10. BÖLÜM: " SÖNMEYECEK OLAN BİR MUM"
- Adele | Million Years Ago
10. BÖLÜM "SÖNMEYECEK OLAN BİR MUM"
Fırtına ve şiddetli yağmura bir de zifiri karanlık geceyi bile aydınlatan şimşekler eklenince kendi adımlarımı bile duymak ürkütücü hale gelmişti. İçerisini aydınlatan şimşek, gölgemin duvarda yansıyıp adeta bir devi andırmasına neden oluyordu. Parmak uçlarımda oldukça yavaş adımlarla biraz daha ilerledim ve kapıya yaklaştım. Nöbetçilerden arakladığım anahtarı cebimden çıkardım ve kapının kilidine yerleştirip bir kez çevirdim. Kapı açıldığını belli eden bir gıcırtı çıkardığında zafer kazanmış bir edayla gülümsedim. Babam bu meseleye karışmamamı söylemişti, onu dinleyecek değildim. Kimse onu zorla bir yere kilitleyip böyle saçma bir ceza veremezdi, babası bile olsa!
Kapıyı ittirip içeri girdiğimde onun yatağında sırt üstü uyuduğunu gördüm. Perdeleri açık camdan içeri giren loş aydınlık yüzüne vuruyordu. Bir elini göğsünün üzerine yerleştirmişti, düzenli nefes alış verişleriyle inip kalkıyordu. Gayriihtiyari dudaklarımdan bir nefes döküldü. Uyurken o kadar masum duruyordu ki. Dünyanın en kusursuz anlarıydı sanki. Yağmurun cama vuran tıkırtısı büyüleyici bir melodiydi, bunu dinlerken ve ona bakarken milyon yıl orada durabilirdim sanırım. Boğazıma bir yumru oturdu ve bakışlarımı yere eğdim. Sol elim kalbimin üzerine gitti. Onunlayken her seferinde kalbimin sızladığını hissediyordum. Bir arkadaş bir arkadaşı için böyle hissedebilir miydi?
Bir anda dünyanın en mutsuz insanı gibi hissettim, oysa o beni güldürebilen tek kişiydi. Yavaş adımlarla yanına yaklaştım. Onu uyandıracaktım ama bir yandan da uyandırmaya kıyamıyordum. Hafifçe eğildim, dalgalı saçlarım yüzüne değmesin diye sırtıma doğru attım. Yumuşak, koyu saçlarına dokunmak için büyük bir dürtü duydum. Bir kez daha şimşek çaktı, sanki beni uyarmak istercesine. İlk kez ne zaman anladığımı sorsalar bu anı söylerdim sanırım. Çünkü yalnız gökyüzünde şimşek çakmamıştı, kalbimde daha şiddetlisini hissettim. Ama benimki parlak bir ışık gibi parlamamıştı, kasvetli bir gece gibi kalbimi örtmüştü.
"Arya?" Gözlerini yavaşça araladı ve uyku mahmurluğunda bir bana bir etrafına baktı. "Burada ne arıyorsun?" Yatakta doğrulup başını kapıya doğru çevirdi. Gözleri beni bulduğunda oldukça şaşkındı. "İnanmıyorum, içeriye nasıl girdin?"
Elimdeki anahtarı kaldırıp buruk bir şekilde gülümsedim. "Seni bu odadan kaçırıyor ve özgür kılıyorum, benimle misin?"
"Benimle misin, kedicik?"
Ilgaz'ın sorusu birkaç dakika havada asılı kaldı. Zihnimi meşgul eden anıdan kurtulmak için silkelenmem gerekti. Başımı kaldırdığımda önce Ilgaz'a baktım, daha sonra da Serkan'a döndüm. İkisi de vereceğim cevabı pür dikkat dinliyorlardı. Serkan'ın yanındakiler bana tehdit edercesine bakıyorlar ve sabırsız bir ifadeyle bekliyorlardı.
"Evet," diyerek Ilgaz'ın uzattığı elini tuttum, bu hareketimle beni yanına çekti. Bir anlığına bakışlarımı kaldırıp gözlerine baktım, onu seçmemden memnun olmuş gibiydi. Bakışlarımı çekip konuşan Serkan'a baktım.
"Şu işe bakın, Ateşoğlu altına aldığı kızlara isim de takar olmuş. Senin bundan fazlası olduğuna inanmıştım Arya, çocukluğumda hoşlandığım kız... Böyle değildi."
"Benim de çocukluğumda en yakın arkadaşlarımdan olan çocuk kız kardeşimi öldürmekle tehdit edecek kadar aşağılık değildi."
"Sana emredilmesinden hoşlandığına göre birilerinin altına yatan sensin." Dedi alay ve ima dolu bir sesle Ilgaz. İşte bu cümleden sonra olaylar çığırından çıktı. Serkan ve diğerleri ileri doğru atıldığında görüş açıma aynı anda birden fazla şey girdi. İlk olarak Ilgaz, Serkan'a sert bir yumruk savurdu, öyle ki sesini duymuştum ve bu yüzümü buruşturmama neden oldu. Bu sırada birkaç kişi de Ilgaz'a vurduğunda Ilgaz cebinden çıkardığı çakıyla onları savuşturdu. Fakat ne kadar iyi dövüşürse dövüşsün bir kişi aynı anda on üç kişiyle birden nasıl dövüşebilirdi?
Bana doğru gelen adamlardan biri gözlerime büyütmeme neden oldu. Elimde tuttuğum çantamı hiç düşünmeden kafasına geçirdim. Bacağımı da kaldırıp karnına hızlı bir tekme savurdum, iri yarı olduğu için sadece sendeledi, yere düşmedi. Toparlanmasına izin vermeden bu kez yumruğumu burnuna doğru çaktım. Albay, her zaman burun darbesinin karşı tarafın canını fazla yaktığını söylerdi. Ortaokulda kızları hatta oğlanları bile dövdüğüm için babam birçok kez okula çağrılmıştı. Müdür ona benim sorunlu bir çocuk olduğumu, bana terbiye vermezse okuldan atılacağımı söylemişti. Babamı az buçuk bilirsiniz, ailemizdeki herhangi bireyin adına leke gelmesinden, hakkında kötü konuşulup küçük düşmekten hoşlanmazdı. Okulda insanlarla pek fazla iletişimim olmadığı için bazı kişiler bana 'ucube sürtük' gibi laflar ediyorlardı. Öfkeli bir ergenlik geçirdim bu yüzden, çok kızın saçları avucumda kalmıştı, erkekleri de fena tekmelerdim. Babam bu yüzden beni karate ve dövüş eğitimi veren bir kursa göndermişti. Çok fazla ilerleyemedim ya da belimde bir siyah kuşağım olmadı. Lakin birçok kızı ve erkeği haklayacak kadar iyi dövüşüyordum. Fakat karşımdaki erkek de iyi dövüşüyorsa işte bu biraz sorun oluşturuyordu.
Burnunu acıyla tutan adama bir tekme daha savurduğumda bu kez onu yere düşürebilmeyi başarmıştım. Aynı anda iki kişinin gelip kolumdan tutmasını engelleyemedim, kollarımı kurtarmak için çırpındım ve sağa sola tekmeler atmaya başladım. "Yeni kız fazla sert çıktı."
"Yataktada bu kadar sert misin, ha? Buna bayılacağıma eminim."
"Beni bırakmazsan o münasip organını keser, boynuna kolye niyetine asarım, anladın mı?"
O sırada yan taraftan uzun bir ıslık sesi duyuldu. Ilgaz aynı anda beş altı kişiyle uğraşırken uzun bir ıslık öttürdü. Ne yaptığını anlayamadım. Yaklaşık on beş yirmi saniye içerisinde sokağın ucundan sessizlikte yükselen köpek havlamaları duyuldu. Bileğimdeki kollar gevşedi ve beni bıraktıklarında ben de onlar gibi arkama baktım. Gözlerime inanamıyordum, yaklaşık on tane kurt köpeği delirmiş gibi bize doğru geliyorlardı.
Hayatım boyunca insanlarla anlaşamadığım gibi hayvanlarla da aram çok iyi olmamıştı. Sadece kuşları, tavşanları severdim. Kediler köpekler, uzaktan daha güzeldiler. Hele ki kurt köpekleri çok çok uzağımda olmalıydılar!
Her şey o kadar hızlı oldu ki. Hayvanların bana saldırmasına bile kendimi hazırladım. Kendimi öyle kasmıştım ki bacaklarımın titrediğini fark ettim. Hepsi havlayarak kimi buldularsa saldırmaya başladılar. Bacaklarının üstünde kalktıklarında neredeyse bir insan boyu kadar uzuyorlardı. Bir tanesi bizim yanımıza geldi. Diğerlerinin kotlarını çekiştirmeye başladıklarında dehşet içinde gözlerimi açtım. Birisi beni hızlıca belimden çekti. Ilgaz ile göz göze geldiğimde titrediğimin farkına varmış olmalıydı. Köpeklerin ve adamların bağırışları kulaklarımı tırmalıyordu. Beş altı kişi çoktan kaçmıştı. Diğerleri köpekle uğraşıyordu, birkaçı da Ilgaz onları dövdüğü için yerdeydi.
"Hadi oğlum, parçala onları!" diye bir ıslık daha öttürdü Ilgaz. Hayvanlar daha yüksek sesle uludular ve adamların üstlerine saldırdılar. Serkan ve yerde yatanlar da dâhil tüm hepsi hayvanlardan kurtulmak için tabana kuvvet kaçmaya başladıklarında her şeyi olduğum yerden izledim. Köpeklerin çoğu onların peşinden gitti fakat bir tanesi yanımızda kaldı ve arka ayaklarının üstüne oturarak bana ve Ilgaz'a bakmaya başladı.
Dilini çıkardı ve aynı anda kuyruğunu sallamaya başladı. "Seni dinliyorlar," Dedim hayret içerisinde. "Ona buradan gitmesini söyle." Köpek bu dediğimi duymuş gibi tekrar dört ayağının üzerine kalktı ve bana doğru gelmeye başladı. Küçük bir çığlık dudaklarımdan istemsizce döküldü ve Ilgaz'ın arkasına geçtim. Ellerimi omuzlarına yerleştirip ayakuçlarımda yükseldim ve omuzlarının arasından başımı kaldırıp hayvanı göz hapsine aldım. "Bir şey desene beni de parçalayacak!" Beyefendi benimle eğleniyordu! Kısık sesle güdüğünü duydum.
Hayvan, Ilgaz'ın yanından dolaşarak bana yaklaştığında Ilgaz'ın diğer tarafına geçtim. Kaçsam ben daha sokağı dönemeden bana yetişeceğini biliyordum. "Sakin ol, sadece seni kokluyor. Benimle olduğunu fark etti. Onlara yaptığı gibi sana saldırmayacak."
Siyah kurt köpeği bana doğru havladı ve tekrar pes etmeden yanıma geldi, bacaklarımın etrafında dolandı. Bacaklarımın beni taşıyamadığını hissettim. Hiçbir köpekle bu kadar yakın olduğumu hatırlamıyordum.
"Ona benden uzaklaşmasını söyle," Sesim bir mırıltı gibi çıkmıştı. Demin on üç kişi tarafından kıstırılmak mı yoksa bu köpeğin beni ısırmak istemesi mi daha kötüydü bilmiyorum Ah, ne diyorum? Tabi ki bu daha kötüydü!
"Serkan'la arkamdan planlar yaptın ve şimdi bu tatlı köpeğe seni bırakmasını söylememi mi istiyorsun?" Köpek bacağıma sürtüğünde dişlerimi biraz daha sıktım. Kesinlikle ağlamak istiyordum, benden bir köpekle mi intikam alıyordu yani?
Kaçmak için yeltendiğimde Ilgaz beni kollarımdan tuttu. Sırtım onun göğsüne yaslandı ve dudağını kulağıma yaklaştırdı. "Hey, kaçma. Biliyorsun ki kaçarsan kovalar. Merak etme sana bir şey yapmayacak." Ilgaz beni bıraktıktan sonra yavaşça eğildi ve köpeğin başını okşamaya başladı. Çok şükür ki köpek bana olan ilgisini kaybetmiş Ilgaz'a kuyruğunu sallıyordu. Alnımda oluşan ter birikintilerini elimin tersiyle sildim. Köpek, dili dışarıda bir şekilde tekrar bana baktığında Ilgaz bir kahkaha attı. "Sanırım seni tahminimden fazla sevdi. Dişisi gibi görüyor,"
Bu şakası hiç hoşuma gitmedi, kaşlarımı biraz daha çattım. Sinirden doğru kelimeyi bile bulabileceğimi sanmıyordum. "Burada daha fazla durmayacağım." Diyerek yürümeye başladım. Bacaklarımdaki titreme biraz daha azalmıştı, montuma daha fazla sarındım. Soğuğu bir anda daha fazla hissetmiştim saki. Beklediğim gibi bana yetişti ve yanımda yürümeye başladı. Arkama bakma gereği duydum, çok şükür ki köpek gelmiyordu. "Benimle yürümek zorunda değilsin," dedim yan tarafımdaki rahatsızca varlığını hatırlayınca. Ellerimi ceplerime yerleştirdim ve karanlık sokaktan köprünün altındaki caddeye çıkarken ona kısa bir bakış attım.
"Biliyorum," Sesi bir homurtuya benzer çıktı. Hareketleri ve adımları benimle uyumluydu. Bu kaşlarımı biraz daha çatmama neden oldu. Ona neden sinir olduğumu da bilmiyordum, hem köpek mevzusu, benim hakkımda söyledikleri, Serkan'la ona ihanet etmeye gönüllü olduğumu düşünmesi...
"Ama seni gözümün önünden bir an için bile ayırdığımda olabilecekleri gördük. Bunun tekrar olmasına izin verir miyim sanıyorsun?"
Köprünün ışıklarının ve mükemmel dolunayın yansımasının denize vuruşunu kısa bir süre izledim ve omzumun üzerinden biraz arkamdaki ona baktım. "Seni dinleyeceğimi nereden biliyorsun? Ben birilerinin söylediklerini yapmaktan hiç hoşlanmam ve yapmam da."
Bir kaşı yukarı kalktı, ellerini ceketinin cebine sokmuştu. Rüzgâr dalgalı, kumral saçlarını hareketlendirdi. O da benim gibi denize bakıyordu, uzunca bir sessizlikten sonra beni cevapladı. "Ne önemi var? Nasıl olsa hayatta asla yapmam dediğimiz şeyleri yapıyoruz, değil mi? Hoşuna gitse de gitmese de burada kaldığın sürece gözümün önünden ayrılmayacaksın, bu tartışmaya açık bir konu bile değil."
Bir şey söylemek için ağzı açtığımda başını hafifçe öne doğru salladı ve susmamı işaret etti. "Serkanlar mahalleye giden yolu bu akşam kapamış olabilirler güvende kalmak için bu gece bir pansiyonda kalacağız, o yüzden uslu bir kız ol kedicik ve beni takip et."
***
"Bir oda," Girdiğimiz bu döküntü pansiyonu incelerken Ilgaz önündeki zile art arda defalarca bastı. Duvarlardaki boyanın az bir kısmı dökülmüştü ve rengi soluk bir maviydi. Küçük bir giriş ve resepsiyon yeri vardı. Yan taraftaki yukarıya çıkan merdivenler tahtaydı. Sonunda kırklı yaşlarında gözüken, esmer ve kilolu bir kadın ağır hareketlerle içeriden çıktı. Somurtuk yüzlüydü bu yüzden onu 9.sınıftaki fizik öğretmenime benzettim. İkisi de birbirinden gudubet ve ürkütücüydüler. Bize kısa bir bakış attıktan sonra arkasındaki anahtarlardan birini Ilgaz'a uzattı. "Kırk lira," Sesi de bir o kadar boğuk ve sertti.
Ilgaz cebinden cüzdanını çıkardı ve saniyeler içerisinde iki yirmiliğini kadına uzattı. "2. Kat, 207 numara." Dediğinde göz devirme isteğime engel olamadım. Eminim ki birinci kattaki tüm odalar doluydu! Bu döküntü yere başka kim gelirdi ki? Hele ki böyle bir sahibi varsa? Düşük bütçeli korku filmlerinden fırlamış gibiydi ve herkes o filmlerdeki sarışın kıza ne olduğunu bilirdi.
Ilgaz önden ben arkasından merdivenleri çıkarken bir kez daha arkamı dönüp kadına baktım, o da yüzünde mimik dahi oynamadan bana baktı. Aceleyle önüme döndüm ve hızlı adımlarla merdivenleri çıktım. Her basamakta merdivenler gıcırdıyordu, ben biraz daha hızlı çıktığımda Ilgaz bana ters ters baktı. Birinci kata geldiğimizde duvarda asılı duran tablolardaki anlamsız şekillere baktım. Bir şizofrenin elinden çıkmışçasına tablolar karmakarışık ve anlamsızdı. Bir katta sekiz oda vardı, holü soluk, sarı bir ışık aydınlatıyordu. Etrafa bakına bakına ikinci kata da çıktığımızda en kenardaki odalardan birinin önünde durdu Ilgaz ve kapıyı anahtarla açtı.
Oda orta büyüklükteydi, duvarlar kese kâğıdı rengindeydi ve en uç köşesinde az da olsa rutubet vardı. Yatak başlığı duvara dayalıydı ve her iki yanında da küçük komodinler bulunuyordu. Bir de pencerenin önünde kadife, yeşil renkli ikili bir koltuk ve iki kapaklı küçük bir dolap vardı.
Bu gece burada kalmak hiç hoşuma gitmedi, yatağa bakıp burun kıvırdım. Yatağın yorganını kaldırdım ve eğilip çarşafları kokladım. Çok şükür ki yeni yıkanmış gibi çiçekli deterjan kokuyordu. Aynı şekilde yorganı ve yastıkları da kokladığımda Ilgaz bir kahkaha patlattı. "Kocasından şüphelenen kadınlar gibisin şu an."
"Herkesin yattığı çarşaflarda yatacak değildim, eh en azından temiz görünüyor." Yatağın üzerine oturduğumda Ilgaz da üzerindeki ceketini çıkarıp kanepenin üstüne koydu. "Eh, haliyle beş yıldızlı otellerde kalmaya alışıksın sosyete kediciği." dedikten sonra ona ters ters baktım. " Ayrıca çarşafların temizliğinden çok odanın soğukluğu sinir bozucu." Diyerek elini kalorifer peteğine attı. "Çok az yanıyor."
Montumun fermuarını gönülsüz indirdim ve ayağımdaki botları çıkarmaya koyuldum. Ilgaz ile aynı yerde kalacak olmak zihnimi meşgul ediyordu. Aynı yatakta mı yatacaktık? Bu yorgandan başka yorgan olmadığı için Ilgaz'ın kanepede yatma ihtimali de ortadan kalıyordu. Orada yatamayacak kadar oda soğuktu.
Şu ana kadar aynı yatakta sadece sevdiğim erkekle yatmıştım. Onu unutmak için de birkaç kişiyle fazla ileri gitmeden ön sevişme yaşamıştım lakin ondan başka hiç kimseyle uyumamıştım. Bu mecburi bir durum, diye hatırlattım kendime. Ayakkabıları usulca yan tarafa koyduğumda kanepenin üzerine oturmuş Ilgaz'a baktım. Montumu üzerimden çıkardıktan sonra, "Işığı kapayayım mı?" diye sordu.
"Bu soğukta orada yatamazsın," dedim gönülsüz bir sesle. "Ben en sağa yatacağım, sen de sol tarafa yatarsın. Nasıl olsa yatak geniş, bu gecelik idare ederiz." Dedim. Gayet soğukkanlı bir ifadeyle bunları söylemiştim fakat bu gece uyuyabileceğimi hiç sanmıyordum. Doruk ile aynı yatakta uyumak gibi düşünmeliydim. Neticede Doruk benim arkadaşımdı, erkek kardeşim gibiydi, Ilgaz ile anlaşamıyor olabilirdik ama sonuçta o da arkadaşım sayılırdı. Ne demezsin!
"Pekâlâ," diyerek ışığı kapatmaya gittiğinde hemen kabul etmesi sinirimi bozmuştu. Gerçi kabul etmese de kesinlikle benden tiksindiğini düşünürdüm. Yatağın içine girdiğimde olabilecek en kenara kaydım, o da yatağın ayakucundan geçerek sol tarafa doğru yürüdü. Neyse ki karanlıkta yüz ifademi görmüyor olmalıydı.
Yatak onun ağırlığıyla hafifçe çöktüğünde o da yorganın altına girmişti. "Doruk'la yatmak gibi," diye tekrarladım. Gören de Doruk ile sürekli aynı yatakta yattığımızı düşünürdü. Çocukken çadır kurduğumuzda falan yan yana yatmıştık, kardeş kardeş. Fakat o zaman da çocuktuk yattığımız da yatak değildi.
"Doruk mu?" diye sorduğunda telaşla gözlerim açıldı. "Şey... Doruk diyorum bana kızgın mı? Öğrendi mi yani?"
"Zaten bir şeyler karıştırdığının farkındaydık fakat Doruk ile Beyza inanmak istemedi. Son olarak Buğra'ya birinin canını sıktığını söylediğinde yüzde yüz emin olduk. Sana kızıp kızmadığını kendin sorarsın lakin Serkan ile işbirliği yapmanı kolay sindirebileceğini sanmıyorum."
Tavanı seyretmeye devam ederken ellerimi göğsümde kenetledim, bıkkınlıkla bir nefes verdim dudaklarımdan. "Benim sadece bir gün içerisinde ne kadar çok şey yaşadığımı anlamak bu kadar mı zor?" diye sitem ettim. Ilgaz'a ne kızabiliyordum, ne de sinirlenebiliyordum. Tüm bu yaşananlar tahmin ettiğimden daha fazla yormuştu beni. Ama anlamadığım bir şekilde bir yanım kırılmıştı.
"Bana söyleyebilirdin. Bana kızgınsan Doruk'a söyleyebilirdin. Emin ol onunla işbirliği yapmandan daha mantıklı olurdu bu."
Bu kez ona doğru döndüm ve ellerimi başımın altında birleştim. Dışarıdan yüzüne vuran ay ışığında parlayan gözlerine baktım. "Söyleyebilirdim ve o da kardeşime zarar verebilirdi. Onun ne kadar tehlikeli olduğunu kestiremezken, bu işin içinde kimlerin olduğunu bilemezken riske atacağım bir şey değildi bu. On yedi yaşında her şeyden habersiz bir kızın hayatıyla ilgili kumar oynayamazdım. Hoş, Serkan onu seçmediğim için hala ona zarar verebilir."
"Benimkinle oynamak daha cazip geldi sana." Diyerek gözlerimin içine baktı. Gözlerinde gördüğüm hayal kırıklığı yutkunmama sebep oldu. "İyi geceler," diyerek bana arkasını döndüğünde şaşkınlıkla kalakaldım. "Ilgaz..." diye sessizce mırıldandığımda cevap vermedi. Omzuna dokunup dokunmamak arasında kaldığımda bunun doğru olmayacağını düşündüm ve ben de ona arkamı döndüm. "İyi geceler,"
Uzunca bir süre sessizliği dinledim. Onun düzenli nefes alışverişlerinden anladığım üzere o uyumuştu. Gamsız herif! Ben gözümü bile kırpamıyordum. Zaten insan ilişkilerinde oldukça kopuktum, Doruk ve Beyza'ya kendimi nasıl affettirirdim bilmiyorum. Kendimi affettirmek için çok çabalayan bir insan değildim. Kimi zaman tek başıma kalsam bile sorun etmezken kimi zaman birilerini kaybetmeyi hiç göze alamıyordum. Hem Ilgaz, benimle misin dediğinde onu seçmiştim hala neyin kızgınlığıydı bu?
Saatler boyunca düşüncelerle boğuştum durdum, herkesi tek tek düşündüm. Yine uykusuzluğum almış başını gitmişti. Yatakta istediğim gibi de dönemediğim için bu gece benim için işkence halini aldı. Koyun saydım durdum, hiçbir işe yaramadı. Kim bulmuşsa halt etmiş! Gözlerim o kadar yorgundu ama beynimde zerre uyku isteği yoktu. Saatlerce put gibi yatıp durdum, en sonunda biraz da olsa dalabildim.
Sabah uyandığımda yavaşça gözlerimi aralarken gördüğüm manzara gözümün yuvalarından çıkmasına neden olacaktı az kalsın. Ilgaz kendi tarafından oldukça kaymıştı ve neredeyse dibimdeydi. İkimiz de birbirimize doğru döndüğümüzden neredeyse burun burundaydık. Ayrıca yorganın üstünden dahi olsa kolunu üzerime atmıştı. Ah, Ilgaz!
Yüzüme çarpan ılık nefesleri beni sersemletirken bana oldukça yakın olan dudaklarına bakmamak için çaba harcadım. Her yerimi müthiş bir sıcaklık basmıştı. Belki de kaloriferler cayır cayır yanıyordu, bilemiyorum. Usulca kalkmaya yeltendiğimde üzerimdeki kolu yüzünden pek başarılı olamadım. Tekrar kafamı yastığa geri koydum, dudaklarımız yine aynı hizaya gelmişti. "Ilgaz..." diyerek hafifçe kolunu dürttüm. Uykusu derin olmalıydı, hala uyanmadı. Bir kez daha dürttüm ve tekrar seslendim. "Ilgaz, uyansana..." Yine hiçbir hareketlilik olmadığında ofladım. Bu kadar dibimde olması farklı şeyler düşünmeme neden oluyordu ve bu hiç hoş değildi. Boynumdaki yorganı çektim ve elimi yelpaze gibi salladım. Niye bu kadar sıcak olmuştu ki? En sonunda dayanamadım ve bağırdım. "Heeey, uyan!"
Bir anda gözlerini açtığında bu kez neye uğradığını şaşıran bendim. Gayet hızlı bir refleksle beni yatağa yatırdı ve kollarımı kafamın üzerinde birleştirip üzerime çıktı. Her şey saniyeler içinde olduğu için ağzım açık kalmış bir şekilde ona baktım. Bir eliyle bileklerimi tutarken diğer eliyle saçlarını karıştırdı ve bana anlamak istercesine baktı. "Kedicik?" Gözleri uyku mahmurluğunda anlamak istercesine bana bakıyordu. Dalgalı saçları dağılmıştı ve dudakları şaşkın bir ifadeyle aralandı.
Ben olduğumu anladığında bileklerimdeki elini çekti ve bu kez kontrollü ama hızlı bir biçimde üzerimden kalktı. "Affedersin, uyku sersemi ne olduğunu anlamadım."
Yataktan kıpırdayamadım bile bu şoku sindirmem için biraz beklemem gerekti. Adam dibimden kalksın diye uyandırmıştım, daha da beteri üstüme çıkmıştı! Sesli bir şekilde yutkundum. Sadece her şey o kadar ani olduğu için şaşırmıştım, yoksa bu olabilir bir şeydi.
Yataktan kalktığında dikilmiş bana bakıyordu. Bir eliyle ensesini kaşıdı ve başını hafifçe eğdi. "Bir yerini incittim mi?" diye sordu. Başımı iki yana salladığımda hala sersem gibiydim. Yatakta yavaşça doğrulduğumda tereddütle ona baktım. Kendimi neden liseli utangaç kızlar gibi hissediyordum? Uyku sersemi daha çekici olması ve dudaklarının benim dibimde olması sadece biraz kafamı karıştırmıştı. Bu normal, diye düşündüm. Bir geyin yanına bir erkek koysanız, aynı şekilde bir lezbiyen, bir kadınla bu kadar yakın olsa aynı şekilde etkilenirdi. Ben de bir heteroseksüel olduğumdan dibimdeki bir erkeğin dikkatimi dağıtması normaldi.
Ilgaz kanepenin üzerindeki ceketini giyerken başıyla işaret verdi. "Sen de montunu ve ayakkabılarını giy de çıkalım."
"Tamam," dedim üzerimdeki yorganı kaldırırken, yan taraftaki ayakkabıları aldım ve hızlıca ayağıma geçirdim.
Pansiyondan çıktığımızda gündüz gözüyle bu sokaklar daha az ürkütücü gözüktü gözüme. Sahil boyunca yürüdük. Bugün grimsi bir renge bürünen denizi ve üzerinde uçuşan martıları izlemek harikuladeydi. Yol boyunca sessiz kaldık, biriyle beraber yürürken hiç konuşmamak rahatsız ediciydi. "Ilgaz..." diye söze başladığımda bana karşıdaki simitçiyi işaret etti. "Hadi gel," Oflayarak peşinden gittiğimde Ilgaz iki simidi eline almıştı, adama parasını ödedikten sonra "Kolay gelsin, abi." Deyip yanıma geldi ve simidi bana uzattı. Aslına bakılırsa acıkmıştım, o yüzden simitten büyük bir ısırık aldım. Sahilin korkuluklarına yaslanırken bir parça simidi ağzına attı, başka bir parça atıp da denize doğru fırlattı. Martılardan biri havada yakaladı, gülümsedim.
Ben de aynı onun gibi bir parçayı havaya attım ve martılar yine onu havada kaptı. "Serkan senden ne istiyor?" diye sordum. Simidimden tekrar bir ısırık aldım ve ona döndüm. O ise bana bakmadan simit parçalarını martılara doğru fırlatmakla meşguldü. "Ona niye sormuyorsun?"
"Hatırlarsan seni seçtim." Diye üsteledim. Boğazımı temizleme gereği duydum. "Yani sizi, Dorukları." Diye düzelttim. "Bu işe istemesem bile bulaştım, tehdit edildim ve neler olduğunu bilmek hakkım."
"Ne kadar çok şey bilirsen o kadar içine çekilirsin."
"İyi de zaten onlar Avcılar'dan olduğumu düşünüyorlar. Her şekilde içine çekildim zaten!"
"Israr etme, dün arkamdan iş çevirip güvenimize ihanet ettiğinin ertesi günü sana nasıl her şeyi anlatabilirim?"
"Ha, tüm kabahat benim yani?" diye bağırdığımda Ilgaz'ın telefonu çaldı ve bana ters ters bakarken telefonunu açtı. Gözlerindeki bu ulaşılmaz ifadeden nefret ediyordum. "Efendim Beyza?"
Simidimden biraz daha ısırık aldım ve huysuz huysuz etrafa bakındım. "Evet, yanımda." Dedi Ilgaz. Yüzü biraz daha gerilmişti ve sinirli gözüküyordu.
"Ne?" diye soludu ondan beklenmedik şaşkınca bir ifadeyle. Bunu söylerken gözlerini bana dikmişti. Rüzgârdan yüzüme gelen saçlarımı geriye attırırken ben de dikkatle ona baktım. Neler oluyordu?
"Pekâlâ, hemen geliyoruz." Diyerek hızlıca telefonu kapattı ve montunun cebine attı.
"Mahalleye geri dönmeliyiz." Çoktan yürümeye başlamıştı bile. Simidimin son parçalarını da martılara attıktan sonra ona yetişmem için hızlı birkaç adım atmam gerekti. "Sorun ne?" diye soluk soluğa sordum.
"Baban mahalleye gelmiş, Beyzalardaymış. Bizi bekliyorlar."
"Babam mı?" Gözlerim şaşkınlıktan irice açıldığında bir elimi saçlarımın arasından geçirdim ve gerginlikle gözlerimi açıp kapadım.
Tüm benliğimle yanlış duymuş olmayı diliyordum. Gerçekten buraya gelmiş miydi? Ah, bunu yapmış olamazdı! Bu onun için bile çok fazlaydı! Beni kontrole gelmiş olması psikopatlıktan başka bir şey değildi, üstelik daha üç gün bile olmamışken. Sinir kat sayım yüksek mertebeye ulaştığında bugünümün de zehir olacağını böylelikle anlamış oldum.
***
Alelacele bir taksiye atlayıp mahalleye gelene kadar nasıl çıldırmadım bilmiyorum, sırtımdan soğuk terler boşalmıştı. Çok fazla gergindim, üzerimdeki öfkeyi nasıl kontrol edeceğimi bilmiyordum. Bir şeyleri kırıp dökmek, bağırmak, çağırmak, birilerini yumruklamak istiyordum. Tüm yol boyunca ayağımı zıplatıp dizlerimle ritim tutup durdum. Bunu bir başkası yapsa sinir olurdum fakat cidden kendimde değildim. Albay gerçekten sinir bozucu bir adamdı ve her gün ondan biraz daha nefret etmem için daha çok çabalıyordu.
Sonunda taksi evin önünde indirdiğinde aceleyle taksiden indim, Ilgaz adama ücreti ödemekle meşgulken evin önündeki askeri cipi gördüm. Ömer ve bir başka asker arabaya yaslanmış bir şey konuşuyorlardı.
"Yüzbaşı!" diyerek yanlarına geldiğimde sesimin umduğumdan daha yüksek çıktığını fark ettim. Sakin olmalıydım, hıncımı çıkarmam gereken o değildi. Burada olmak onun suçu değildi.
Sarı, kısa saçlarını elleriyle düzeltirken bana doğru döndü, yüzündeki tebessüm git gide genişledi ve açık mavi gözlerinin içi parladı. "Arya,"
"Seni görmek güzel Yüzbaşı fakat habersiz sürprizlerden hoşlanmadığımı bilmelisin." Dedim gerginliğimi pek fazla koruyamayarak. Kafamı kaldırıp apartmana baktım, sanırım babam içerideydi. "Babamın neden böyle bir şey yaptığından haberin var mı?"
Başını iki yana salladı, yüzü asılmıştı. "Biliyorsun, askeriye buraya yakın, Albay seni görmek istediğini söyledi."
"Nereye kaçarsam kaçayım, ondan kurtuluş yok, değil mi?" diye sitemimi sesli dile getirdim. Daha önce hiç görmediğim yanımızdaki asker şaşkın ve meraklı bir ifadeyle bizi dinliyordu. Adım seslerinden Ilgaz'ın yanımıza geldiğini anladım. Onlara başıyla hafifçe selam verse de yüzü sert ve sarsılmaz bir ifadeyle bakıyordu. "Yukarı çıkalım mı?" diyerek elini belime atıp beni içeriye doğru yönlendirdiğinde bu yaptığına şaşırmıştım. Yüzbaşı da bu hareketi fark etmiş, gözlerini onun belimdeki eline dikmişti. "Görüşürüz, Yüzbaşı!" deyip arkamı döndüm ve gülümsedim. İçeri girdiğimizde Ilgaz elini çekmişti.
"O yaptığın hareket de neydi?" diye sordum merdivenleri çıkarken.
"Sinirlisin, kafanı başka bir şeyin dağıtması gerektiğini düşündüm." Diye dudaklarını bastırıp güldü. Bu hareketiyle pembeleşen alt dudağına bakmayı kestim ve dikkatimin dağılmasını önledim.
"Çok iyisin," diyerek onu alaya aldım. Fakat az buçuk da olsa aşağıda dikkatimi dağıttığı aşikârdı. Ilgaz zeki bir adamdı, bunun o da farkına varmış olmalıydı.
Sonunda dördüncü kata geldiğimizde nefes nefese kalmıştım, hala gergindim. Birkaç kere art arda kapıyı çaldığımda Ilgaz arkamdan seslendi. "Sakin ol, Arya."
Ilgaz sadece son derece ciddi olduğunda ismimi kullanıyordu, tanıştığımızdan beri sadece üç kez ismimi kullanmıştı. O bile sakin olmamı istiyorsa gerçekten çok sinirli görünüyor olmalıydım. Kapı açıldığında Beyza içeri girmem için geriye çekildi. Direkt karşıdaki salona girdiğimde yalnızca babamın değil hemen karşısında da Orhan Amca ile Nesrin Teyze'nin oturduğunu gördüm. Babam ile Orhan Amca sohbet ediyor gibi görünüyorlardı. Orhan Amcalar burada olduğu için vereceğim tepkiyi biraz dizginlemem gerekti.
"Baba?"
Elindeki fincanı önündeki sehpaya koydu ve bana doğru döndü. Babamı tanıdığımdan beri onu üniformasıyla görmeye alışıktım. Onu sivil görmek zaman zaman garip hissettiriyordu aslında. O kafamda rütbesiyle ve üniformasıyla canlanıyordu, emirleri ve sert sesi kulaklarıma kazınıyordu.
"Geldiniz demek," diyerek ciddi bakışlarını arkama odaklandı. Omzumun üzerinden arkaya baktığımda kapı pervazında dikilen Ilgaz'ı gördüm. "Demek kızımın çalıştığı kafemin patronu sensin genç delikanlı."
"Kafe?" diye sorarcasına hem babama hem bana baktı Ilgaz.
Onu tepeden tırnağa süzdüğünde midemin ağzına geldiğini hissettim. Kafe? Allah'ım, işte şimdi yanmıştım! Aceleyle Ilgaz'a döndüğümde kafe lafını duyduğuna şaşırmış gibiydi. Çaktırmaması için kaşlarımı kaldırdığımda bana soran gözlerle baktı. "Evet!" diye beklenmedik bir coşkuyla tekrar babama döndüm. "O bahsettiğim tatlı kafenin sahibi arkadaşım Ilgaz. Peki, sen niye buradasın, baba?" Ayakta dikilen herkese kısaca göz gezdirdikten sonra dişlerimi dudağıma geçirdim. Aile dramamızı başkalarının önünde yaşamak istemiyordum. Zaten buraya gelerek beni yeterince rezil etmişti, daha fazlasına lüzum yoktu. "Benimle içeriye gelir misin, baba?" diyerek herkese zoraki bir gülümseme gönderdim. Aceleyle salondan çıktım ve dönüp arkama baktığımda babamın ağırlığından ödün vermeyecek bir yavaşlıkta geldiğini gördüm. Koridorun sonundaki odama girdiğimde babamın gelmesini bekledim. Saniyeler sonra odaya girdiğinde kapıyı arkamızdan kapattım. "Burada ne işin var?" diye soludum. Kendimi büyük ölçüde sıkmış, sabretmiştim. Daha fazla dayanamayacaktım.
"Gayet açık değil mi? Kızımı görmeye geldim."
"Gözlerim yaşaracak!" diye sahte bir kahkaha atıp ellerimi saçlarımdan öfkeyle geçirdim. Ağırlığını öndeki sol bacağına vererek beni dinliyordu. "Daha evden ayrılmamın üzerinden iki gün geçti ve sen on beş yaşında bir çocukmuşum gibi beni kontrole geliyorsun! Git askerlerini kontrol et, ben senin emrinde çalışmıyorum!"
"On beş yaşında bir çocuk değilsin ama daha hala babanla nasıl konuşacağını bilmiyorsun." Diyerek uyardı beni. Kaşları çatılmıştı her zamanki gibi, bunu yaptığında alnındaki kırışıklıklar belirgin hale geldi.
"Sen de beni çıldırtmak için çabalıyorsun! Ben yetişkin bir kızım ve sırf sen istedin diye hayatıma pat diye dalıp kafana göre muameleler yapamazsın. Tekrar soruyorum Albay, buraya niçin geldin?" Ona Albay diye hitap etmemi saygısızlık olarak kabul ettiğini biliyordum ama çoğu zaman bunu söylemek daha kolaydı. Hakkını vermek gerekirdi o iyi bir albaydı ama iyi bir baba değildi. Feray'ı bilmem ama benim için hiçbir zaman iyi bir baba olmamıştı. On yılımda yanımda değildi; ilk adımımda yanımda değildi, yere düştüğümde beni kaldırmak için yanımda değildi, yaşıtlarım babalarının prensesiyken yanımda değildi, geceler boyunca ağlayarak Allah'a babamı bana göndermesi için dualar ederken yanımda değildi.
Diğer tüm çocuklar gibi ben de büyümüştüm. Ama başımı annemin dizlerine dayayıp masallar dinlerken değil. Yere düştüğümde beni kaldırmaya gelecek ve sarılacak bir babam olduğunu bilmeden.
Hayatımda anne figürü olmamıştı, baba denilen şey ise yarım yamalaktı benim için. Affedemediğim koca bir yüktü sırtımda, boğazımda yutkunamadığım koca bir hıçkırık. Bana göre annem onun yüzünden ölmüştü ve bunu asla affedemezdim. Bana geri getireceği bir annem yoktu, annemi bana asla geri veremeyecekti.
Bunca şeyle kendiniz başa çıktığınızda da hayatınızdaki tüm insanların söylediklerini kulak arkası ediyordunuz, her birinin söylediği laf kalabalığından öteye geçmiyordu. Babam için hiçbir zaman istediği evlat olmayacaktım. Eh, ödeşmiş olacaktık, o da hiçbir zaman istediğim baba olamayacaktı.
"Ortaya bir kafe saçmalığı attın ve aniden eski yaşadığın kasabaya döndün, Arya. Daha sadece geçen haftalarda Murat'ın nişanı için bile bu kasabaya gelmek istemeyen sen, şimdi kalkmış tatilini burada, bu insanlar içinde, eski evinin tam karşısında geçireceğini söylüyorsun. Tabi ki bir baba olarak kızımın bunu neden yapmak istediğini merak edecektim."
Alaylı bir gülüş dudaklarımdan döküldü ve gözlerimi devirdim. "Öğrendin mi bari?"
"Ah, evet." Dedi memnun olmayan bir ifadeyle. İşte bu paniğin tüm vücudumda dalgalanmasına neden oldu. Orhan Amca ya da Beyza, Ilgaz'a olan borcum için onun gece kulübünde çalıştığımı babama söylemiş olabilirler miydi? Babam araba borcunu şayet ki öğrendiyse beni ömür boyu ev hapsine kapatacağını tahmin edebiliyordum.
"O çocuğa yakın olmak için mi onun yanında çalışıyorsun?" diye sorduğunda dehşet içinde ona baktım. Duyduklarım beynimde yankılandığında zamansız bir öksürük krizine tutuldum. Boğazıma tonlarca hava yutmuş gibiydim. Ellerimle nefesimi tutup öksürüğümü zapt ettiğimde babamın ciddi bir ifadeyle beni izlediğini gördüm. "Daha önce de şu erkek mevzularında canımı sıkmıştın Arya ama hiç daha önce birinin peşinden sürüklenip gitmemiştin. Biliyorum gençsiniz ve bu duyguları doruklarda yaşamanız normal. Ama daha öncekindeki gibi..." Babam duraksadı. Ne diyeceğini bilemiyor gibiydi. Ona baktığımda bakışlarının yumuşadığını gördüm. "Kendini kaptırıp sonunda mahvolmanı istemiyorum. Bunu görmeye... Sanırım bunu görmeye ikinci kez dayanamam." Son cümleyi fısıldar gibi ve yere bakarak söyledi.
Göğsümün bir mengeneyle sıkıştığını hissettim. Kalbim avuçlarımda un ufak olmuş gibiydi. Babamın söyledikleri bir yangına dökülen benzin gibiydi, yaralarımı daha da genişletmekten başka bir şey yapmadı. Oysa her seferinde, "Artık unuttum," diye avutuyordum kendimi. Oysa o acıyı hiç unutmuyordum. Eski bir dost kadar tanıdıktı, sizi sırtınızdan bıçaklayan eski bir dost kadar tanıdık... Biliyordum, hiçbir zaman ilk günkü gibi acımazdı. Zamanla insanların acıları küllenir ve yaraları kabuk bağlardı.
Anneannem çocukken beni annemin mezarına götürdüğünde yaşlı gözleriyle bana bakmıştı. "Annen öldüğünde içimde kırk tane mum yanmıştı, göğsümde hepsi cayır cayır yandılar. Ertesi gün onun öldüğü gerçeğini az buçuk kabul etmiştim, çünkü yoktu. Bir mum bir daha yanmamak üzere söndü içimde. Ertesi gün bir tane daha, sonraki gün bir tane daha... En son otuz dokuz mumun hepsi söndüğünde birisi kalmıştı. İşte o hiç sönmedi, miniğim. Hala benimle yanar durur içimde ve son nefesime kadar da yanacak, biliyorum. İçime akıttığım gözyaşlarından besleniyor sanki. İşte oradaki mum durduğu müddetçe hiçbir zaman tam olarak unutmayacağız. Bir mum, kırk mum gibi öldürmeyecek belki ama daima acıtacak." Demişti ve saçlarımın arasına bir öpücük bırakıp beni göğsüne bastırmıştı.
Annem öldüğünde daha bir aylıktım, hiçbir şeyden haberi olmayan küçük bir bebektim. Anneannem öldüğünde de on yaşındaydım, sadece kalbimin çok acıdığını hissetmiştim ve dünyanın sonunun bu olduğunu düşünmüştüm. Çünkü kimsem kalmamıştı.
Ama sevdiğim adam öldüğünde on sekiz yaşındaydım. Yağmurlu bir günde tanımıştım onu, yağmurlu bir gecede âşık olduğumu anlamıştım ve onu sonsuza kadar kaybettiğimde yağmurlu bir geceye hıçkırıklarımı bırakmıştım. Ben zannederdim ki binlerce yağmur damlası o mumları söndürebilirdi.
Yağmurun serinliğiymiş çarpan yüzüme ama meğerse her yağmur damlasında daha fazla yanmışım.
"Bir daha asla..." dedim babamın gözlerinin içine bakarak. Sesimin titrememesi için çaba gösterdim. "Bir daha asla benim için öyle biri olmayacak."
***
Babam, Ilgaz için buralara gelmediğime ne kadar ikna olmuştu bilmiyorum. Gerçi ikna olmaması umurumda değildi, en azından araba borcunu bilmesinden daha iyiydi bu. Fakat babam son olarak çalıştığım kafeyi görmek istediğini belirttiğinde ne yapacağımı bilemedim. Cidden köşeye sıkışmış gibiydim. Doğruyu söylemeyi düşündüm fakat babamı tanıyordum. Bir gece kulübünde çalıştığım için, üstelik ona yalan söylediğim için beni herkesin içinde aşağılamak ve rezil etmekten geri kalmaz, yine bir sinir krizi geçirirdi.
Ilgaz'a bizi kafeye götürmesini söylediğinde Ilgaz itiraz etmeden onayladı. Bir de bana baktığında dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi. "Sizi kafeme götürmek büyük bir zevk," diye mırıldandı sadece benim duyabileceğim bir sesle. Arabanın kapısını açıp oturmam için geriye çekildi. Kesinlikle bu halimden zevk alıyordu. Benden intikamını almış olacaktı. Kafeye değil de bir gece kulübüne babamı götürdüğünde babamın tepkisini çok merak ediyor olmalıydı.
Babam da gideceğimiz yere kadar Ilgaz'ın arabasına bindi. Ömer ile asker de cip ile birlikte arkamızdan bizi takip ettiler. Aldığım nefesler boğazıma takılıyordu sanki. Gerginlikten alnım kırışmıştı ve kafama bir ağrı yapışmıştı. İki gündür yaşadığım bu stresler beni mahvetmişti. Güçlü olmalıyım, diye hatırlattım kendime. Her zamanki gibi kavga edecektik işte. Sonrasında babam beni kolumdan tutup eve götürecek ve bana ceza verecekti. Ilgaz bir de araba borcunu babama söylerse... İşte o zaman... Ah, lanet olsun!
Yol boyunca arabanın aynasından Ilgaz ile göz göze gelip durdum, tepkimi ölçmek ister gibi bir hali vardı. Kesinlikle bu durumdan zevk alıyor olmalıydı. Serkan ile ondan gizli iş çevirdiğim için fırsatı olsa beni bir kaşık suda boğabilirdi. Başımı önüme eğip beklemeye koyuldum, olacaklara hazırlamıştım kendimi. Hatta babam duruma uyandığında ilk olarak "Arya!" diye kükreyecekti. Bu bağırışa bile hazırlanmıştım.
Sonunda araba durduğunda başımı kaldırdım ve lanet edercesine dudaklarımı ısırdım. "Baba, bir şey söyleyeceğim." En azından o görmeden ben söylesem belki daha az kızardı.
"Hadi, kafeye geldik zaten." Diyerek inmemi işaret etti Ilgaz bana. Babam da çoktan arabadan aşağı inmişti. İstemeye istemeye arabadan indiğimde arkamızdaki cip de durmuştu. Başımı kaldırıp gece kulübüne bile bakamıyordum. Babam ile Ilgaz önden gittiklerinde arkama bakmadan kaçıp gitmeyi düşündüm. Evet, evet en mantıklısı buydu. Cipten inen Ömer'e doğru yürüdüğümde başımı kaldırmıştım. Bu sırada bu sokağı daha önce hiç görmediğimi fark ettim. Başımı çevirip etrafa baktım ve gece kulübünün bu sokakta olmadığını fark ettim. Ama nasıl?
"Çalıştığın kafe bu mu Arya?" diye gülümsedi Ömer ve arka tarafı işaret etti. Kafamı o tarafa çevirdiğimde kırmızı tabelasının üstünde "Kiraz Cafe & Pastane" yazan yeri gördüm. Üstelik babamla, Ilgaz da içeriye giriyorlardı. Neler oluyordu? Bu bir kamera şakası falan mıydı?
"Ben, gitmeliyim." Diyerek oraya hızlı adımlarla yürüdüm ve kapıdan içeri girdiğimde babamın çalışanlarla konuştuğunu gördüm. Ellilerinde sevimli bir yüzü olan bir adam, otuzlarında esmer genç ve güler yüzlü bir kadın, benim yaşlarımda ufak tefek görünüşlü, kumral bir kız yan yana dizilmişti.
"İşte bunlar çalışanlarım," dedi Ilgaz ve kapıdan giren bana baktı. "Arya da sadece birkaç günde onlarla kaynaştı."
Burası, yani içerisi pastaneyi, dışarıdaki camekânlı bölme de sevimli bir kafeyi andırıyordu. Küçük küçük masalar, kırmızı duvar kâğıtları ve tezgâhtaki renk renk pastalar göz alıcıydı. Sandalyeler hasırdan yapılmıştı ve üstlerinde kırmızı minderler vardı. Masalar da parlak, canlı kırmızı renkteydi.
"Biz de Arya kızımızı çok sevdik." Dedi adam bana doğru gülümseyerek. Şaşkınlıkla onlara baktım. Bu adamı hayatımda daha önce hiç görmediğime yemin edebilirdim. Hepsi öyle inandırıcıydı ki bir an şizofren olduğumu düşündüm. Bu kafede çalışırken gece kulübü olarak falan mı görmüştüm acaba burasını? Hepsi bana zihnimin oyunu falan mıydı?
Babam etrafa göz gezdirirken memnun olmuş gibiydi. "Gerçekten sıcak samimi bir yer," dedi ve tekrar yaşları oldukça yakın olan adama döndü. "O halde Arya bu kısa süre için de size emanet," diye gülümsedi ve masalarda duran kartlardan birini eline aldı. "Arada sizi arayabilirim, değil mi?"
"Tabi ki, Albay'ım istediğiniz her zaman."
Kafeden çıktığımızda hala şaşkınlığımı üzerimden atamamıştım. Babam, hem bana hem de Ilgaz'a baktı. Ellerini arkasında birleştirdi. "Şimdilik beni ikna ettiniz, fakat ben kızımı tanıyorum. Başını belaya sokmadan rahat duramaz, o yüzden unutma Arya gözüm üzerinde olacak."
"Unutmam ne mümkün," diye mırıldandım.
"Sadece bir ay," diye de hatırlattı. "Bir ay sonra evine dönmüş olacaksın." Babam bu kez belindeki kemerini düzeltti ve yan taraftaki cipe binmeden son kez bana baktı. "Senin hakkında iyi şeyler söylediler, bu beni gururlandırdı. Kendi ayaklarının üstünde durabildiğini görmek güzel. Sakın beni de onları da hayal kırıklığına uğratma ve saçma sapan işlerden uzak dur." Diye uyardı.
Başımı olur anlamında sağladım. Şu an tek yaptığım babamı geçiştirmekti. Hala bu kafe olayını anlamaya ve sindirmeye çalışıyordum. Babam arabaya binerken kollarımı göğsümde kavuşturdum ve arabayı çalıştırmak üzere olan Ömer'e baktım. "Görüşmek üzere, Yüzbaşı," diye tebessüm ettim ve sol elimle bir asker selamı çaktım. Gülümsedi ve o da aynısını yaptı. "Görüşmek üzere, Arya," Daha sonra da arabaya bindi.
"Askerler duygularını bu kadar belli etmez sanıyordum, seninki bundan hiç çekinmiyor." Diyerek eğilip kulağıma fısıldadı Ilgaz. Bunu bilerek yaptığına emindim, sırf Ömer görsün diye. Diğer asker arabayı çalıştırdı ve onlar saniyeler içerisinde köşeden dönerek uzaklaştılar.
Kafenin kapısına çıkmış çalışanlar da Ilgaz'a el salladı. "Her şey için teşekkürler Selim Amca," diye bağırdı Ilgaz ve arabanın kapısını açtı. "Bunu neden yaptın?" diye sordum. Tüm bunları benim için kısa bir sürede ayarlamıştı ve benim hayatımı kurtarmıştı. "Bana neden yardım ettin?"
İçeriye binmeden eliyle kapıyı tuttu ve başını bana doğru çevirdi. Vereceği cevabı gerçekten merak ediyordum. "Çünkü Orhan Amca'ya seni koruyacağıma dair söz verdim ve bizde verilen sözler sonuna kadar bozulmaz." Bunu anlamam için sakin ve anlaşılır bir sözle söyledi. Bir yandan bana gönderme yaptığını biliyordum. Başka bir şey demeden arabaya bindiğinde belki de o an fark etmiştim.
Ilgaz, Serkan ile iş çevirmeme kızmamıştı, hayal kırıklığına uğramıştı aslında. Garip bir şekilde bunu telafi etmek için bir istek duydum. Ama ne yapacağımı bilmiyordum. Arabanın ön tarafından dolanıp yan koltuğa binmek için kapıyı açtım ve oturdum. Ona doğru döndüğümde arabayı çalıştırdı, daha sonra da sanırım niye ona bakıyorum diye bana baktı. Ve bir çırpıda söyledim.
"Eğer bu kasabada bir taraf seçmem gerekse her zaman seninle olduğumu bilmeni istiyorum." Söyledikten sonra tepkisini ölçmek için yüzüne baktım. Önce hiçbir tepki vermeden yüzüme uzun uzun baktı, daha sonra hiç bir şey olmamış gibi arabayı çalıştırdı. Yola çıktığımızda kucağıma düşen ellerime baktım, tekrar başımı kaldırdığımda bir an da olsa dudaklarının yukarı doğru kıvrılıp güldüğüne yemin edebilirim.
Evvet, ben geldim. Umarım sevdiğiniz bir bölüm olmuştur. Bölümle ilgili genel yorumlarınızı alabilir miyim, minik yıldıza da dokunmayı unutmayalım lütfen :) Bu hikayeyi sizin yorumlarınız ve desteğinizle devam ettireceğim. Sizin için elimden geldiğince kısa sürede yayımladım, o güzel yorumlarınızı okumak için sabırsızlanıyorum. Ve unutmadan sizleri seviyorum.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro