36. BÖLÜM: "TÜM YARALARINI İYİLEŞTİRECEĞİM"
Bölüm şarkıları: Eurielle | Hate Me
Sia | Breathe Me
Multi: Arya ve Ilgaz ;)
36. BÖLÜM: "TÜM YARALARINI İYİLEŞTİRECEĞİM"
Arya Karayel.
Bir ateşin ortasında oturan ve sadece bir yağmur damlası olmak isteyen bölünmüş bir ruh.
Ateşin yakıcılığından kalbi küle dönmüş, birkaç damla suda kendini boğmak isteyecek kadar çaresiz kaybolmuş bir ruh.
Haykırmak istese de kalbini katrana bulayan acısını, sesi yankılanıp yine kendine ulaşacak kadar da yalnız bir ruh. Ne Cennet'e ait, ne Cehennem'e. Arafın izlerini taşıyor bedeninde, ruhunda, kalbinde. Aynı zindanlara yine ayak bileklerinden zincirli ve yine tutsak bir ruh...
Zincirleri kırmaya artık gücü kalmayan o küçük kız çocuğu, boynundaki urganı sıkılaştırıp huzurlu bir uykuya dalmak istediğini fark etti bugün.
Çünkü bir kez daha yenildi kalbine. Ve yine bu hislerinin bir karşılığı yok.
Ben, Arya Karayel bir kez daha kendimi bir ateşin ortasına attım. Bu yangından kurtuluş yok. Damlaların sürekliliğinin, içimdeki Cehennem yangınını söndürmesine ihtiyacım var. Kafamdaki sesleri, kalbimin acı çığlığını susturmaya ihtiyacım var. Ruhumdaki siyahlıktan arınmaya ihtiyacım var.
Sırtımı yasladığım küvette ağır hareketlerle bedenimi köpüklerken kendimi arındıracağıma inanmak istedim. Bedenimi değil de ruhuma bulaşan siyahlıkları köpükleyip kendimi o ziftten arındırmayı hayal ettim. Şampuanı saçlarımda gezdirdim daha sonra. Masaj yaparcasına aheste aheste saçlarımı köpükledim.
Saçlarımda elleri gezinmişti. Gözleri defalarca gözlerime mühürlenmişti. Dudakları dudaklarımı esir almış, uzun zamandır kalbimdeki çığlığın sebebi olmuştu varlığı.
Ilgaz Ateşoğlu.
Kızıl kahve gözleriyle beni kendi cehennemine hapsetmişti. Beni kollarının arasına almıştı. Onun ciğerlerimi yakan nefesini solumuştum birçok kez. Bir sınır çizgisinin üzerinde durmadan atlayan birbirinden farklı iki ruhu tek bir bedende taşıyan o kızı, ruhunun bütünüyle kabul etmişti.
Beni her öpüşünde hiç bilmediğim kavurucu ateşlere sürüklemişti bedenimi. Her dokunuşunda ruhumu iyileştirmişti. Saçlarımı her okşayışında, defalarca kez ölen o küçük kız çocuğunu diriltmişti.
Cehennem alevlerini gözlerine hapsetmiş adamın ta kendisi, Ilgaz Ateşoğlu. Varlığını da kalbime hapsetti, orada silinemeyecek kocaman bir yer edindi.
Ve o defter kapanmadı. En azından kalbimde hala o defter kapanmamıştı. Bitti demekle duyguların bittiği nerde görülmüştü ki? Evet, içimde bir umut yoktu, geleceğe dair hayaller yoktu. Artık bir gelecek de yoktu. Olmayacaktı da. Ama Ilgaz... Onun izleri ruhuma bulaşmıştı. Kendimi ne kadar arındırmak istesem de, içimdeki yangını ne kadar su ile söndürmek istesem de o nasıl hiç var olmamış gibi devam edebilirdim ki hayatıma?
Yalan söylemiştim, ondan asla nefret edemezdim. İstesem dahi yapamazdım. Ilgaz, bir imkânsızın gerçek olabileceğini göstermişti bana. Dikenli tellerle çevrelenmiş kalbime sızmayı başarmıştı. Siyah dışında başka renklere kör olan gözlerime, başka renklerin de olduğunu hatırlatmıştı.
Ama şimdi, tekrar o katran karasına bulanmıştı ruhum. Tekrar başladığım yere, o karanlığa, siyaha geri dönmüştüm. Belki de bu kez öncekinden bile daha fazla zifiriydi. Tek iyileşme umudumu kaybetmiştim.
Köpüklü lifi omuzlarımdan göğüslerime doğru kaydırırken kalbimin üzerini ovaladım. Oradaki acıyı dağıtmak istedim. Doğduğum andan itibaren üzerime sinen laneti yok etmek istedim. Kimi sevdiysem terk etmişti beni, istisnasız kimi sevdiysem arkasından yaşlı gözlerimle kalakalmıştım. Sevilmeye layık görülmemiştim. Evet, anneannem sevmişti beni, onun kocaman kalbinde sevildiğimi hissetmiştim. Annem de sevmiş olmalıydı, her anne evladını severdi sonuçta. Onu terk eden adamın bebeği olsam da, izlediğim videoda beni sevdiğini, benden hiç ayrılmak istemediğini hissetmiştim işte.Ama onlar ölü ruhlardı uzun yıllardır. Toprağa gömülen o sevgiler hayata tutunmam için yeter miydi?
Onur beni sevmemişti. Aşktan bile bahsetmiyordum. O tarz bir sevgi bile değildi demek istediğim. Beni en yakın arkadaşı olarak gördüğünü söylerken, paylaştığımız onca şeye rağmen, bu hayatta yaşamasına yetecek kadar sevmemişti beni. Belki de son zamanlarda bu hayatta ona hiçbir şey yetmemişti. Ne aşk, ne dostluk... Bir lanetin ortasına doğduğunu söylerken, 19 yıldan sonra o sabah uyanmış ve artık bitmeli demişti. Son zamanlarda onun yanında olamamıştım, kırgınlıklarım yüzünden. O gölün orada çaresizce Ilgaz'ı beklerken, uzattığım ellerimi tutmamasına lanet edebilir miydim? Hak etmiştim belki de bunu.
Ilgaz'ın gözlerini kızgınlığı, öfkesi kör etmişken ben de bir zamanlar kırgınlığımın esiri olmuştum. Onur'un can çekişmekte olduğunu görememiştim. Bir intihar, kişinin hür iradesi gibi gözükürdü öyle değil mi? Oysa diğerleri de farkında olarak ya da olmayarak o ölüme çanak tutardı.
Onur Atahan kendi ruhunun katili değildi. Onun katili Mehmet Atahan'dı, Murat Atahan'dı. Belki de Özge Cevher'di, belki de bendim. Belki gerçekten de babasının acısıyla canı yanmış olan Ilgaz Ateşoğlu'ydu. Daha da yüksek bir ihtimal, onun katili hepimizdik.
Peki ya benim ruhumun katili ya da katilleri kimdi? Çoktan ölmüş, azap çeken ruhumu bu işkenceden kurtaracak olsam, kendimin katili ben mi olacaktım? Murat, Onur, Ilgaz mıydı katillerim? Verdiğim onca kayıplar? Bunun da bir önemi yoktu. Artık hiçbir şeyin önemi yoktu. Ilgaz da, diğer herkes gibi beni sevmemişti.
Vücudumun her kısmını köpükledim, sonra duruladım. Tüm günahlarımdan, acılarımdan, yaralarımdan arınıyormuş gibi temizledim bedenimi. Küvetten çıktığımda adımlarım, idam ipine yürüyen mahkûmlar gibi ağırdı. Belki de isteksiz? Bir önemi yoktu. 20 yıl sonra bir sabah uyanmış ve o gün bugün demiştim kendime. O gün bugün Arya, ne eksik ne fazla. Hayatında son kez cesur olacaksın ve her şeyi, herkesi geride bırakacaksın.
Üzerime geçirdiğim bornoz ile banyodan odama geçtiğimde her şeyi aklıma kazımak ister gibi odada gezdirdim bakışlarımı. Gerçi son kez askeriyedeki misafir odamdan ziyade evimdeki, çatı katındaki odam ile vedalaşmak isterdim. Hayır, aslında veda istemiyordum. Vedalar acı verici oluyordu. Islanmış saçlarımı aynanın karşısında havluyla kurularken odamın kapısı tıklatıldı. Derin bir soluğu dudaklarımdan dışarı bıraktığımda başımı gelen kişiye çevirdim. Feray başını kapıdan uzatmıştı. "Arya, Doruk'u görmeye gideceğim. Bu sabah eve çıkacaktı, söylemiştim ya. Gelmeyeceğine emin misin?"
Kız kardeşime uzun uzun baktığımda sorusunu tekrarladı. "Gelecek misin, gelmeyecek misin?"
Yuvarlak ve sevimli yüzünü, koyu renk dalgalı saçlarını, iri gözlerini aklıma kazımak ister gibi baktım. Daha sonra başımı iki yana salladım. "Doruk'un en son görmek istediği kişi ben olurdum muhtemelen. Şey, belki seni duyarsa onu çok sevdiğimi söylersin. Benim yerime sarılırsın, olur mu?"
Kaşları her zamanki gibi anında çatıldı. Kapıyı iyice açıp içeriye girdiğinde saniyeler sonra karşımda dikildi. "Tamam, bugün gelmezsen bile birkaç gün sonra bunu sen yaparsın. Tabi, onu yine de çok sevdiğini söylerim. Ama ihtiyacı olan şey, senden duymak değil mi?"
Hissizliğin bulaştığı bedenim tuhaf bir biçimde kasıldı, tebessüm etmek için zorladım kendimi. "Haklısın," diye onayladım onu. "Öyle yaparım, birkaç gün sonra."
"Kendini bugün nasıl hissediyorsun? Dikişin alındı, elin acıyor mu? İstersen gitmem, kalırım senle. Gitsem de çok durmayacağım ama yalnız kalmak istemiyorsan gitmem." Sağ elimi avcunun içine aldı ve dün gece dikişi alınmış avcumun içinde parmaklarını gezdirdi. "Acımıyor. Bedenimdeki tüm fazlalıklar gitti. Yıkandım, kendimi yeni doğmuş bebek gibi hissediyorum. Doruk'u görmeye git. Aşağıda, mutfakta mısır patlatacağım, yeni bir diziye başlayacağım. Yüzbaşı'dan bilgisayarını isteyecektim. Bir şeyler izleyip kafamı dağıtmayı düşünüyorum." Feray'ın yüzünde bir gülümseme belirdi. "İşte bunu duyduğuma sevindim. Döndüğümde beraber bir film izleriz o zaman? Ya da yeni başlayacağın diziye eşlik ederim? Ayy ne zamandır film keyfi yapmıyorduk senle, sabırsızlanıyorum. Gideyim de çabucak geleyim."
Acıdan buruşmuş yüzümü fark etmesin diye başımı eğdim. Sustuğumda sessiz çığlıklarım konuştu benim yerime. Özür dilerim Feray, hiçbir zaman sana layık bir abla olamadım. Sana bir söz vermiştim ve bugün o sözü bozuyorum. Beni anlamayacaksın muhtemelen, bir şeyleri ne denli zorladığımı benim gibi fark etmeyeceksin. Seni bırakıp gittiğim için suçlayacaksın beni, affetmeyeceksin. Biliyorum çünkü canı yanmış, terk edilmiş her insan böyle yapar. Ama seni bugün bırakmıyorum, kendi ruhum beni bırakalı çok oldu zaten. Ne yazık ki, geri dönmüyor.
Bu şekilde yaşanmıyor, denedim. Ne kadar inanırsın, ne kadar anlarsın bilmiyorum ama bu bilindik bir sondu. Şaşırmayacaksın sen de, babam da ve diğer herkes de. Yokluğum yaralayacak muhtemelen seni ama var olduğumda çevremdeki insanları hırpalamaktan, üzmekten başka ne yaptım? Bana baktığınızda gözlerinizdeki acıyı gördüm, benim için çırpınışlarınızı gördüm. Fakat boş bir çaba hepsi ve boş çabalar insanı çok yorar. O yorgunluk insanın ruhunu sömürür, yok eder. Anlatmamı, seninle paylaşmamı istemiştin. O kadar sevgi dolusun ki, o kadar tüm renklere sahipsin ki bir siyahın acısına bulanmanı ve anlamanı bekleyemem senden. Mesele anlaşılmak da değil artık Feray. O kısımları atlayalı bile yıllar oldu. Anlaşılmak değil, iyileşmek istedim ben. Bu yaralarla can çekiştim ve öldürücü darbeyi de aldım yakın bir zamanda.
Dünyanın en güzel, en anlamlı müziklerini dinlet şimdi bana, en güzel manzaraları gözlerimin önüne ser, kelimeleri kullan benim için. Kalmama yetecek kadar sihirli cümleler söyle. İyileştirebilir mi tüm bunlar ruhumu? Bu senin yetmiyor oluşunla ilgili değil küçük kardeşim, bu benimle ilgili. Boğuluyorum, kalbim çırpınıyor, sızım sızım sızlıyor ruhum. Dünyadaki tüm acıdan uyuşmuş insanların çığlığı boğazımdaki düğüm. Bir insan yarından daha çok dünü, geçmişi düşündüğü vakit gerçekten yaşamadığını anlıyor. Ben artık geçmişi düşünmekten, anılara tutunmaktan çok yoruldum. Ben yaşayamıyorum, maalesef artık değil.
Ne zaman Feray'a sarmıştım kollarımı bilmiyorum, yüzünü göğsüme bastırırken çiçek gibi kokan saçlarının kokusunu içime çektim, içim öyle yandı ki. Sanki ciğerlerime asit döktüler, kızgın korlarla dağladılar. "Sen dünyanın en iyi kardeşisin biliyor musun? Seni çok seviyorum, her şeyden çok seviyorum." Gözlerimin dolmaması için olabildiğince sıktım kendimi. Ona veda etmek çok zordu.
Feray başını geriye çektiğinde bir adım geriye gidip yüzüme baktı. Gülümsemek istediyse de yüzüne daha çok tedirginlik hâkimdi. "Sen... İlk kez bu kadar açık bir biçimde beni sevdiğini söylüyorsun? Korkmalı mıyım?"
"Saçmalama, şapsal," diye gülümsemeye çalıştım. Yüzüme son kez sahici olduğunu umduğum bir maske yerleştirdim. Bu sırada ıslanmış gözlerimi alelacele ellerimle kuruladım. "Doruk ile ilgilenmen, onlar için koşturman falan... Ne bileyim, sana sahip olduğum için gerçekten kendimi çok şanslı hissettim. Dünyanın en temiz kalpli kardeşi, nasıl sevmeyeyim değil mi?"
Yüzünde bu kez kocaman bir gülümseme belirdi, o güzel dişlerini de gösterdiğinde yanakları daha bir sevimli olmuştu. "Çünkü senin gibi dünyanın en güzel ve en iyi kalpli ablasına sahibim. Onlar senin arkadaşların, senin için değerli ve önemli olan şeyler benim için de önemlidir. Doruk için çok üzülüyorum, onu senin kadar iyi tanımasam da hayat dolu biriydi. Tüm kalbimle bu acının üstesinden gelmesini ve bunu atlatmasını istiyorum. Babasını kaybetti, nasıl bir acı olduğunu tahmin edemiyorum. Babama son zamanlarda çok kızgındım ama Orhan Amca öldükten sonra babamın öldüğünü ve tamamen gittiğini düşündüm de..." Durduğunda güçlükle yutkundum. Yüzünü hüzün kaplamıştı.
"Böyle bir şeyin üstesinden gelemezdim gibi hissettim. Aile çok başka bir şey. Kızsan da, küssen de, yeri geldiğinde seni herkesten çok kırsalar da... Onları sevmekten vazgeçemezsin. Doruk'un babasını kaybetmesi, seninle o gece konuşmamız, senin son günlerdeki halin bir ders oldu bana. Boşanacaklarsa da bunu bir şekilde kabulleneceğim, ikisi de hayatta ve mutlu olsunlar da. Sonra sen varsın, sen iyi olduğun müddetçe ben hep iyi olacağım." Aramızdaki boy farkından dolayı ayaklarının ucunda yükseldi ve yüzümü ellerinin arasına alıp başımın üzerine öpücük kondurdu. "Eh, benden kurtuluşun yok asi sarışın, başının belasıyım. Beni sevdiğini de itiraf ettin, hiç düşmem yakandan artık haberin olsun."
Boğazıma sarılan yumruyu yok saymaya çalışmak çok zordu. Kendi gözyaşlarımı içime akıttım. Kendi ellerimle kalbimi söktüm tekrar tekrar... Bu kadar zor olacağını düşünmemiştim. Hissizleşmişken her şey daha kolaydı, daha basitti. Ama şimdi... Dünyadaki en güzel gülüşe sahip kız kardeşimin, gülüşlerini öldüreceğimi bilmek balyoz darbelerini acımasızca indirdi göğsümün ortasına. "Haydi, git, tatlı baş belası," diye gülümsedikten sonra arkamı döndüm. O sırada gözümden bir yaş düştü, başımı eğdim. Sesimin titrememesine dikkat ettim. "Ben de giyineyim, saçlarımı kurutayım."
"Hay hay kraliçem, huzurunuzdan çekiliyorum," Daha sonra kıkırtısının sesini duydum, saniyeler sonra da kapının örtülme sesini işittim. Üzerimdeki bornozun kemerini kendime acı çektirmek ister gibi sıkarken yatağımın üzerine oturdum.
Çaresizlik boğazımı bir el gibi sıkarken, saçlarımdaki havluyu çektim ve ellerimi ıslak saçlarıma geçirdim. Dirseklerimi bacaklarıma yaslarken ağzımın içini kanatana dek dişledim. Feray... Ona bunu nasıl yapacaktım? Oysa bu sabah babamı da onu da gözden çıkarmıştım en sonunda. Beni anlayacakları gerçeğine sığınmıştım. Sadece ruhumu bu acılardan kurtarabilmeyi düşünmüş ve diğer herkesi arka planda bırakmıştım. Onur bana veda etmişti, son kez sarılmış, ona olan tüm kırgınlıklarımı silip süpürebilecek o öpücüğü bahşetmişti dudaklarıma. Bana son kez bakıyor olmak hiç mi içini sızlatmamıştı? Hiç mi tereddüde düşmemişti? Ben neden onun kadar soğukkanlı olamıyordum, neden onun kadar kararlı olamıyordum? Daha ne kadar bu belirsizliğin içinde parçalara ayrılacaktım?
Kafamdaki muhakameyi bir kenara bırakıp ayağa kalktım. Dün bir mağazadan kendime aldığım beyaz elbiseyi dolaptan hızlıca çıkardım ve askıyla beraber dolabın kulpuna astım. Daha fazla düşünmeye izin vermedim kendime. Üzerimdeki bornozdan kurtulup çekmeceleri açtım ve çıkardığım beyaz iç çamaşırlarını üzerime geçirdim. Sırtımı kamburlaştırıp sutyeni de iliklediğimde gözüm karşımdaki elbiseye ilişti. Yutkunamadım. Siyaha bulanmış ruhum, bu dünyaya ait olabileceği tek beyaz şeyle veda edecekti. Beyaz bir elbiseyle... Onun dışında beyaz renk, her daim uzak olmuştu benim ruhuma.
Dün askeriyeden çıkma nedenimi bunalıp alışverişe çıktığımı söyleyerek açıklamıştım babama. Ilgaz'a gittiğimi duysa, yine darmadağın olduğumu işitse muhtemelen kariyerini, ailesini bile düşünmez Ilgaz'ı katletmek için elinden gelen her şeyi yapardı. Eh, alışverişe çıktığıma inanmıştı. Yatağın üzerine serdiğim beyaz elbise ikna etmişti onu. Hâlbuki onu ne için aldığım aklının ucundan bile geçmemiş olmalıydı.
Elbiseyi elime alıp başımdan geçirirken kalbimin gümbürtüsünü kulaklarımın içinde duydum. İnce askıları omuzlarıma tutunurken, eteklerinden aşağı doğru çektim ve üzerime oturttum. Geriye doğru birkaç adım atıp aynanın önünde dikildim. Elbisenin ucundaki beyaz astar kısmı dizlerimin yukarısında da olsa volan detaylı eteğin sol ucu bileklerime kadar uzanıyordu. Belindeki beyaz kuşağı sağ tarafa doğru bağladıktan sonra omuzlarımı açıkta bırakan üst kolumdaki aynı volan detaylı kısmı düzelttim.
Saçlarımı kurutma makinesi kullanmadan havluyla birkaç kez kuruladım. Nemli saçlarımı taradım. Islanmış gözlerimi parmaklarımla ovaladıktan sonra komodinin üzerinde duran dünden beri kapalı olan telefonuma kısaca göz attım. Elime hiçbir şey almadan, kapının yanında duran gümüş renkli sandaletleri ayağıma geçirdim. Tüm bunları bir robotmuş gibi mekanik, duygusuz hareketlerle yaptım. Odadan çıkıp yürüdüğüm koridor, indiğim merdivenler boyunca sadece hızlı hızlı nefes alıp verdim. Nefes aldım, verdim. Nefes al ver, nefes al ver. Bunlar son nefesler...
Yarın İstanbul'a hep birlikte dönme kararı alan babam bugün odasında bir General ağırlıyordu. Yüzbaşı da belki yanlarındaydı bilmiyorum. Onların meşgul olması askeriyeden çıkmam için bir şanstı. Ölüme yürürken, engel olamayacak birilerinin çıkmasını şans sayıyordum.
Kasabanın en yüksek tepesine gidecektim. Genelde oraya yamaç paraşütü yapmak için gittiklerini biliyordum. Öyle dik, yüksek bir uçurumdu. Orayı seçmiştim çünkü... Cesedim bulunmasın istiyordum, parçalara ayrılsın... Son kez özgürlüğü tadacaktım, kilometrelerce aşağı düşerken rüzgâr çarpacaktı tenime. Zincirlerimden kurtulacak, ruhumu boşluğa bırakacaktım. Kendimi nasıl öldürmek istediğime, Ilgaz'ın terasından aşağı bakarken karar vermiştim sanırım. Bu aşka düşmek gibi olacaktı, en yüksekten en dibe çakılacaktım. Bana layık olan son buydu.
Askeriyenin kapısından dışarı çıktığımda etekleri uçuşan elbisemi tuttum, başımı geriye yatırıp bulutsuz gökyüzüne diktim bakışlarımı. En tepede parlayan güneş, karanlığa hapsolmuş ruhumun çatlaklarından içeriye sızamadı. Fakat ben uçan kuşların cıvıltılarını dinledim, etrafımdaki çiçek açan ağaçları izledim bayırdan aşağı inerken. Kendime bu dünyanın güzelliklerini de son kez gördüğümü hatırlattım fakat bu acıtmadı. Bu dünyanın acılarından kurtulmanın yanında bazı güzelliklerden vazgeçmek de bir tür fedakârlıktı.
Beni en çok acıtan Feray ve babamdı. Babamı son kez bile görmemiştim, çünkü görürsem... Yapamayacakmış gibi hissediyordum. Feray ile son görüşmemiz acayip sarsmıştı beni. Ayaklarıma bir taş bağlanmıştı da her adımımda onu kaldırmak zorundaydım sanki. Feray'ı ve babamı düşündüğümde göğsüm sıkışmaya başladı, dudaklarım kurudu. Dehşet verici bir panik duygusu kalbimin üzerine yerleşti. Onlara bunu nasıl yapacaktım?
"Arya!"
Arkamda duyduğum araba motorunun sesinden sonra ismimle seslenilmişti. Sesi hemen tanırken üzerimdeki paniğin yerini şaşkınlık aldı. Mete'nin burada ne işi vardı?
Yolun ortasında duraksadığımda tereddütlü bir ifadeyle omzumun üzerinden arkama baktım. Mete yaklaşık altı yedi adım gerimde ellerini kot pantolonunun cebine atmış mahcup bir yüz ifadesiyle bana bakıyordu. Fakat kalbime yumruk gibi sert bir darbe yememin nedeni Mete değildi. Onun biraz gerisindeki Chevrolet'in sürücü koltuğundan inen Ilgaz'ı gördüğümde bir an her şey dondu. Tüm algılarım birkaç saniyeliğine kapandı. Onun kapıyı örtüşünü, Mete'nin yanına kadar yürüyüşünü sanki ağır bir çekimde izliyordum. Dünyadaki tüm sesler susmuştu, garip bir türbülansa maruz kalmış gibiydim.
Bakışlarım Ilgaz'a kenetlenmişken üzerine yapışan koyu gri tişörtüyle ortaya koyduğu görüntünün fazla can alıcı olduğunu düşündüm. Bakışlarımı yüzüne çıkardığımda gergin bir ifadeyle bana baktığını gördüm. Kalın dudaklarını araladı, derin bir nefes verdiğini fark ettim. Hala biraz uzağımda da olsa gözlerinde uzun zamandır ilk kez öfke dışında bir ifade vardı. Pişmanlık? Hüzün? Acı?
Bu neydi şimdi? Bugün neden karşıma çıkıyordu? Hala benden ne istiyordu?
Dudaklarımla ağzımın içini dişlerken kuruyan dudaklarımı yalamamak için epey bir çaba harcadım. Bakışlarımı ona sabitlemişken saniyeler sonra bedenime sarılan kolları hissettim. Şaşkın bedenim, Mete'nin kollarıyla sımsıkı sarmalanırken bakışlarım hala sadece beş altı adım mesafe uzaklıktaki Ilgaz'daydı. Kaşlarının çatıldığını gördüm. Yüzündeki tereddütlü ifade yerini ona ait olan öfkeye bırakmıştı sanki.
"Arya, zibilyon kez özür dilerim senden. Allah benim belamı versin! Sana saçma sapan şeyler söyledim, en önemlisi böyle bir saçmalığa inandım! Suratımıza tükürsen, üzerimize toprak atsan haklısın." Mete'nin güçlü kollarından kurtulamazken bir bez bebek gibi başım omzuna düştü. "Mete..."
"Affet beni Sarışın'ım, vallahi Ilgaz ile konuştuğumuzdan beri dün gece sabaha kadar gözümü kırpmadım. Ilgaz ile yüzlerce kez aradık seni ama telefonun kapalıydı." Pişmanlık dolu ses tonuyla geri çekilip yüzüme baktığında diğer eliyle defalarca kafasına vurdu. "Kazığa oturtsan yeri beni. Hatta sen ne yap biliyor musun? Hepimizi bir yere topla ve topluca ağzımıza sıç."
"Mete, kes şunu," diyerek kollarından kurtulmaya çalıştığımda bu kez oldukça yakınımızdan gelen öksürük sesini işittim. Başımı çevirdiğimde, Ilgaz'ın elini Mete'nin omzuna uzattığını gördüm, omzunu kavrayıp sıktı. Mete'nin yüzü acıyla buruşurken kollarını bedenimden çözdü. "Elinin ayarını da, 'Sarışın'ım' diyen dilini de sikerim. Özür dileyeceğim dedin, bokunu çıkarma."
İkisinden de birkaç adım uzaklaştığımda tüm bunlara hala anlam veremiyordum. Bugün çok saçma bir şekilde ilerliyordu. Ben bir karar vermiştim, nereden çıkmışlardı şimdi? Neden her şeyi zorlaştırmak istercesine Ilgaz bugün karşıma çıkmıştı? Mete neden benden özür diliyordu? Artık çok geçti... Bunu göremiyorlar mıydı?
"İki dakika karışma sen. Ben bir affettireyim kendimi. Sonra tüm gün sende zaten olay." Diyerek Ilgaz'ın az önceki sıktığı omzunu diğer eliyle ovuşturdu Mete ve sonra tekrar bana döndü. Yeni fark etmiş gibi baştan aşağı beni süzdü. "Kız, beyaz ne kadar yakışmış sana. Beyaz şeydir... Beyaz barışmanın sembolüdür, dargınlıkların bitmesi demektir. Eh, bu da bir işaret. Beyazda keramet vardır, değil mi Ilgaz?" diyerek yardım istercesine Ilgaz'a çevirdi başını.
"Az önce iki dakika karışma demedin mi?" diye onu tersledikten sonra başını iki yana salladı. "Hem o nikâh, geri zekâlı."
"O da olur Ilgaz'ım, o da olur. Hele bir barışın da." Absürt bir komedi izliyormuşçasına dehşet dolu bir yüz ifadesiyle önce Mete'ye ardından Ilgaz'a baktım. Ilgaz da aynı anda bana baktığında tükürüğüm boğazımda kaldı. Ellerimi hala nemli olan saçlarımdan geçirirken gözlerimi bir iki kez kırpıştırdım. Sanki daha dün ikisiyle de aram iyiymiş de bir problem yokmuş gibiydiler karşımda. Ben mi aklımı kaybetmiştim? Ben bir karar vermiştim ve bu saatten sonra ikna edilmek istemiyordum. "Hoşça kal Mete," dedim hızlıca ve arkamı dönüp yürümeye başladım. Ilgaz'ı tamamen yok sayarak bayır aşağı inerken kollarımı çapraz bir şekilde açıkta olan omuzlarıma aşağı yukarı sürttüm.
Mete arkamdan seslenirken, Ilgaz'ın ona, "Taksiyle eve dönersin. Şimdi benim sıram," dediğini işittim. İçimden defalarca kez tekrarladım. Peşimden gelmesin, peşimden gelmesin, gelmesin...
Sadece bir iki saniye sonra elinin ağırlığını sol bileğimde hissettim, bu basit dokunuşuyla bile bedenim anında karıncalanırken içimden bir siktir çektim. Bedenim kaskatı kesildiğinde durmuştum. Başımı kaldırıp sadece bir adım arkamdaki ona bakmadım. Varlığını arkamdan hissetmemin dışında kokusu bana son gün kıyağı yaparmışçasına ciğerlerime doldu. "Bırak beni," dedim sert tutmaya epey çaba harcadığım sesimle.
"Bırakmam." Dediğinde nefesini saç diplerimde ve kulağımın arkasında hissettim. Tüm bedenim şiddetli bir titremeyle sarsıldı sanki. Ayakta duracak güç bile bacaklarımdan çekilmişti. Onun görmediğini bildiğimden dudaklarımı ıslattım. "Dün konuştuk, bitti. Seni bir daha rahatsız etmeyeceğimin sözünü verdim. Senden de aynısını bekliyorum sadece."
"Dün sen konuştun," diye itiraz etti. "Bugün ben konuşacağım ve sen dinleyeceksin."
Bileğimi aşağı doğru sertçe çektiğimde kolundan kurtardım ve içimi kaplayan öfke tohumlarıyla bedenimi hızlıca ona çevirdim. "Bana. Sakın. Emir. Verme." Her kelimeyi üstüne basa basa vurguladığımda burnumdan soluyordum. Kalın dudakları huzursuzca kıpırdandı. İçimde uyandırdığı dürtüye, isteğe lanet ettim. Başını hafifçe sol omzuna yatırırken sıkıntılı bir nefes verdi. "Bugün ben konuşacağım, sen de beni dinlersen çok sevineceğim, oldu mu?" diyerek az önceki cümlesini değiştirdi.
"Sevincin kursağında kalacak o zaman. Çünkü seni dinlemeyeceğim, gitmem lazım." Tekrar arkamı döndüğümde bu kez hızlı bir iki adım attı ve önüme geçti. "Aslında biliyor musun? Sana bir centilmen olmadığımı söylemiştim. Beni onaylaman için sormadım, fikrini de sormuyorum. Tüm bu kaçma kovalamaca durumunu sonlandıracağım. Dün Buğra ile beni odaya kilitlediniz, öyle değil mi? Bazı durumlarda bence zorla güzellik gerekli." Önümde biraz eğildiğinde ne yapmaya çalıştığını anlamamıştım ki sert ve güçlü elleriyle dizlerimi kavramasından saniyeler sonra beni omzuna attı ve kafam baş aşağı geldi. Saçlarım yüzümü örterken, Ilgaz dizlerimi tutan koluyla eteğimin üzerini sıkıca tuttu. "Elbise giyecek günü mü buldun yani?" diye bir sağa bir sola döndüğünde midem ağzıma geldi.
"İndir beni!" Ellerimi sırtına bir iki kez vurduğumda bundan pek etkilenmişe benzemiyordu. Geriye doğru yürümeye başladığında bu kez daha yüksek sesle bağırdım. "Kes şunu! Sen kim olduğunu sanıyorsun? İndir beni, duydun mu? İndir!"
"Askerleri başımıza toplamak için bağırıyorsun değil mi? Sinsi kedicik," diye söylendiğinde hah diye homurtuya benzer bir ses çıkardım. Kedicik? Eskiye mi dönmüştük yani? Kolay mı sanıyordu bunca olan bitenden sonra? Her adımında başım ve bedenim sallanırken başımı kaldırıp ellerimle omuzlarına tutundum ve kollarından kurtulmak için debelendim. O sırada Mete'nin sesini işittim. "Ilgaz sen var ya... Sen adamsın, kardeşim. İdolümsün, haşin erkeğim benim. Hayıra, evete bakmadı, kızını omuzladığı gibi arabaya atıyor. Ilgaz Ateşoğlu gibi olacaksın bu hayatta."
Ilgaz eğilip aranın kapısını açarken öğürme isteğim iyice tetiklendi. "Zırvalamayı kes de, mahalleye git. Doruk ile ilgili bir haber olursa haberdar et beni."
"O iş bende, sen takma kafana. Bugün yeterince meşgul olacaksın zaten."
Ilgaz onun muzip çıkan cümlesini umursamadan sürücü koltuğunun yan tarafındaki kapıyı açtı, beni omzundan yere indirdikten sonra dönen başımı ovuşturmak için elim alnıma gitti. Arabayı işaret etti. "Binmeyeceğim," dedim tepemde tüm heybetiyle dikilen Ilgaz'a. "İlle de sen bindir diyorsun yani? Pekâlâ."
Bu kez kollarını dizlerimin altından geçirdi, ayaklarım yerden kesilirken küçük bir çocuğu arabaya bindirir gibi eğilerek beni arabaya oturtturdu. "Dağ başı mı burası?!" diye bağırdım. "İradem dışında zorla götürüyorsun beni, şehir eşkıyası mısın sen?" Kalkmak için yeltendiğimde kapıyı suratıma kapattı. O arabanın etrafından sürücü koltuğuna dolaşırken Mete de kapı henüz kilitlenmediği için açamayayım diye kapıyı onun ardından tuttu. "Sen de mi ulan?!" diye tiz bir bağırış kopardım.
Ilgaz yan tarafıma oturduğunda kendi kapısını da kapattı ve arabanın kapılarını kilitledi. "Bu yaptığın adam kaçırmaya giriyor biliyorsun, değil mi? Babamın bir Albay olduğunu da biliyorsun. Senden hazzetmediği konusunda da az buçuk fikir sahibisindir. Seni içeri tıktırmak için şu an onun eline koz veriyorsun."
Ilgaz arabayı çalıştırdıktan sonra omzunun üzerinden bana baktı, dudaklarında bir gülümseme belirdi. İşte bu tam şu anda kalbimde sıcak bir şeylerin akmasına neden oldu. Bir aydan fazla bir süredir ilk kez gülümsüyordu. Peşinde koştuğum bir hafta boyunca bana her daim öfkeyle, hiddetle bakan gözleri şimdi eskiden olduğu gibiydi. Bilincimin bana oyunlar sunduğunu zannettim. Onu tekrar böyle göreceğime olan inancımı yitirmiştim, o gölün orada Ilgaz'a dair, ikimize dair, kendime dair tüm inançlarımı yitirmiştim. Dün bana inanmadıktan sonra ise her şey tuzla buz olmuştu ve ben o kaçınılmaz virajı dönmüştüm artık.
"Anladık, baban Albay. Adamda Türkiye Cumhuriyeti'nin tek Albay'ıymış gibi bir özgüven var." Ardından başını tekrar yola çevirdi. Ona sinirli bir ifadeyle bakmaya devam ettiğimde kendi kendine söylendi. "Allah bana sabır versin. Kızının inadıyla uğraştığım yetmiyor, bir de babasınınkiyle uğraşacağım."
"Uğraşmak zorunda değilsin Ilgaz Bey! Lütfettiniz ama sizden böyle bir şey isteyen olmadı! Ayrıca bana inatçı demeden önce kendine bak sen, katır ile keçi inadı birleşip başka bir forma bürünmüşler içinde! Hayatımda gördüğüm en gıcık adamsın, en uyuz adamsın. En acımasız, en nefret dolu, en sabit fikirli..." Duraksadım ve kucağıma düşen ellerime baktım. Ama ben dünyanın en aptal kızı gibi senden başkasını istemiyorum. Bugün her şeyi gözden çıkarmış, içini soğutmuş olan ben yine tek bakışınla tutuşuyorum ve daha fazlasını istiyorum. Ölmek değil, seninle yaşamak istiyorum.
Yüzündeki gülümseyen ifade anında soldu. Suçluluk duygusu ve üzgün bir ifade gözlerine yerleştiğinde göz ucuyla bana baktı. "Haklısın, ben nefret edilecek bir adamım."
Ellerimi saçlarıma geçirip onları kökünden yolmak istedim. Değilsin işte değilsin, nefret edilecek bir adam olsaydın her şey daha kolay olurdu. Kalbimi istila eden duygular nefret değil, baş edemeyeceğim kadar yoğun, güçlü ve güzel duygular. Güzel ve acı verici...
Sustum ve başımı sağ tarafımdaki cama doğru çevirdim, yorgun gözlerimle geçtiğimiz yolları izlemeye koyuldum. Artık Ilgaz ile tartışacak, ona kendimi açıklayacak gücüm kalmamıştı. Ne kadar süre geçti bilmiyorum, ikimizden de çıt çıkmadı. Sonra insan izlendiğini anlar ya, onun bana baktığını fark ettiğimde başımı ağır hareketlerle ona doğru çevirdim. Üzerimdeki elbiseyi inceliyordu. "Nereye gidiyordun?" diye sordu.
Göz göze geldiğimiz o an sanki gözlerimden gerçeği okuyabilirmiş gibi telaşla çektim bakışlarımı ve önümüzdeki yola odakladım. Boğazıma yerleşen yumruyu yok etmek istercesine yutkunmaya çalıştım. "Asıl sen nereye götürüyorsun beni?" diye sordum, onun sorusunu geçiştirerek.
Bakışlarının hala üzerimde olduğunu hissedebiliyordum, sonra tekrar yola çevirdi başını. "Az kaldı, gidince görürsün." Derken sesine bulaşan öfkeyi fark etmiştim. Şimdi neye öfkelenmişti? "Çantan yok, elbisenin gizli bir bölmesi yoksa telefonun da yok. Birine kaçar gibi bir halin vardı." Daha çok kendi kendine konuşur gibi söylenirken ona hayretler içerisinde bakakaldım. Direksiyonu kavrayan elindeki parmak boğumları bembeyaz olmuştu. "Evet!" diye bağırdım alaycı bir ifade yüzüme yerleşirken. "Kocaya kaçıyordum."
Söylediğim şeyle yüzü kaskatı kesilirken gözlerindeki kızıl kahveler bana öldürmek istercesine baktı. "Yanlış yere kaçmışsın o zaman, Sevimli Yüzbaşı'n askeriyede olmalıydı."
"Öyle mi?" diye sordum meydan okuyan bir ifadeyle. "Sen de yanlış kızı kaçırdın o zaman! Şu an oturduğum yerde oturmaktan memnun olan kızı neden omzuna atıp kaçırmadın? Benim aksime bu duruma sevinirdi hem."
"Kimden bahsediyorsun sen?"
"O kadar çoklar yani. Düşün, belki bulursun hangisi olduğunu." Kollarımı göğsümde kavuştururken ona buz gibi bir bakış attım. Sinirim git gide artıyordu ve bu kusursuz yüzünü dağıtmak, ağzını, burnunu kırmak istiyordum. Ben onunla konuşmak için kıçımı yırtmıştım beni dinlememişti, kendisi konuşmak istediğinde adam kaçırır gibi arabasına atıp sürüklüyordu beni. Bugün onunla tartışmak, onu görmek planlarımın arasında değildi. O tepeye gidecektim ben. Yani kararlı sayılırdım. Az biraz babam ve Feray beni tereddüde düşürmüştü elbette. Ama Ilgaz... Bu beklemediğim bir şeydi. Hayat beni ters köşe etmeyi seviyordu anlaşılan. Adamı kovaladım durdum, suratıma bakmadı. Şimdi ben vazgeçtiğimde beni kovalayan o olmuştu.
"Lan ne kızı?" diye söylendi şaşkınlık dolu bir ifadeyle. "Doruk günlerdir hastanedeydi, Orhan Amca'yı gömeli on gün olmuş daha."
Ah, öyle olmasa kızlarla fingirdeşecekti yani? Demek kaza öncesindeki o süreçte başka kızlar olmuştu. Ben bir aydır acılardan gebereyim, kendimden geçeyim, yemeyeyim, içmeyeyim beyefendi kız derdine düşsün. "Doruk'un soy ağacından gitmişsin belli. Uzakta aramana gerek kalmamış."
Öfkeden kudurmak üzereydim. Ellerim karıncalanmaya başlamıştı, kollarımı göğsümde sımsıkı sabitlemeye çalışırken suratına yumruk atma isteğimi zor bastırıyordum. Geçen bu sürede Ilgaz'ın başka kızlara dokunduğunu ya da başka bir kızın onunla yakın bir münasebet içine girdiğini düşünmemiştim. Kalbime asit dökülüyormuş gibi canım yanarken bakışlarımı tekrar yanımdaki cama çevirdim. İçimde akan yaşların gözlerime dolmamasını istiyordum sadece.
"Sen Açelya'dan mı bahsediyorsun?" diye sordu şaşkın bir ses tonuyla. Açelya... İsmi buydu demek. Hayır, Arya kızın ne suçu var ki? Pekala bu herifin dış görünüşüne aldanıp ondan hoşlanabilirdi. Bu kusursuz suratın içinde öküz barındırdığını, beni üzdüğünü nereden bilecekti ki?
Sessiz kaldığımda yan tarafımdan gelen ufak kahkahasını işittim. Acaba o mu alkollüydü, ben mi? Komik bir durum mu vardı ortada, ben göremiyordum? Şahsen bugün kendini atmayı kafasına koymuş ben için tüm her şey absürt bir komedi dizisi tadında ilerliyordu. Ağlamak ile gülmek arasında gidip geliyordum. "Komik mi?" diye sordum donuk bakışlarımı yüzüne diktiğimde.
"Evet, Açelya ile aramda bir şey olduğunu düşünmen komik. Doruk'un kuzeni o, benim de kardeşim gibidir."
"Öyle tabi canım. Esra arkadaşındır ama gider seni öper. Yemeklere iddiaya girersiniz, açık açık senle flört eder. Bu Açelya denilen kız, kardeşin gibidir, başköşeye yanına kurulur, omzuna dokunursun. En iyisi sen şey yap... Kasabadaki kızların koruyucu abisi ilan et kendini. Böyle tek tek uğraşma."
Ilgaz bana dehşet içinde bakarken afallamış görünüyordu. Nefretimi zapt etmek için ağzımın içini dişleyip çeneme hakim olmaya çalıştım. Ama kendimi engellemek çok zordu. Öfkeden ve kıskançlıktan kuduruyordum! Ilgaz ve başka bir kız... Bunu düşündükçe midem fokur fokur kaynıyor, kalbim bıçakla delik deşik ediliyor, ruhum parçalara ayrılıyordu. Ben, onun Özge'yi hala sevebilme ihtimalini düşünürken bile kahroluyordum, bir de onun benden sonra başka kızlara dokunduğunu düşündükçe nasıl çıldırmayacaktım?
Ilgaz başını iki yana salladıktan sonra sol elini dudaklarına götürdü ve kahkahasını bastırmaya çalıştı. Fakat bunu başaramadığında arabanın içindeki sessizlikte kahkahaları çınladı. Ona anlamak istercesine bakarken iyiden iyiye gerilmiş ve sinirim tepeme çıkmıştı artık. "Gülüp durma," diye söylendim hoşnutsuz bir ifadeyle. "Sinirimi bozuyorsun. İçkiliysen git, belanı başka yerde ara."
"Kız sadece benim arabama bindi diye..." Tekrar dudaklarının arasından ufak bir kahkaha attı. "Ön tarafa oturdu diye... Beni, Açelya'dan kıskandın, öyle mi?"
Dudaklarımı birbirine bastırdığım birkaç saniye ne diyeceğimi bilemediğimden burnumdan soluyordum. Eğleniyordu basbayağı. Bana çok inanmıştı sanki beyefendi, bir de gelmiş benim onu kıskanıp kıskanmadığımı sorguluyordu. Domuz!
"Aslında hayır, senin adına mutlu oldum Ilgaz. Tam istediğin tip. Esmer, güzel, eh çekici de sayılır. Allah gönlüne göre vermiş." Dilim başka söylüyordu, yüreğim başka. Fakat bizim aramızda olan çekim çok farklı değil miydi? Başkalarında da aynısını hissedebilecek misin Ilgaz?
"Benim gönlümden ne geçtiğini bilemezsin." Diyerek konuştuğunda kızmış görünüyordu. O sırada arabanın durmasıyla şaşkınlıkla ön camdan dışarısına baktım. Ah. Onun çiftlik evine gelmiştik. Arabayı bahçe kapısının önünde park ettiğinde sıkıntılı bir nefes verdim. "Niye geldik buraya? Ne söyleyeceksen burada söyle işte."
"Bindiğinden beri abuk subuk konuşuyorsun. İn şimdi, biraz söz dinle."
"Bana emir verme dedim sana!" Arabanın kilitlerini açıp kapıyı ittirdi. Arabadan indiğinde göğsümdeki kollarımı çözdüm. Arabanın önünden dolaşıp benim tarafımdaki kapıyı açtığında tepemde dikildi. "İnecek misin, yoksa bindirdiğim yöntemle mi indireyim?"
Dişlerimi birbirine bastırırken ona uygun bir hakaret arıyordum ama yok, bulamıyordum. İneceğimi anladığında birkaç adım geriye çekildi. Arabadan indiğimde elbisemin eteklerini düzelttim, başımı kaldırdığımda gözleri önce vücudumda, sonra da yüzümde gezindi. Yutkunduğunu fark ettiğimde başını yana çevirdi. "Haydi, yürü."
Bahçe kapısını işaret ettiğinde homurdanarak kapıya doğru ilerledim. Arkamdan arabasının kapısını örttüğünü işittim. Bahçeye açılan tahta kapıyı ittirip içeriye girdiğimde omzumun üzerinden ona baktım. Kot pantolonun arka cebinden sigara paketi ve çakmak çıkarırken tabi ki de kalçalarını incelemedim! Hızlıca önüme döndüğümde kalp atışlarım yine istikrarsızdı.
Verandaya kadar kumlu yolda yürürken sandaletlerimin içine kumlar girdi. "Üff bu ne be!" diye bağırdım verandadaki merdivenlere oturduğumda. Sandaletlerimin kayışlarını çözmeden önce eteğimi dizlerimin arasına sıkıştırdım. Ilgaz verandaya geldiğinde girişteki kolona yaslanmış, sigarasını dudaklarına götürmüştü. Sandaletimin birini ayağımdan çıkarıp içindeki kumları silkelerken ona bir bakış attım. "Sosyete kediciği," dediğinde dudakları kıpırdandı.
Diğer sandaleti de çıkarıp yere doğru silkelerken, "Dağ hanzosu," diye söylendim.
"Anlamadım?" dedi gözleri şaşkınlıkla büyürken. Sandaletlerimi sağ elime aldıktan sonra sol elimle yere tutunup destek aldım ve ayağa kalktım. "İşine gelmeyen şeyleri anlamazsın sen, şaşırmadım."
"Neyi anlamıyormuşum başka?"
Sandaletleri kapının girişine bıraktığımda Ilgaz da bu sırada elinde tuttuğu anahtarlıktan bir anahtarı kapıya yerleştirdi. Bu sırada bana bakmayı ihmal etmedi. "Sana bir soru sordum."
"Boş yapma, ben sana bir şeyleri açıklamak için artık çenemi yormayacağımı söylemiştim." Kapı, buraya ilk geldiğimiz seferki gibi gıcırtılı bir sesle geriye açıldığında, "Gir," diye emretti. "Ayrıca, o güzel çeneni laf sokmak için yoruyorsun ama olumlu bir iletişim için de azcık yorsan fena olmazdı."
İçeriye girdiğimde ardımdan o da geldi ve kapıyı kapattı. Arkamı dönüp ona küçümseyici bir bakış attım. Resmen içimdeki çirkef tarafı uyandırmıştı. "Birincisi ben komutla çalışmıyorum, sen git o manevi kız kardeşlerine komut ver. İkincisi sen olumlu iletişimden anlayacak en son insansın. Günlerce bana etmediğin hakaret kalmadı, Orhan Amca ile Doruk'un suikastında bile parmağım olabileceğini ima ettin sen! Birkaç lafı hazmedemiyorsan o senin sorunun, beni buraya zorla getiren sensin."
Dudaklarındaki sigaradan art arda nefesler çektiğinde diğer elini gerginlikle saçlarının arasına yerleştirdi. Buz gibi bakışlarımı yüzüne diktim. "Bakma ulan, bana şöyle," diye mırıldandı.
"Benden nefret ediyormuş gibi bakma bana."
Bakışlarımı ondan çektiğimde solumdaki mutfağa baktım, daha sonra da sağ tarafımdaki salon kısmındaki koltuklara ilerledim. Ellerimi yüzüme kaparken sakin olmayı umdum ama bu çok zordu. Gece mavisi kanepeye bedenimi bıraktım. Kendimi çok yorgun hissediyordum. Fakat madem konuşmak istiyordu, altta kalmayacaktım.
"Sen bana bir hiçmişim gibi bakarken bir sorun yoktu ama. Benden nefret ediyor gibi bakarken, bana tahammülün yokmuş gibi bakarken bu haksızlık değildi ama değil mi? Sırf elini tuttum diye öfkeden deliye döndün, benden tiksindin. O gölün oraya gelip beni sadece dinleyecektin fakat o kadar bile görmeye katlanamadın beni."
Koltuğun üzerindeyken arkam ona dönüktü. Onu göremesem de konuşmaya devam ettim. Başımı omzuma doğru eğdim. "Söyleyeceğim her bahane için geç kaldığımı yazmışsın mesajında. Bahane, öyle mi? Ben senden ya da diğerlerinden merhamet ya da başka bir şey dilenmedim Ilgaz! Ama bu kadar acımasız olmaya hakkınız yoktu. Bunların hiçbirini hak etmedim ben. İsteyerek yapmadığım, mecbur bırakıldığım şeyin bedelini en ağır şekilde ödediğim yetmiyormuş gibi, kendi acılarınızın, öfkelerinizin bedelini de bana ödettiniz. Şimdi söyle Ilgaz, sana artık nasıl bakmalıyım?"
"Benim için kolay mıydı sanıyorsun? Seni yok saymaya çalışmak, seni görmezden gelmek, nefret etmek için kendimi zorlamak kolay mıydı sanıyorsun?" Kararlı ve keskin adımlarının sesini duyduktan sonra başımı kaldırdım. Birkaç adım daha atıp sehpanın önünde dikildi. "O otogarda sordum ben sana. Ne söylersen inanacaktım. Onu senin yazdığını tüm dünya bana haykırsa ben sadece senin tek bir ben yapmadım lafına inanacaktım ulan! Kimse inandıramazdı beni buna ama sen... Sen bana öyle şeyler söyledin ki..." Kalbinin üzerini işaret ettiğinde çenesi titriyordu. "Burama sapladın hançeri, burama!" Sertçe kalbinin üzerine vurduğunda gözlerimi bir anlığına yumdum ve yutkunmaya çalıştım.
"Mecburdum! Murat beni bırakman için benden nefret etmen gerektiğini söyledi! Gerçi sen bu dediğime inanmazsın ama o herif senin ve diğerlerinin bu oyuna inanmadığını anladığında hepinizi öldüreceğine yemin etti! O lafları söylediğimde ben kendi ruhumu öldürdüm Ilgaz! Kendi canımı kanattım! Murat Atahan o kurşunu sana sıkmasın diye, silahı ben kendi kafamda patlattım. Ama sen kendin de dedin artık ne önemi var tüm bu şeylerin? Ben, ben değilim artık. Gerçekler bile anlamını yitirdi. Gerçek o ya da bu fark etmez, nasıl olsa senin ve diğerlerinin umurunda olmadığım gerçeğini değiştirmeyecek."
Murat'ın isminin geçmesiyle yüzüne öfke tekrardan yerleşirken son cümlelerimden sonra şaşkınlık da eklendi buna. İki eliyle sertçe saçlarını çekiştirdi. "Umurumuzda değilsin öyle mi? Beyza kaç kez ağladı, biliyor musun sen? Eve her girdiğinde aklına sen geliyormuşsun. Buğra'da kaldı günlerce. Doruk? Doruk mahvoldu Arya! Bana teselli vermeye çalışırken bile bir harabeden farkı yoktu. 'Tüm arkadaşlarım bana ihanet ediyor, sen de bana ihanet edecek misin Ilgaz,' diye sordu. Orhan Amca, bir kez olsun konduramadı böyle bir şeyi sana. 'Son günlerde canı sıkkındı, Onur Atahan ile ilgili Murat kafasını karıştırmıştır, benim kızım bile isteye böyle bir şey yapmaz,' dedi. Buğra, Murat'ı öne attı, inanmadı o da buna! Mete, Orhan Amca'yı da alıp İstanbul'a yanına gelecekti, ulaşmaya çalıştı sana defalarca. Ben rahat bırakmasını söyledim."
Duyduklarım arasından en çok içimi yakan Orhan Amca oldu. Yaşlar gözlerimi yakarken oturduğum koltuktan ayağa kalktım ve salonun içinde volta atmaya başladım. Ellerimi gözlerime kaparken derin soluklar almaya çalıştım. "Peki ya sen?" diye sorduğumda o arkamda kalacak biçimde durmuştum. Buz kesen ellerimi birbirine sürttüm. "Sen ne yaptın Ilgaz? Benden nefret etmek, tiksinmek, yok saymaya çalışmak dışında ne yaptın?"
"Seni unutmaya çalışmak dışında ne yaptığımı sor. Seni özlemek, kendime lanet etmek, sonra tekrar seni düşünmek dışında ne yaptığımı sor." Sesini arkamda duyduğumda gözlerimi kapadım. İki elimi de yanımda saldığımda ellerimi yumruk yaptım. Gözlerimdeki yaşlarla savaş verirken dudağımı ısırdım. Başımı iki yana salladım.
"Geriye hiçbir şey bırakmadığını, beni sildiğini söyleyen Ilgaz'a ne oldu?" Sağ elimi boynumdaki kolyenin zincirine yerleştirdim ve hiddetle asıldım. Zincirin baskısı boynumu acıtırken saniyeler sonra kopmuş kolye elimde kaldı. Kolyeyi avcumun içinde sıkarken arkamı döndüm. Ilgaz sadece bir adım gerimde tereddütle bana bakıyordu. Elimi kaldırdım ve kolyeyi gözüne sokarcasına ona doğru tuttum. "Bunun senin cebinden düştüğünü anladığımda ne kadar mutlu olmuştum biliyor musun? Bir ay sonra ilk kez... Dedim ki her şey yoluna girecek. Kayıplar verdiniz evet ama onarabilirsiniz bir şeyleri. Düştüğün yerden ayağa kalkabilirsin Arya, dedim. Küçük bir çocuk kadar mutluydum. Dedim ki beni unutmamış, aklından çıkaramamış, dili öyle söylüyor ama gözleri öyle demiyor. Bekledim ben seni orada, geleceğine o kadar çok inandım ki! Gelip gözümün içine baka baka deseydin o mesajda yazdıklarını, o kadar acıtmazdı! En azından geldi ve yüz yüze bitirdi, buna cesaret etti derdim."
"Arya..." Bana doğru bir adım attığında, ben de bir adım geriye adımladım. Gözyaşlarım hızlıca yanaklarıma doğru yuvarlandığında elimi iki yana salladım.
"Ben senin gözünün içine baka baka ihanet ettiğim yalanını söyledim, acıdan geberdim be! Öleceğimi bile bile! Sana bir şey olmasın diye ben yapmadığım bir şeyi, benden ömür boyu nefret etmene karşılık, yaptım deme cesaretini gösterdim! Sen o gölün oraya gelip doğru olan şeyleri mi yüzüme söylemeye korktun? Ben senin yerinde olsaydım ne yapardım biliyor musun? Alırdım bu kolyeyi elinden, suratına fırlatırdım. Bekleme beni, düş lan yakamdan diye bağırırdım!" Bu sırada elimdeki kolyeyi yere doğru fırlatırdım. Kolye parkenin üzerine düştüğünde bakışları kolyeyi takip etti. Tekrar bana baktığında afallamış görünüyordu.
"Yapardım bunu ben! O denli nefret etsem birinden yapardım! Ama dinlerdim de ben onu! Sen bana, Murat Atahan için beni kullandığını söylediğinde, beni kolumdan tutup kulübün alt katına indirdiğinde kalbim parçalara ayrılmış olsa da dinledim seni! Belki bilmediğin bir şey vardır Arya, dedim. Sen, Doruklar'ın evinde bana basit, her erkekle düşüp kalkan bir kız olduğumu ima ettikten sonra sırf pişman oldun diye kolumdan tutup beni o tepeye götürdün, ben seni yine dinledim Ilgaz! Askeriyede Murat senin kardeşime zarar verip, o suikastı yaptırdığını söylerken, kanıt gösterirken ben ona bir an bile inanmadım! Babama karşı seni savundum, Ömer'e karşı seni savundum! Nezaretten çıktın ve ben gerçekleri senden duymak için geldim." Yaşlar yüzümü ıslatırken avazım çıktığı kadar bağırmaktan sesim kısılmıştı. Canımın acısı iltihap kapmış bir yara gibi zehrini dışarıya akıtıyordu.
"O gölün oraya sen gelmedin ama ben dün yüzüme bakmayacağını, hakaretler işiteceğimi bile bile geldim sana! Sen ne cevap verdin bana? Murat sana zarar, verdi öyle mi? Onca söylediğim şeye vereceğin cevap bu muydu?! Tek sorun Murat'ın bunu bana yapıp yapmamış olması mıydı? Beni düşündüğüne, beni özlediğine inandırabilir misin sanıyorsun artık beni? İnanmayacağım! Çünkü sen bana inanmadın! Senin tek derdin Atahanlar! Başka da bir şey bilmiyorsun sen! İntikam için yaşıyorsun, intikam için nefes alıyorsun!"
Kuruyan dudaklarımı ıslatmak için duraksadım, keskin bir bıçak yutmuşum gibi boğazım acıyordu. "Gözünün içine baktım Ilgaz, gözlerinin içine baktım. Beni kurtar, bana inan diye gözlerinin içine baktım! Ece'ye, sizin tarafınızda olan bir kızı umursar mıyım sanıyorsun dedin ama... Bunun hangi tarafta olduğumla da bir ilgisi yok... Sen, beni şu dışarıda duran motoru hurdaya döndü diye deli olduğun araban kadar bile önemsemedin hiçbir zaman! Şimdi sakın beni bir şeylere inandırmaya çalışmak için yorma kendini. Çünkü senin de dediğin gibi, artık çok geç."
Sırılsıklam olmuş yüzümü alelacele silerken ona kısa bir an baktım. Başını eğiyordu, bir elini yumruk yapmıştı. Çenesinin titrediğini fark ettiğimde gözlerinin de dolduğunu gördüm. "Arya..." diye mırıldandığında sesi ıstırap çeker gibi çıkmıştı. Başımı iki yana salladığımda hızlıca kanepenin yanından geçip girişe doğru ilerledim. "Arya!"
Dış kapıyı açıp kendimi dışarı attığımda kapının önündeki sandaletlerimi giymeye gerek duymadan elime aldım ve koştururcasına verandadaki basamaklardan indim. Kumlar ayaklarıma bulanırken bedenim hiç olmadığı kadar üşüyordu. Diğer kolumu bedenime dolarken durduramadığım gözyaşlarımın arasında bahçe kapısına doğru ilerledim. "Arya!" diye bağırdığını duyduğumda sesi bu kez daha güçlü çıkmıştı. "Arya nereye?!"
Tahta kapıyı açıp kendimi dışarı attığım sırada demir gibi sert elinin baskısını dirseğimde hissettim. Bedenimi kendine doğru çevirdiğinde diğer elim gövdesine çarptı. Koluma müthiş bir karıncalanma yayılırken üzerimdeki öfkeyle kolumu kurtarmak için büyük bir güç gösterdim. "Bırak!"
"Hiçbir yere gidemezsin!" diye benim bağırdığımdan daha yüksek sesle bağırdı. Kızarmış gözlerini yüzüme diktiğinde diğer elimdeki sandaletlerim yere düştü. "Giderim! Gideceğim de! Bekleme demedin mi, istediğini yapıyorum işte, daha ne istiyorsun?!"
"Bir kere sus da beni dinle!"
"Sen beni dinledin mi?" Kolumu bir kez daha kurtarmaya çalıştığımda daha sert kavradı. Bedenimi kendi gövdesine yaslarken yüzünü de eğdiği için yüzlerimizin arasındaki mesafe epey azalmıştı. "Bırak beni!"
"Bırak!" Onu var gücümle itmeye çalıştığımda bu kez iki elimin bileğini de yakaladı. Ona baktığımda çenesinin daha şiddetli bir şekilde titrediğini gördüm. Kirpikleri ıslanmıştı. Tırnaklarımı kalbime saplamışım yerinden sökmüşüm gibi bir acı duydum. "Dinle sadece..." Güçlükle yutkundu. Bileklerimi kaçıp gideceğimden korkar gibi tutuyordu, canımı acıtacak kadar sıkmıyordu ama gidemeyeceğim kadar da sert tutuyordu.
"O gölün oraya doğruları haykıracak cesareti kendimde bulamadığımdan değil, o yalanları gözünün içine bakarken söyleyemeyeceğimden korktuğum için gitmedim. O mesajda yazdığım her şey yalandı. Kolyen koliden düşmemişti, ben sonradan falan fark etmemiştim. Ben bilerek onu bıraktım. Kutuyu yollamadan önce de cebimde taşıyordum, sonrasında da. O gün orada düşürdüğümü hastaneye dönünce fark ettim. Attığın mesajda ondan bahsettiğini anladım, bir kılıf uydurmam gerekti." Başını eğdiğinde bir iki saniye soluklandı. Nefesleri koşuyormuşçasına hızlıydı. Bedenine yaslı bedenim de onun solukları ile inip kalkıyordu. Onun dolmuş olan gözleriyle benim de gözlerim tekrar doldu, söyledikleriyle kalbim sıkıştı, ezildi, büküldü.
İçimde filizlenen o küçük umut tohumlarına tutunmak istemiyordum.
"Ellerimi tuttuğunda tiksindiğim, tahammül edemediğim için öfkelenmedim. Sana karşı koymayı beceremediğim için, hala tek bir dokunuşunla tüm buzlarımı erittiğin için, bana ihanet etmene rağmen hala seni istediğim için kendimden nefret ediyordum. Sana değil, kendime öfkelenmiştim. Gözlerine baktığımda tanıdığımı sandığım kızı artık göremediğimi, bu yüzden bakmadığımı söylemiştim sana. Aksine gözlerine her bakmak zorunda kaldığımda yine aynı kızı görüyordum, delirecek gibiydim. O hala aynı, bana bunu nasıl yapar, diye düşünmekten kafayı yiyecektim. Seni umursamadım hiç öyle mi?" Kollarımı bıraktığında birkaç adım ilerisindeki arabasına doğru ilerledi. "Arabam kadar bile önemsemedim, öyle mi?"
Hızlı bir tekmeyi arabasının alt kısmına geçirdiğinde dehşet içinde ona baktım. Bacağını kaldırıp art arda vururken iki elini aynı anda sert bir şekilde kaputa vurduğunda çıkan ses beni ürküttü. "Ilgaz... Yapma..."
"O herif benden her şeyimi aldı. Babamı aldı, tarlalarımızı aldı, kız arkadaşımı aldı. Babam gibi gördüğüm bir başka adamı aldı. Ben tüm bu şeyler karşısında tek bir şeye tutundum Arya. Nefrete." Arabasına bir kez daha tekme attığında ona yaklaşıp koluna dokundum. "Ilgaz lütfen," Ellerini tutup arabaya vurmasını engellemeye çalışırken yüzünü tutup bana doğru çevirdim. Islanmış kirpiklerinin arasından bir yaş çenesine doğru süzüldüğünde dondum kaldım.
"O herif benden, seni aldı Arya. Nefrete tutunsaydım, nefes alırdım. Ama ben nefes alamıyorum." Ellerini tişörtünün yakasına yerleştirip çekiştirdiğinde "Boğuluyorum, boğuluyorum, boğuluyorum." diye tekrar tekrar bağırdı.
Kollarımı bıraktığında iki üç adım geriye yürüdü ve amaçsız bir şekilde bir sağa bir sola gitti. Sakinleşmeye çalışıyordu. "Otogarda bana Atahanlar'ı savunduğundan beri nefes alamıyorum. O herifin kardeşinin intihar etmesinin nedeni olduğumu söylediğinden beri... Başkasından duysam acıtmazdı ama sen... Senden duymak... Her gün tekrar tekrar çınladı beynimde o kelimeler. Dedim ki Ilgaz, Atahanlar için terk edilmek de, onlara karşı kaybetmek de senin kaderin. Daima daha iyisi için terk edileceksin. Çünkü hep öyle oldu. Özge, Murat Atahan'ın elini tuttu. Sen ise... Başta tanımıyorum dediğin sonra arkadaşım diye düzelttiğin o Küçük Atahan'a âşıkmışsın! Murat ile o yazı meselesinden sonra yüzleşmedim mi zannediyordun?"
Olduğum ana çakılı kaldım sanki. Biliyordu... İri damlalar gözlerimden bir bir dökülürken onun ıslanmış yüzüne bakakaldım. Bir eliyle gözlerini sildi. Başını geriye yatırırken yüzündeki gördüğüm acı çeken ifade kurşun saplanmasına neden oldu kalbime.
"Bana dedi ki, Özge beni seçti. Arya da kardeşime kör kütük âşıktı. Onsuz yaşayamayacak kadar çok seviyordu onu. Bize ait olan kadınlara zaaflarından kurtulmalısın Ilgaz, görüyorsun sonunda üzülen sen oluyorsun. Sonra gitti yukarıdan kardeşiyle senin okul önünde dikilmiş, onun doğum gününde ikiniz dans ederken çekilmiş birkaç fotoğrafınızı gösterdi. Bana yalan söyledin! Bu yalandan sonra otogarda söylediklerinin gerçek olmadığına nasıl inanacaktım ha? O gece Onur Atahan'dan bahsettiğimde tavrının nasıl değiştiğini hatırladım. Benden intikam almak istediğine ikna olmam zor da olmadı. Otogarda kendi ağzınla söyledin çünkü sen."
"Ilgaz..." Ona doğru bir adım attığımda o da geriye doğru yürüdü ve ellerini şakaklarına götürüp ovalamaya başladı. Gözünden bir damla yaş daha düştü. Ben, onun gözyaşında boğuldum.
"İntiharına sen sebep oldun dedikten sonra, çocuğun ölüm tarihini araştırdım. Babamın ölümünden sonraki mahkeme tarihleriyle karşılaştırdım. Arada yaklaşık iki aylık bir zaman dilimi var. Hadi iki ay durdu durdu vicdan yaptı, öldürdü kendini diyeceğim. Tam ne zaman bilmiyorum, biz Özge ile ayrıldıktan da sonraydı ama. En azından birkaç hafta sonraydı. Gece kulübüne geldi, çok fazla içtiğim zamanlardı. Konuşmak istediğini söyledi. Sahile gittik. İşte, Özge'nin kötü bir halde olduğunu, onu görmem gerektiğini zırvaladı. Kafam çok bulanıktı o zaman, o günler ot da çekiyordum zaten. Babam için üzgün olduğunu falan söyledi. Tam neler konuştuğumuzu da hatırlamıyorum ama kavga etmedik. Kafam güzel olduğundan bende zaten tuhaf bir sakinlik vardı."
Sol eliyle art arda kafasına vurduğunda duyduklarım bir yana Ilgaz'ı bu halde görmek daha fazla yakmıştı canımı. "Hayır, Küçük Atahan ile en son konuşmam da bu. Düşünüyorum, düşünüyorum benim yüzümden mi sıktı kafasına diye. Bir mantık oturtamıyorum. Mahkemedeki ifadesinden, abisiyle, babasının götünü kurtardığından dolayı vicdan yapıyorsa bu durum beni katil yapmıyor! Bir Atahan'ın katili olsaydım bu Mehmet ya da Murat olurdu."
"Ilgaz... Sen bir katil değilsin. Söylediklerim gerçek düşüncelerimi yansıtmıyordu."
Beni duymuyor gibiydi. "Ama sen illa biricik aşkının intikamını almak için bir kurban arıyorsan, işini kolaylaştırayım." Arabasına doğru ilerlediğinde yan tarafın kapısını açtı ve eğilip torpido gözünü karıştırdı. İçinden bir silahı çıkaracağını anlamam uzun sürmedi. "Ilgaz, kes şunu!" diye bağırdım. "Senden intikam falan istemedim, istemiyorum da! Seni suçlamadım, gerçek düşüncelerim değildi onlar! Seni incitecek hiçbir şey yapmak istemedim."
Derin solukları eşliğinde elindeki silahı sımsıkı kavrarken çaresizce ona bakıyordum. Boğazım düğüm düğümdü. Öyle dağılmış görünüyordu ki, o silahı kafasına bastıracak ve ateşleyecek diye ödüm patlıyordu. Bacaklarım zangır zangır titrerken yalvarırcasına seslendim. "Onu yerine koy, lütfen, lütfen.." Ağlamam şiddetlendiğinde omzunun üzerinden bana baktı, gözlerini yumduğunda derin bir soluk aldı ve silahı torpidoya geri koydu. Eğdiği vücudunu düzeltirken birkaç adım atıp önümde durdu.
Bedenim hıçkırıklarımla sarsılırken aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi kapatıp ona doğru atıldım. Kollarımı boynuna doladığımda, o da aynı anda ellerini belime yerleştirdi ve bedenimi sımsıkı kavradı. Yüzüm onun yüzünün hizasına geldiğinde ayaklarım yerden kesilmişti. Ağlamam biraz olsun azalmadığında yüzümü onun boyun girintisine gömdüm. "Sen olmadan nefes alamıyorum Ilgaz, sen olmadan yaşayamıyorum." Diye fısıldadığımda dudaklarım boynuna değdi. Kollarımı daha sıkı sardım boynuna. Dudaklarından dökülen sıcak nefesleri enseme değerken göğsümün üstünde şiddetle çarpan kalbin benimki mi onunki mi olduğunu kestirmek güçtü.
Bir aydan bile uzun bir süreden sonra ona sarılıyor olduğumu bilmek kalbimin at koşturuyor gibi hızlı atmasına neden olmuş olmalıydı. Kokusunu derin derin içime çekerken kaburgalarımızı kıracak kadar daha da sımsıkı sarılmıştım ona. Ne kadar sıkı sarılırsam sarılayım yetmeyecek gibiydi. O otogarda ona sarılamamamın acısını çıkarıyor gibiydim. Daha doğrusu ikimiz de o günün acısını çıkarıyorduk.
"Sana yalan söylediğim için özür dilerim. Ama geçmişin, ikimizi etkilemesini istemedim. Özge de, Onur da geçmişe aitler. Ben şu anı yaşamak istiyorum, ben seni yaşamak istiyorum. Seni istiyorum, sadece seni..." Cümleler dudaklarımdan dökülürken tüm bedenim titriyordu. Gözyaşlarımla boynunu ıslattığımı fark ettiğimde başımı hafifçe kaldırdım ve ıslanan yeri elimle kuruladım.
Bir elini belimden çekip elimin üzerine götürmesine rağmen hala sımsıkı tutuyordu beni diğer eliyle. Yüzümü onun yüzüne çevirdiğimde burunlarımız birbirine değmişti. Sıcak nefeslerimiz birbirine karışırken bu anı kaç kez kafamda canlandırdığımı bilmiyordum ama şu an gerçekti.
Yara izi kalmış sağ avcumu eliyle tuttu ve dudaklarına götürdüğünde sıcak dudaklarını izin tam ortasına bastırdı. Kalbimde sıcak, şiddetli bir rüzgâr esti sanki. "Tüm yaralarını iyileştireceğim," diye fısıldadı dudaklarını avcumdan çektikten sonra.
Avcumu yanağına yerleştirdim ve gözlerinin içine baktım, o da bu kez eliyle gözyaşlarımı siliyordu. Dudaklarını gözyaşımın aktığı yere, yanağıma bastırdı. Başını geriye çektiğinde parmaklarımla ıslak kirpiklerine dokundum ve sildim. "Tüm yaralarını iyileştireceğim," diye tekrarladım gözlerinin içine bakarken.
Cümlem biter bitmez dudaklarımızın arasındaki kısa mesafeyi kapattım ve onu öptüm. Gözlerinde en güzel Cehennem'e sığınmışken, dudaklarında en güzel Cennet'i tattım. İşte o an, ruhumun kaybolmuş diğer yarısı uyuduğu ölüm uykusundan uyandı. Ateşten çemberin ortasında oturmuş, artık pes etmiş diğer yarımı da kollarından tutarak ayağa kaldırdı.
Arya Karayel küllerinden yeniden doğdu. Onu tekrar dirilten, tutuşturan bu kez ne intikam ne de nefretti... İçindeki küçük kız çocuğu boynundaki ipi yıllardan sonra ilk kez çözdü ve tabureden aşağı indi. O an yaşamaya karar verdi. Çünkü bir kez daha âşık olmuştu ve bu kez bu yakıcı aşkının bir karşılığı vardı.
Yazarken kör oldum, çok uzun bir bölüm oldu. Ama barışma olayı diğer bölüme kalsın istemedim, tartıştıkları kısımlarda kessem hepiniz söverdiniz bana ssjdjd Evvet sonunda barıştılar! Arya ve Ilgaz sahneye geri döner, üstelik eskisinden de güçlü bir şekilde, düşünceleriniz neler?
Bu upuzun yoruma şöyle bol oy, yorum görsem ne çok sevinirim, okul pestilimi çıkarıyor, güzel moral olurdu bana asilerim. Yığınla ödevim, sunumlarım olduğu için epey yoğun bir döneme girdim. Fakat elimden geldiğince çabuk yazmaya çalışacağım. Bir de... 36 bölümden sonra soracağım ama...
Tüm bölümleri, tüm karakterleri göz önünde bulundurduğunuzda;
. En sevdiğiniz/kendinize en yakın bulduğunuz karakter kim?
. En nefret ettiğiniz/ en uyuz bulduğunuz karakter kim?
Kocaman öpücükler, sizleri seviyoruuum.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro