Open your eyes.
Gözlerimi araladığımda; güneş, tüm duvarı kaplayan uzun camlardan odaya süzülüyordu. Seattle'da az rastlanır bir durum, güneşli hava. Başım dün geceden beri aralıksız ağrıyordu. Yaptığım hiçbir şey fayda etmediğinden uyumayı denemiştim ama belli ki onun da bir etkisi olmamış.
Kendimi buz gibi soğuk suyun altına bıraktım. Su, tenimi ürperterek ensemden ayaklarıma ulaşıyordu.
Dün gece aldığım haberin gerginliği de suyla akıp gitse, kaybolsa. Türkiye'ye dönmek istemiyordum, sorulacak soruları cevaplamakla ve sorumluluklarımı hatırlatan insanlarla uğraşamazdım. Yirmi yaşında ama sorumlulukları olan bir iş adamıydım, tabii babamın gözünde. Benim ne şirket ne de sorumluluk sahibi olmak gibi bir derdim yoktu. Ne yaptıysam bu durumu babama anlatamadım, ya İstanbul'daki okulu bitirip oradaki şirketin başına geçecektim ya da Seattle'daki şirketin başına gecip burada bir okula devam edecektim. Seattle'da, yirmi yaşında, sıradan ve umursamaz olmama izin yoktu. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, Ece'nin başıma açtığı dertle de uğraşmam gerekiyordu ve nerede olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu.
Soğuk suyu kapatıp duştan çıktım, havluyu belime doladıktan sonra yatağımın üstünde duran telefonu almak için odaya döndüm. Üç aydır Seattle'ın eşsiz manzarasını gören bir çatı katında kalıyordum; iki katlı, üst kat yatak odası ve banyodan oluşuyordu, aşağı kat ise iki oda boyutunda tek oda, mutfak bölmesi dışında odayı ayrıran bir duvar yok, bu da bana geniş bir yaşam alanı sağlıyordu. Asansörden inildiğinde direkt evin bu kısmına giriyorsun tabii asansörü çalıştırabilmek için önce girmen gereken bir şifre var.
Telefondan son aranan numarayı tuşladım, dün bir arkadaşım sayesinde iletişime geçtiğim bir bilgisayar uzmanıydı.
"Seçkin, bi' gelişme var mı?"
"Mail adresine girdim, Istanbul'a bir uçak bileti alınmış, onun onay mailinden başka dikkat çekici bir şey yok."
"Tamam, eğer bir şey olur-"
Aklına yeni bir şey gelmiş olacak ki lafımı böldü. "Istanbul'dan bir doktorla mailleşilmiş ama telefon numarasını aldığından konuşmanın devamı burda yok."
"Doktorun mail adresi adıyla mı?"
"Evet, Sevinç Bulut."
"Tamam, ben akşam dokuzda Istanbul'a gidiyorum. Her şey için sağ ol."
"İyi yolculuklar."
Telefonu kapattıktan sonra Arda'ya beni yarın öğlen karşılaması için mesaj attım.
**
Arda'ya beni havaalanının dışında arabada beklemesini söylemiştim. Dışarı çıktığımda önce Istanbul'un güneşli havasını içime çektim. Ekimin ortalarındaydık, Istanbul güneşli ama tende hafif bir dokunuş bırakacak kadar serindi. Arda'nın arabasını gördüğümde ona doğru yürüdüm, kapıyı açıp hızla aşağı indi. Sırt çantamı ve bavulumu bagaja yerleştirip arabaya bindim.
Arda soran gözlerle bakıp "Ne oldu, Kerem Sayer, bir önceki konuşmamızda gelmeyeceğim diyordun?" diye takıldı.
Hoşnutsuz bir homurtu çıkarttıktan sonra güldüm, gülüşüme eşlik etti. Beni gördüğünden hayli memnun olmuşa benziyordu, ben de aynı durumdaydım ama çözmem gereken sinir bozucu bir sorun vardı.
"Geldiğimi kimse bilmiyor, değil mi?"
"Hayır, herkes akşam burada olacağını sanıyor. Sizin evde bir karşılama partisi düzenliyorlar."
Umurumda bile değildi. Karşılama partisiyle ya da beni karşılamak için bekleyen insanlarla ilgilenmiyordum. Şu an için önemli olan tek şey Ece'yi bulmaktı. Tabii hangi deliğe girdiyse çıkartmak biraz zor olacaktı. Bu konuda Arda'nın yardımı devreye girecekti, Ece'yi saklandığı yerlerden çıkartma konusunda üstün bir başarısı vardı.
"Nerede olabileceğine dair bi' fikrin var mı?"
Bana anlamsız bir ifadeyle baktı. "Kimin, Ece'nin mi?"
"Evet, kimin olacak başka? İzini senden başkası bulamaz." Sesim iğneleyici çıkmıştı.
Arda omuzlarını kaldırıp nefes verdikten sonra başını sağa sola salladı. Bu konuyu artık tartışmadan kapatabiliyorduk. Ece umrumda bile değildi, onu bulup hayatımda hiçbir yeri olmadığından emin olmam lazımdı. Hayatımda herhangi bir izi kalmaması için onu olabildiğince erken bulmalıydım.
Telefonu çıkartıp Simge'yi aradım. Simge, Ece'nin kuzeniydi, çok yakınlardı. Birbirinin haberi olmadan nefes bile almayan tiplerdenler. Sinir bozucu.
Abartılı bir şaşkınlıkla açtı telefonu, "Kerem."
"Merhaba, Simge. Ece senin yanında mı?" Hemen cevabı almam gerekiyordu, nasıl olduğunu soracak vaktim yoktu ve umrumda da değildi.
Belli belirsiz bir şeyler mırıldanıp "Bir dakika." dedikten sonra kapı açılma sesi duydum, ardından "İki gün önce burdaydı ama şimdi nerede olduğunu bilmiyorum." dedi sesi üzgündü.
Doğru söylüyor olduğunu umarak "Peki nereye gitmiş olabilir?" diye sordum.
"Arda yanında değil mi, ona sor." Sesi sertleşmişti.
Arda soran gözlerle bana bakarken telefonu kapattım. Gözlerimi telefondan kaldırıp yola diktim. Bir süre etrafa bakındım.
"Arda, Ece muhtemelen sadece senin tarafından bulunmak istediği bir yerde saklanıyor." Avına yaklaşan bir avcı gibi yumuşak bir tonda devam ettim. "Böyle bir durumda sen nerede saklanırdın?"
Arda gözlerini kısıp bir şeyler düşündükten sonra telefonunu çıkarttı.
"Osman abi, bugünlerde gelen kimse oldu mu?"
Osman abi, dağ evinin görevlisiydi. Başka ne olacaktı, tabii ki sığınaklarına saklanacaktı. Öfkemin beni ele geçirmesine izin vermemeliydim. Öfkemin nedeni, ne arkamdan iş çevirmiş olmalarını hatırlamam ne de bunun hala canımı acıtmasıydı, tek nedeni keşke bıraksaydım da öyle kalsalardı diye düşünmemdi. Ece'yi geri almak umrumda bile değildi ama hırsıma yenik düşmüştüm.
Arda bir süre dinledikten sonra telefonu kapattı. "Dağ evi."
Başımı aşağı yukarı salladım. Şile yoluna doğru ilerledik.
Osman abi bizi bahçenin girişinde karşılayarak kapıya kadar eşlik etti.
"Sizin haberiniz olduğunu söyledi, kusura bakmayın." dedi mahçup bir tavırla. Ece'yi bu evde yüz kez falan görmüştür şüphelenmemesi gayet normaldi.
Kapıyı açtıktan sonra Arda'ya döndüm, "Burada kalıyorsun." diye emrettim.
Yüzü asıldı ama dediğimi ses çıkarmadan yaptı.
Aşağı katı kontrol ettikten sonra merdivenlere yöneldim, banyonun yanında geniş bir yatak odası vardı. Kapı aralıktı, ayağımla hafifçe ittim, küçük bir gıcırtı çıkartarak açıldı. Odanın yarısını kaplayan iki kişilik geniş yatağın ortasında, ayaklarını karnına çekmiş bir halde yatıyordu. İçeri doğru adım attığımda hızla doğruldu.
Gözleri yerlerinden çıkacak gibi büyüdü, "Kerem?" diye soludu.
"Beklediğin adam aşağıda ama şimdilik bana katlanacaksın çünkü konuşmamız lazım?" Sesim yumuşaktı, onu hırçınlaştırıp kaçırmak istemiyordum.
Yataktan hışımla fırlayarak kapıya yöneldi. Hızla kolunu tuttup kendime doğru çektim. Yüzüne doğru eğilip "Bazı cevaplara ihtiyacım var." dedim bu sefer daha sert bir sesle.
Yüzünü buruşturup kolunu çekiştirdi.
"Sorularından da senden de bıktım." Kelimeleri tek tek bastırarak söylemişti.
Kolunu bıraktığım anda beni itip kapıya yöneldi. Yerimden belli belirsiz kıpırdamamı sağlayıp merdivenlere ulaşmayı başarmıştı.
Hızlı adımlarla arkasından yürüyüp ona yetiştim. Merdivenlerden inip oturma odasına girdi.
"Ece." Sesim öfkeme teslim olmuştu. Bana vermesi gereken tek bir cevap vardı, sonra onu sonsuza kadar özgür bırakıcaktım ki bunu en az onun kadar ben de istiyordum.
Bana doğru dönüp gözlerini gözlerime dikti. Berbat görünüyordu. Üstünde uzun gri tüylenmis salaş bir hırka ve onun içinde beyaz askılı bir atlet, altında tayt ve tüylü patikler vardı. Saçını tepeden topuz yapmıştı, gözleri ağlamaktan şişmiş ve kırmızıydı.
"Ece." diye yineledim, sesimde bu kez öfkeden eser yoktu.
Hıçkırarak ağlamaya başladı. Kollarından tutup arkasındaki koltuğa oturması için yönlendirdim. Yüzünü avuçlarına gömerek ağlamaya devam etti. Ellerimi boynuna koyup sakinleştirmeye çalıştım.
"Ben senden neden kurtulamıyorum?" Gözleri gözlerimle kısa bir an için buluştuktan sonra, "Ne olur bırak beni artık, ne olur." diye yalvardı.
Ellerimi çekip ayağa kalktım. Başını kaldırıp bana baktı, gözlerimi gözlerinde sabitledim. "Bunu ben de istiyorum." Sesim güven vericiydi.
Gözlerini silip ayağa kalktı, aramızda yarım metre mesafe vardı.
"Tamam, o zaman istediğin cevapları alacaksın." Gözlerinde meydan okuyan bir ifade vardı. "Türkiye'ye niye döndüğümü merak ediyorsun değil mi çünkü senin olmadığın bir yer istedim. Bu evi seçmemin nedeni de bu ülkede en sevdiğim yer burası çünkü sevdiğim adamın beni sevdiğini düşündüğüm tek yer burası. Başka, başka sorun var mı?"
Canımı acıtmaya çalışıyordu ama aradığım cevaplar bunlar değildi.
"Sevinç Bulut?" diye sordum ifadesiz bir tonda.
Gözleri karardı, biraz önceki ürkek haline yeniden bürünmüştü, alt dudağını ısırdı ve gözleri yeniden doldu.
"S-sen nerden biliyorsun?" Afallamıştı.
"Ece, bana vermen gereken daha önemli bir cevap var." Sesim tehtitkardı.
Dış kapının açılma sesinden sonra Arda odanın kapısında göründü. Ece'nin yüzünde anlık bir gülümseme belirdi. Arda ona şaşkın bir ifadeyle bakıyordu, daha önce onu bu halde görmediğine eminim.
Arda soran gözlerle bir bana bir Ece'ye baktı. Ece fazlasıyla panik olmuştu ve ben hala bir cevap bekliyordum.
"Ece." Sesim onu kendine getirdi.
"Sana dair hiçbir şey yok hayatımda, hiçbir şey." Gözleri öfkeden yanıyordu ve Arda'nın burada olması onu kapana kıstırmıştı.
"Ece." diye yineledim, kaşlarımı kaldırıp hadi kızım ver şu cevabı diye bakarken.
Bana doğru birkaç adım atıp aramızdaki mesafeyi en aza indirdi. Gözlerini kocaman açarak "Dünyaya bir Sayer daha getirecek kadar aklımı yitirmedim." dedi fisıldayarak.
Kolunu tutup kendime doğru çektim, Arda herhangi bir durumda Ece'yi çekip elimden kurtarmak için hazır pozisyona geçti. Bu hareketiyle biraz önceki cümleyi duymadığından emin oldum.
"Başıma bir dert açmayı aklından bile geçirme."
Kolunu hızla çekti. "Hayatımda ne seni istiyorum, ne de sana ait bir bebeği." son kelimeyi söylerken eli karnına indi. Gözlerine yaşlar dolarken, "Doktor raporuna bakabilirsin." dedi.
Arda'nın gözleri yuvalarından çıkacak gibi büyümüştü. Ece hızla koridora yürüdü, birkaç saniye sonra elinde bir çantayla döndü. Hızla çantanın içinden bir dosya çıkartı. Evet, bu kürtaj raporuydu. Dosyayı yere fırlatıp evden çıkmak için kapıya yöneldim. Arabaya geçip oturduktan beş dakika sonra yüzündeki bütün kan çekilmiş olarak Arda geldi.
"Neden söylemedin." diye sordu Şile yolundan çıkarken. Sesinde kızgınlık ya da kırgınlık yoktu. Sesi duygularından arınmış bir tondaydı.
Hiçbir şey söylemeden yola baktım. Ona açıklama yapmakla uğraşamazdım, bunun farkında olduğundan daha fazla soru sormadı.
Şehre ulaştığımızda, "Beni otele bırak." dedim. Toparlanmam lazımdı, daha uğraşmam gereken bi' karşılama partisi ve Begüm Demir sorgusu vardı. Başım ağrımaya devam ediyordu ve perişan haldeydim. Aldığım haberle az da olsa hayal kırıklığına uğramış olabilirim.
**
Beş dakikadır evin kapısında dikiliyordum. Şu an, salonun her yanına yayılmış, en yakın arkadaşım gibi davranmaya meraklı, samimiyetsiz insan grubuyla uğraşmak, istediğim son şeydi.
Zile basmamla kapının açılması arasında iki saniyeden az zaman geçmişti. Kapıyı kim olduğunu bilmediğim ama beni görünce uzun yıllardır beklediği biri gelmiş gibi sevinen, kızıl saçlı bir kız açtı.
"Kerem geldi." diye içeri doğru seslendikten sonra boynuma atladı. Kollarını boynumdan indirmesi için tutup çektim, gerçekle hiç alakası olmayan bir gülümseme takındım.
Boynuma sarılan, tokalaşan, omzumda vuran kitleyi geçmeye çalışarak ilerledim. Begüm, gülümseyerek bana doğru hızla yürüdükten sonra boynuma atladı. Neyseki boynuma dolanmasına alışık olduğum kollardı. Onu havaya kaldırarak etrafımda döndüm. Yere bıraktığımda bana ışıldayarak baktı.
"Selam yabancı." diye fısıldadı kulağıma.
Ona göz kırptıktan sonra Arda'nın olduğu tarafa döndüm. Yanında daha önce görmediğimden emin olduğum, benden birkaç santim kısa, zayıf ama zayıflığını bir zerafete dönüştürmüş bir kız vardı. Yanlarına doğru yürüyüp Arda'yla sarıldım.
Arda öğlenki halinden eser kalmamış halde gülümsedi, "Derin." diyerek yanındaki kızı tanıştırdı.
Tek kaşımı havaya kaldırarak baktım, kocaman mavi gözleri yüzüne fazla geliyordu, sanki biraz sonra konuşmaya başlayacak gibilerdi.
Gülümseyip parmağımla onu işaret ederek "Begüm'ün ev arkadaşı?" diye sordum Arda'ya.
"Evet." dedi net bir sesle. 'Hey ben burdayım ve konuşabiliyorum.' tavrı hoşuma gitmişti.
Arda'yla yakın bir hali vardı, aralarında bir şey olma düşüncesini hızla kelimelere döktüm. "Burdan bakılınca Arda'nın yeni sevgilisi gibi görünüyorsun da emin olmak istedim."
Arda korumacı bir tavırla belinden tutup kendine daha da yaklaştırınca, cevabımı fazlasıyla aldım.
Arda, "Abi, hatunlar sırada. Bir kucakla, sarıl." dedikten sonra kafasıyla eve girdiğimden beri gözlerini benden ayırmayan kızları işaret etti.
Etrafta fazlasıyla olan, sıradan görüntülerini süslü tepsilerde sununca değerli olduklarını düşünen, kızlara baktıktan sonra kahkaha attım.
"Görev beklemez." deyip arkamı döndüm. Onlara yöneldiğimi fark ettiklerinde kıpırdanıp daha çok kıkırdadılar.
Söyledikleri hiçbir şeyi dinlemediğim halde daha fazla çıkarttıkları sinir bozucu seslere tahammül edemeyeceğimden hızla etrafa bakınıp Begüm'ü aradım. Servis masasının yanında telefonuyla uğraşıyordu.
Yanına yaklaşıp fısıltıyla "Hey!" dedim.
Gözlerinin içi parıldayarak baktı. "Hey!" diye karşılık verdi. Sesinde özlem ve sitem vardı.
"Arda bir süre daha dönmeyeceğini söylemişti?" Işte sorgu başladı.
"Begüm çok yorgunum." Başımı hafifçe yana yatırıp gülümsedim. Gerçek bir gülümseme.
"Peki, o zaman Seattle nasıldı?"
"Yağmurlu." Muzip bir ifadeyle kaşlarımı kaldırdım.
Begüm'ün kahkahasına eşlik ederken bahçe kapısından içeri giren Arda ve yeni kızı gördüm. Yanımıza doğru yürüdüler.
Arda masadan iki kadeh beyaz şarap alıp birini Derin'e uzattıktan sonra "Daha fazla bize." diyerek göz kırptı.
Begüm abartılı bir neşeyle "Yaşasın." diye bağırıp onları kucakladı.
Kutlanması gereken duruma uyum sağlamak için Arda'nın omzuna minik bir yumruk atıp "Yarasın, kardeşime." dedim.
Gözlerimi yeni kıza çevirip "Kaçırma elinden." dedim.
Salonda nefes alacak yer kalmamıştı. İnsanlar bağırarak birbirine kendi sözlerini duyurmaya çalışıp sürekli içiyordu. Fazlasıyla alışık olduğum bir durum olmasına rağmen asla uyum sağlayamayacaktım ve bunu istemiyordum. Gün yeterince uzun ve yorucuydu, hala deli gibi başım ağrıyordu ve insanlara tahammülüm kalmamıştı ki yavaş yavaş gitmeye başladılar.
"Tam zamanı, ölüyorum yorgunluktan." diye mırıldanıp elimdeki kadehi masaya bıraktım.
"Bu kadar insan seni karşılamak için toplanmış, en azından memnun olmuş gibi yapamaz mısın?" Konuşan yeni kızdı, hakkımda en ufak bir şey bilmemesini göz önünde bulundursam da özgüveni şaşırtıcıydı.
"Yarın arkadaşlarına anlatıp, sosyal ağlarına yazacaklar canım, Kerem Sayer'in karşılama partisindeydik, diye." Gülümsedim, hayır gerçek bir gülümseme değil. "Bu onlar için yeterli bir önemseme."
Gözlerinde anlam veremeyen bir ifade vardı, bana dili tutulmuş gibi baktıktan sonra Arda'ya dönüp "Gidelim mi, artık?" diye mırıldandı.
Giden insanlarla vedalaşıyordum ki yanıma geldiler. "Kardeşim, biz gidiyoruz. Görüşürüz sonra."
Arda'yı omzundan tutup sarıldım. "Yarın ararım seni, sorun çözülünce." dedim. Ece'nin güvenli bir yere yerleşmesi gerekiyordu ya da Amerika'ya dönmesi. Bu konuyla ilgili Simge'yle konuşmam gerekecekti.
Herkes gittikten sonra odama inip kendimi yatağa bıraktım.
**
"Simge."
"Kerem." Sesi dünden daha sevecendi.
"Ece, Arda'ların dağ evinde."
"Ya." Gerçekten şaşırmıştı.
"Evet, onunla iletişime geçmen lazım. Kötü durumda." Ece'yle ilgili uğraştığım son konuydu, bu da bittikten sonra ondan tamamen kurtulacaktım.
"Haber verdiğin için sağ ol, ben ilgilenirim."
**
Arda ve Derin'in yürüyüşe çıkmasını fırsat bilip Begüm'le konuşmaya karar verdim. Mutfağa doğru yürüdüm, kollarımı göğsümde birleştirip mutfak kapısına yaslandım. "Ben de bir kahve içerim." dedim kaşlarımı kaldırarak.
Anında bana dönüp gülümsedikten sonra iki tane kupa çıkartıp kahveleri doldurdu. Mutfaktan çıkıp koltuklara doğru yürüdü, ben de peşinden gittim. Kahveleri ortadaki sehpaya bırakıp üçlü koltuğa oturdu, yanındaki ikili koltuğun ucuna oturup ellerimi önümde birleştirdim.
Kahveden bir yudum alıp gözlerinin içine baktım.
"Begüm." Adının ağzımdan yumuşacık bir tonda çıkmasıyla gülümsedi. Gözlerini gözlerime kitleyip konuşmamı bekledi.
"Bana daha fazla aşık kalamazsın." dedikten sonra başımı hafifçe yana yatırıp ona yumuşacık bir ifadeyle baktım.
Begüm'ün yüzü asıldı, ağlamaklı bir tonda, "Biliyorum." dedi.
Uzanıp ellerini avuçlarımın arasına aldım. "Seni çok seviyorum Begüm, sen benim için çok değerlisin ama buna artık devam edemem." Tepkisini ölçmek için gözlerine baktım, uysal bir halde beni dinliyordu.
"Çocukken kolaydı, bir nevi oyundu ama artık büyüdük. Artık hayatına devam etmen lazım. Elimde olsaydı sana aşık bir adam olmayı dilerdim, üzgünüm."
Begüm'ün gözleri doldu, uzanıp boynuma sarıldı. "Son on yılımı sana aşık olarak geçirmek güzeldi." Burnunu boynuma gömdükten sonra hızla çekilip merdivenlere doğru koştu.
Ona bunu daha fazla yapamazdım. Hayatına devam etmesi gerekiyordu, bana saplanıp kalması ne onun ne de benim için iyiydi. Benim için her zaman orada olacağını, hep yakınımda kalacağını biliyordum. Söyleceğim ya da yapacağım hiçbir şey onu benden tamamen uzaklaştırmaya yetmezdi ama en azından aramızda hiçbir şey olamayacağını net bir şekilde duyması gerekiyordu.
**
Televizyonun karşındaki kanepeye geçip oturdum. Derin de yandaki ikili koltuğa oturup ayaklarını altında topladı. Saçları dağılmış, yüzünde hiç makyaj yoktu. Kocaman mavi gözleri sürekli yeni bir bilgi, hayatını aydınlatacak yeni bir nokta arar gibiydi. Temkinli ve mesafeli bir duruşu vardı, benimle konuşurken genelde geriliyor ama bu gerginlik onu hırçınlaştırıyordu. Sinirini bozmak için konuştuğum zaman gözleri öfkeye teslim olurken dudaklarını ısırıyordu, bu haliyle küçük kız çocuklarını andırıyordu. Kumandayı alıp kanalları dolaşmaya başladım. Müzik kanalarının birini açıp, kumandayı masaya bıraktım. Sakin'in 'Edepsiz komedya' klibi dönerken göz ucuyla Derin'in tepkilerine bakıyordum. Kararsız bir halde şarkıyı mırıldanmaya başladı, birkaç kez durup kendini sustursa da sonunda şarkıya teslim oldu. "Seni sorana her yanım derim ve dahasını da eklerim." Daha önce dinlemediğim bir şarkıydı, sözleri dikkatimi çektiğinden ve şarkıyı çok sevimli söylediğinden ona doğru belli belirsiz baktım, bu hali beni eğlendiriyordu. Güldüğümü fark edince bana meydan okurcasına sesini yükseltti. "Ellerini uzat ki dokunsun, parmakların."
Arkama yaslanıp gösterinin tadını çıkarmak için kolumu koltuğun arkasına doğru uzatıp rahat bir pozisyon aldım.
"Her yanım, diyebilecek kadar aşık oluyor mu insan?" diye sordum, dudaklarımı birbirine bastırarak gülmemi engelledim. Onu sinirlendirmek güzeldi. Sinirlendiğinde konuşabilen hatta bağırabilen kızlardandı.
Gözlerini gözlerime dikip meydan okuyan bir bakış attı. "Tabii oluyordur, olmasa, bu kadar çok şarkı yazılır mı?"
"Şarkı varsa, aşk da mı vardır?" diye sordum, çok eskiden izlediğim bir dizideki Kazım Koyuncu'nun sözlerini alıntılayarak.
"Aşk yoksa, Sezen Aksu'yu nasıl açıklayacaksın?" Sırıttı. Yüzünde cevabımdan memnunum ve seni alt ediceğim, der gibi bir ifade vardı.
Kahkaha attım. Gerçek bir kahkaha.
"Bak onu doğru diyorsun" dedikten sonra ödül senin, sen kazandın der gibi baktım.
Sezen Aksu'dan Unuttun mu beni, çalmaya başladı. Kahkaha atmama eşlik ederken şarkıyı mırıldandı, ben de söylemeye başladım.
Arda'nın içeri girdiğini fark ettiğimde, anlamsız gözlerle bize bakarak kapıda dikiliyordu.
"Babamla konuştum şimdi ihale dosyasından birkaç noktayı mail olarak yollayacak ama pazartesi şirkete senin de gelmen lazımmış."
"İmza için mi?"
"Başka bir sorun varmış."
Telefonu çıkarıp babamı ararken, Derin, "İyi geceler." diyerek merdivenlere yöneldi.
**
Begüm şarkısını bitirdikten sonra mikrofonu Derin'e uzattı. Gözlerini kocaman açıp "Iıı Begüm, ben söyleyemem." dedikten sonra utanarak dudağını ısırdı.
"Hiç de bile, gayet güzel söylersin. Odanda söylediğin gibi." diyerek göz kırptı Begüm.
Şarkı söyleyip söyleyemeyeceğini merak ettiğimden "Karaoke için sesinin güzel olması gerekmiyor, söyle gitsin." diye atıldım. Arda'ya kısa bir an için baktıktan sonra ısrarlara teslim oldu. Ortada duran büyük sehpaya göz ucuyla bakıp yavaşça üstüne oturdu. Dudağını sırmaya devam ediyordu. Nefes aldıktan sonra, şarkıyı başlattı ve mikrofonu dudaklarına yaklaştırdı. Kalbinin atışlarını duyabiliyordum. Heyecandan terleyen avuçlarını üstüne silip gözlerini kapattı.
"Aramayı boşver,
bu seferki benim elim olsun.
Elimi çevir, çevir, boynunda dönsün dursun.
Yalnızca ben,
ben sana dokunduğumda,
mis kokarsın
karşılığında."
Sesi güzeldi, sesi gerçekten güzeldi. Gözlerini açmadan şarkıya devam ediyordu. Sözler dudaklarından bir yakarış, uzun zamandır saklanan bir itiraf gibi dökülüyordu.
"Aramayı boşver,
bu seferki benim evim olsun.
Evimi çevir, çevir
heyecandan dönsün dursun."
Mavi, yoğun gözlerini bir saniye için açtıktan sonra devam etti.
"Yalnızca ben,
yüzlerce sen.
Gez toz, in çık.
Bin yol, gir çık.
Batsan, çıksan,
bitsen, durulsan.
Yorulunca yorulunca,
ah azalsan
ve benim olsan.
Biraz konuşsak,
sonra bab bab şu bab bab"
'Yorulunca, yorulunca, ah, azalsan ve benim olsan.' Sözleri anlamlandırmaya çalışırken, açtığı gözlerine baktım. Sözlerin etkisiyle ve sesinin beklemediğim kadar güzel çıkmasıyla ağzım açık kalmıştı.
**
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro