir adam ve onun arkasından da daha iri yapılı iki adam belirdi. Diğer üç adamı da daha önce hiç görmemiştim. Bakışlarımın odağı tekrar onların önünden yürüyen Stevan'ı buldu. Koyu mavi tişörtünün üzerine geçirdiği siyah ceketinin yakalarını elleriyle boynuna doğru kaldırdıktan sonra mimiksiz bir ifadeye sahip yüzünü Buğra'ya doğru çevirdi. Ardından bakışları, onun biraz gerisindeki beni buldu. Açık kahve gözlerini, yüzümde gezdirdi. "Yeni kızı istiyorum. Onunla ufak bir işim var."

Sert, boğuk kelimelerin içerdiği anlamı saniyeler sonra idrak edebildiğimde korku denilen aciz duyguyu bu kez daha şiddetli ve derinden hissettim. Bedenim ani bir ürpertiyle titrediğinde kollarımı Ilgaz'ın ceketine sardım. Ilgaz... Beni bu korkutucu kâbustan bir an önce uyandırmana öyle ihtiyacım var ki.

"Atahan'a söyle, her neyin peşindeyse bu kez buna Arya'yı dahil edemeyecek. Bas git şimdi!"

"Çok istiyorsan kendin söylersin." Öfkelendiği için konuşması biraz daha basık ve güç anlaşılır duyuldu. Kendi kendine bir şeyler daha dedi ama cümleler öyle boğuktu ki hiçbir şey anlamadım. Boynunu sağa sola kütlettikten sonra alnının birazını örten dalgalı siyah saçlarını geriye yatırdı. "Kızı alacağım. Ne derler? Öyle ya da böyle? Kan dökmeden, kimsenin canı yanmadan alayım diyorum. Ama sen aykırılığı seviyorsun. İstediğin zarif, güzel sevgilinin kanını akıtmamsa... Problem değil, o da bana uyar."

Elini siyah pantolonunun arka kısmına doğru yönlendirdiğinde cebinden gri, parlak bir silah çıkardı. "Bu mesafeden sevgilinin beynine kurşunu saplamak benim için çok kolay. Neydi şu çocuğun adı? Hmm... İsim hafızam kötü, Ilgaz'ın yancısı işte..." diyerek parmağıyla Mete'yi işaret etti. "Kahramanlık yapıp kızın önünden çekilmezse önce onu aradan çıkarırım, ardından sevgilini. Silahını yere bırak ve Arya'nın önünden çekil, yoksa ateş edeceğim. Birazcık bile pişmanlık duymam Buğra, eğer ki yapamayacağıma güveniyorsan..." Yüzünde soğuk bir gülüş belirdi. "Güvenme."

Buğra silahını Stevan'a doğru kaldırdığında çenesi taş kesilmişti adeta. Yandan görebildiğim kadarıyla  gözlerinde ölümcül bir ifade vardı. Gözlerinin mavisi bile buz kesmiş gibi nefret doluydu. "Sen o tetiğe bastığında ben bu silahı ateşlemeyecek miyim? Bu mesafeden kurşunu alnına saplamak benim için çok basit. O kıymetli canını riske mi atıyorsun?"

"Bak bunun farkındasın işte." Diyerek başını biraz daha geriye atıp arkamıza doğru baktığında patlayan silah sesleri duydum, telaşla başımı arkaya çevirdiğimde Buğra tamamen  önüme geçti. Ormanın arka tarafından başka, siyah kıyafetli yedi sekiz adam bize koşturduğunda Buğra, Beyza'ya yetişmek için geç kaldı. Adamlardan biri silahın tersiyle Mete'nin ensesine vurduktan sonra Mete dizlerinin üstünde yere düştü. Uzun boylu başka bir adam Beyza'nın sırtını göğsüne doğru bastırıp elindeki silahı başına yasladı. Beyza ufak bir çığlık kopardığında Buğra ileri doğru atıldı. Beyza'yı rehin tutan adam, "Şşt, şşt," dedikten sonra uzaklaşmasını işaret edip elini tetiğe götürdüğünde olduğu yerde durmak zorunda kaldı Buğra.

"Her zaman yedek bir planım vardır, kendimi asla riske atmam." Stevan'ın sesi şimdi oldukça keyifli çıkmıştı. Bize doğru iki, büyük adım daha attığında Buğra'nın gerginliğini boynundaki damarlardan bile fark edebiliyordum. Panik içerisinde Beyza'ya bakmaya devam ederken yumruk yaptığı sol elinin parmak boğumlarının kıpkırmızı olduğunu gördüm. "Onu. Hemen. Bırakmalarını. Söyleyeceksin."

Bakışlarımı tereddütle yere düşüp bayılmış olan Mete'ye diktim, yanına gidip nasıl olduğuna bakmak istesem de adım attığım an tepeme çullanacaklarını biliyordum. Fakat bir yandan... Buradan kurtulamayacağımız belliydi. Sayı olarak oldukça fazlalardı ve gerçekten birini öldürmek konusunda şaka yapacak birisi değillerdi. Bunu net bir biçimde öğrenmiştim. Buğra'nın kız arkadaşı, benim çocukluk arkadaşım rehin alınmışken burada durup Buğra'nın beni onlara vermemesi için direnmesini bekleyemezdim. Başka bir seçenek yoktu.

"Seninle geleceğim, onların gitmesine izin ver." Diyerek Stevan'a doğru bir adım attığımda Buğra kolumu yakaladı. "Hayır, hayır." Başını iki yana salladı hızlıca. Stevan da bana yaklaşmışken Buğra'nın ona doğrulttuğu silahtan korkuyor gibi bir hali yoktu çünkü kız arkadaşı rehin alınmışken o silahı ateşleyemeyeceği gayet iyi biliyordu. "Başka çaremiz yok, Buğra. Kimse zarar görsün istemiyorum. Beyza ve Mete'yi alıp buradan git."

"Kızı duydun Buğra, benimle gelmek istiyor. Sen kendi kızını sapasağlam geri istiyorsan, Arya'nın seçimine saygı duyman gerekiyor, değil mi? Elinden geleni yaptın Cesur Yürek, bırak gerisini Ilgaz düşünsün. Kızı bizim elimize bıraktığı ikinci sefer. Kuşkusuz Murat bile daha iyi koruyordu Arya'yı. Bakma nezarette olduğundan meydan bana kaldı."

Söylediği son cümle ile ne kast ettiğini anlayamazken ya da anlamak istemezken işte şimdi daha beter bir durumun içinde olduğumuzu anlamıştım. Çünkü hiç tahmin edemeyeceğim şeyler dönüyordu ve aynı Ilgaz'ın öldürüleceği o gün gibi dibine kadar çaresizdim, yine boyun eğmekten başka şansım yoktu. Maalesef şu anlık Buğra'nın da boyun eğmekten başka şansı yoktu. Bugünün de bir felakete gebe olduğunu anlamadım diyemezdim, o an da tahmin etmiştim elbette. Fakat hiçbir tahmin, gerçeği kadar can yakmıyordu kuşkusuz.

***

"Murat benden ne istiyor?" Ormanın diğer tarafındaki yolda, sonradan gelen adamların arabasına beni bindirdiklerinde Stevan da hemen yanıma oturmuştu. Bir diğer yanıma da en fazla yirmi beş yaşlarında sürekli ne yapması gerektiğini söylediği esmer bir adamı oturtturmuştu. Önümüzde de biri arabayı kullanan olmak üzere iki kişi daha vardı. Geriye kalan diğer adamlar ise hemen gerimizden siyah, büyük bir cip ile geliyordu. Arkamdaki cama omzumun üzerinden baktım ve ardından zoraki, sıkıntılı bir nefes verdim. "Bir soru sordum."

Sağ tarafımdaki Stevan elindeki telefon ile meşguldü. Ona doğru baktığımı ve tekrar konuştuğumu fark ettiğinde başını ağır ağır kaldırdı, gözlerini yüzümde gezdirdi. Konuştuğunda sesi tekdüze ve umursamazdı. "Murat'ın şu an seninle ya da başka birileriyle ilgilenecek hali yok. Mahkemesi geldi sayılır, kendini aklayamadığı takdirde hapsi boylayacak. İtiraf et, hapse girecek olmasına bir hayli seviniyorsun, değil mi?" Sol elini saçlarının arasından geçirdi ve başını omzuna doğru yatırıp dudaklarını büzdü.

"Şaşırtıcı, sen de bu duruma pek üzülmüş gibi görünmüyorsun." Stevan'da fazlasıyla beni işkillendiren ve ürperten bir şeyler vardı. Aslında Ilgaz'ı öldüreceği gün onu görmemiştim bile. Sadece Alpay, Ilgaz'ı vuracak kişinin isminin Stevan olduğunu söylemişti. Bu isim öyle yer etmişti ki kafamın içinde geçen haftalar boyunca ara ara yüzünü görmediğim siyahlı bir adamın Ilgaz'ı öldürdüğünü görmüştüm rüyamda. O adamın Stevan olduğunu garip bir şekilde biliyordum. Şimdiyse yanlış bir şeyler vardı. Murat Atahan hakkında konuşmasında birtakım tuhaflıklar vardı.

"Türk'lerin sevdiğim bir lafı var. Etme bulma dünyası. Geç bile kaldı kodese girmek için."

İşte bu son söylediği cümle ile büyük bir afallama yaşadım. Saniyeler boyunca yüzüne şaşkınlıkla bakakalmış olmalıydım. Kafam bir anda darmadağın olmuştu, aklımdan geçen onlarca düşünce bir kaos yaratmıştı. Doğru mu duymuştum? Murat Atahan'ın, Ece'den sonraki sağ kolu olan Stevan, onun hapse girmeyi hak ettiği söyleyip bu durumdan memnun muydu? Lanet olsun, ben nasıl bir saçmalığın içindeydim?

"Onun adamı olduğunu sanıyordum. Onun için adamlar vuruyorsun, pis işlerini yapıyorsun belki de daha fazlası. Fakat patronun için üzülmüş değilsin? Mahkemede kendi yanarken seni ve Ece'yi yakmayacağına nasıl bu kadar eminsin?"

"Hakkım olanı alana kadar ona katlanmak zorundaydım. Eh, tabi bu  yıllara mal oldu. Fakat sıkıntı değil, en sonunda bugünlere geldim ya, ödediğim tüm bedellere değer. Ayrıca tek bir suçtan yargılanıyor. Beni o pisliğin içine çekerse diğer tüm suçlardan da yargılanıp kendi işini zorlaştırır. Bunu kendine yapmaz."

"Ona ihanet ediyorsun. O halde... Beni kaçırmanı o istemediyse, sen benden ne istiyorsun?"

Omzunu koltuğa doğru yaslayıp bana doğru döndü ve elini yanağıma doğru uzattı. Parmağının ucu yanağıma değdiğinde tiksintiyle yüzümü buruşturdum ve bedenimi geriye doğru çektim, bunu yapmamla diğer tarafımdaki adama yaklaşmış oldum. "Biraz gevezesin sanırım. Çok soru soruyorsun. Yine de merak ediyorsan söyleyeyim. Sende bana ait bir şey var, yani öyleymiş. Onu alacağım. Kişisel bir mesele yani."

Geriye çekildiğimde dudaklarında alaycı bir ifade oluşmuştu. "Korkma, yemem seni."

"Sana ait bir şey mi?" Rahatsızlık hissiyle koltukta doğruldum. Gözlerimi yumup tekrar açtığımda içinde bulunduğum anın gerçek olduğunu görmek bir kez daha hayal kırıklığına uğrattı. "Bende sana ait hiçbir şey yok. Neden bahsediyorsun?"

Başını önümüzdeki yola çevirdikten sonra elindeki telefonu ceketinin cebine attı. "Sabırlı ol, az kaldı. Bilgilendireceğim seni."

Dakikalar boyunca kafamın içinde ihtimalleri tartıp durdum. Fakat belli bir sonuca, düşünceye vardığım söylenemezdi. Bu herifle benim hiçbir bağlantım yoktu. Bende ona ait ne olabilirdi? Derdi Avcılarsa... Murat Atahan'ın hapse giriyor olmasından memnunken Avcılar ile kişisel bir meselesi olabilir miydi? Nedense durumun Avcılar ile ilgili olduğunu da sanmıyordum. Onların gitmelerine izin vermişti. O halde ne? İstediği şey neydi?

Arabayı en sonunda durdurduklarında zapt etmeye çalıştığım korku göğsümün ortasına tekrardan yerleşti. Kalbim art arda şiddetle çarptığında koltukta doğruldum ve derin bir nefes aldım. Soğukkanlı olmalısın Arya, güçlü durmalısın. Ilgazlar gelecektir. Her şeyden önce tek başına da bu durumun üstesinden gelebileceğine inanmalısın.

Geldiğimiz yeri tanımamla şaşkınlıkla sağa sola bakındım. Dudaklarımı birbirine bastırdığımda içimi kaplayan müthiş bir dondurucu serinlik vardı. Üzerimdeki cekete biraz daha sarınma gereksinimi duydum. Aynı zamanda Ilgaz'ın kokusunu içime çekip güçlü kalmaya, inancımı yitirmemeye çalıştım.

"Neden buraya geldik?" Aylar önce Murat Atahan'ın nişanı için geldiğimiz Kale isimli oteli işaret ettim. Son günlerde kendimi zaten zihinsel olarak epey yorgun hissederken, üstüne Doruk'un acısını gözlerimle gördükten sonra tamamen tükenmiş bir haldeydim. Şimdi ise Murat Atahan'ın sözde adamı benden bir şey istiyordu ve beni bu her şeyin başladığı otele getirmişti. İçimde beni yutacak kadar şiddetli kötü hisler vardı. Korkuyordum. Belki de havaalanına doğru koşturduğum, Ilgaz'ı tamamen kaybedeceğimi sandığım o gün kadar korkuyordum. Ilgaz için, ondan bile vazgeçmek zorunda kaldığım o gün... Tekrar böyle bir şey yaşamak istemiyordum.

"Burasının Atahanlar'a ait olduğunu biliyor muydun?" diye sorduğunda arabanın ön camından otele tekrar bakma gereği duydum. Murat Atahan'ın nişanı burada olsa da açıkçası ona mı ait, değil mi diye kafa yormamıştım. Çünkü bu umurumda bile değildi. "Hayır,"

"Atahan mirasındaki çok önemli otellerdendir. Mehmet Atahan bayağı önemserdi burasını. Gel gör ki kendi ölümünden önce miras bölmesine gerek yokken küçük oğluna 18. doğum gününde önemli paylar devretti. Bu otel de buna dâhil. Onur Atahan hayattayken, bu otel ve geriye kalan miras hakkında Murat'ın hiçbir söz hakkı yoktu. Kendi üzerine devredilen hiçbir şey yoktu. Kendisinden yaşça oldukça küçük kardeşi bu mal varlığı üzerinde hukuken ondan bile daha fazla söz hakkına sahipti."

Bakışlarımı kucağımdaki ellerimin üzerine diktim. Üzerinden milyon yıl geçse de unutamayacağınız, her duyduğunuzda aynı etkiyi yapan isimler vardır. Onur Atahan. Benim için öyleydi. Hala onun ismini işittiğimde normal bir insandan bahsediliyormuş gibi rahat ve umursamazca davranamıyordum. Onu unutmak için kendimi zorladığım bu hayatta, bir şekilde isminin tekrar tekrar karşıma çıkmasından yorulmuştum. Aşmaya çalıştığınız birini yine, yeniden hatırlamak zorunda kalsanız bu dünyadaki en acı verici şeylerden biri oluyordu.

Kendi yoluna çekip gitseydi bu denli acıtmazdı biliyorum, o her şeyini alıp gitmişti bu dünyadan. Zorba Mehmet Atahan'ın içe kapanık, yalnız oğlu. Hırslı Murat Atahan'ın, dünyevi hiçbir şeyde gözü olmayan, cesareti kırılgan kardeşi. Bu oteli istemiş miydi? Onca mirası istemiş miydi? Ağabeyiyle rakip olmayı, babasının veliahdı olmayı istemiş miydi sahiden? İstememişti. Eğer istiyor olsaydı, tüm bunlar yaşamasına yeterdi. Ne önemi vardı ki? O artık yoktu.

"Tüm bunları niye bana anlatıyorsun? Atahan mirasından bana ne?" Soğukkanlılığımı korumayı başardım ve bakışlarımı onun yüzüne çevirdim. "Seni ilgilendiren kısmına da geleceğiz, önce otele girdiğimizde saçma sapan hiçbir şey yapmayacağın konusunda anlaşalım. Merak etme, seni uzun tutmayacağım zaten. Avcılar'a ve sevgiline kavuşacaksın kısa sürede."

"Ya beni kaçırdığını söyleyip bağırırsam?"

"Akıllı bir kız olduğunu zannediyorum. Havaalanında Ilgaz Ateşoğlu ölmesin diye ona ve diğerlerine ihanet ettin. Şimdi benim sözümden çıkıp onları inciteceğini düşünmüyorum. Çünkü ben kindar bir adamım, daha akşamına o mahalleden başka bir cenaze çıkacağını tahmin edebiliyorsun değil mi? Uslu bir kız ol ki kimse üzülmesin."

"O hapse sadece Murat girmeyecek, sen de layığını bulacaksın, bunu unutma."

"Aklımda tutarım." Diyerek soğuk bir gülümsemenin ardından göz kırptı. Kapıyı açtığında önce kendisi indi, ardından benim inmemi işaret etti. Gözlerimi devirme isteğime karşı koyamazken elbisemin eteklerini tutup arabadan indim. Bir diğer adam da yanımda yürürken diğer ikisi biraz daha gerimizden geliyorlardı.

Otele girmemizde bir sıkıntı yaşanmadı. Altın sarısı, geniş kapıdan geçtikten sonra yanımdaki esmer adam kolumu sımsıkı kavradı, ellerinden kaçmayayım diye. Stevan önde biz birkaç adım gerisinde resepsiyona doğru ilerlerken bakışlarımı hızlıca sağa sola çevirdim. Otele girip çıkan insanlar mevcuttu, görevliler de bulunuyordu. Ama  Stevan gibi bir keskin nişancının elinden kurtulacağıma dair pek inancım yoktu. Bu yüzden sesimi çıkarmadım. Benim yüzümden başkalarının yaralanmasına ve ölmesine neden olmak istemiyordum. Bir kez ellerinden kurtulmak için mücadele vermiştim ve sonucunu gayet iyi hatırlıyordum.

"Stevan Fehling," diye ismini söyledikten sonra bir oda istedi. Neden bu otele geldiğimiz, bir oda istediği hakkında şu ana dek hiçbir fikrim yoktu. Fakat beni de peşi sıra o odaya sürüklüyor olması beynimdeki yakıcı lavların yavaşça bedenime süzülmesine neden oldu. Kalbim boğazımda atıyordu. Niyetinin ne olduğunu bilmediğim bu herif ondan daha çok korkmama ve baş edilemez bir panik duygusu yaşamama neden oldu.

Diğer adamlar bizimle yukarıya çıkmadılar, sadece daha genç olan çocuk kalmıştı yanımızda. Asansörden inmem için Stevan sertçe kolumu yakaladı. Öyle şiddetli sıkıyordu ki üzerimdeki cekete rağmen parmaklarının etime saplandığına bir an için emin olmuştum. "Bırak beni!" diye kolumu kurtarmaya çalıştığımda kaşlarını kaldırdı, yüzüne adeta yapışmış olan soğuk, alaycı ifadeyle yüzüme baktıktan sonra bakışlarını koluma indirdi. "Sanırım biraz fazla güç kullandım ha? Sen de biraz kendi isteğinle yürümeyi denesen bence buna mecbur kalmazdım."

"Benden ne istiyorsun?" diye sordum oda kapısının önünde durduğumuzda. Diğer adamı birkaç adım gerimizde dikilmiş bize bakıyordu. Odalarla dolu bomboş koridorda çaresizce etrafıma bakındım. "Bu odaya girmek istemiyorum. Seninle hiçbir yere gitmek istemiyorum! Beni kaçırdığın için başın belaya girecek. Yol yakınken gitmeme izin ver, hiçbir polise senden bahsetmem."

"Tipik kurban sözleri." Diyerek gözlerini devirdi. Elindeki kartı kapıya sokup odanın kapısını açtı, kapıyı geriye doğru ittirdi. Asansöre doğru hızlı birkaç adım attığımda daha genç olan diğer adam aniden önüme geçip kollarımdan yakaladı. Beni Stevan'a doğru ittirirken, Stevan ayıplarcasına dilini şaklattı. "Oldu mu ama? Ne konuşmuştuk? Uslu bir kız olmalısın ki, şu Avcılar'a bir şey olmasın dedik. Yeterince açıklayıcı olmadı mı?" Dirseğimden kavradığı gibi bedenimi odanın içine doğru savurdu.

Düşmesem de sendelediğim için afalladım. Ellerimi alnıma götürüp ovuşturdum, başıma saplanan keskin ağrıyı dağıtmaya çalıştım. Kısılan gözlerimi odanın içinde kısaca gezdirdim. Odanın içindeki çift kişilikli geniş yataktan kasıtlı olarak uzaklaştım ve diğer duvar dibindeki kadife kaplı sandalyelerden birine yöneldim.

Sandalyeye oturduğumda gözlerimle hızlıca masanın üzerini taradım. Ortasında tarihi eseri andıran oyma bir vazonun bulunması biraz da olsa içime su serpti. Eğer ki bana saldırmayı denerse vazoyu elime alacak kadar hızlı davranmalıydım. Elimi biraz uzattığımda bu mümkündü. Ne yapmak istediğimi anlamasın diye bakışlarımı kapının karşısındaki geniş pencereye doğru çevirdim ve derin birkaç soluk aldım. Aldığım her nefeste göğsümün ortası ateşe atılmış gibi yanıyordu. Yakıcı bir kokuyu soluyormuşum gibi hissediyordum. Göğsüm panik duygusuyla inip kalkıyordu, dudaklarım kurumuştu. Ellerim ise buz kesmiş gibi kaskatıydı, rengi bile birkaç ton daha açılmış bir hayaletin ellerini anımsatıyordu.

Stevan üzerindeki ceketten kurtulup yatağın üstüne bıraktığında tedirgin bakışlarımı yüzüne çevirdim. Ellerini ensesinde birleştirip pencereye doğru yürüdü, pencereden aşağıya baktığında burnunu kırıştırmıştı. "Benden ne istiyorsun?" diye tekrarladım. Çünkü sessiz geçen dakikalar daha fazla panik yapmama neden olmuştu.

"Çok sıkıcısın." Diyerek cama bakmayı kesti ve birkaç adım daha atıp tam önümde durdu. Diğer adam, kapının önünde dikilmişti. Elinde fazla büyük olmayan siyah bir çanta tutuyordu. Otele yürüyene kadar nedense bunu fark etmemiştim. Saçıma değen ellerle kapıdaki adama bakmayı kesip tam dibimde dikilmiş Stevan'a döndüm. Elini hızlıca ittirdiğimde "Uzak dur!" diye bağırdım. Diğer elimi biraz daha gerime aldım ve masanın üzerine götürdüm. Saç diplerim bile tiksinti hissiyle ateşe atılmış gibi yanmaya başlamıştı. Tek istediğim şey buradan bir an önce gidebilmekti.

 "Hep böyle soğuk musundur? Merak ediyorum da Ilgaz seni nasıl tavladı acaba? O ölecek diye nasıl üzüldüğünü duydum, uzaktan da görmüştüm seni zaten. Başında Murat Atahan gibi bir bela olan bir adamı sevdiğinin farkında mısın?" Başını üzülmüş gibi eğdi ve iki yana salladı. Yere doğru çöktü, bunu yapmasıyla yüzümün hizasına yüzünü yaklaştırmış oldu. Başımı biraz daha geriye çektim. Kucağımdaki elimin avcuna çoktan tırnaklarımı batırmıştım.

"Bugün olmasa bile bir gün... Murat Atahan ile uğraşmaya devam ederse öldürülecek, ortadan kaldırılacak. Dua et ki hapse giriyor Murat. Gerçi Ece'ye de güvenme derim. Murat'çığından emir falan alırsa bitirebilir seninkinin işini. Hiç belli olmaz, emir almadan da yapabilir. Başına buyrukluğu sever kendisi."

Boğazıma yerleşen sert yumrudan güçlükle yutkunduğumda gözlerimi yumdum. Ilgaz ve ölüm kelimelerini bile aynı cümlenin içinde duymak göğsümde dayanılmaz bir ateşin yanmasına neden oluyordu. Bir anlığına soluğum kesildi, dudaklarımı ağzımın içine yuvarladım. Ilgaz'ın olmadığı bir dünyayı bir an bile hayal edemiyordum. Tamam, geleceği kestirmek hiçbir zaman mümkün değildi. Aramızdaki duygular tam netlik de kazanmamıştı ya da en azından birbirimize söylememiştik. Her ne kadar ondan başka birisini hiçbir zaman istemeyeceğimi bilsem de belki o başkasına âşık olurdu.

Fakat gerçekten Ilgaz'ın nefes almadığı bir dünyada yaşayacak olmak... Bu... Bu hayal etmek istemeyeceğim kadar acıydı. Ben, Murat'ın onun ölüm fermanını verdiği günün korkusunu öyle derin yaşamıştım ki. Murat Atahan'a yalvardığımda bana başka bir teklif önermişti, o an sadece yaşadığı için şükretmiştim. Sonrası yoktu, benden nefret edeceği gerçeği, onu bir daha göremeyeceğim gerçeği, her şeyin bittiği gerçeği... O an için hiçbiri onun hayatta olmasından daha mühim değildi.

Şimdi onun bir gün Atahan'lar tarafından öldürüleceğini kesin bir dille ifade eden Stevan, kanımı dondurmuştu. Bunu düşünmek bile parça parça olmama neden olmuştu. Başımı yukarıya kaldırdım ve gözlerimi açtım. "Derdin ne? Gerçekten derdin ne? Bunu neden yapıyorsun?!"

"Şşt, bebeğim," diyerek parmağını göz kapağıma doğru uzattı, ıslanmış kirpiğimi sildi. "Seni üzmek için söylemedim."

"Dokunma bana!" diye kükredikten sonra suratına tükürdüm. Anlık öfkeyle yaptığım bir şeydi. Yaptıktan sonra başıma gelecekleri düşündüğüm o birkaç saniyelik zaman diliminde öfkem yerini pişmanlığa bırakmıştı. Tahmin ettiğim gibi de oldu.

Stevan'ın yüzü kaskatı kesilmişti, gözlerine ölümü andıran soğuk bir ifade yerleştiğinde çenesini sıkmıştı. Elinin tersiyle yüzünü sildikten sonra gözlerini yüzümde gezdirdi. Ardından sağ eliyle saçımı kavradı ve koparırcasına çekip beni sandalyeden ayağa kaldırdı. "Beni Murat ile karıştırma! Sana merhamet de göstermem, acıma da!" Saçıma asılıp başımı geriye doğru çekerken gerçekten saçlarımın derisinden söküleceğini zannettim bir an. Dayanılmaz bir yanma hissi ve acı duyumsadım kafamın içinde. Demir gibi sert diğer eliyle kolumu bir mengeneymiş gibi sıkıştırdı. Kolumun ve kafamın acısını beynimde hissettiğimde bir çığlık kopardım.

Ardından bedenimi yatağa doğru savurdu. Avuçlarım yatağın yüzeyine yaslanırken saçlarım yüzüme dökülmüştü. Kolumun acısını ve saçlarımdaki yanma hissini, beni bıraktığında bile hala şiddetli bir şekilde hissediyordum. Zonklayan kolumdan dolayı ağzımın içini dişledim. "Seni öyle bir beceririm ki leşini sevgilin bile istemez. O yüzden benimle iyi geçinmeye bak. Hem Murat'ın, hem Ilgaz'ın zaafısın bu durum beni cezbediyor açıkçası. Fakat derdim bu değil. Beni kışkırtma ki asıl amacımdan buna yönelmeyeyim."

Ağlamamak için dudaklarımı birbirine bastırdığımda ağzımın içini koparırcasına dişledim.  Kan tadını almakta da gecikmedim. Bedenime bir anda yerleşen öfke öyle sarsıcıydı ki şu an elimin altında yaralayıcı bir alet ya da silah olsa ona zarar vermek için kullanacağıma emindim. Öfkenin, korkuyla beraber damarlarımdaki kanda dolaştığını hissediyordum. Kendimi sakinleştirmek için art arda derin ve sık nefesler aldım.

Yaklaşık bir dakika sonra avuçlarımdan destek alarak yatakta doğruldum ve oturur pozisyona geldim. Saçlarımı yavaşça yüzümden çektim. Bu sırada Stevan'ın, kapının yanında dikilen adamın elinden siyah çantayı aldığını, bana doğru yürüdüğünü gördüm. "Şimdi gelelim asıl meseleye," Çantayı yatağın üzerine koyup içinden üzerinde yazılar bulunan dosya kâğıdı destesi çıkardı.

Kâğıtları bir eline aldıktan sonra bir tükenmez kalemi ağzına doğru götürüp kapağını dişleriyle çıkardı. Kalemi bana uzattı. "Ne bunlar?" diye sordum uzattığı kalemi almayıp ona bakarken. 

"Sabırsız kız seni," diyerek kalemi elime tutuşturdu, bu sürede kasıtlı olarak parmaklarıma dokundu. Büyük bir sabır dilenerek parmaklarımı geriye çektim. Yüzünü itici bir gülüş kapladı, bu durumdan zevk alıyor gibiydi. Değişken ruh hali ürkütücüydü.

Yatağın üzerine bıraktığı ceketinin cebinden telefonunu çıkardığında kaşları havaya kalktı. Gözleri kısıldı, hemen ardından dudaklarında keyifli bir gülümseme belirdi. "Seninki kudurmuş olmalı. Kaç kez aramış beni? Yirmi? Otuz? Eh konumuza gelmeden önce bir arayalım, halini hatrını soralım." Ekrana bastıktan sonra telefonu kulağına götürdü. Birkaç saniye sonra telefon açıldı. Ilgaz'ın bağırdığını anlayabilsem de, kelimeler seçilir değildi.

"Sakin ol, sakin ol. Bir nefes al, Ilgaz. Bu ne öfke? Laflarını iyi seç derim, güzel sevgilin benim yanımdayken beni kızdırmak istemezsin."

Elimdeki kalemi yatağın üzerine bırakıp yüzümü ellerimin arasına aldım. İçimde müthiş bir ağlama isteği uyanmıştı. Çığlık atmak, bağırmak, bu herifin keskin yüz hatlarını tanınmayacak hale getirmek istiyordum. Bir an önce bu üstüme üstüme gelen yerden kurtulmak ve Ilgaz'ın kollarının arasına sığınmak istiyordum. Ya babam, Feray? Onların haberi olmuş muydu acaba kaçırıldığımdan? Eğer olduysa kim bilir ne haldeydi Feray.

"Küfürlerini kendine sakla dostum. Bir güzellik yapıp kız arkadaşınla konuşmana izin verecektim fakat o şansını kaybettin. Hem sen olmadan biz gayet iyi eğleniyoruz, değil mi Arya?" diyerek sırıttığında midem ağzıma geldi. "Ilgaz! Oteldeyiz!" diye bağırdım. "Seninle ilk tanıştığımız..." Stevan aniden telefonu kapattıktan sonra telefonu yatağa fırlattı.

Ona baktığımda sık nefesleriyle tişörtün belirginleştirdiği göğsünün hızlıca inip kalktığını gördüm. Yüzü öfkeden kızarmıştı, adeta burnundan soluyordu. "Seni küçük orospu," diyerek dişlerini sıktı. "Uslu dursan işimiz bittiğinde kavuşacaktın sevgiline. İlla bir aksilik yapacaksın. Dua et ki kahramanın ve arkadaşları polislerle burayı basmadan buradan tüymüş olayım. Yoksa var ya... Sana yemin öderim, seni öldürmem, o biricik aşkının Azrail'i olurum. Acele et de bu senaryo yaşanmasın."

Bunu söylemesiyle yaptığıma yine pişman olmuştum. Bir keskin nişancıyı öfkelendirmek yapmam gereken en son şeydi. Çaresizlikle elime kalemi aldığımda dudaklarımı ıslattım. "Telefon sinyalinden bulurlardı zaten. Ben... En iyisi ben... Söyle işte ne istediğini, ona göre yapayım sen de git buradan."

"Sinyalden bulsa yanımda telefon taşımaz ya da onu aramazdım. Geri zekâlı mı sanıyorsun beni? Biz karanlık adamlarız Arya. Önlemlerimizi alırız. Ben her hâlükârda çıkarım buradan. Seni rehin aldığımda hepsi paşa paşa gitmeme izin verecekler. Albay kızının zarar görmesini kimse istemez. Böyle olmasını mı istiyorsun? Ilgaz gitmemize izin vermezse onu öldürmemi? Üzülmeyecek misin?"

"Tamam, tamam! Hemen yapayım ne yapacaksam? Onlar gelmeden git işte!"

"Bak, ayak uyduruyorsun yavaş yavaş." Diyerek elinde tuttuğu kâğıtları kaldırdı. "Sana Mehmet Atahan'ın, Onur Atahan'a bıraktığı mal varlığından bahsetmiştim arabada. Bu mal varlığının ne kadar olduğu hakkında bir fikrin var mı?"

"Hayır." Onur'un bana söylediği şey şirkette önemli bir pay aldığıydı. Otel ya da herhangi başka bir şeyden haberim yoktu. Anlamadığım şey ise bana ısrarla neden Atahanlar'ın mal varlığından bahsediyor oluşuydu. 

Stevan başını ağır ağır salladı. "Tüm mal varlığının beşte biri. Bu ne kadar yüksek bir oran, tahmin edebiliyor musun? On sekizinci doğum gününde böyle yüksek bir oran alarak Onur Atahan, Mehmet Atahan'dan sonraki en yetkili söz sahibi oldu. O zamanlar Murat Atahan ise buradaki şirketi çekip çevirmek dışında pek bir şeye sahip değildi. Fakat hiçbir işle uzaktan yakına ilgisi olmayan küçük kardeşi reşit olmasıyla bile mal varlığının beşte birine konmuştu. Bu ne demekti biliyor musun? Mehmet Atahan, ikisinden önce ölse bile, kalan beşte dört mal varlığı iki kardeş arasında yarıya bölünse bile... Onur Atahan beşte üçlük hisse ve mal varlığıyla her zaman söz sahibi olacaktı."

Stevan, yavaşça yanıma oturduğunda söylenenler kafamın içinde hız kesmeden tekrar tekrar döndü. Bir tarafım tüm bunlardan bana ne, demek istedi. Diğer tarafım ise bahsetmeye çalıştığı bu konunun kötü bir yere bağlanacağını hissediyor, korkuyordu.

"Murat büyük bir çöküş yaşadı. Biliyor musun bilmem, Onur Atahan'ın o doğum gününde alkollü araba kullanmıştı, aşırı hız ve... Arabası 3 takla atarak yolun kenarına savrulmuştu. Bu bir kaza mı yoksa tüm bu dışlanma gerçeğine daha fazla dayanamayarak en sonunda yapılan intihar mıydı, bunu sadece kendisi biliyor. Ölümün eşiğinden döndü. Yıllarca öz babası tarafından dışlanmış, hor görülmüş, aşağılanmış, başardığı tüm şeyler hiçe sayılmış Murat Atahan... Bundan sadece 3 yıl önce bir hiçti. On sekiz yaşındaki, içine kapanık, şirketin yolunu doğru dürüst bilmeyen kardeşinin yanında kocaman bir hiçti. Bunun nasıl bir his olduğunu anlayabilir misin?" Stevan duraksayıp derin bir iç çekti. "Ben anlayabiliyorum, Murat'ı hep anladım. Ona hep saygı duydum."

Elimdeki kalemi sıktığımı terleyen avuç içlerimden anladım. "O halde neden hapse girmesini istiyorsun?"

"Çünkü fark ettim ki o da babasının oğlu. Tek bildiği şey insanları kullanmak, tek sevdiği şey kendisi. Önce kardeşinin ölümü, sonra babasının... Bu iki ölüm, onu şu anki Murat Atahan yaptı. Bak şimdi... Tüm mal varlığı ona ait. Önünde onu engelleyebilecek Mehmet Atahan yok, rakibi olup ona tehdit oluşturacak bir Onur Atahan yok. Yıllarca her dediğini yaptım, ona saygı gösterdim. Ece de ben de, bir dediğini iki etmedik. Arkasında biz olmasaydık bugünlere sadece mal varlığıyla gelebilir miydi? Tabi ki hayır."

"Sorun ne? Yaptığınız şeylerin karşılığında daha fazla para istiyordun o da vermedi mi?"

"Daha fazlası. Yıllarca hakkım olan alınmış benden." Sakin sesi bu kez daha öfkeli çıktı. Ona baktığımda yumruklarını sıkıyordu. Kahve gözleri ölüm soğukluğuna bürünmüştü yine.

Korka korka sordum. "Ne demek bu?"

"Mehmet Atahan'ın evlilik dışı bir çocuğu şehir efsanesi gibi bir şeydi. Çalışanlar arasında konuşuluyordu ama doğruluğu hiçbir zaman ispatlanamadı. Murat da biliyordu bunu elbette. Bahsedilen bu çocuğun Onur'dan büyük, Murat'tan  küçük olmasının dışında bildiğimiz bir şey yoktu. Mehmet Atahan, Oya Atahan ile evliyken karısını aldatmış anlaşılan. Bu şaşırtıcı bir şey değil çünkü Mehmet Atahan'ın hayatından onlarca kadın, onlarca metres geçmiştir muhtemelen. Yakın zamana kadar bu evlilik dışı çocuğun ben olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti."

"Ne?"

Oturduğum yerde dondum kaldım. Saniyeler boyunca elimi bile kıpırdatamadım. Şakaklarımdaki ağrı daha da keskinleşmişti. Geçen saniyelerin ardından dirseklerimi dizlerime dayadım ve şakaklarımı ovuşturmaya başladım. "Sen şimdi Mehmet Atahan'ın oğlu olduğunu mu iddia ediyorsun?"

"İddia etmiyorum, biliyorum. Annem hiçbir zaman babamdan bahsetmedi. Babamın kim olduğunu hiç bilmedim. Almanya'nın en fakir mahallelerinden birinde üç dört yaşına kadar annemle yaşamaya uğraştık. Annem işten çıkarılınca Türkiye'de uzak akrabamızın yanına geldik. Bir iki yıl sonra annem akciğer kanserinden öldü, ben de doğru yetimhaneye gönderildim. Yıllar sonra Mehmet Atahan, yetimhaneye gelir oldu, üçümüzü de ziyaret ederdi. Diğer çocuklardan zekâ olarak daha yüksek düzeydeydik, bazı testler uygulandı üzerimizde. Mehmet Atahan, manevi olarak sahip çıktı bize. Annemin ben doğmadan önce birkaç aylığına Türkiye'de olduğunu biliyordum. Gerçek aslında en başından beri karşımdaydı, göremedim sadece." Kendini kaptırmış anlatırken birden durdu. Dudaklarını birbirine bastırdı ve başını geriye doğru yatırdı. "Bu kadar hikâye yeter. Gelelim sadede."

Yatağın kenarına yerleştirdiği kâğıt destesini bana uzattı. Anlamsız yazılara göz attım. Benim ismim gözüme ilişirken büyük bir şaşkınlık yaşadım. Bu da ne demekti?  "Onur Atahan öldüğünde miras direkt babası ve abisine kalacaktı. Fakat Onur, intiharından önce üzerindeki mal varlığının sana bırakılması halinde bir vasiyetname hazırlatmış avukatına. Ölümünden sonra miras hakkında hukuki karışıklıklar oldu. Çünkü Mehmet Atahan bu mal varlığını devrederken anlaşma maddelerinde Onur Atahan'dan sonra mal varlığının kendisine ait olduğunu belirten bir şart koymuş. Muhtemelen Onur'un bundan haberi yoktu. Mehmet Atahan'ın imzası gerekiyordu, mal varlığının senin üstüne geçebilmesi için." Avcumun içinde sımsıkı tuttuğum kağıda bakarken Stevan konuşmaya devam ediyordu. 

 "Bunu kabul etmedi, reddetti. Mal varlığı yine onun olmuş oldu. Kısa bir süre sonra kendisi de ölünce o beşte birlik kısım da dâhil tek mirasçı Murat olduğundan ona kaldı. Avukatlar bu kez Murat'ın kapısını çaldı. Murat kardeşinin vasiyetini yerine getirmeye razı oldu. Fakat o da bir anlaşma maddesi eklettirdi. Kendisine bir şey olması halinde beşte birlik mal varlığı senin üzerine devredilecekti. Buna sadece ölümü dâhil değildi. Yani birkaç gün sonraki mahkemede  hapis kararı çıkarsa mal varlığı anlaşma maddesine göre üzerine devredilecek."

"Sen bilmiyorsun ama kendisine bir şey olması halinde mal varlığının beşte birinin sana bırakılması şeklinde bir vasiyetnamesi var."

Onur kendine düşen mirası bana mı bırakmıştı? Murat'ın kendisine bir şey olması halinde malları bırakmaya razı gelmesinin nedeni Onur muydu? Boğazım düğüm düğüm olurken ellerimdeki kağıda bakakaldım. Bu gerçeği sindirmek için değil dakikalar sanki bir asır geçmesi gerekiyor gibiydi. Bu hiç aklıma gelmemişti, hem de hiç. Murat'ın beni kendi mirasçısı yapmasıyla da ilgilenmemiş, pek fazla da sorgulamamıştım açıkçası. Umurumda değildi, nasıl olsa kabul etmeyecektim. Ama şimdi öğreniyordum ki o mal varlığının bana bırakılmasını bizzat Onur talep etmişti.

Soluklarım hızlanırken kendimi sakinleştirebilmeyi umdum. Ama içimde git gide büyüyen acıyı nasıl yok edebileceğimi bilmiyordum. Bu mal varlığıyla mı avutmak istemişti Onur beni? Gerçekten ne düşünmüştü? Bilmiyordum, aslında öğrenmek de istemiyordum artık. Atahanlar hakkında hiçbir şey istemiyordum. Onur'u sevmiştim, Murat'tan ise nefret etmiştim. Fakat öyle ya da böyle ikisi de acı vermişlerdi bana. Onur ölümüyle, onun öncesinde olan şeylerle, Murat ise yaptıklarıyla, söylemedikleriyle yakmıştı canımı. Artık onların lanetli soyadlarına dair hiçbir şey istemiyordum. Çok yorulmuştum, gerçekten çok yorulmuştum.

Hayatımdaki en acı verici nefeslerden birini daha aldım. Başımı kaldırıp gözlerimi tavana dikerken yaşlarla ıslanmış gözlerimden bir damla aktı. Elimin tersiyle hızlıca sildikten sonra yüzüme yerleştirdiğim ifadesizlik maskemle Stevan'a döndüm. Dikkatle bana bakıyordu. "Peki, bu durumda sen benden ne istiyorsun?" Sesim dümdüz, hissiz döküldü dudaklarımdan. 

"Atahan mirası üzerinde hiçbir hakkın yok. O mal varlığını ben hak ediyorum. Mehmet Atahan, doğum belgelerimi bu oteldeki bir odada saklıyor. Murat da biliyor bunu. Fakat hangi oda, nerede onun da hiçbir fikri yok. Mehmet Atahan ile ilgili birçok bilgi bu otelde, odanın birinde. Eğer beşte bir mal varlığını bana devretmek için kâğıtları imzalarsan, Murat hapse girdiğinde bu otelin sahibi de ben olacağım. Gerekirse bu oteli yıktırma emrini verir yine bulurum o belgeleri ve hakkım olan soyadının, mirasın yarısının benim de olduğunu ispatlayabilirim."

"Peki," diyerek elimdeki kâğıt destelerinde imza atacağım yerleri buldum. "Her sayfayı mı imzalayacağım?" Kâğıtlarda yazanlara kısaca göz attım. Mal varlığının içerdiği mülkler, şirket hisseleri, galeriler, oteller, banka hesaplarında yüklü meblağdaki para tutarları ve daha bakmadığım birçok mal varlığı...

Stevan, odadaki sandalyelerden birine oturmuş esmer adamıyla göz göze geldi. İkisi de itiraz etmeden onaylamama şaşırmış görünüyorlardı. "Evet, hepsini imzalayacaksın." Başımı tamam anlamında yavaşça salladıktan sonra tükenmez kalemi titreyen parmaklarımla sıkıca kavramaya çalıştım, elimi kâğıdın alt tarafına götürdüm. Daha sadece ilk sayfayı imzalayabilmiştim ki odanın kapısı şiddetle vuruldu. "Stevan, aç şu kapıyı! Stev!"

Sandalyede oturan esmer çocuk hızlıca ayağa kalktı ve Stevan'a döndü. "Ece Hanım,"

"Sikeyim!" Stevan ayağa fırladığında tişörtünün açıkta bıraktığı kol kaslarındaki damarların belirginleştiğini gördüm. "Bakma öyle imzala!" diyerek suratıma doğru kükrediğinde tedirginlikle elimdeki kalemi daha da sıktım. "Murat Atahan'ın koruyucu meleği geldi." Aniden bir aydınlanma yaşamış gibi elimdeki kalemi ve kâğıdı yatağın üzerine bıraktım. "Sana neden yardım edeyim?"

"Stevan, polisler geldi sayılır! Aç şu kapıyı, yakalanacaksın!"

Stevan elini omzumun üzerine yerleştirmiş parçalayacak biçimde sıkarken Ece'nin kapıları yumruklamasıyla ve söylediği şeyle acımasız ellerini üzerimden çekti. "İmzala şunları, gebertirim yoksa seni."

Adamına kapıyı açmasını işaret ettikten sonra, çocuk hızlıca kapıya doğru yöneldi. Kapı açıldıktan hemen sonra odaya ilk giren Ece oldu. Ardından da Alpay içeriye girip kapıyı kapattı. Ece'nin her zamanki alaycı sakinliğinden eser yoktu. Yüzü sararmıştı, gözaltları son gördüğümden bu yana çökkün görünüyordu. "Ne halt ettiğini sanıyorsun sen?" diyerek yüzüne yerleşen dehşet dolu ifadeyle önce Stevan'a, sonra da bana baktı.

Alpay ikisiyle de ilgilenmeyerek hızlıca bana doğru yürüdü ve önümde durdu. Endişeli gözüken koyu, iri kahve gözlerini yüzümde gezdirdi. "İyi misin sen?"

Çok iyiyim, daha iyi olamazdım inan ki.

Bunu söylemek yerine sustum. Çünkü ciddi anlamda zihinsel olarak bitap düşmüştüm, kafayı yemek üzereydim. Ayrıca Stevan'ın omzumda uyguladığı güç yüzünden omzum kopacak derecede zonkluyordu. 

"Bana yardım etmeyeceksen yoluma da çıkma demiştim Ece." Elimle omzumu ovuştururken odanın ortasında karşı karşıya dikilmiş Stevan ile Ece'ye baktım. Ece iki yanında tuttuğu ellerini yüzüne doğru kaldırdı. Dalgalı siyah saçlarından elini hızlıca geçirdikten sonra arkasını döndü, odanın içinde bir sağa bir sola doğru yürüdü. "Sen... Sen bunu nasıl yaparsın? Murat'ı hapse attırmak için yapmadığı bir şey için yalancı şahit tuttun değil mi? Neden Stev, neden? Bunu ona nasıl yaparsın? Nasıl Ilgaz'a, tren suikastında benim olduğumu açıklayan belgeler gönderirsin? Neden? Aklımı yitireceğim! Bana bunu nasıl yaptın Stevan?"

"Her koşulda arkanda durmuştum Ece. Ama gördüm ki, Murat ile benim aramda bir seçim yapman gerektiğinde onu seçeceksin. Bu hep böyle olacak. Öl dese ölürsün o herif için, kimi öldür derse öldürürsün! Sana babamın Mehmet Atahan olduğunu söylediğimde benimle dalga geçtin, yanımda durmadın, destek çıkmadın. Senin tek derdin o sikik patronun! Bir gün onu sevdiğin gibi, seni seveceği gerçeğine kendini inandırmış, kendini kandırmışsın! Seni hiçbir zaman sevmeyecek, sok bunu o kafana! İşine yaradığın müddetçe yanında tutacak seni, bir maşadan fazlası değilsin onun için. Hiçbirimiz değiliz. Gör bunu artık, herif yıllardır kullanıyor bizi!"

"Öyle mi? Ondan habersiz tren olayını ayarladığımda bana çok kızdı ama yine de senin yaptığın gibi satmadı beni! Biz birlikte büyüdük Stev, üçümüz de. Onu geç senle benim dostluğumuzu hiçbir şey yıkamazdı. Her koşulda yanında durdum. Her olayda yan yanaydık. Şu kâğıt parçaları için mi sattın beni? İnandığın şizofrenliğin gerçek olmasını umarak, Atahan mal varlığını mı istedin? Hırsların için mi hapse yollayacaktın beni, Murat'ı? Buna değer miydi?"

"Sen Murat'ın yanında durmaya devam etmesen, ben asla gözden çıkarmazdım seni. Yıllarca bir piç olarak yaşadım. Sen benim yanımda olup bana destek olacağın yerde, hayatımı çalan şerefsiz Murat'ı ipten almak için kıçını yırtıyorsun! Bırak girsin hapse, bırak layık olduğu sonu yaşasın. Geç değil, bana yardım edebilirsin. Sen de, ben de hakkımız olan hayatı yaşarız. Bir köpekmiş gibi kimsenin isteklerini yerine getirmeyiz. Birbirimize yeteriz Ece. Başkaları için değil kendimiz için yaşarız." Stevan uzanıp Ece'nin ellerini avuçlarının arasına aldı. "Dostluğumuzu kurtarmak için hala bir şansın var."

"Orhan Dikkaya'yı öldürdün, suçu Murat'ın üzerine yıktın. Yapmadığı bir şey yüzünden belki de müebbet hapis yiyecek! Bunu görmezden gelip senin yanında durayım, öyle mi? Biz daha beter bir bok çukurundaydık, Stev. Murat bizi kurtardı, ona minnet duymalıydın! Ona ihanet etmemi mi istiyorsun? Bu mu kurtaracak dostluğumuzu? Yaptığın yanlışa çanak tuttuğumda mı dostun olmaya devam edeceğim?"

Omuzlarımın üzerine yerleştirdiğim ellerimi aşağı yukarı sürterken onların kavgalarını sadece duyuyor fakat umursamıyordum bile. Gözlerimi karşımdaki duvara dikmiştim, boş gözlerle izliyordum duvardaki tabloları. Fakat Orhan Amca'nın ismini duyduğumda kollarım çapraz bir şekilde omuzlarımda kaldı ve ileri geri sallanmayı bıraktım. Başımı sol tarafıma doğru hafifçe çevirip gözlerimi kırpmadan Stevan denilen iblise baktım. Orhan Amca'yı o mu öldürmüştü? Murat Atahan'dan kurtulabilsin diye suçu onun üzerine yıkabilmek için Doruk'u babasından mı koparmıştı? 

Buz kesen ellerim şiddetle titremeye başladığında ellerimi dizlerimin üzerine yerleştirdim. Vücudumdaki tüm direnç çekilmiş gibiydi. Kasırganın ortasında kalmış bir yaprak gibi savrulup gideceğim sandım. Kulaklarım uğulduyordu. Beynimde art arda şiddetli zonklamalar oldu. Ayağa kalktığımda gözlerim kararmıştı, hafifçe sendelesem de umursamadım. 

"Orhan Amca'yı sen mi öldürdün?" Onlara doğru yürürken bedenimi hissetmiyordum, ruhumu hissetmiyordum. Yaşadığım şokun etkisiyle sesim sakin çıkmıştı. Dudaklarımı bir şeyler söylemek için araladım ama başka bir şey söyleyemeden gözlerime biriken yaşlar görüşümü bulanıklaştırdı. 

Stevan, ellerini hızlıca Ece'nin ellerinden çözerken, "Şansını kaybettin Ece!" diye tısladı. Beynimde yankılanan siren seslerinin ardından Stevan pencereye doğru koşturdu. "Siktir, geldiler!" Tekrardan yatağa doğru koşturduğunda yaşadığım şokun idrakını yeni yeni kabulleniyordum. Orhan Amca, Murat'ın değil, Stevan'ın çıkarları uğruna kurban edilmişti. Hiçbir suçu yokken, hiçbir alakası olmayan bir herifin kendi çıkarları uğruna katledilmişti. Doruk bu yüzden babasız kalmıştı. Benim her zaman gülümseyen arkadaşım, çaresizce babasının mezarına sarılmıştı dün gece. Orhan Amca öldürülmüştü, Stevan böyle olsun istedi diye. Bu kadar basit miydi?

Bir canı böyle bir sebeple almak, ailesinden koparmak, ailesini mahvetmek bu denli basit miydi?

"Stevan, polisler yakalamadan çıkarırım buradan seni. Bir tekne ayarladım, yurtdışına çıkman için. Hem polislerden, hem de Murat'tan kurtulup izini kaybettirebilirsin. Murat yaptığını biliyor sanırım Stevan, seni sağ bırakmaz. Yaşaman için tek şansın var Stev, ne olur yapma bunu kendine." Ece'nin sesi yalvarırcasına çıktığında birkaç adım daha atıp Stevan'ın arkasında durdu. "Otelin etrafı sarıldı Stev, hapse gireceksin. Ya da Murat o hapishanede birilerine bitirecek işini. Hadi gel, çıkalım buradan." Diyerek omzuna dokundu. Onu tanıdığımdan beri ilk kez bu kadar zavallı, bu kadar çaresizdi. Ama hiçbiri Doruk kadar çaresiz bir durumda olamazdı, hiçbiri onun yaşadığı acıyı yaşayamazdı. 

"Beni oyaladın bunca zamandır, polisler gelene dek. Senin dediğini yapmam sana muhtaç olmam için. Tek derdin hapse düşersem Murat ve senin yaptığın pislikleri de öteceğim diye korkman. Haklısın, ben yanarsam sen de yanarsın." Stevan bana doğru yürüyüp bir elinde kâğıtları tutarken diğer eliyle beni kolumdan yakaladı ve sertçe kendine doğru çekti. "Sırf istediğini al diye mi kurban ettin günahsız bir adamı?" diye bağırdım ve onu ittirmeye çalıştım. Kurtardığım bir elimle sertçe çenesine vurdum. "Allah belanı versin! Allah belanı versin!" 

Ellerimi tek eliyle bileklerimden kavrayıp beni etkisiz hale getirirken kapıya bedenimi sarstı. "Kes o kafa sikici sesini! Kes ki beynini dağıtmayayım senin." Ben debelenmeye devam ederken omzunun üzerinden Ece'ye baktı. 

"Albay'ın kızını rehin almışken ben o kapıdan kolaylıkla çıkarım, sen dert etme. Ama o herif için beni satmanı hiç unutmayacağım Ece." Bir baş selamı verdi. "Adieu!"

"Stevan, dur! Ilgazlar da gelmiştir, kızı almadan gitmene izin vermez! Çıkarmayacaklar seni o kapıdan! Alt mutfaktan çıkış var, oradan otogara çıkaracağım seni. Direkt ana yola bağlanıyor, limuzin orada bekliyor Stev, hadi gel benimle." Ece, Stevan'a elini uzattığında hadi dercesine başını salladı, gözleri ıslanmıştı.

"Sana inanmıyorum, sahibin otogarda öldürülmemi emretmiştir. Köpeği olmuşsun artık onun. Beni yurtdışına kaçırsan bile bunu istemiyorum, bir sürgün hayatı yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim. Ya hakkım olanı alacağım ya alacağım. Git böyle söyle Murat'a."

Stevan beni kapıya doğru sürüklediğinde belindeki silahı çıkarmıştı. Ece onun önüne geçtiğinde Stevan gözlerini yumup derin bir soluk aldı. Ece bir kez daha şansını denedi.  "Stev... Lütfen,"

"Önümden çekil yoksa çocukluk arkadaşımı vurmak zorunda bırakırsın beni. Gerçi o herif için sen bana onu da yapardın ama... Ben yapmak istemiyorum Ece, mecbur bırakma beni."

"Yapmam, asla yapmam." Diyerek başını hızlıca iki yana salladı. Stevan onu duymazdan gelerek silahı ona doğrultu. "Çekil önümden!"

O sırada Alpay, yan taraftan gelerek Stevan'ın silahına doğru elini attı ve silahı havaya doğru kaldırdı. Silah tavana doğru ateşlendiğinde Stevan o anki panikle beni bıraktı. "Kaç Arya!" diye bağırdığında Alpay, beynim bu komutu beklermiş gibi kapıya doğru hızlıca adımladım. Stevan'ın adamı, Stevan'ı kurtarmak için hiçbir şekilde Alpay'a müdahale etmezken, benim kaçmamı da engellemedi. Kapının yanında sessizce dikilmeye devam etti. Bu kafamı karıştırsa da bunun hakkında düşünecek zamanım yoktu.

Odadan çıkıp merdivenlere yöneldiğimde bir silah sesi daha duydum. Ellerimi kulaklarıma kapayıp merdivenlerden son gücümle inmeye çalışırken bir yandan da gözyaşlarım durmaksızın akıyordu. Bacaklarım öyle şiddetli titriyordu ki basamaklarda tökezleyip merdivenlerin arasındaki boşluğa düşmüştüm. Dudaklarımdan bir hıçkırık kaçtı. Elbisemin açıkta bıraktığı dizimin soyulduğunu, ardından oluşan küçük yaradan kan aktığını gördüm. 

Avuçlarımı yere yaslayıp kalkmaya çalıştığımda otelin alt katından bağırışlar, çığlıklar duyuluyordu. Ayağa kalkmak için kendimi zorladım, korkuluklara yaslanarak ayağa kalkarken başımı yukarıki kata çevirdim. Stevan'ı gördüm. Elindeki silahı tutmuş, gözlerindeki ona ait ölüm soğukluğuyla bana doğru geliyordu. Aynı zamanda eline bulaşan kan lekelerini soğukkanlı bir ifadeyle siliyordu. Kalbi olmayan bir Azrail'i anımsatıyordu. Bana acımayacaktı. "İşte buldum seni, küçük kız."

Başını aşağıya doğru çevirdiğinde göz göze geldik. Kalbim göğüs kafesimden çıkmaya yemin etmiş gibi çarparken yaşadığım korkuyla doğruldum, merdivenleri ikişer ikişer inmeye devam ettim. İndikçe daha da hızlandım fakat Stevan aramızdaki mesafeyi daha da azaltmıştı. "Buradan beraber çıkacağız, yoksa ikimiz de öleceğiz. Kaçma!"

Üç katı da inmeyi bitirdiğimde onun söylediklerini dinlemedim ve hole doğru koşturdum. Sadece altı yedim arkamdaydı. "Dur diyorum sana!" Bedenim hıçkırıklarımla sarsılırken söylenen hiçbir şeyi algılayamıyordum, tek bildiğim hiç durmadan koşmam gerektiğiydi. Koşarsam ondan kurtulacaktım. Koşarsam tüm bu karmaşa bitecekti. Bu kez o günkü gibi duramazdım. Aynı acıları yaşayamazdım, durursam yine acı çekecektim. Koştum, bedenimin takati kalmadı. Koştum, ruhum bile soluk soluğaydı. 

Bir an nereye geldiğimi, nerde olduğumu anlamayacak kadar bile soyutlanmış olduğumu fark ettim. "Arya!" Duyduğum ses bedenimi gevşetti ve algılarım açıldı. Ilgaz'dı. Tüm her şeyin bittiğini anladım, bu kabus bitmişti. Onu gördüm. Otelin girişinde polislerle birlikte en öndeydi. Sadece adımlar vardı aramızda. "Ilgaz," diyerek derin bir nefes verdiğimde yalpalayarak Ilgaz'a doğru adımladım. "Beyefendi gitmeyin oraya, silahı var!"

"Stevan Fehling, elindeki silahı bırak! Teslim ol!"

Arkamdan gelmiş, bana yetişmiş olan Stevan'ı unutmuştum Ilgaz'ı görmemle. Kolumu kavrayan elini hissettiğimde boğazımdan bir hıçkırık daha kaçtı. Başaramamıştım, kurtulamamıştım. Olmamıştı. 

Bacağımı kaldırıp arkamdaki bedenine bir tekme savurabilmeyi akıl ettiğimde kolumu kurtarabilmiştim. Birkaç adım daha attım ileriye doğru.  Polislerin de bağırdıklarını duydum ama söylenen hiçbir şeyi algılayamıyordum. Tek görebildiğim Ilgaz'ın bana doğru yaklaşan bedeniydi. Sadece saniyeler içinde Ilgaz'ın kollarını belimde hissettim. Bana her daim güven veren kokusu burun deliklerime dolduğunda daha şiddetli ağladım. Bedenimi sımsıkı kavrarken biraz daha yana doğru çekmişti beni. 

 "Ilgaz, hayır!" Polislerin biraz daha gerisinden gelen Buğra'nın sesini işittiğimde çok geçti. Bir silahın ateşlenme sesini duyduktan sonra gözlerim istemsizce kapandı, bir yaş daha aktı çeneme doğru. İkimiz de ölürüz demişti, onu dinlememiştim. Bir silah sesi daha duyuldu saniyeler sonra.

"Stevan!" Arkalardan gelen Ece'nin çığlığa benzer bağırışını duydum. 

Başka bir sürü sesler daha vardı, çok fazla gürültü vardı.  Dizlerimdeki güç tamamen tükendiğinden yavaşça yere bıraktım bedenimi. Ilgaz da beni tutamadı. Kollarımız birbirini kavrarken onun benden biraz daha hızlı bir şekilde yere çöktüğünü anladım. Tuhaf bir şekilde bedenimin hiçbir yerİnde bir kurşunun acısını hissetmiyordum. Tüm bedenim uyuştuğu için mi hissetmiyordum, bilmiyorum. Beynimi toparlayamıyordum, tüm düşünceler dağınıktı.

O saniyelerde vurulduğumu, ölüyor olduğumu sanıyordum sadece. İnsanlar başımıza toplandı, bağırışlar, çığlıklar, daha başka gürültüler. Tek istediğim şey Ilgaz'ın yüzünü görebilmekti. Bana ne olduğunu söylemesine ve onu görmeye ihtiyacım vardı. "Arya..." diye konuştuğunda sesi çok boğuk ve güçlükle konuşuyormuş gibi duyuldu. Başımı yasladığım kolundan kaldırırken hala bedenimde bir yaranın acısını hissetmiyordum. Sesler git gide daha net duyulmaya başladı. Beyza'nın yanımıza çöküp "Ilgaz!" diye bağırdığını duydum.

Ilgaz'ın yüzüne baktığımda yüzünün rengi kan çekilmiş gibi bembeyazdı, dudaklarının rengi bile solmuştu. Acı çeker gibi bir ifadesi vardı, yüzünü kasmıştı. "Ilgaz?" diyerek elimi yüzüne doğru yerleştirdim. "İyisin, kedicik... İyisin." diye mırıldandığında sesi çok cansızdı. 

"Şehir dışındaki Kale Otel'e acil bir ambulans! Kurşun yaralanması var, acele edin!" Ilgaz'ın diğer tarafında ayakta dikilen telaşlı ve korku dolu çıkan sesin sahibi Mete'ye baktım. "Ilgaz?" Gözlerimi Ilgaz'ın göğsüne doğru indirdiğimde dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Karnına bastırdığı eli kanla kaplanmıştı. "Ilgaz!" Elimi hızlıca elinin üzerine götürdüğümde beynim durduğu yerden tekrar çalışmaya başlamış gibiydi. "Hayır, Ilgaz, hayır..." Elimi karnının üzerine bastırdığımda ellerim koyu bir kırmızıya boyandı. Bir çığlık attım. 

Ilgaz'ın başı geriye düşerken gözlerini bir iki kez kırpıştırdı. "Ilgaz! Kapama gözünü! Bizle kal!" Beyza, Ilgaz'ın başını tutarken hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Mete elini Ilgaz'ın boynundaki damarların üzerine yerleştirmişti. Konuşurken sesi çatlamıştı. "Dayan kardeşim, iyi olacaksın. Duydun mu beni? Yetişeceksin hastaneye."

"Ilgaz!" Ilgaz'ın gözleri benim gözlerimin odağındayken elimle yüzünü kavradım. Gözleri bir açılıyor bir kapanıyordu. "Kapama gözünü, benimle kal. Bir şeyin yok, yok bir şeyin. İyi olacaksın." Dudaklarımı alnına bastırdığımda gözyaşlarım onun yüzüne düştü. Boşta olan eliyle kanlanmış elimi kavradı ve zorlanarak da olsa parmaklarımı sıktı. "Buldum seni... Geç... Geç de olsa..."

Başımı salladım ve saçlarını öptüm bu kez. "Geç değil, geç değil." Buğra yanımıza çöktüğünde Ilgaz'ın omuzlarını tuttu. "Ilgaz, bırakma kendini. Doruk'a bir söz verdin. Onu da bizi de, Arya'yı da bırakamazsın. Sen tanıdığım en güçlü adamsın, dayan. Bir kez daha dayan, hadi." 

Ilgaz onaylamak istercesine başını aşağı yukarı hareket ettirmeye çalıştı. Sonra âşık olduğum kızıl kahve gözlerini tekrardan gözlerime mühürledi. Dudakları kıvrılmıştı, gülümsemeye çalışıyordu. Bu içimi daha yaktı, kavurdu. Tanrım, ölüyordum sanki, ruhum çekiliyordu.  "Asi nehri gibiydin tersine... Tersine aktın hep. Benim... Asi nehrim'din. Dalgalarınla beni boğmamak için... Tüm su damlalarından vazgeçtin. Bana nefesini üfledin, beni var ettin."

Yüzü daha fazla buruştu acıyla, konuşmak için kendini zorluyordu.  "Ilgaz... Yorma daha fazla kendini, buradayım, yanındayım. İyi olacaksın, hastaneye gideceğiz şimdi. Elimi tut ve benimle kal sadece. Olur mu, benimle kal?" Kalbimin dayanılmaz sancısı gözyaşlarımı daha da alevlendirdi. Hıçkırıklarım boğazıma düğümlendi. Derimi yüzeyinden söküyorlarmış gibi,  etimden et koparıyorlarmış gibi acıyordu kalbim. Bu kurşun yarasından çok daha beter bir acıydı. Ilgaz'ın göğsünden akan kan, beyaz elbisemi kırmızıya boyamıştı. Onun kanı. Ilgaz'ın kanı. En çok korktuğum kabusum gerçek olmuştu. 

"Olur," diye mırıldandıktan sonra yüzüne bir tebessüm yerleşti. Yaslı evimize pencereden süzülen güneş kadar olağanüstüydü. Sonra yüzü kasılır gibi oldu ve o yaslı ev tamamen karanlığa büründü.  Başı ağır ağır geriye düşerken gözleri de yavaşça gözlerimin odağından kaydı. "İstediğim de bu... Sensin." Söylediği son cümle bu oldu, ardından göz kapakları tamamen kapandı ve başı ellerimin arasında Beyza'nın dizlerine düştü. Zaman bile o ana çakılı kaldı sanki. Akreple, yelkovan bile ikimize dair sözünü tutamadığı için benimle beraber, bize ağladı. 

..

Adieu: Almanca, Elveda demek. 

Stevan gider ayak yaptı yapacağını, Ilgaz vuruldu? 

Oylarınızı ve yorumlarınızı yine de bekleyeceğim. Kendinize iyi bakın, Asi nehrimin güzel insanları... 

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro