Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

3. BÖLÜM: "ARABA"


Multimedia Ilgaz'ın arabası. Bölüm şarkısı: Wiz Khalifa - See You Again ft. Charlie Puth 

Herkese keyifli okumalar dilerim, güzel okuyucular:)


Gözüm yavaş yavaş açılırken gün ışıkları kısık gözlerime doldu ve aynı anda başıma ucu küflü çiviler battı sanki. Ağzımdaki tat paslı bir demiri yalamışım gibi mide bulandırıcı ve iğrençti. Eklem yerlerimde tuhaf bir ağrı, bedenimde müthiş bir halsizlik vardı.

Gözlerimi biraz daha araladım ve etrafa bakındım. Beyaz duvarların üzerinde, gece mavisi duvar kâğıdı olan, karşımda boydan boya beyaz çerçeveli pencereden içeriye gün ışıkları dolan, büyük bir odadaydım. Daha da ilginci, geniş çift kişilikli bir yatağın üstünde yatıyordum. Üzerimde koyu gri, yeşil şerit desenli bir battaniye örtülüydü.

Neler olduğunu algılamak istercesine dirseklerimden destek alarak yatakta doğruldum. Yerde siyahlı grili ince bir halı, yan tarafımda bembeyaz kısalı, uzunlu kapaklardan oluşan bir gardrop, onun yanında duvara monte edilmiş iki büyük raf ve üzerinde daha küçük boyutlarda dikdörtgen raflar bulunuyordu. Kitaplar, cdler, kasetler diziliydi. Hemen alt tarafında ise oldukça alçak bir konsolun üzerinde bir LCD televizyon vardı. Tam karşımdaki eğik bir biçimde duran beyaz çerçeveli büyük pencerenin önünde kimisi siyah kimisi beyaz çekmeceleri olan büyük bir komodin vardı. Üzeri çalışma masasıymış gibi dağınıktı. Kapağı örtülmemiş bir laptop, rastgele dizilmiş üzeri yazılı beyaz kağıtlar... Komodinin yanındaki gece mavisi sandalyenin üzerinde dağınık bir biçimde konulmuş erkek tişörtü ve pantolonu duruyordu.

Omuzlarımı öne çıkarıp iki elimi avuç içlerim yatağa değecek şekilde yatağa yasladım ve beynimin her zaman dopdolu olan ama şimdi niyeyse tenha olan dar kuytularına seslendim. Neler oluyordu ve benim bir erkeğin odası olması gereken yerde ne işim vardı?

Hala kısık olan gözlerim üzerimdeki siyah kadife elbiseye ilişti. Elbise neredeyse kalçalarıma kadar sıyrılmıştı, kollarım bacaklarım o yüzden soğuktu demek. Elbiseyi hatırlayınca dün geceki olaylar da zihnime üşüşmeye başladı. Nişan, Murat Atahan, Özge, barmen, içkiler... İşte tam da o noktada tıkandım. Sonrası yoktu, bomboş beyaz bir kâğıda bakıyor gibiydim. Burasının kaldığım otel odası olmadığının pekâlâ farkındaydım.

 Vücudumu büyük bir panik dalgası kapladı. Sarhoş olup geceyi bir adamın odasında sonlandırmamıştım, değil mi? Yo, yo, hayır! Sınırları aşıp kuralları çiğnerdim çoğu zaman ama kim olduğunu bile bilmediğim bir adamın evine gelmemiştim daha önce. Kalbim boğazımda, yüzümde, ellerimde, bacaklarımda tüm bedenimde şiddetle atıyordu sanki. Sarhoş olup tanımadığım bir herifle yatmamıştım, hayır bunun olmamış olması lazımdı.

Dizlerimi kırarak kendime doğru çektim ve yatakta biraz daha doğruldum. Sıyrılan elbiseyi dizlerime kadar zoraki bir biçimde uzatıp çektim. "Eğer bunu yaptıysan aferin kızım sana Arya!" Üstelik bu odanın şekli, biçimi neden bu kadar tanıdıktı? Çocukluğumda anneannemle yaşadığımız evdeki odama benziyordu. Bu pencerelerden her evde oluyor muydu? Bu kadar benzerlik? Yok artık! 

Yatakta dönerek ayaklarımı aşağıya sarkıttım ve ayağa kalktım. Beynim bana oyun oynayacak biçimde aklımı kaybetmeyeceğime göre rüya görüyor olmalıydım. İnsanlar rüyada bu derece kafa yorup düşünür müydü ki? 

Odanın yan taraftaki kapısını açtığımda koridordan gelen bir erkek sesi duydum. Birisiyle konuşuyordu sanırım. Uzun ve dar koridora çıkınca buranın çocukluğumdaki ev ile tıpatıp aynı olduğuna kesinlikle emin oldum. Ayakuçlarımda ilerlerken sese dikkat kesildim. "Karşısına çıksaydım, ne değişecekti oğlum? O kararını çoktan vermiş. Onu o adamın kolunda görünce ben burada ne arıyorum, dedim kendime. "

Söylediği şeye cevap gelmeyince telefonda konuştuğunu anladım. Belki benden de bahsederdi. Ne bileyim? Erkekler takıldıkları kızları arkadaşlarına anlatmıyorlar mıydı? Benim pislik sözde arkadaşlarım, iğrenç muhabbetlerine kızları alet ederdi. Böylelikle dün gece aramızda, hala yüzünü bile görmediğim bir adamla, ne geçtiğini öğrenirdim. "Zaten normalden biraz daha erken ayrıldım, bir baş belasıyla uğraşmak zorunda kaldım."

Ben miydim acaba o? Olayı biraz daha açsan da ben de neler olduğunu öğrenebilsem. Biraz daha ilerleyip geniş hole gelmeden duvarın arkasında durdum. Kesinlikle anneannemin eviydi! Büyük salon yan tarafta, mutfak tam karşımda. Ya da aynı apartmandı ama anneannemin evi olduğu gerçeği daha ağır basıyordu. "Önemli bir şey değil. Ama arabamı mahvetti. Belki bugün bir ara uğrar bir hasar tespiti yaparsın göz kararınca." Bunu biraz daha sinirli ve bir homurdanma eşliğinde söyledi. "Tabi ki de onu bir yere bırakmayacağım, odamda uyuyor."

Duvarın dibinde ağzım bir karış açık bir biçimde saklanıp daha da sindim. Büyük ihtimal mutfaktaydı ve eğer mutfaktan çıkarsa beni görmesi an meselesiydi. Ne yapacaktım? Arabasına ne yapmıştım bilmiyordum ama adamın beni bırakmaya niyeti yoktu. Nasıl bir belaya bulaşmıştım?

"Hop, yavaş gel birader." Bu sefer gülmüş müydü? Sesi gülüyormuş gibi çıkmıştı. "Sarhoş bir kızla yatacak kadar da serseri değilim." Artık nasıl bir rahatlama yaşıyorsam olduğum yere düşüp bayılacaktım. Dün gece ne halt yedim bilmiyorum ama en azından buna tanımadığım bir manyakla yatmak dâhil değildi. Artık bunu da duyduğuma göre beni fark etmeden buradan defolup gitmeliydim. 

Sessiz bir biçimde hole geldiğimde yavaşça dış kapıya doğru yürüdüm ve elimi usulca kapıya attım. Hadi Arya, yapabilirsin kızım. Yavaşça kulpu indirdiğimde açılmadı. Derin bir nefes verip kapının kilidine uzandım. Bu kesinlikle ses çıkaracaktı. "Ama bu oynaşmadığımız anlamına gelmez." Sesi tam arkamdan duyduğumda dehşet içinde elim kapının kilidinde asılı kaldı. Sarhoş bir kızla yatacak kadar da serseri değilim, demişti ve uzun bir sessizlikten sonra da ama bu oynaşmadığımız anlamına gelmez mi diyordu?! Daha da fenası yakalanmıştım. "Kapat, Doruk. Ben seni daha sonra arayacağım."

Arkamı dönemedim hala çıt çıkarmadan kapının önünde, elim kilitte kalmış bir vaziyette dikiliyordum. Tüm vücudumdan ateş çıkıyordu, panikten bayılacaktım. "Ayakkabılarını almadan mı gidecektin?" Telefonu kapattığına göre bu soru banaydı. Bunun üzerine başımı hafifçe eğerek çıplak ayaklarıma baktım. Çok güzel, şansına merhaba de Arya(!) Hayır, hayır pes etmek yok. Derin bir nefes al ve arkanı dön. Dün gece ne olduysa oldu bu adamın karşısında korkak durumuna düşmemelisin. 

Kendimi cesaretlendirerek arkamı döndüm ve gördüğüm kişiyle dudaklarımdan bir çığlık döküldü. Şaşkınlıkla birkaç adım geriye sendelediğimde sırtım kapıya yapıştı, o da bağırmamı önlemek için öne atılıp elini ağzıma kapadı. "Bana deja vu yaşatıyorsun, Rahibe Teresa."

Elimle ağzımdaki elini hiddetle ittirdim. Diğer elimi ona tokat atmak için havaya kaldırdığımda benden önce davranıp bileğimi havada yakaladı ve sert bir hamleyle iki elimi de başımın üstünde birleştirip kapıya yasladı. "Deja vuyu abartmamalısın." Diye fısıldadı dudaklarıma doğru.

"Bırak beni, şerefsiz piç!"

"Bu senin teşekkür etme şeklin falan mı?" diyerek daha çok bileklerimi kapıya bastırdı ve sabrı tükenmiş gibi gözlerini kapayıp açtı. Daha sert bir ses tonuyla konuştu. "Beni görür görmez tokat atmaya çalışmak yerine dün gece seni o halde bırakmadığım için bana teşekkür etmeliydin."

"Ne tür bir sapıksın da beni evine getirdin?! Dün odama girdin ve gecesine de beni evine mi getirdin?"

"Zorla getirmedim herhalde. Çocukluk arkadaşın olduğumu düşünürken daha katlanılabilirdin. Normal halin bir deli olduğu için sağa sola saldırmaya başlıyor." İkimizin arasında ölümcül derecede soğuk ve nefretle dolu bir bakışma geçti. Bir yandan dediği şey şaşırmama neden oldu. Çocukluk arkadaşım olduğunu mu düşünmüştüm? O yüzden mi ona güvenip evine gelmiştim? Kahretsin, hiçbir şey hatırlamıyordum ki!

"Ne yani, sarhoş halimden faydalanıp beni kandırdın ve evine mi getirdin?! Aramızda ne geçti?" Hiddetle bağırdığımda istemsizce yüzüm ona daha fazla yaklaştı, bunun üzerine başımın üstünde tuttuğu ellerime ellerinin daha çok kenetlendiğini hissettim. Bunu fark ederek başımı mümkün olduğunca geriye çektim dibimdeki dudaklarına bakmamak için de ekstra çaba harcadım. Benim sağım solum belli olmazdı, kendime bile güvenmiyordum. Hiç tanımadığım bir sapığa nasıl güvenebilirdim? Üstelik adil olmayacak derecede yakışıklı ve çekiciydi. Tamam, Arya son düşündüğünü kesinlikle unut!

"Ruh hastasına çattık resmen." Diye homurdandı. Ellerimi ondan kurtarmak için çırpındığımda bileklerimi daha fazla sıktı. Ayaklarımla yere vurup birkaç kez tepindim. "Beni bırakman için uyarıyorum, yoksa gerçekten yapacaklarımın yanında tokat bir hiç kalacak."

Başını hafifçe eğip gözlerini kıstı ve güldü. "Kesinlikle seni sarhoş halde bırakıp siktir olup gitmeliydim. Niye delinin birine yardım ediyorsam?" diye kendi kendine söylendi ve bileklerimi hızlı bir hamleyle bıraktı. Bu acıtmıştı. Ah, gerçekten ellerim uyuşmuştu. Pis zorba! Ellerim ve bileklerimle ne alıp veremediği vardı? Onları ovuştururken, ona öldürecekmiş gibi bir nefretle bakmayı ihmal etmedim. Benden birkaç adım daha uzaklaştığında rahatlamanın verdiği hisle konuştum. "Yardım etmek için mi beni evine getirdin? Otelde odama götürebilirdin!"

"Küçükhanım, beni özel uşağıyla karıştırdı galiba. Sana bir centilmen olmadığımı söylemiştim." Diyerek göz kırptığında asıl ruh hastasının kendisi olduğu kanısına vardım. 

"Kimse senden bana yardım etmeni istemedi! Beni evine getirmek yerine olduğum yerde bırakıp görmezden gelebilirdin. En azından illa ki bana yardım edecek birileri gelirdi."

"Evet, seni o halde kendi otel odasına atacak bir hayli erkek yardımına gelebilirdi."

"Sen bundan farklısını yaptın sanki! Tek fark otel odasından ziyade bir evde gözlerimi açmam!"

"Buna da teşekkür etmen gerekirdi." Diye tersledikten sonra mutfağa doğru yürüdü. Ah, bu adam! Sinirlerim oldukça bozulmuştu. Sakin olmak adına bir nefes aldım. Peşi sıra mutfağa girdiğimde dikdörtgen biçimindeki mutfak, değişen tezgahı ve dolapları dışında kesinlikle çocukluğumdaki mutfaktı. Anneannemin her gün burada yemeğimizi hazırladığı, neşeli görünen ama içinde acılar barındıran gözleriyle gülümseyerek bana arkadaşlarımla neler yaptığımı sorduğunu hatırladım. Çocukluğumdaki anıların beynimi istila edeceğini anladığımda silkelenip tekrar ona döndüm.

"Kimin evi burası?"

Ocakta demlediği çayı bardağa doldurdu ve tavadaki omleti de orta yerdeki masaya yerleştirdi. Sorumu hiç de cevaplayacak gibi değildi, duymazdan gelmişti. Masaya da kahvaltılıklar yerleştirilmişti. Karnımın bomboş olduğunu ve acıktığımı hissettim. Tabi bu sapığın muhtemel evinde onunla kahvaltı edecek değildim. Bu ev beni alaşağı etmekten ve geçmişi hatırlatmaktan başka bir şeye yaramıyordu. Bir an önce otele dönmeliydim, dün gece beni bulamayınca ne kıyametler kopmuştu kim bilir? 

"Zahmet etmişsin," dedim iğneleyici bir sesle. Onunla kahvaltı edeceğimi mi düşünmüştü?

"Ayakkabılarım nerde? Gitsem iyi olacak." Umursamaz bir ifadeyle karşımdaki sandalyeye oturduğunda elindeki çatalı tabaktaki salamlardan birine batırıp ağzına attı. "Yanlış anlama, kahvaltı kendim için." Yudumunu çiğnerken bana alaycı bir ifadeyle göz kırptı. "Yatağına özel kahvaltı getiren erkeklerden olamadığım için bağışla." Çayını da yudumlarken benimle dalga geçtiğini anladım. Bir şey hatırlamış gibi duraksadı, gözlerini sahte bir şaşkınlıkla açtı ve dudağı yukarı doğru kıvrıldı. "Pardon, benim yatağıma. Dün gece benim yatağımdaydın sonuçta."

Ağzım bir karış açık dediklerini dinlerken istifini bozmadan afiyetle kahvaltısını etmeye devam etti. Sinirden elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemedim. "Bana bak, şeref yoksunu! Senin gibileri bilirim, o dilini bir taraflarına sokmamı istemiyorsan çeneni kapa." Elimle kavradığım önümdeki boş sandalyeyi hiddetle sıktım. Umursamaz bir şekilde çayını içip, ağzına bir parça ekmek attı. Bunları rahat bir şekilde yaparken benim sinirimin aksine sakince arkasındaki sandalyeye yaslandı.

"Sabah sabah kafamı ütüledin, kızım. Gece tarifeni hiç söylemiyorum. Tüm bunlara tahammül etmek zorunda değilim, arabamın hasarı için parasını öde. Sonra da nerede sinir krizi geçirmek istiyorsan orada geçir, bu da kafa."

Adam hakaret üstüne hakaret ediyordu bana, hem de oturduğu yerden! Bu deliyle bir dakika bile duramayacaktım. Ne parasından bahsediyordu, umurumda bile değildi. Belki de sapık bir dolandırıcıydı. Dolandırıcının tekinin bana çatmasına hiç de şaşırmazdım. Bela arıyor oluşum bir gerçekti.  "Ayakkabılarım nerede?" diye mutfaktan çıktığımda yan taraftaki salona girdim. 

Büyük ve siyah ağırlıklı döşenmiş odanın içinde Özge ile koşuşturmalarımız gözlerimin önünde belirdi. Tabi o zamanlar bu oda daha kahverengi ve krem tonları ağırlıklıydı. Televizyonun üstündeki danteli defalarca fırlattığımı, anneannemin de bıkmadan usanmadan tekrar üzerine öttüğünü hatırlıyordum, dün gibiydi. Etrafa bakınırken acaba bu evde yalnız mı yaşıyor diye düşünmeden edemedim. Biz buradan taşındıktan sonra ev sahibi başka birilerine kiralamıştı. Bunları niye düşünüyordum ki? Bu eve bir daha asla gelmeyecektim.

 Koltukların aralarına, camlı konsolun altındaki dolaplara bile baktım.  Dağılmış koltuk yastıkları ben ayakkabılarımı ararken bahaneyle daha düzenli bir hale gelmişti. Sanırım burada değildi. Koridora çıktığımda yattığım odaya geri döndüm. İçeri girdiğimde onun yatağın üstünde otururken görünce istemsizce sıçradım. Bozuntuya vermeden ona buz gibi bakışlarla baktığımda direncim kırılmak üzereydi. Kahretsin, sol elinde siyah topuklu ayakkabılarımı tutuyordu. "Bunları mı arıyordun?" diye sırıttı onları elinde sallarken.

"Onları bana ver," Olabildiğince sakin konuşmaya çalışmıştım ama git gide çıldırmak üzereydim.

"Hay hay, kadın ayakkabılarına bir zaafım yok. Ama arabamın parasını ödemeden bir yere gidemeyeceğin konusunda anlaşalım."

"Ne parasından bahsediyorsun? Ne yaptım arabana?"

"Arabama kustuğun kısmı es geçiyorum, her ne kadar midem için tazminat ödemen gerekse de. Ama direksiyon hâkimiyetimi kaybetmeme neden olup arabayı duvara geçirdiğim için oluşan hasarın parasını ödemeni istiyorum. Arabamın ön kısmı ve motoru hurdaya döndü."

"Direksiyon hâkimiyetini kaybetmeseydin o zaman, ne yazık." Diyerek gözlerimi devirdim ve ayakkabıları vermesi için yatağa doğru yaklaşıp elimi uzattım ve sahte bir tatlılıkta gülümsedim.

"Kucağıma çıkıp arabayı kullanmaya çalıştığında bana başka bir seçenek bırakmadın." Söylediği şeyle saç diplerimin yanmaya başladığını hissettim. Bakışlarım istemsizce kucağına, bacaklarına kaydı. Dün gece bu adamla aramda ne geçmişti? Oynaşmayı, elleşmeyi kafama o kadar takmıyordum ama bu adamla olduysa... Bilmiyorum, ah bunu düşünmek göğsüme hançer darbeleri yiyormuşum gibi hissettirmişti. Ah, Arya ne vardı ki o kadar içilecek? Şimdi yediğin haltları temizle temizleyebilirsen! Hızlıca uzattığım elimi çektim ve saçlarıma götürdüm. "Yapmamışımdır," diye benim bile zor duyduğum bir sesle mırıldandım. Kendim bile bu dediğime inanmıyordum. Doğrudur, yapmışımdır.

"Evet, yanımızdan geçen arabalara laf edip, yarışa var mısınız, diye de milleti kışkırtmamışsındır. Yarış yapacağını söyleyip inatla direksiyonu elimden almak istedin, kucağıma oturdun. Kucağımda debelendin, yoksa bir nevi sürtündün mü demeliyim? Daha fazla ayrıntıya girmemi ister misin? Yaptığın diğer yaramazlıklara da değineyim istersen?"

Ellerimi hayır dercesine kaldırdım ve sonra da ellerimi yüzüme kapadım. Sakin olmalıydım. Sakindim. Nasıl olsa onu bir daha görmeyecektim, yaptıklarımdan dolayı utanmama gerek yoktu o yüzden. Soğukkanlılığımı korumalıydım. Ne yaptığımı hatırlamıyordum, yani beni ilgilendirmemeliydi. Ne yaşandıysa yaşanmamıştı, hatırlamadığım için beni rahatsız edemeyecekti düşünceler. "Ama sonuçta arabayı ben duvara çarpmadım. Hatırlamıyorum bile."

"Burada durup niye kafadan kontağın birine laf anlatıyorsam? Babam öğrenirse akşam beni mahveder falan deyip duruyordun, gidip ona olanları anlatmalıyım. Belki onunla aynı dilden konuşuruz. Otelde bulurum onu, değil mi?" Ayağa kalktı ve ayakkabılarımı elime tutuşturup odanın kapısından çıktığında şaşkınlık içerisinde arkasından bakakaldım. Babam mı? "Bekle!" diye bağırdığımda hızlıca odadan dışarıya elimdeki ayakkabılarla çıktım.

 Dış kapıyı açtığını duydum. Ah, olamaz ciddi miydi? Koşarak peşinden gittiğimde," Kapıyı kaparsın. Anahtarı aldım." Diye merdivenlerden gelen sesini işittim. Ayakkabıları ayağıma geçirecek fırsatı bulamadığımdan hızlıca kapıyı çektim ve çıplak ayaklarımla merdivenlerden elbisemin el verdiği ölçüde hızlı inmeye çalıştım. "Bekle! Ödeyeceğim!"

"Dursana!" diye tekrar bağırdım. Ve inerken gördüğüm bu yer kesinlikle bizim apartmandı. Eğer tüm bunlar kâbus değilse doğup büyüdüğüm evde şu an bu sapık oturuyordu ve kaderin cilvesine bak ki dün gece bir şekilde buraya gelmiştim. Bunları daha sonra düşünmeliydim. Babamla konuşursa bitmiştim ben! Bu kez cidden çiğ çiğ yerdi beni. Ölümlerden ölüm beğendirirdi.

Apartmandaki birkaç kişi kapıları açıp bana kapı aralığından baktığında onlara aldırmadan en son kata inebildim. Adını bilmediğim sapık ya da dolandırıcı her neyse o sırada çoktan dışarıya çıkmıştı sanırım. Apartmanın dış kapısını açtığımda ayakkabıları yere attım ve ayaklarımı üstün körü geçirip peşinden seslendim. "Dursana! Parası neyse ödeyeceğim diyorum! Babamı bu işe karıştırma! Dün gece sende kaldığımı öğrenirse yalnız beni değil seni de öldürür. O zaman araba masrafını karşılayayım derken cenaze masraflarınla karşılaşabilirsin. Tabi bu öldükten sonra ne kadar umurunda olmalı orası da tartışılır." Gitgide saçmaladığımı fark ettiğimde bir motosikletin önünde yaslanmış beni dinlediğini gördüm. Saçlarım birbirine karışmıştı, üzerimde kısa bir elbise vardı, ayakkabıları doğru dürüst ilikleyememiştim. Şu an tam anlamıyla akşamdan kalma görünüyor olmalıydım.

 Daha da beteri birkaç pencerede tül altından bize çaktırmadan baktığını düşünen komşular vardı. Balkona çıkan birkaç yaşlı teyze ise hiç de kendini kamufle etme ihtiyacı duymuyordu. "Çivisi çıktı bu apartmanın, eve attıkları kızları çoluk çocuk da görüyor." Diye sesli söylendi birinci kattaki kadın. Sesi duyduğumda bunun sürekli anneanneme gelip giden dedikoducu Müjgân Teyze olduğunu anladım. Göz ucuyla ona baktığımda tepeden tırnağa beni süzdüğünü gördüm. Beni tanır mıydı? Ah sanmıyorum. Şu an ben bile kendimi tanımıyordum. Beni o fahişelerden sandığına kalıbımı basabilirdim. Ona bakmayı bırakıp tekrar serseriye döndüm. Tenime çarpan soğuktan dolayı kollarımı ovuşturdum. Hala bana bir şey demeden bakıyordu. "Kaç liraysa ödeyeceğim, uzatmayalım bu konuyu." Tatlı tatlı konuşmak varken babamı meseleye katmanın ne anlamı vardı, değil mi ama?

"Kaç liraysa mı? Kaç binse diyecektin sanırım?" Üzerindeki montu seri hareketlerle çıkarıp elime tutuşturdu. Üzerine yapışan siyah bir hırkayla kalmıştı karşımda. İtiraf etmeliyim, adamın vücudu giyinik haliyle bile fevkaledeydi. Elimdeki monta ve ona bakarken açıkladı. "Borcunu ödemeden soğuktan donup başıma kalma bir de."

Hiç itiraz edecek durumda değildim, fena kıçım donmuştu. O yüzden ikiletmeden elime tutuşturduğu montu giydim. "Centilmen olmadığını söylememiş miydin?" dedim gözlerimi kısıp dudaklarımdaki sırıtışa engel olamazken. Aynı zamanda montumun içindeki saçlarımı dışarıya attırdım.

"Sarhoş haline katlandım, bir de hasta halinle uğraşamam. Tek derdim lanet olası arabamın borcunu ödemen. Daha sonra bu soğukta sokakta çıplak bile dolaşsan, bu senin sorunun."

O bunları söylerken bakışlarımı tanıdık sokakta gezdirdim. Bu apartmandaki, bu mahalledeki tüm arkadaşlarımı düşündüm. Oynadığımız oyunlar, yaptığımız çılgınlıklar, çocukluğum, anneannem hepsi bir bir gözümde canlandı. Her gece annem ve babamın olmayışına içerlemem ve annemin fotoğrafına bakarak ağlamam. Gündüz dışarıda yaramaz, baş belası çocukken gece o çocuk olamıyordum. Uyku problemlerim başlamıştı o zamanlar, sürekli ismini bile bilmediğim, yaşayıp yaşamadığından habersiz olduğum babamın bir gün geleceğine ve arkamdan bana benimle yetim olduğum için dalga geçen bazı iğrenç çocuklara haddini bildireceğinin hayalini kurardım.

İstisnasız her gece... Hiç görmediğim bir adamın yüzünü hayal etmeye çalışır, anneanneme babam hakkında sorular sorardım. Cevap vermezdi. Çocukken pek anlamasam da annemin bu evlilik dışı ilişkisinden dolayı zaman zaman onu hala affedemediğini görürdüm. Tüm o bana sataşan, alay eden çocuklarla kendim baş etmek zorunda kalmıştım, çünkü ihtiyacım olan hayallerimdeki babam ne vaktinde gelebilmişti, ne de hayal ettiğim gibiydi.

 Buraya yıllardır gelmemiştim ama şu an baktığımda sanki dün ayrılmış gibiydim buradan. Sanki tüm duygular suyun yüzeyine çıkmış gibi berrak ve canlıydı. Ve sanki hepsi beni boğmak için yarışa girmiş gibiydiler.

"Hey, alın diye söylemedim. Nazik kadınlık duygularını mı incittim?" Etrafa bakmayı kesip ona tekrar döndüğümde bana tereddütle bakıyordu. Başım çok şiddetli olmasa da ağrımaya başlamıştı, buradan bir an önce gitmeliydim. Buradaki her şey üstüme üstüme geliyordu, o hep korktuğum kâbuslarımın giriş sahnesini andırıyordu. Sanki her şey üstüme yıkılacak ve enkazın altında kalacaktım. "Otele dönmem gerekiyor. Arabanın hasarını tespit ettiğinde beni otelde bulabilirsin." Dedim etrafa bakmayı kestiğimde.

"Otele ne ile dönmeyi planlıyorsun?" diye alaycı bir sırıtışla arkasındaki motosiklete yaslandı. Böyle yaptığında tam bir serseriye benziyordu. "Seni getirdiğimde yanında çantan falan yoktu, taksiye nasıl ödeme yapmayı düşünüyorsun?"

"Çok oldun ama!" Elimi kaldırıp omzuna hızlı bir hareketle geçirdiğimde bana engel olamadı ve omzunu ovuştururken acımışçasına dudaklarını birbirine bastırdı. "Ne dedim ki, güzelim? Her şeyi fesat anlayan sensin!" Bizi hala tül arkalarından izleyen izleyicilerimizi unutmuştum, zaten kimin umurundaydı ki? Onların da sıkıcı hayatına bir dedikodu getirmiştik işte.

"Ilgaz! Sana kaç tane mesaj attım, seni arayacağım demiştin!" Bize doğru yürüyen iri cüsseli, uzun boylu genç bir adamı görünce Ilgaz diye seslendiği kişinin karşımdaki sapık serseriden başkası olmadığını anladım. Üzerimdeki montu üzerime biraz daha çektim ve gelen kişiye baktım.

Diğer adam bize iyice yaklaştığında adının Ilgaz olduğunu öğrendiğim serseri gözlerini devirdi ve başını hafifçe eğip eliyle alnını ovuşturdu. "Sana işim olduğunu, daha sonra arayacağımı söylemiştim, Doruk."

Bu telefonda konuştuğu Doruk olmalıydı. Bize yaklaştıkça yüzünü yakından gördüğüm çocuğa dehşet içinde baktım. Yok artık! Olamaz, Doruk mu?! Çocukluk arkadaşım olan? Kahretsin!

Aceleyle yüzümü yana çevirip saçımla yüzümü örtmeye çalıştığımda Doruk kahkahayı bastı. "Evet, meşgul olduğunu görebiliyorum, dostum. Telefonda sadece oynaştık dediğin kız mı bu? Açıkçası sadece oynaştık kısmında ikna edemedin beni!" Aman Allah'ım! Bu çocuk büyüdükçe daha patavatsız ve terbiyesiz biri olmuştu! Beni tanırsa asıl rezillik o zaman olacaktı. Doruk her zaman kafa dengim olmuştu ve gerçekten en iyi arkadaşlarımdandı. Ama şu an yıllar sonra karşılaşmamız böyle bir konuşmanın üzerine olmamalıydı.

"İkna etmek zorunda değilim." Diye umursamaz bir şekilde cevapladı onu Ilgaz. Böyle patavatsız konuşmasından pek de rahatsız olmuşa benzemiyordu. Doruk ile ikisi yakın arkadaş mıydı? Doruk kendine serseri bir kanka yapmıştı ha?

"Sanırım kızı kızdırdım ha?" dediğinde saçlarımı daha fazla yüzüme doğru örttüm. Sanırım şu durumdan kurtulma ihtimalim yoktu. Hem belki de beni tanımazdı. Doruk unutkan tiplerdendi. Pes edip önümdeki saçlarımı kulağımın arkasına ittim ve ona doğru döndüm. Soğukkanlı olmaya çalıştım. Albay'ın neden benim patavatsızlığımdan şikâyetçi olduğunu anlamıştım, bu berbat bir şeymiş! 

"Onunla oynaşmadık, başka bir sorun var mı?" Soğuk ve mesafeli konuşup yüzüne buz gibi baktığımda onun o şişman ve hantal halinden eser kalmadığını fark ettim. Tanrım, gerçekten olağanüstü biçimde değişmişti. Evet, iriydi ama daha çok kaslı ve cüsseliydi. Boyu kesinlikle bir doksanın üzerinde olmalıydı. Yüzüne uyan geniş burnu ve iri mavi gözleri hala değişmemişti. Saçlarının önü hafifçe arkaya doğru tarakla düzeltilmiş gibi dalgalıydı. Şişman olduğu zamanlarda nefes problemi olmasına rağmen benimle yaptığı bisiklet yarışları dün gibi aklımdaydı ve soğuk gardım istemsizce hüzünlü bir hal aldı. Sanırım o beni tanımamıştı.

Biraz daha eğilip yüzüme baktığında o kadar da emin olmamalıyım diye düşündüm. "Bir dakika... Sen..."

Başını hızlıca çevirip apartmana baktı. Sanırım eskiden bizim oturduğumuz, şu anda Ilgaz'ın oturduğu yere bakıyordu. Afallamış gibi tekrar bana baktığında iri mavi gözleri kesinlikle yerinden çıkacaktı. "Olamaz, Arya, gerçekten sen misin?"

"Siz ikiniz tanışıyor musunuz?" dedi yaslandığı motordan doğrulan serseri sapık ve Doruk'a döndü. "Lütfen bu deliyle daha önceden kırıştırdığını söyleme!"

Bu herifin derdi neydi? Beni deli ilan etmesi yetmezmiş gibi bir de orospu ilan ediyordu! "Biliyor musun arabanın parasını cenaze masraflarınla takas etmekten mutluluk duyacağım!" diye bağırdığımda Doruk'un sesi bunu böldü. "Bu kız gerçekten de Arya!" İki eliyle yanaklarını tokatladıktan sonra, ne olduğunu anlamadan birden havalandım. Şaşkınlıktan kapanan gözlerimi açtığımda Doruk beni havada coşkuyla birkaç kez döndürüp yere bıraktı. Yan taraftan hafif bir öksürük sesi duyduğumda şaşkın şaşkın bana bakan Doruk'a bakmayı bırakıp Ilgaz'a baktım. "Daha sonra hasret giderseniz çifte kumrular? Sadece lanet olası arabamın parasını istiyorum. Sonra ne halt ederseniz edi-"

"Lanet olası arabanın da senin de!"

"Yanlış anladın ahbap. Arya ile biz aynı mahallede büyüdük. Çocukluk arkadaşıyız. Hatta buradan taşınmadan önce senin evinde oturuyordu."

"Ne? Bir dakika, nasıl..."

Doruk sanırım beni gördüğüne en çok sevinen eski dostlardandı. Özge zaten... Her neyse onu kafamdan atacağıma söz vermiştim. Ellerini omuzlarıma koyup tekrar yüzümü inceledi. Uzun boylu olmama rağmen onun karşısında kendimi ufacık hissetmiştim. "Oldukça değişmişsin, seni zor tanıdım. Sarı kakülleri olan, benimle futbol oynayan küçük bir çocuktun!"

"Bunu sen mi söylüyorsun?" diye gülüp onu işaret ettim. "Yağlar kasa dönüşmüş ha, bu kadar değişim evrim teorilerini bile parçalar."

"Haklısın, değişim konusunda hala bir rakibim yok. Ama asıl ben daha beter şaşkınım. Mahalleye geri mi döndün? Yoksa sadece evinizin yeni sakiniyle mi takılıyorsun?"

"Biz takılmıyoruz!" İkimiz de aynı anda karşı çıktığımızda Doruk önce ona sonra bana bakıp kahkaha attı. Bu çocuk neye inanmak isterse ona inanırdı. Göz kırpıp ellerini cebine attı ve aynı bu herif gibi serseri bir ifadeyle sırıttı. "O halde dün gece Ilgaz'ın evinde ne işin vardı Arya?" Gülümsemesi genişlediğinde ona ters ters baktım, bunu fark ederek dudaklarını hızlıca birbirine bastırdı ve ağzına fermuar işareti yaptı. "Sırrınız bende güvende çocuklar."

***

Doruk'un telefonundan Feray'ı aradığımda otelde tam anlamıyla kıyametin koptuğunu anladım, Feray'ın sesi öyle gergin ve telaşlıydı ki. Dün geceden beri bana ulaşmaya çalışıyorlardı, babam sabaha kadar otelin yakınlarında askeriye araçlarıyla beni arattırmıştı. Kıyamet ki ne kıyamet! İşte şimdi bitmiştim! Feray'a en kısa zamanda geleceğimi, gelince her şeyi açıklayacağımı, babamı sakinleştirmesini söyledim. Fakat korktuğumu ve gerildiğimi inkâr edemezdim.

Yakınlardaki bir garajda Doruk, Ilgaz'ın hasar görmüş arabasına baktı, olası hasarın parasının en az beş bin ile on bin arasında olabileceğini söylediğinde çığlık koparmamak için kendimi zor tuttum. O kadar parayı nereden bulacaktım? Gelirim mi vardı? Birikmişim mi vardı? Hala Albay'a bağımlı yaşıyordum ve asla, kati suretle ondan bu kadar parayı isteyemezdim. Hele ki dün geceden sonra. Eminim işkencelerden işkence beğendirecekti. Bela çeken bir mıknatısa dönmüş vaziyetteydim, göz ucuyla Ilgaz'a baktığımda arabasını o halde tekrar görünce öfkelendiğini fark ettim. Ah, kesinlikle bana acımayacaktı.

Chevrolet camaro ss model, siyah, üstünde beyaz iki kalın şeridi olan klasik arabası için en az onun kadar üzgündüm. Fakat neticede insan canından kıymetli değildi, tamam klasik bir araba olduğu için az bulunuyor ve biraz pahalı olabilirdi ama neticede sadece motor hasarı, eh birazcık ön cam, ön kısımlar falan zarar görmüş. Yoksa arabanın nazar değmesin maşallahı vardı. Bu kadar tatavaya ne gerek vardı? "Arabayı duvara çarptın, sözde benim yüzümden ama biz burnumuz bile kanamadan indik, öyle mi? Ne malum önceden çarptığın arabanın hasarını benim üzerime yıkmadığın? Sonuçta dün gece bu arabaya bindiğimize dair hiçbir şey hatırlamıyorum."

Birden elini kaldırıp hızlıca gözümün önüne doğru tuttuğunda gözlerimi kırpıştırarak ona baktım ve bir adım geriye sendeledim. Üzerindeki siyah spor hırkanın kolunu sıyırdığında kolunun uzun bir çubuk şeklinde kesildiğini gördüm. Üzülerek söylüyorum ki dikişler yeniydi. "Kolumu arabadan fırlayan cam kesti, üzerimde kıyafet olduğu için fazla derin değil. Sana gelince Allah'ın sevgili kulusun sanırım yaralanmadın." Kolunu çektiğinde hırkayı tekrar usulca üzerine örttü ve bana öldürecekmiş gibi bakarken garajdan ağır adımlarla çıktı.

 Arabanın motoruna bakan Doruk kafasını kaldırıp dilini ayıplarcasına şaklatırken parmağını bana doğru salladı. "Adamı dağıtmışsın resmen, fena kızdırmışsın. Arabasını sever ve pişkin insanlardan nefret eder."

"Ben pişkin değilim! O kadar parayı vermek zorunda kalacaksam enayi olmadığıma ikna olmam gerekiyordu sadece." Parayı nereden bulacağım? Ah, ne yapacağım? Ne yapacağım?!

"İnan ki bu arabayı dün gördüğümde sapasağlamdı. Çocukken bisiklet yarışı yapan kız büyüdükçe bunu araba yarışlarına mı taşıdı? Arya, gerçekten inanılmazsın!" Tüm bu olanlar Doruk'un hoşuna gitmiş ve onu keyiflendirmişti. Benim açımdan ise her bir şey cehennemdeymiş gibi hissettiriyordu. Hiç yoktan tanımadığım bir adama borçlanmıştım ve bu durumdan nasıl kurtulacağım hakkında en ufak fikrim yoktu. Bu durum Albay'ın kulağına giderse bu kez olacakları ben bile kestiremiyordum.

Doruk, tamirci bir tanıdığına arabayı götüreceğini söylediğinde ben de beni otele bırakmayı teklif eden Ilgaz'a ben bir striptizciyim demiş gibi şok içerisinde baktım. Beni öldürmek isteyeceğini düşünürken beni motosikletiyle otele bırakmayı mı teklif ediyordu? Belki de suikast planı buydu, ölümüme bir kaza süsü vermek. Arya, neler saçmalıyorsun yine?

"Bir an önce otele gidelim sen de benim paramı ver. Bu konu da burada kapansın. Bela makinesi gibisin, başıma bir bela daha açmanı istemiyorum." Diyerek elindeki kaskı uzattı ve motosiklete atlamamı işaret etti. "Bu elbiseyle mi?" diye kendimi işaret ettiğimde bana dönüp bakacağını düşünmemiştim. Beni tepeden tırnağa süzdüğünde ve bacaklarıma gerekenden uzun bir süre baktığında elimdeki kaskı kaldırıp omzuna vurdum, o da birkaç adım geriye kaçtı. "Nereye baktığını sanıyorsun sen?"

"Bu elbiseyi giydiğine göre bacaklarına bakılacağını da hesaba katmışsındır." Diye sırıtıp göz kırptığında kendisi motosiklete atladı. Bu adamın bakışları sanki çırılçıplakmışım gibi hissettirmiş ve bundan rahatsız olmama neden olmuştu. "Bacaklarını aşağıya doğru sarkıt, bisiklette sevgilisinin önüne oturan kızlar gibi." Ona kaşlarımı kaldırarak kararsız bir biçimde dudağımı büktüğümde, "Hadi ama tüm gecemi heba ettin tüm günümü de sana harcamayacağım, değil mi?" diye surat asıp huysuzlandı.

Oflama eşliğinde pes edip dediği şekilde motosiklete oturdum ve sıyrılan elbisemi dizlerime doğru çekiştirdim. Bacaklarım ciddi anlamda kaskatıydı, günlerce sıcak suda kalsam iyi hissedeceğimi sanmıyordum. Onun üzerimdeki montunu boynuma doğru çekip biraz daha kendime siper ettim. Elimdeki kaskı tek denemede kafama geçirdim. "Oturdum, oldu mu? Yalnız hatırlatırım bu şekilde can güvenliğim yok, o yüzden fazla hızlı gitme."

"Beni nasıl kışkırtacağını biliyorsun, kedicik." Diye kafasını eğip motoru çalıştırdığında sesinin eğlenirmiş gibi çıktığını fark ettim. Eh, hadi ama! Bunu yapmayacaktı, değil mi? Motor hızlı kalkışa geçtiğinde sadece "Sıkı tutun." Dediğini işittim ki zaten refleks olarak ellerim direkt onun beline tutundu. Midem kasılır gibi olduğunda bunu ani kalkışa bağladım. Üstelik bugün hiçbir şey yememiştim, akşam da dediğine göre kusmuştum. Midem bomboş, kurak bir çöl gibiydi ve kasılması gayet normaldi.

Onun benimle dalga geçmediği anladım, gerçekten de son derece hızlı gidiyordu ve bu istemsizce ona daha sıkı bir şekilde tutunmama neden olmuştu. Beni korkutmak için yapıyor olmalıydı, üzerimde düzgün kıyafetler olsaydı ve ata binermiş gibi biniyor olsaydım şu an daha fazla eğleniyor olabilirdim. Daha önce kış günü hiç motosiklete binmemiştim ve hızlandıkça soğuk; bedenime, bacaklarıma acı verici iğneler şeklinde saplanıyordu. Saçlarım rüzgârdan kimi zaman yüzümdeki kaska yapışıyordu ve ellerimi kullanamadığım için bu son derece rahatsız ediciydi. Hayatımda hiç üşümediğim kadar üşümüştüm ama itiraf etmeliyim, hızı seviyordum. Bana garip bir zevk veriyordu.

O çocuklarla katıldığım yarışlarda kendimi hiç olmadığım kadar özgür hissediyordum. Fakat bunu rüzgâr yüzünüze çarparken yapmak daha eğlenceliydi, motosikletleri bu yüzden seviyordum. Şu an kask takıyor olmasaydım daha özgür hissedebilirdim ama yüz felci de geçirmek istemiyordum. Motosikleti olan, babamın deyimiyle birkaç tekinsiz arkadaş edinmiştim ama yarış olayındaki skandaldan sonra beni yolda görseler başlarını önlerine eğip yolu değiştirecek halleri vardı. Babam tam anlamıyla onların ağızlarına sıçmıştı. Yoluma sürekli taş koyan babama içimden bir kez daha saydırdım. Önemli değil, her zaman bir yolunu bulurdum.

Otele gelene kadar motosiklette pek de rahat ettiğimi söyleyemezdim. Bacaklarımı sabit tutmaya çalışmaktan belim tutulmuştu, her yerim donmuştu. Üstelik daha dün gördüğüm bu adamla temas halinde bulunmak da rahatsız etmişti. Daha önce de birilerinin arkasında motosiklete binmiş, birilerine tutunmuştum, serseri birkaç çocuktular. Ama niyeyse bu adam daha çok rahatsız etmişti beni.

Otelin giriş kapısının önünde motosikleti durdurduğunda içimden bu anların bittiğine şükür ettim. İki elimle kafamdaki kaskı çıkarıp yere atladım. O ise bir ayağını yere atmıştı, motosikletin üzerinden bana bakıyordu. Ona kaskı uzattığımda montunu da kaskını da bana verdiği için kendimi bir an kötü hissettim. "Üşümedin mi?" diye soruverdim.

"Senin kadar çıplak değilim," diyerek çarpık bir gülüşle kafasını yana doğru yatırıp bacaklarımı işaret etti. "Senin benim bacaklarımla derdin ne?! Hiç mi daha önce elbise giyen bir kız görmedin?"

Kaskı eliyle evirip çevirirken dilini dudaklarında gezdirdi ve bu bir anlığına afallamama sebep oldu. Gözlerim kalın dudaklarına ilişti. Silkelenerek kafamı başka yöne çevirdim. Bu alışkın olmadığım göz kaçırma huyum beni deli etmeye başlamıştı. "Hiçbirinin bacakları seninki kadar dikkatimi çekmemişti. Yüzden olmasa da fizikten kurtarırsın, Rahibe."

Şimdi de yüzümün çirkin olduğunu mu söylüyordu? Hem bu Rahibe ya da Rahibe Teresa takma adı da neydi? O odama girdiğinde tokat atmıştım, her kız böyle yapardı. Bu bana rahibe demesini gerektirecek bir şey değildi. Ben ve bir Rahibe kadar saf ve temiz olmak? Bu bende sadece kahkaha atma isteği uyandırıyordu. Zaten o da bunu dalga geçmek için söylüyordu. Hele ki şu akşamdan kalma bir haldeyken. Yine de yüzümü beğenmemesini garipsemiştim ve kaşlarımı kaldırarak ona döndüm. "Az önce yüzümün çirkin olduğunu mu iddia ettin? Arabanın parasını bir kenara bırakıp göz doktoru masraflarını karşılayabilirim." Dediğimde kesinlikle kendini beğenmiş biri olarak gözüküyor olmalıydım.

Çok güzelim modlarında değildim, böyle bir aşırı ego ya da özgüvene de sahip değildim. Ama aksi derecede özgüvensiz biri ise hiç de değildim, en azından dış görünüş konusunda. Annemin kopyası olacak derecede ona benziyordum, yüzümde beğenmediğim bir yer yoktu aslında ama biraz daha koyu tenli, koyu saçlı ve belirgin kirpiklerimin olmasını isterdim. Ama sarışın olarak değerlendirildiğimde gayet güzel biriydim. "Nazik kadınlık duygularını mı incittim?" diye alay etti benle. Az önceki özgüvenim bir balon gibi sönmüştü. "Alınma, sarışın kızları beğenmem. Ama dediğim gibi fizikten kurtarırsın."

"İğrençsin." Ona iğrenirmiş gibi bakıp arkamı döndüm. Daha fazla bu adamın saçma sapık laflarını dinlemek istemiyordum. Olası kıyamete artık giriş yapmalıydım.

"Bekle. Sana nasıl ulaşacağım?" diye arkamdan seslenip durmama neden oldu. Arkamı döndüğümde motosikletten inmişti. Eliyle beni işaret etti. "Üstelik geceleri beni hatırlatması için montumu koklamayı mı düşünüyorsun?" dediğinde bakışlarım üzerime kaydı. Siyah, hafif sigara ve parfüm kokan montu hala üzerimdeydi. Montu hızlı hareketlerle üzerimden çıkardığımda soğukluk hissini omuzlarımda, göğsümde hissetmiştim. Sigara ve erkeksi parfüme bulanmış kokusunu da son kez duydum ve bu garip hissettirdi.

 Ona montunu uzattım, o da bana doğru bir adım attı ve montu elimden aldığında gözlerimin içine baktı. Bir şey diyeceğini sandığım için ben de baktım fakat o derin kızıl kahvelerle bana bakmaya devam edince gözlerimi gözlerinden çekip sadece yüzüne baktım ve "Mont için de beni getirdiğin için de teşekkürler." Dedim bir çırpıda. Sanki nefeslerim birbirini kovalıyormuş gibi hızlanmıştı ve hızlı konuşmuştum. Montu gayet havalı bir şekilde üzerine giyerken bana bakmayı kesmedi ve sırıttı. "Teşekkür edebiliyormuşsun demek."

Üzerine oturan mont, onu inceleme dürtümü perçinledi. Oldukça sert ve sarsılmaz duran göğsü, geniş omuzları, fit vücudu ve bir kızı güvende hissettirebilecek güçlü kolları oldukça etkileyiciydi. Boyunun bir seksen beş ya da biraz daha uzun olduğunu tahmin ettim. İtiraf etmeliyim, o da fizikten kurtarıyordu hem de nasıl. Bakışlarım vücudundan tekrar yüzüne çıktığında ben ne yapıyorum diyerek gözlerimi kırpıştırdım. Düşüncelerime bir tokat geçirip kendime geldiğimde onun bana bir şeyler söylediğini duydum. Telefonunu cebinden çıkarmıştı. Ona boş gözlerle baktığımda kafasını iki yana sallayıp derin bir nefes aldı. "Telefon numaran diyorum, sana telepati yoluyla mı ulaşıp paramı alacağım, kedicik?"

Kendimce silkelenerek telefonu elinden çekip aldığımda telefon numaramı tuşladım, aynı zamanda bu para belasını da düşünmeden edemedim. Nasıl sıyrılabilirdim ki?

"Seni çaldıracağım. Odana gittiğinde telefonundaki cevapsız çağrı gördüğün yabancı numara benim yani. Seni arayacağım. Akşama kadar paramı hazır et, bekletilmeyi sevmem."

Telefonu ona uzattığımda şaşkınlık dolu bir ifadeyle ona baktım, dediğinde gayet netti. O parayı almadan peşimi bırakmayacaktı, hem de bu gece. "Tam tutarı Doruk bana bir saate haber verir, ben de sana mesaj atarım ve gelir paramı alırım. Ondan sonra sen yoluna, ben yoluma."

"En iyi ihtimalle beş bin liradan hatta daha da fazlasından bahsediyoruz. Akşama kadar o kadar parayı nereden bulacağım?"

"Sosyete nişanına katılan sosyete kediciğinin beş parasızmış gibi taklit yapması da ne hoş." Diye gözlerini devirdi. "Bu ayki kuaför masraflarını gözden çıkaracaksın artık."

Ciddi ciddi beni o zenginlerden sanıyordu. Telaş içinde kollarımı bedenime doladım ve çaresiz bakışlarla etrafa bakındım. Bu heriften nasıl kurtulacaktım?

"Beni atlatabileceğini aklından geçiriyorsan, şunu unutma: Nereye gidersen git seni bulurum. Avımı asla ıskalamam."

Beni tehdit mi ediyordu? Hem de şu avcı zırvalığıyla? Şu avcı olayı da neydi? "Ha, avcı olayı." Diye başımı salladım ve sahte bir şekilde gülümsedim. "Hafta sonları dağda bayırda geyik falan mı avlıyorsunuz yoksa bir nevi seri katilsiniz de bu da kod adınız falan mı?"

"Hangisi olmamı isterdin?" diye göz kırpıp arkasını döndü ve cool bir hareketle hızlıca motosiklete atladı.

Tren olayını, traktördeki adamların söylediklerini, Murat Atahan'a düşman diye bahsedilen bu Avcılar'ı düşündüm. Eğer bu adam bir tür suikastçı ya da kötü bir şey olsaydı Doruk onla bu kadar samimi olmazdı herhalde.

"Bir seri katil ya da psikopat olsaydın Doruk seninle bu denli yakın arkadaş olmazdı, değil mi? Onun babası insan sarrafıdır ve şimdiye çoktan seni içeri attırırlardı." Dediğimde kahkaha attı. Bu içten gelen kahkahasına şaşırırken benim bilmediğim, onun bildiği bir şeye gülüyor olmalıydı kesinlikle. "Ne? Ne bu şimdi?" diye sordum sinir bozucu gülmesini işaret edip.

"Doruk'un hala sekiz yaşındaki, futbol oynadığın o çocuk olduğunu mu sanıyorsun?" Motoru çalıştırıp kafasına kaskı taktığında kast ettiği şey beynimin içinde yankılandı. Doruk da mı yani? Neler dönüyordu? Çocukluk arkadaşlarımın nesi vardı böyle? Özge, Murat Atahan ile nişanlanıyordu. Doruk ise ne olduğunu çözemediğim anti Murat Atahan olan bir avcı mıydı? Bu avcılar ne yapıyordu? Murat Atahan'dan intikam mı istiyorlardı? Niçin?

Kafam onlarca soruyla dolduğunda hissettiğim endişe ağzımın kurumasına neden oldu. "Doruk böyle biri değildir," dedim kendimi bile ikna edemediğim bir güvensizlikte. Öyle olmasını umuyordum ama kesinlikle emin değildim.

"Böyle biri derken nasıl biri olduğumuzu kast etmene bağlı. Sen o sokaktan, o evden ayrıldıktan sonra çok şey değişmiş olmalı, değil mi? Yoksa bir zamanlar evimde nefes almış kız çocuğuyla hala aynı kişi misin?"

Sorduğu soru bir anlığına yutkunmama ve kalbimin göğsümü yumruklamasına neden oldu. Tuhaf bir acı dalgası benliğimi esir aldı. Doruk eskiden onun evimde yaşadığımı söylemesinden sonra bu konunun üstü kapanmış sanmıştım. Sorduğu soruya gerçekten cevap bekler gibi bir hali vardı. Sanki o kız çocuğunu tanıyormuş gibi beklemişti cevabımı. Gözleri, gözlerimde oyalandı. Sanki orada arada cevabı. Bir şey demediğimde bana bakmayı kesip önüne döndü. "Ben de öyle düşünmüştüm, kedicik." Diye mırıldanıp hızlı bir kalkışla yola çıktı.

Bu garip atmosfer, kafamdaki soruların yarattığı kaos eşliğinde onun gözden kaybolmasını izledim. Sorduğu o soru neden kanın vücudumdan çekilmesine sebep olmuştu? Özge'yi görmüştüm, Doruk'u... Sarhoşken hayal meyal bana yardım edenin Beyza olduğunu hatırlıyordum. Ne onlar bana ne de ben onlara duymaktan korktuğumuz o soruyu sormuştuk. Biz hala o çocuklar mıydık? Ben hala o kız çocuğu muydum? Ama az önce daha dün tanıdığım adam bana korktuğum o soruyu sormuştu, işin ilginci bunu sorarken bir yabancı gibi değil de sanki çocukluk arkadaşlarımdan biri gibiydi. Midemdeki tuhaf kasılma arttığında üşüyen bedenimi ellerimle sıvazladım ve otelin kapısına doğru yürüyüp içeri girdim.

O an kafamdaki sorulardan, geçmişten, Ilgaz'ın dediğinden daha hiddetli ve kaos yaratacak biri beni bekliyordu. Babam.


Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro