24. BÖLÜM: " TUHAF BİR BULUŞMANIN ÖĞRETTİKLERİ"
Multi: Ilgaz
Cem Adrian | Sana sarılınca
>.>.>.> Şimdiden iyi bayramlar diliyorum, asilerim. <.<.<.<
24. BÖLÜM: "TUHAF BİR BULUŞMANIN ÖĞRETTİKLERİ"
Varlığından zaman zaman şüphe duyduğunuz bazı insanlarla kimi zaman aynı yere ayak basarsınız fakat farklı zamanlarda. Sanki milyon yıl önce, zamanın birinde o da buradadır. Nefes almıştır, gülmüştür, ağlamıştır, kalbi kırılmıştır. Her insan gibi... İnsan olmanın derin sancılarını çekmiştir o da. Ama bir gün o da bu dünyadan yok olup gider. Sanki hiç yaşamamış gibi, yerini yeni bedenlere, yeni ruhlara bırakır. Kimi zaman bu kişi bir bebeğin yaşaması için kendinden vazgeçecek kadar fedakâr olabilir.
Hissediyordum... Henüz on yedisindeki, dalgalı sarı saçlarını atkuyruğu yapmış, beyaz gömleği ve kareli eteğiyle kararlı adımları eşliğinde bu okulun bahçesinde yürümüştü annem. Sevimli ve güzel yüzü çoğu kız tarafından kıskanılmış, hayranlık uyandıracak o sımsıcak yeşil gözlerine bakarken birçok erkek heyecanlanmıştı. Ama o sadece derslerine odaklanmış, yakın arkadaşlarının her zaman sırdaşı olmuş, annesini çok seven ve aralarından zamansız ayrılan babasını özledikçe sık sık onun mezarı başında ağlayan, duygusal fakat bir o kadar güçlü bir genç kızdı. İdealleri ve hayalleri vardı, benim aksime. Okulu birincilikle bitirip tıp okuyabilecek kapasitede biriyken gazetecilik tutkusunun peşinden giden gözü kara biriydi. Hayatında ilk kez babama âşık olduğunda tüm mantığını bir kenara bırakıp aşka teslim olacak kadar da vazgeçebilirdi her şeyden.
Hayatı boyunca çocukları sevmiş biri olarak bir gün kendi çocuğunu doğurması kendi hayatını sonlandıracak ve terk edilmenin acısını iliklerine kadar hissedip de ölecek kadar talihsiz biriydi. Tüm o arkadaş sandığı insanlar bile arkasından onun evlilik dışı bir çocuğu dünyaya getirmesini ayıplayacak, onu aşağılayacak, adını lekeleyecekler ama o yine de tüm bunlar karşısında sakinliğini yitirmeyecek, onlara kulak asmayacaktı.
Annem buradaydı. En az yaşadığı acılar kadar gerçekti ve hayatı mahvolmadan, tüm dostları hatta öz abisi bile ona sırtını dönmeden önce bu okulda okumuş, bu bahçede oturup arkadaşlarıyla gülüşmüştü.
Kendi hayatına karşılık benimkini seçmişti. Ne kadar acınasıydı.
Kasabanın ismini taşıyan bu lisenin önünde Ilgaz'ı durdurup arabadan inmemin nedeni anneme dair anneannemden duyduğum anıların önümü kesmesiydi. Bu lisede okuduğunu biliyordum, başarılı bir öğrenci olduğunu, okulu birincilikle bitirdiğini, anneannemin onunla gurur duyduğunu, genel olarak sevilen bir genç kız olduğunu biliyordum. Kendisinden en az on yaş büyük bir askerin çocuğuna hamile kalmadan önce tabi.
İnsanların sizden nefret edip sizi aşağılamasına tek bir hatanız yetebilirdi. Üstelik size göre bu bir hata değilken bile. Bir yanlışınızla tüm doğrularınızı silip atabilir, size sırt çevirebilirlerdi. Çünkü o örümcek kaplı beyinleri ancak buna el verebiliyordu.
Kimse sormuyordu. Peki ya neler yaşadın? Bize göre yaptığın bir hata ama sen ne düşündün bu 'hatayı' yaparken? Bize ihtiyacın var mı?
İnsanları damgalayıp etiketler yapıştırıp onları toplumdan soyutlamak bu kadar kolaydı çünkü. Namus bekçiliğinden, vicdandan, ahlaktan, doğrulardan dem vuran o şahısların insanlıktan nasiplerini almamış olması da ayrı bir ironiydi ya.
"Sanki liseye milyon yıl önce gittim, her şey fazla eskimiş geliyor," Ilgaz'ın sesini işittiğimde okulun demir kapısından elimi çektim ve ona döndüm. Chevrolet'inin -yani onun tabiriyle kızının- kaputuna yaslanmış neresinden çıkardığını bilmediğim bir kürdanı dudaklarının arasına yerleştirmişti. Bu kürdanlarla alıp veremediği neydi?
"Bu kürdan takıntın niye?" diye sorduğumda umursamaz ve serseri bakışlarını üzerime dikti. "Sigaradan dolayı dudak tiryakiliği oldu sanırım. Sürekli içmemek için kürdanla oyalanıyorum. Daha iyi bir fikrin varsa önerilere açığım tabi,"
İma ettiğini şeyi anlar anlamaz gözlerimi kıstım, dudaklarımda sinsi bir gülümseme oluştu. "Çok beklersin,"
"Dedi dün gece ve bu sabah beni öpen kız,"
"Bu sabah beni sen öptün," dediğimde hafifçe güldü, elini boynunun sol tarafına attı. Kapattığım izin üzerinde parmaklarını gezdirip bana göz kırptı. "Bunu da kendim yaptım değil mi zaten?"
Ağzımın içini dişledim, boynuna kısa bir anlığına bakıp bakışlarımı yüzüne diktim ve başka ne diyeceğimi bilemediğimden "Ne olmuş yani?" diye sordum ifadesiz tutmaya çalıştığım sesimle.
"Mete gelmeseydi seninle ödeşecektik küçük kaplan ve buna bir hayli istekli görünüyordun."
"Sana öyle gelmiş," deyip sahte bir gülümseme gönderdiğimde Ilgaz dudaklarındaki kürdanı çekti, kalın alt dudağını ağzının içine yuvarladı. Dudaklarını eski haline getirdiğinde bakışlarımı güçlükle başka yöne yoğunlaştırmaya çalıştım. "Neyse ki bazı durumlarda söylediğinin tersini kast ettiğini bildiğimden mesajı alıyorum. Dua et ki zekiyim, yoksa her insanla ortak bir dil geliştiremezsin."
"Ne mesajı? Burada ne söylediysem onu kast ettim. Her zaman tersine akacak değilim ya,"
Ilgaz, arabanın kaputundan çekilip doğrulduğunda bana doğru birkaç adım attı. Yüzündeki ona ait serseri gülümsemesinden dolayı elimi kolumu nereye koyacağımı kestiremedim. "Ama duyguların söz konusu olduğunda, hissettiğinin aksine tersine akıyor kelimelerin, kedicik," Ellerini ceplerine attı ve birkaç saniye tepkimi ölçmek ister gibi yüzüme baktığında neredeyse aynı anda konuştuk.
"Hayır,"
"Hayır diyeceksin tabi ki,"
Bıkkın bir ses tonuyla homurdandım. "Hayır diyerek gerçekten hayırı kast ediyorum."
"O halde bundan sonra beni ilk sen öptüğünde bu lafını hatırlatacağım,"
"Hiç durma çünkü öyle bir şey olmayacak." Diye kesin ve net konuştuğumda aynı zamanda bu sıralar alkol almamayı kafama koydum. Alkol almazsam onu da öpmek istemezdim belki. Belki? Artık ortaya bir iddia atmıştım, onu öpersem lafımı yemiş olacaktım. Zaten bu durum pes edip ilk o beni öpene kadar geçerliydi. Ve ilk ben öpmeyecektim.
"Göreceğiz, kedicik," diye sırıttığında kendinden emin bakışları tekrar şüphe duymama neden oldu. İlk öpenin ben olacağımdan bir hayli emindi. Ama hayır, Arya Karayel, Ilgaz Ateşoğlu'nun başlattığı bu savaşta asla yenilmemeliydi.
"Görelim, Avcı," Başımı kaldırıp onun gözlerine meydan okuyan bir ifadeyle baktım. Oldukça eğleniyor gibiydi ve bu sinirimi bozdu. Başını tamam dercesine salladı ve önümden çekilip arabanın sürücü koltuğuna ilerlediğinde görüş açıma yolun karşısında kareli gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıyırmış, yırtık kot pantolonlu, sakallı, muhtemelen otuz yaşından daha genç bir adam girdi. Sol elinde tuttuğu sigarayı dudaklarına götürürken aramızdaki mesafeden bile belli olan kolundaki uzun yanık izi kanımı dondurdu. Tekinsiz görünen bu herifi tanıdığım an bakışlarımı kaçırdım, şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim. Ve tüm o anılar bir anda zihnime üşüştü.
Hatırladığım kadarıyla altı yaşımı henüz doldurmamıştım. Eylül ayı gelmişti, o yüzden karşı komşum ve en yakın arkadaşım Özge birinci sınıfa başladığı için okuldan geldikten sonra sürekli ev ödevleriyle uğraşıyor, annesi onu yarım saatliğine bile dışarıya salmıyordu. Bir diğer yakın arkadaşım Doruk ise ikinci sınıfa başlamıştı, ödevler falan o kadar da umurunda değildi. Bana sürekli "Aklın varsa okula başlamazsın kızım," diyordu. Sanki gidip gitmemek benim elimdeymiş gibi. O yüzden okuldan gelir gelmez beni top oynamaya çağırıyordu. Akşama kadar oyun oynamıştık, anneannem eve gelmeden önce ekmek almamı yemek yiyeceğimizi söylemişti.
Anneannem camdan demir paraları attığında yerden topladım ve topunun üzerine oturmuş, terlediği için yumuk yumuk yanakları kızarmış Doruk'a baktım. Soluklanıyordu. "Ben markete gidiyorum, sen de gidip ödevlerini yapsan iyi olur. Annen kızacak sonra görürsün gününü,"
Başını salladı, sekerek yürümeye başladığımda "Pşt, Sarı," diye seslendi. Dönüp tekrar ona baktığımda daha kısık bir sesle konuştu. "Bana çitos alsana hani bu kıvır kıvır olanlar var ya, onlardan işte,"
"Annen kızıyor ama,"
"Söylemezsek kızmaz," dediğinde kocaman gülümsedi. Onu kıramadığım için başımı salladım ve tamam işareti yaptım. Hem küçük paket alırdım, o kadar da bir zararı olmazdı. Tekerlemeler mırıldanarak markete yürüdüm ve köşeyi döndüm. Markete girdiğimde ekmek ile çitosu poşete koyan Erdal Amca bana gülümsedi ve bir çikolatayı da ardından poşete koydu. "Bu da benden olsun, en sevdiğinden,"
"Teşekkür ederim Erdal Amca," Sonra anneannemin bu gibi durumlarda kullandığı ama tam anlamını bilmediğim cümleyi söyledim. "Mahcup oldum şimdi,"
Erdal Amca bir kahkaha koyuverdi. "Bacaksıza da bak sen! Mahcup olmayı da bilirmiş. Okula gitmiyordun değil mi daha?"
"Seneye gideceğim. Ama anneannem azcık öğretti. Adımı yazabiliyorum, Özge'ninkini de yazabiliyorum. Doruk'unkini de. Annemle, anneanneminkini de. Yüze kadar saymayı da öğrendim, Özge bile daha sayamıyor." Özge bu söylediği duysa muhtemelen çok kızardı.
"Aferin sana be, gurur duydu Erdal Amcan seninle. Bizim torun üçüncü sınıfa başladı o bile bilmiyor senin kadar."
Marketten dışarıya çıktığımda elimdeki poşetle sallana sallana yürümeye devam ettim. Henüz köşeyi dönmemişken karşı duvarın üstünde oturan benden dört beş yaş daha büyük, üç çocuktan uzun boylu olanı bana seslendi.
"Hey, küçük!"
Bana seslendiklerini anlasam da üzerime alınmayarak yürümeye devam ettim. Diğer ikisinden daha büyük duran çocuk duvardan atladı ve bana doğru yürüdü. Bakışlarımı kaldırmadım ve köşeye kadar yürümeye devam ettim. Görüş açıma yırtık pantolonu girdi öncelikle. Sonra da soluk siyah tişörtü. Boyum ancak gövdesine geliyordu. Önümü kestiği için kafamı kaldırarak ona baktım. "Annemler anlatıyordu da annen yolluymuş, baban olacak adam da tekmeyi basmış ona ve siktir olup gitmiş. Anneannen hala okulda öğretmenlik yapmaya utanmıyor mu? Ne öğretiyor çocuklara orospu olmayı mı?"
Çocuğun söyledikleri kafamın içinde birkaç saniye döndü. Kulaklarımda tuhaf bir basınç ve yankı hissettim. Elimdeki poşeti sıktığımı ve tırnaklarımın avuç içime battığını da sonra fark ettim. Yollu her ne demekse iyi bir şey değildi muhtemelen. İçimde dolup taşan nefretle çocuğa tiksinerek baktığımda bana alayla güldü. "Ne o kızdın mı yoksa?"
"Benim annem öyle değil!"
"Değil mi? Evlenmeden çocuk yapmadı mı? Herkes anlatıyor bunu. Babası belli olmayan çocuklara ne diyorlar biliyor musun? Piç." Gözlerini belerterek dizlerini kırdı ve boyunu benim boyumun hizasına getirip gözlerimin içine sinsi gülümsemesiyle baktı. "Sen bir piçsin küçük,"
Yumruk yaptığım ellerimi sıkarken başka bir ses işittim.
Arkada duran iki çocuktan biri biraz daha öne çıktı. Önümdekinden biraz daha kısaydı fakat çelimsiz sayılmazdı. "Samet mal mal konuşma, rahat bırak çocuğu,"
"Ne var, her gün piç bir çocukla konuşmuyorum. Eğleniyoruz şurada,"
"Bir piç görmek istiyorsan sık sık aynaya bakman yeterli o zaman dostum,"
Çocuğun söylediği sözle karşımda dikilen adının Samet olduğunu öğrendiğim pisliğin yüz ifadesi dondu. "Öyle mi? Benim annem bunun annesi gibi sürtük değil bari,"
Yüzüne tükürdüm. Benim yüzümün hizasında eğildiği için hiç düşünmeden suratına tükürdüm. Gözleri refleksle kapandığında nasıl öfkelendiğini görebiliyordum. Gözlerini açtığında dişlerini sıkıyordu. İtici bir suratı vardı, içindeki kötülük yüzüne yansıdığından mıdır nedir midem bulanmıştı."Seni küçük o..."
Beni omzumdan sertçe yere ittiğinde bir anda kendimi yerde buldum. Sırtım ve malum yerim epey acımıştı. Diğer çocuk Samet'in üzerine atladı ve onu kenara çekti. Arkada duran üçüncü çocuk tereddütlü ifadeyle ikisine bakıyordu. "N'oluyorsunuz oğlum?"
"Karışma lan sen!"
"Küçücük çocuklara bulaşmayı kes önce sen. Kız lan bu, şerefsiz!"
"Elimden kimse alamaz oğlum seni. Senden daha büyüğüm, alırım o yarım aklını."
"Arya!" Arka taraftan gelen Doruk'un sesini duyduğumda daha da panikledim. Eğer bu çocuklara bulaşırlarsa onu döverlerdi. Yerden doğrulup soluk soluğa bana bakan Doruk'a döndüm. "Bir şey yok Doruk, düştüm. Geliyordum ben de." Ayağa kalkmaya çalıştığımda birbirlerinin yakasına yapışmış iki çocuk Doruk'a döndü. Samet pisliği yine sırıttı. "Cemre'nin obez kardeşi değil mi bu? Ne oldu küçük ayı, bir şey mi söyleyeceksin?"
Doruk koşar adımlarla yanıma geldi. Elini uzatıp beni yerden kaldırdıktan sonra beni arkasına aldı. "Seni döverim. Arkadaşıma bir daha sataş bakalım, görürsün o zaman obezi." Doruk'un cesareti takdir edilesiydi. Kendisinden yaşça büyük birine sırf beni korumak için dikleniyordu.
Bir kahkaha savurdu ve ellerini kütletti Samet pisliği. "Bu iş gittikçe daha eğlenceli olmaya başlıyor. Yağ tulumuna bak sen, kilosu kadar büyük konuşuyor."
"Sen kendine bak önce!" diye bağırdım. "Suratın bir böceğe benziyor!"
"Ne dedin sen?"
Samet, bana doğru yürüdüğünde Doruk önümden çekilmedi. Arkasındaki diğer çocuk tekrar uyardı Samet'i. "Çocuklara dokunursan yemin ederim ki canını yakarım."
Savrulan bu tehdit Samet'i zerre etkilemedi. "Şu kızların olduğu özel günündesin galiba moruk, inan ki çok korktum," Sonra da gelip Doruk'un karnına vurdu. Öyle ani oldu ki ne yapacağımı bilemedim. Doruk acı içinde iki büklüm olurken, "Yastık gibi oğlum bu, acıyı da hissetmez," diye keyifle sırıttı. Eğilip yerden bir taş aldım ve ona fırlattım. Omzuna geldi. Omzunu sıvazlarken yüzünü ekşitti. "Sıra sen de merak etme," diyerek üzerime geldiğinde tekrar diğer çocuğun sesi duyuldu.
"Geri bas!" diye bağırdığında elinde bir kibrit kutusu tuttuğunu gördüm.
"Ne o beni yakacak mısın?" diye sırıttı hala uslanmaz olan bir ifadeyle. "Bir piç ve obezi korumak için böyle kasılmana gerek yok. Kime kahramanlık yapıyorsun Serkan?"
"Benim şakam yok Samet, sana eğer ki onlara dokunursan canını yakacağımı söyledim."
"Yiyorsa yaparsın,"
"Henüz beni tanımamışsın," Serkan denilen çocuğun yüzündeki kendinden emin sırıtışı bir kibriti ateşlemesi izledi. Samet ve biz bunun bir blöf olduğundan bir hayli eminken sadece saniyeler sonra alev alan kibriti Samet'in koluna doğru fırlattı Serkan. Gözlerim dehşetle açılırken Samet'in o çığlığını tüm mahallenin duyduğuna emindim. Kolunu söndürmek için sallarken çaresizce çırpınıyordu. Bir diğer çocuk dehşetle üzerindeki hırkayı çıkarıp onun koluna attı. Fakat o sıra dışı gün bizim hafızalarımızda, Samet'in de kolunda hiç geçmeyecek bir iz bıraktı.
Serkan ile tanışmamız böyle olmuştu. Gözü pek, serseri fakat içinde oldukça merhametli bir çocuktu. O gün yaptığı şey her ne kadar gözümü korkutmuş olsa da bizi koruması ve sahiplenmesi onu benim gözümde bir kahramana dönüştürmüştü. Doruk içten içe Serkan'ın cesaretine hayran kalmıştı. Kilosundan dolayı yaşıtları tarafından sık sık aşağılandığı için neredeyse tek arkadaşı ben ve Özge'ydi. Serkan, arkadaş grubumuza yavaş yavaş ama etkili bir giriş yapmıştı. Doruk'un özgüvenini kazanmasında en büyük etkenlerden birisi Serkan'dı. Hatta bir ara beni bile unutmuştu, Serkan dostluğundan dolayı Doruk. Hepimizin büyüğü olan Serkan, bana çoğu kez abilik yaparak beni koruyup kollamıştı. Belki maceranın, tehlikenin ne demek olduğunu bile Müjgân Teyze'nin bahçesine dalıp o elmaları çalmamız ve ondan kaçmamızla yaşamıştım ilk kez. Korkusuzluğu ve kafasına koyduğu her şeyi mutlaka yapmasına hep hayran kalırdım.
"İleride birisi seni sever ve evlenmek isterse önce anneannenden sonra da Doruk ile benden isteyecek."
"Peki ya verecek misin?"
Elimizdeki meyveli sodaları birbirine tokuşturduktan sonra göz kırptı ve gülümsedi. "Tabi ki vermeyeceğim."
Serkan'a ısınamayan ve onu tehlikeli bulan Özge'ydi. Serkan'ın da ondan pek hoşlandığını söyleyemezdim. Burnu havada bir burjuvalı olduğunu düşünüyordu. Dördümüz bir arada bulunduğunda çoğu kez Doruk ile ben ortamı yumuşatmaya çalışırdık. Beyza ise aramıza en son katılan kişiydi. Ben ilkokul bire başladığım sene mahalleye Doruklar'ın alt katına taşınmışlardı. Başlarda çok içine kapanık biriydi. Biz dışarıda oyun oynarken pencerenin arkasından üzgünce bizi izlerdi. Bu birkaç ay devam etti, annelerinin tanışıp kaynaşmasıyla Doruk da Beyza ile arkadaş olmuştu. Özge kızın dilsiz olduğuna o kadar emindi ki Doruk ile konuştuğuna bir türlü ikna olmuyordu. Beyza çekingenliğini tam olarak üzerinden atamasa da daha sonra bizle tanışmıştı. Özge de sevmişti onu, ara sıra beni kıskansa da alışmıştı kısa sürede. Fakat yine de bizim Özge ile bir tık daha yakın olmamız Beyza'nın en yakın arkadaşının Doruk olmasına neden oldu. Zaten Doruk hepimizin en iyi arkadaşı olabilecek kadar yüce bir gönle sahipti.
Çalan korna sesi anıların bir toz gibi dağılmasına neden oldu. Başımı kaldırıp arabanın içerisinden bana hadi dercesine elini sallayan Ilgaz'a baktım. Bakışlarım tekrar duvar dibinde umursamaz bir ifadeyle etrafa bakıp tekinsiz görüntüsü çizen Samet'e kaydı. Rezil bir çocuktu ve hala aynı pislik ifadeye sahipti. Yara izi olmasaydı, onu bir hayli zor tanırdım. O böceği andıran yüzü gür sakallarla kaplanmıştı.
"Arya, hadi!" Araba camından başını uzatan Ilgaz'ı daha fazla sinirlendirmek istemediğimden hızlı adımlarla yan taraftaki koltuğun kapısını açtım. "Hele şükür," diye söylendikten sonra az önce baktığım yöne Samet'e baktı. Yüzünde sert ve ciddi bir ifade vardı. "Bir daha tekinsiz insanlara haddinden fazla bakmamanı hatırlatayım. Başımı belaya sokarsın."
"Niye senin başını belaya sokayım? Bir şey olursa kendi başım belaya girer."
"Benim yanımdasın, Arya. Benim çalışanımsın ve bir nevi bana emanetsin. Ayrıca..." Duraksadı. Elini ensesine atıp ovuşturduktan sonra "Her neyse işte," diyerek arabayı çalıştırdı.
Ayrıca ne? Ona bakmayı kesip önüme döndüm ve önümüzdeki yola odaklandım. Yol boyunca arabada çalan yabancı şarkılar sessizliği doldurdu. Bildirim sesiyle telefonumu çantamdan çıkardım ve tuş kilidini açtım. Mesaj Ömer'dendi. Kararlaştırdığımız yere geldiklerini söylüyordu. Ben de hızlıca bir mesaj yazdım.
Biz de geliyoruz, yoldayız.
Saniyeler sonra başka bir mesaj geldi. Ilgaz'ın meraklı bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum.
Biz? :)
Bir anlığına düşündüm. Ilgaz'ı bir anda görmesi büyük bir şok mu olurdu? Önceden haber versem Clair'i de alıp kaçar gider diye korkuyordum. Kafamdaki muhakeme beklediğimden kısa sürdü. Ne olacaksa olsun diyerek gönderdim mesajı.
Ben ve Ilgaz. Gelmek için ısrar etti, kıramadım :)
Külliyen yalan. Gelmesi için ben ısrarcı olmuştum. Ömer'den hoşlanmıyordu, ismini duyar duymaz yüzünü buruşturmuştu. Onu askeriyede rehin aldığından bu yana Yüzbaşı'nın da ona diş bilediğinden bir hayli emindim açıkçası. Fakat Ilgaz, beni tek başıma da bir yerlere yollamaya razı gelmiyordu. Dün gece Murat Atahan'ın peşime bir adam taktığını ve ona biber gazı sıktığımı ağzımdan kaçırmışım. Beni göz önünden ayıracağa benzemiyordu. Bu da şimdilik işime gelmişti zaten.
"Yüzbaşı ha? Rütbesiyle kaydetmen hoş olmuş. Başındaki sevimli nerede? Sevimli Yüzbaşı daha bir cuk oturmaz mıydı?" Telefonuma baktığını anladığımda kolumu geriye çektim ve ona ters ters baktım. "Merak etme seni de rütbenle kaydettim Ilgaz,"
"Üsteğmen diye mi?" Güldü. Şu küçük tiyatrosundan bahsediyordu.
"Ne münasebet," Başımı koltuğa doğru yaslayıp ona doğru yan bir şekilde döndüm. "Avcı diye kaydettim,"
"Vay canına çok orijinal olmuş," dedi alaycı bir ifadeyle. Bakışları yoldaydı, ona baktığımı fark ettiğinde göz ucuyla tekrar bana baktı. Dudakları yukarı doğru kıvrıldı. "Bu bakışı tanıyorum,"
"Öyle mi?" diye sordum şaşırmış bir ifadeyle. Fakat ona bakmayı kesmedim.
"Otelde tanıştığımız ilk gece bu arabayla seni evime götürürken aynı bu şekilde koltukta yan dönmüş beni inceliyordun. Sanırım hoşuna gitmiş olacağım ki bir anda kucağıma çıktın, ne olduğunu anlayamadım. Dedin ki, 'Ben kullanacağım, ben daha güzel kullanıyorum,' Direksiyona müdahale etmeye kalkıştın."
"Haklıymışım. Yani arabayı daha iyi kullanmak konusunda,"
"Ya evet sorma. Camdan kafanı uzatıp yanımızdan geçen arabalara 'Yarışa var mısınız ödlekler?' diye bağırıp milleti kışkırtman da öyle haklı bir durumdu ki."
"Sarhoş bir kızı kim takar sanki?"
"Öyle deme, iki manyağın teki aklına uydu. Sen kiminle dans ediyorsun, diye. Sinirden ve şaşkınlıktan arabanın içinde kendi kendimi imha edecektim."
"Sonra?" diye sordum tamamen bu yarış fikrine odaklanmış şekilde. Heyecanlanmıştım. Yarış yapmış mıydık acaba?
"Sonra... Direksiyonu benden almak için debelendin durdun. Vermeyince de kızgın kızgın bakmaya başladın. Ve sonra..." Göz ucuyla tekrar bana baktı ve keyifle sırıttı. "Sonrasını biliyorsun zaten. Efsane bir öpücüktü."
O an aklıma belli belirsiz birkaç sahne üşüştü. Kafamı camdan çıkardığımda esen soğuk rüzgârın tenime çarpması, arabayı çarpma anı... Daha sonra hayal meyal öğürdüğümü ve ardından kustuğumu hatırlıyordum. Biraz daha öncesini hatırlamaya çalıştığımda şu an bulunduğum koltukta kısa siyah elbisemle oturduğum an gözümün önüne geldi. Ve sonra her şey bir anda zihnime istila etmeye başladı. O geceyi daha net bir biçimde hatırladım.
"Başım dönüyor, başım dönüyor, başım dönüyor."
"Bir kez söylediğinde anlayabiliyorum."
"Sen hangisiydin ya? Doruk..." Kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Gördüğüm yüz çocukluğumdaki Doruk ile uyuşmuyordu. Hatta alakası bile yoktu. "Onun mavi gözleri vardı, kiloluydu ve sıcakkanlı biriydi. Sen pek sıkıcısın,"
"Bu gece planlarımın arasında sarhoş bir kıza bakıcılık yapmak yoktu hak verirsen, eğlenmiyor oluşum çok normal değil mi?"
"Niye bu kadar yüzünü asıyorsun sanki? Gören de sevgilisi başka biriyle evleniyor sanır,"
"Öyle zaten," Gerilen yüz hatları, serseri ifadesi ve gözlerindeki buz gibi ifade... Birden kafamda bir ampul yandı. Gözlerimin önünde hala havai fişeklerin patladığını varsayarsak ampule pek şaşırmıyordum. "Serkan?! Aman Allah'ım seni nasıl unuturum? Tanıyamadım. Ah, çok aptalım. Çok değişmişsin ama. Daha bir yakışıklı olmuşsun. Zaten öyleydin fakat bu resmen..." Doğru kelimeyi bulamadım. Çocukluk arkadaşım iç geçirilebilecek derecede yakışıklı olmuştu. Sonra başka bir şey aklıma geldi. "Hani beni ne olursa olsun bulacak ve görmeye gelecektin? Senin de Özge'den bir farkın yok." Dudağımı sarkıtıp yüzümü astığımda çocukluk arkadaşım Serkan bana deliymişim gibi bakıyordu.
"Serkan mı? Serkan falan değilim ben. Seninle bugüne dek karşılaşmadığıma yemin bile edebilirim. Ayrıca Özge'yi nereden tanıyorsun?
"Hmm... Murat ve Özge evleniyorlarmış." Dedim aklıma tekrar gelen nişan gecesiyle. Sorduğu soruyu unutmuştum bile. "Düşünebiliyor musun?"
"Düşünmesem daha iyi inan ki," diye homurdandı. Direksiyonu tutan ellerindeki parmak boğumları belirginleşti ve sebepsizce daha da hızlandığımızı hissettim. "Biraz daha hızlı!" diye bağırıp neşeyle ellerimi çırptım.
Sonra başımı yan çevirip ona doğru döndüm ve onu incelemeye koyuldum. Biraz daha dikkatli baktığımda dediği gibi Serkan olmadığında karar kıldım. Başımı koltuğa yaslarken sert ve sarsılmaz olan yüz ifadesi gözüme ilgi çekici gelmişti. Saçları, bakışları, kıvrımlı kirpikleri, dudakları... O an aklımdan bunlar geçmişti. Her kimse oldukça yakışıklı ve karizmatikti. Bir anda oturduğum koltukta doğruldum. Hem hız yapan erkekler daha da bir çekici oluyorlardı. Fakat bu konuda benim kadar başarılı olduğunu düşünmüyordum.
"Ben kullanacağım, ben daha güzel kullanıyorum," diyerek bir anda kucağına çıktım. Sıyrılan kısa elbisemi çekelemeye uğraşırken dizlerinin üzerine yerleştim. Kolları iki yanımdan direksiyonu kavramışken bana şaşkınlık ve dehşet karışımı bir ifadeyle baktı. "İsmin ne bilmiyorum. Her neyse bana bak kedicik,"
"Bana mı diyorsun?" Kafamı ona doğru çevirip baktım. Kaşlarımı kaldırdım ve kararlı biri ifadeyle sordum. "Ne olmuş baktım?"
"Kucağımdan yavaşça in, yoksa kaza yapacağız."
"Ben kullanacağım diyorum, duymuyor musun? Sen in benim kucağımdan."
"Kucağımda olan sensin!"
"Aa öyle miyim?" diyerek bulunduğum yere baktım. Tam anlamıyla rahat bir pozisyonda oturuyor değildim. O yüzden güzelce oturabilmem için debelenmem gerekti. Yüz ifadesi bir anda değişti ve gözlerini hızlıca açıp kapadı. Derin bir nefesi dudaklarından dışarı verirken "Kucağımda kıpırdanmayı kes. Ne yaptığını bile bilmediğine eminim."
"Sen de çekil şuradan, ben kullanacağım. Hatta yarış yapalım. Bak diğer arabalar yarışa gelmişler. Biz kazanmalıyız." Kopuk kopuk konuşmalarımdan sonra bir kez daha kafamı camdan uzatmak için debelendiğimde kolum direksiyona çarptı ve araba aniden sola kaydı."Ayy bir dur, kafam döndü." Diyerek ellerimle kafamı tuttum. Sonra da gülesim geldi. Söylenmeler eşliğinde direksiyonu topladığında başımı camdan uzattım. Kolumdan çekeleyip beni indirmeye uğraşıyordu. Yanımızdan geçen arabalara el atıp "Hey!" diye bağırdığımda sonunda birisinin ilgisini çekebilmiştim. "Tövbe estağfurullah," diye söylenip bize baktıktan sonra kafasını sağa sola salladı bir adam. "Ne günlere kaldık yarabbim?" Ardından gazı kökleyip bizden uzaklaştı. "Bizi geçti, haydi bas gaza!" diye bağırdığımda beni çekeledi. Direndim. "Gel şuraya, yemin ederim tepem atıyor bak. Camdan aşağı atarım seni!"
"Ödlek herifler!" diye bağırdım. "Yok mu aranızda benimle yarış yapacak kadar yürekli olan? Korkuyor musunuz?"
Yanımızdan geçen birkaç arabanın şoförü tuhaf tuhaf bize baktı. En sonunda içlerinden lacivert bir spor araba bizim hızımıza ayak uydurarak yavaşladı, bize daha yakın olan delikanlı sürücü koltuğundakine bakarak gülümsedi ve bize döndü. "Olur, güzelim yarışalım. Sen kiminle dans ettiğini bilmiyorsun. Kaç basıyor senin araba?" diyerek çapkınca sırıttı.
"Ulan evveliyatınızı bilmem ne yaptığımın çocukları, gece gece aramayın belanızı. Kafanızı basketbol topu gibi kaç kez sektirdiğimi görmek istemiyorsanız basın gidin. Yoksa kuğu gölü balesini full hd izletirim size."
"Tamam, kardeş sakin, biz seni görmedik." Diyerek gaza basıp toz olduklarında yüzüm düştü. "Beğendin mi bak yaptığını?" diye söylendiğimde beni belimden tutarak bu kez içeriye sokabilmeyi başardı ve ardından camı kapattı. "Buz gibi oldu içerisi. Akıllısı beni bulmaz zaten. Alnımda 'Her türlü manyağa kucak açılır?' falan mı yazıyor? Hay ben şansımı si-"
Onun dediklerine aldırmadan elinden direksiyonu almaya kalktığımda cümlesi yarım kaldı. Direksiyondaki ellerimi sertçe uzaklaştırdığında tekrar ona döndüm ve sinirle baktım. Ellerimi ceketinin iki yakasına yerleştirip sertçe çektiğimde başı ister istemez bana yaklaştı ve o an bakışlarımın odağı dudakları oldu. Bir an tüm vücuduma cereyan verilmiş gibi hissettim. Gözlerimiz birbirine kilitlendiğinde yapmamam gereken bir şeyi yaptım. Onu öptüm.
"İşte geldik," Ilgaz, arabayı durdurduğunda kafamın içinde hızlıca geçen görüntüler aylardır muamma olan o gecenin görüntüleriydi. Öptüğümü hatırlıyorum fakat o kısmın tam detayları aklıma gelmemişti. En azından Ilgaz ile ilk kez o gece gerçekten öpüştüğümüzü hatırlamıştım. Vay canına, o gece gerçekten kafadan çatlak gibi davranmışım. Yaptıklarımdan kesinlikle utanmıştım. Ilgaz delirmekte kesinlikle haklıymış. Muhtemelen onu öpmemle dikkati dağılmış ve arabayı çarpmıştı.
Arabadan indiğimizde derin bir nefes aldım. Mavi, önü düğmeli eteğimi düzeltirken saçlarımı da omzumun sol tarafına aldım. Dedikleri Kahve Durağı'na gelmiştik. İçeriye girmeden önce Ilgaz'ın boynuna son kez baktım. İz belli olmuyordu, içim rahatlamıştı. "Unutma, askeriyede Yüzbaşı'yı rehin aldığın için üzgün olduğunu belirtmelisin," diye hatırlattım.
"Ama üzgün değilim," dedi soğukkanlı bir ifadeyle.
"Nezaketen diyeceksin Ilgaz, gerçek düşüncelerini bir kenara bırak,"
"Buraya gelmemi sen istedin, bırak da nasıl davranacağıma ben karar vereyim," diyerek benim önümden içeri girdiğinde şaşkınlıktan açılan ağzımı elimle kapadım. Bir tatsızlık mı çıkaracaktı yani? Buraya Ilgaz'ı getirmekle büyük bir hata mı yapmıştım acaba? Arkama bakmadan kaçıp gitse miydim?
"Hadi gel şuraya kedicik," Ilgaz, kafenin girişinden bana seslendiğinde tereddüt içerisinde sağa sola bakındım. Sonra da kazamız mübarek olsun diyerekten onu peşi sıra izledim. İçeri girdiğimizde mekân bir hayli kalabalıktı. Alışkanlıktan olsa gerek üniformalı bir Yüzbaşı aradım. Fakat göremedim. Ilgaz kolumu dürtüp köşedeki masayı işaret etti. "Oradalar,"
Masada yüzü bize dönük oturan, üzerine yapışan gri badiden kasları belli olan geniş omuzlu Ömer beni bir hayli şaşırttı. Sarı saçları her zamanki gibi özenle taranmıştı. Karşısında saçları salaş bir biçimde örülmüş fakat oldukça hoş duran, siyah bir bluz giymiş bir kız oturuyordu. Ömer bizi fark ettiğinde önce bana bakıp gülümsedi ardından bakışları Ilgaz'a kaydı ve yüzündeki gülümsemesini kutup rüzgârlarını aratmayacak bir soğukluk kapladı. Dikkati kendime çekmek için gülümseyip yanlarına gittim. Ilgaz da ağır ve isteksiz adımlarla arkamdan geldi.
"Merhaba!" diye gülümsedim sıcak görünmeye çalışarak. Ömer ayağa kalkıp yanağıma öpücük kondurduğunda ben de kısaca sarıldım ona ve sonra karşımdaki kıza döndüm. Kestanenin üzerine parlak bir kül sarısı geçilmişçesine canlı ve göz alıcı bir saç rengi vardı. Ufak, oval yüzünde burnunun her iki tarafında bulunan kahverengi çiller vardı. En az benim kadar beyaz tenliydi. Kahverengi gözleri bir bana bir Ilgaz'a bakıyordu. Kırmızı ile turuncu arasındaki bir renge boyanmış dudaklarını kıpırdattı ve elini bana uzattı. "Ben... Clair. Arya, right?" Türkçesi de İngilizcesi de oldukça sert ve boğuktu. İsmimi neredeyse "Ağya" diye telaffuz etmişti.
"Evet, ben de Arya," diye içten gülümsemeye çalıştığımda arkamda dikilen Ilgaz'a döndüm. Yüzbaşı ile selamlaşmamışlardı bile. Ilgaz direkt kıza döndü ve elini uzattı.
"Ilgaz," deyip tebessüm ettikten sonra kız onu incelemeye koyuldu ve "İlgaz," diye telaffuz etmeye çalıştı ismini. "Arya's friend?" Fransızca bilmediğimizden dolayı kız anlayabileceğimiz ölçüde basit İngilizce cümleler kuruyordu. Fakat dili İngilizce'ye yatkın değildi belli ki.
Ilgaz ile birbirimize baktık. Ben Yüzbaşı'nın o da kızın yanına karşılıklı otururken Ilgaz gülümsedi. "Bir nevi, tabi arkadaştan ne kast ettiğine bağlı," dediğinde tükürüğümü zor yuttum. Yüzbaşı'nın yüzüne bakamamıştım. Kız, Ömer'e baktı ilgiyle. "Ilgaz que voulait-Il dire? Je ne sais pas le Turc.*" (*Ilgaz ne dedi? Türkçe bilmiyorum.)
"Zahmet olmazsa Clair'e tercüme edersiniz Yüzbaşı," Ilgaz masadaki menüyü evirip çevirirken sahte bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. Başımı çevirip Ömer'e döndüğümde bakışlarının oldukça sert olduğunu gördüm. "Ee nasıl gidiyor Yüzbaşı? Clair ne zaman geldi? Neler yapıyorsunuz?"
Ortamdaki gerginlik az da olsa dağıldığında Ömer, Clair ile nereleri gezdiklerini, bir otelde konakladığını ve kısaca Clair ile arkadaşlıklarından söz etti. Ilgaz umursamaz bir ifadeyle masada oturuyordu. Sıkılmış bir hali vardı. Siparişleri almaya gelen garson masaya geldiğinde Clair ve Ömer bir Türk kahvesi istedi. Ben çilekli milkshake söylediğimde Ilgaz limonatada karar kıldı. Ve o an dondum kaldım. Her zaman gittiğimiz kafede Onur'un sürekli limonata içmesi geldi gözümün önüne. O içiyor diye benim de ara sıra limonata söylemem ve ona eşlik etmem... Dişlerimi kamaştıran o tadı hissettiğimle Onur'dan gözlerimi kaçırmam... "Benim için de bir şiir yazar mısın?"
"Omar m'a dit tu es belle, mais vous êtes encore plus belle que ce que j'attendais.*" Clair'in bana bakıp gülümsemesinden anladığım kadarıyla bana bir şeyler anlatıyordu. Anlamadığım için Ömer'e döndüm. "Senin tahmin ettiğinden daha güzel olduğunu söylüyor." (* Ömer güzel olduğundan bahsetti fakat beklediğimden daha da güzelsin.)
"Merci," diye gülümsedim. "Sen de çok güzelsin kesinlikle." Ömer aramızdaki iletişimi sağlamak için tercümeler yaparken siparişlerimiz de geldi. Ilgaz limonatasından bir yudum aldığında göz göze geldik. Biraz daha sıcak davransa ölürdü sanki. Masanın altından ayağına vurduğumda gözleri açıldı ve "Ne var be?" dercesine yüzüme baktı. Göz ucuyla Ömer'i işaret ettiğimde üzgün olduğunu belirtmesini hatırlattım.
Gözlerini devirdikten sonra geriye yaslandı ve Ömer'e baktı. "Yüzbaşı," dedi bıkkın bir ifadeyle. "Askeriyede olan şu karmaşa yüzünden seni rehin aldım. Bu konuda suçlu ve üzgün hissetmem gerekiyor sanırım," Bu nasıl bir özür cümlesidir yahu? Gözlerimi açıp Ilgaz'a baktığımda oralı olmadı. Umursamazca omuz silkti.
"Ama hissetmiyorsun, değil mi?" Ömer alaycı bir ifadeyle güldüğünde kahvesini dudaklarına götürdü. Clair anlamak için sırayla ikisine de baktığında elle tutulacak kadar belirgin olan gerginlik bir anda paniğe kapılmama neden oldu.
"Tabi ki üzgün hissediyor Yüzbaşı, kasıtlı olan bir şey değildi." Diyerek araya girdim. Ömer bir anlığına baktı ve sıcak bir ifadeyle gülümsedi bana. Ama gözlerinde başka bir ifadenin de olduğuna emindim."Ilgaz'ı benden özür dilemeye zorlamak için buralara kadar sürüklemene gerek yoktu. Ben o meseleyi aştım, geçmişe saplantılı değilimdir."
İşte o anda masada ölüm sessizliği oldu. Ilgaz'ın yüz hatları olabildiğince sertleşti ve gözlerindeki yanan cehenneme bir kez daha tanık oldum. Masanın üzerinde duran elini yumruk yaptığında dudaklarını birbirine bastırdığını gördüm. "Ne kadar rahat biri olduğunu görebiliyoruz, kendini bize anlatmana gerek yok." Ilgaz'ın cümlelerine bulaşmış olan nefret olduğum yerde kalmama neden oldu. Aralarındaki gerginliğin nedenini kendime bağlamıştım bunca zaman. Fakat bilmediğim şeyler olduğu çok açıktı.
"Ne demek tüm bunlar?" diye sorduğumda Ömer de sırtını geriye yasladı. "Ben olduğum gibiyim Ilgaz, bir tür örgüt oluşturan da Murat Atahan'ın ayağını kaydırmak için türlü dolaplar da çeviren sensin. Ordunun askerine silah çeken, orduya kin besleyen de sensin. Arya'nın etrafında dolaşman..."
"Sinirini mi bozuyor?" diye tamamladı cümlesini Ilgaz mimiksiz bir ifadeyle. "Konuyu ne güzel saptırdın. Ben doğru bildiklerimi yapıyorum. Orduya karşı bir kinim de yok. O yere göğe sığdıramadığınız Murat Atahan var ya bu kasabanın da bu ülkenin de sonunu getirebilir. Benim açığımı arayacağına önce onun yolsuzluklarına bir göz at. Ha bir de zamanında yaptığın yanlışlara bir dönüp bak."
"Ilgaz, neler oluyor? Kesin Allah aşkına şunu! Derdiniz ne?"
"Benim bir derdim falan yok," diye omuz silkti Ömer. O kadar şaşkındım ki. Ömer'i ilk kez bu kadar gergin ve öfkeli görüyordum. Burun kemerini sıkıp sakinleşmeye çalıştığında Clair, masanın üzerinden Ömer'in elini tuttu ve endişeyle Fransızca bir şeyler söyledi. Ilgaz masadan kalkıp dış kapının olduğu tarafa yürüdüğünde ellerimi birbirine kenetledim ve az önce bu masada olup bitenleri algılamaya çalıştım. Clair şaşkın bir şekilde giden Ilgaz'ın arkasından bakakaldı. Ömer'e döndüm.
"Siz ikinizin ne derdi var? Önceden tanışıyor muydunuz?" Clair avcunun içini yanağına yaslarken hala idrak etmekte güçlük çekiyordu benim gibi. Ömer elini ensesini atıp ovaladı ve başını iki yana salladı. "Unut gitsin, Arya."
"Öyle mi? Az önce olanlar pek unutulacak gibi değildi de."
"Ilgaz'ı buraya getirmen iyi bir fikir değildi. Söylesene siz ikiniz birlikte misiniz?" Ömer'in zorlanarak sorduğu soruyu saniyeler boyunca düşündüm.Dürüst olmak istedim. Ama net cevabı ben de bilmiyordum. İkimize de şüpheyle bakan Clair bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkında olmalıydı.
"Aramızda neler olup bittiğini inan ki ben de bilmiyorum Ömer ama arkadaştan farklı olduğumuz çok açık,"
Ömer'in gözlerinde tanık olduğum hayal kırıklığı beni onlarca parçaya böldü. Onu kırmak isteyeceğim en son şeydi. Ama Ömer ile benim bir geleceğim yoktu ki. Babama yakın olması demek birkaç yıl sonra onun damadı olup benim de kocam olacağı anlamına gelmiyordu. O dünyanın güneyindeyse ben kuzeyindeydim, öyle uç noktalardaydık aslında birbirimize. Onu seviyordum tüm kalbimle. Ama ona istediği o aşkı hiçbir zaman veremezdim. Ben o şekilde sadece bir kişiyi sevmiştim. Olmayacak bir şey için Ömer'i de oyalayamazdım. Arkadaşlığımız bozulurdu ve ben onu kaybetmek istemiyordum. Bendeki yeri çok özeldi. Onun iyi kalbini seviyordum, utandığında açık mavi gözlerinin kısılmasını. Düşünceli, sadık ve centilmen oluşunu seviyordum.
"Üzgünüm," diye bakışlarımı masaya diktiğimde Clair bir şeyler söyledi. Onun da uzanıp elini tuttum ve anlamasa bile bu gerginlik için üzgün olduğumu belirttim. Hala sesini çıkarmayan Ömer'e dönüp kısaca sarıldım. "Ne zaman istersen konuşabiliriz Yüzbaşı, arkadaşın olarak her zaman yanında olacağım. Clair'e de ondan hoşlandığımı ve tüm bunlar için üzgün olduğumu söyle. Seni arayacağım," diyerek masadan kalktığımda çantamı boynuma geçirdim ve onlara kısaca el salladım. Ömer'i üzgün ve Clair'i de şaşkın bir halde bırakırken derin bir nefes alıp kendimi dışarı attım. Araba bıraktığımız yerde dururken Ilgaz'ın arabaya yaslanmış beni beklediğini gördüm. Ellerini yumruk yapıp sıktığını gördükten birkaç saniye sonra yumruğunu arabanın kaputuna geçirdi. Telaşlı adımlarla yanına geldikten sonra ellerimi önce omuzlarına yerleştirip bana bakmasını sağladım ve ardından da kıpkırmızı olmuş sağ elini avcumun içine aldım. Elini ovuştururken diğer elimle önüne gelen saç tutamlarını geriye yatırdım.
"Önceden tanıştığınızı bana söylemedin. Haberim yoktu. Bilseydim, buraya gelmene izin vermezdim. Benim hatam, her şey berbat oldu. Ömer'i kırdım, Clair'e ayıp oldu ve sen... İyi görünmüyorsun."
Derin bir nefesi kalın alt dudağından dışarıya bıraktığında avcumun içindeki elini açtım ve parmaklarımı elinde gezdirdim. "Anneannem ben küçükken saçma salak konuşan çocuklara öfkelendiğimde elimi ovalardı ve biliyor musun işe yarardı,"
Bir şey söylemeden yüzüme baktı, dikkatle yüzümü inceledikten sonra ellerimize çevirdi bakışlarını. Az biraz da olsa sakinlediğini söyleyebilirdim. Fakat gözlerindeki öfke yerini derin bir kedere bırakmıştı. "Yüzbaşı seni kızdıracak ne yapmış olabilir ki düşünüyorum. Yani aslında o iyi niyetli biri,"
"11 yıl önce, evimize gelmişti. Bir mektup getirmek için. Beni gördüğünde şaşırdı ve kim olduğumu sordu. Hiçbir şeyden haberim yoktu. O da belli ki bazı noktaları bilmiyordu. Mektubu almak istedim vermedi. Birkaç dakika boğuştuktan sonra mektup elime geçti. Okudum. Okumak istemediğim onlarca an oldu sonradan. Bazen diyorum ki acaba hiç okumasaydım ve Ömer'in gitmesine izin verseydim, her şey daha mı farklı olurdu diye düşünüyorum. Ama biliyorum ki bu olayın peşini on üç yaşındayken dahi bırakmazdım."
Bahsettikleri kafamda hiçbir şeye oturmadı. Mektup? Ne mektubu? Daha önce hiç tanışmıyorlarsa Ömer, niye Ilgazların evine bir mektup getirsin ki?
"Ilgaz, anlamıyorum..." Yüzüne baktığımda renginin sapsarı olduğunu gördüm. Gözlerinde ıstırap çeken bir ifade vardı. "Bazen diyorum ki babama o mektubu hiç göstermemeliydim,"
Ne olabileceğine dair beynimi zorladığımda yine hiçbir cevaba ulaşamadım. Belli ki o mektup her neyse Ilgaz'ın da, babasının da hoşuna gitmemişti. Ömer'in bunlarla ne tür bir bağlantısı olabilirdi ki?
"Her ne olduysa eminim ki senin suçun değildi Ilgaz. Sanıyorum ki Ömer'in de doğrudan bir ilgisi yoktu." Yatıştırıcı bir sesle konuşmaya çalıştım ve diğer elimi yanağının üzerine yerleştirdim. Onu ilk kez bu kadar dağılmış ve savunmasız görüyordum. On bir yıl önce her ne olduysa Ilgaz'ı derinden sarsmıştı. Onu bu şekilde görmek canımın acımasına neden oldu. Onu böyle görmektense tüm acılarını kendime alıp benimkilere ekleyebilirdim. Yeter ki onu bu şekilde bir daha görmeyeyim.
"Omuzlarına gelen sarı saçları vardı. O yüzden ne zaman saçları sarı olan bir kadına denk gelsem... Kaçmak istedim. Geçmişimin bile beni bulamayacağı bir yere. Sanki saçları sarı olan her kadın ona benzeyecekmiş gibi... Sanki hepsi aynı şeyi yapacakmış gibi,"
Ellerini ellerimden çektiğinde yüzüne doğru koydu ve gözlerini ovuşturdu. "Gece uyumak için ne zaman gözlerimi kapatsam onun yüzünü görüyorum. Nasıl baktığını... Yüzünü örtmüş olan sarı saçlarını... Bana böyle olmasını istememiştim deyişini..."
"Ilgaz," diye yavaşça ona sokuldum ve yüzünü kapatan ellerini çektim. "Annen mi?" diye sorduğumda cevap vermedi ve bir anda ellerini belime atıp bana sarıldı. Yüzünü omzuma gömdüğünde ellerim şaşkınlıkla havada kalakaldı. Vücudunun buz gibi olduğunu ve titrediğini hissediyordum. Ellerimi boynuna dolayıp ensesinde birleştirdim. Saçlarını yavaşça okşarken burnumun sızladığını hissediyordum. Gözlerime dolan yaşlarla mücadele etmeye çalışırken Ilgaz'ın annesinin her ne yaptıysa onu derinden sarstığına şahit olmuştum. Ondan bahsetmemesinin sebebi buydu. Onda unutulmayacak derin yaralar açmıştı. Ve Ömer bu olayın neresindeyse bir şekilde geçmiş eşelenmişti. "Geçecek," diye mırıldandım ellerimi saçlarında usulca gezdirirken.
"Onu affedemiyorum," Ses tonundaki çaresizlik ve acı kaskatı kesilmeme sebep oldu. İlk kez Ilgaz'ı bu kadar savunmasız, bu kadar canı yanmış, bu kadar çaresiz ve perişan görüyordum. Çoğu zaman duygularını bir maskenin ardına yığmak konusunda başarılı olmuştu. Ama şimdi yapamamıştı. Ne söyleyebilirdim ki? Affet desem affedecek miydi? Bazı şeylerin affı olmazdı. Fakat affetmedikçe de insanın kalbinde nasıl bir yüke dönüştüğünü biliyordum o acının. Belki bir araya gelip konuşmalıydılar. Her ne yaşanmışsa yaşansın onu dinlemeliydi.
"Ama kendimi de affedemiyorum... Onu ne zaman hatırlayacak olsam bana boynuna geçirdiği iple ve o ölü gözleriyle bakıyor. Gözümün önünden gitmiyor, gitmiyor, gitmiyor. Silmek istiyorum, sıfırlayabilmek... O kapıyı hiç açmamış olmamayı diliyorum. Babama hiç söylememiş olmayı... Hiç öğrenmemiş olmayı... Kaybettim, her şeyi kaybettim..."
Gözlerimdeki yaşlar yanaklarıma hızlıca süzüldüğünde duyduklarımı sindirebilmek tahmin edildiğinden daha da zordu. Binlerce çivi yutmuş gibiydim, yutkunamıyordum bile. Gözlerimdeki yaşlardan önümü göremiyor, acı verici bir uğultudan başka bir şey duyamıyordum. Ilgaz'ın yüzü omzuma hala kapalı vaziyetteydi. Omuzlarının hafifçe sarsıldığını anladığımda içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim. Annesi intihar etmişti. Sustum. Hiç söylenmemiş kelimelerin çığlıklarını dinledik bir süre. Acısından bir parça da olsa koparıp onu yatıştırabilmek istedim. Fakat kanım vücudumdan çekilmiş gibiydi. Dilim tutuldu. Üşüdüm. Bir ölüm soğukluğu sardı bedenimi. Bir silahın tetiği ateşlendi kalbimde veyahut boynuma kalın bir ip sarıldı nefesimi kesmek istercesine. Ilgaz ile biz nerdeyse aynı iki kırgın ruhtuk. Birilerinin kendine kurtuluş yolu diye seçtiği o yolda yara bere içinde düşe kalka ilerlemeye çalışan iki ruh. Onu anlıyordum. Ve sadece kelimelerde kalan bir anlıyorum değildi bu. Santim santim ezbere bildiğim bu acıyı anlıyor ve de hayrete düşüyordum.
İnsan sanıyordu ki dünyanın en bahtsız ve acı çeken insanı kendisi. Hâlbuki başkaları da vardı. Farklı evlerde dört duvara sıkışmış başka başka acılar vardı. Ayrı evlerde aynı acılarımıza ağlıyorduk. Kimimiz avunuyorduk, kimimiz unutamazsak bile üzerine toprak atıyorduk. Bir mezara gömüyorduk geçmişi. Çaresizce de o ölü toprağın bir gün çiçek vermesini umut ediyorduk. Boğazımıza kadar haykırmak istediklerimizle doluyken bazen bir bakışa kanıp hepsini yutuyor ve kaybediyorduk. Ve senelerce tek bir an bile o gülüşü görebilmek için yaşıyor milyon tane anımızı kaçırıyorduk. Hayat tesadüfler silsilesiydi. Yaptıklarımız ve yapmadıklarımız her an başka bir olasılık doğuruyor başka bir yön çiziyordu önümüze. Hayatımız üzerine düşünülmemiş o ufacık anların çizdiği bir yörüngedeydi. Pamuk ipliğine bağlıydı. Ya kal ya git. Ya söyle ya da inkâr et. Ya sev ya da terk et.
Ayak bastığınız her yerde on binlerce insan nefes almıştı, ağlamıştı, gülmüştü. Kırgınlıklarını, mutluluklarını biriktirmişti. Hiç bilmediniz, onlar da sizi hiç bilmediler. Ama bir gün hayat birbirlerinden hiç haberi olmayan iki insanı aynı yerde, aynı noktada ve aynı rüyada bir araya getirebilirdi. İşte buna kader deniyordu. Ne tuhaftır ki bazen kaderin bize hazırladığı oyunlar ve yazmış olduğu son en başından bellidir.
Ilgaz'ın o gece o arabada onu öptükten sonra söylediği cümle de tam da bu an zihnime düştü. Gözlerimden düşen o yaş kaderi yazan mürekkebin üzerine damladı. "Belki kehanet diyeceksin ama sarışın bir kadının benim sonum olacağına inanıyorum. O yüzden yarından itibaren sen yoluna ben yoluma gidelim, kedicik." Ama öyle olmadı.
Bu hikayede karakterlerin tesadüflerle iç içe geçmiş hayatlarından bahsediyorum. Tesadüfler var, bu gerçek hayatta da mevcut. Üstelik bu bir kurgu. Yani Ilgaz, Arya, Murat, Özge, Onur ve Ömer'in birbirleriyle ortak bir geçmişleri olmaları mümkün. Bahsedilen olaylar sadece bu kasabada ve İstanbul'un belirli bir yerinde geçiyor. Kendimce bir mantığa oturtuyorum, elimden geldiğince. Ilgaz'ın geçmişinde bazı şeyleri açığa vursam da hala olayın tamamı söylenmedi. Ömer'in bağlantısı ne ve tam olarak ne yaşandı? Tahminlerinizi bekliyorum. Ve de çok öpüyorum, görüşene dek kendinize cici bakın.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro