Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Alışamadım Yokluğuna.

"Derin kolunu düz tut, büktüğün zaman hızını kesiyorsun." Ağzımda biriktirdiğim havayı sesli bir şekilde dışarı verdikten sonra tekrar Mert'in elindeki darbe yastığına sert olmasını umduğum bir yumruk indirdim.

"Daha hızlı, sadece kol kasını değil tüm vücudunu kullan." Yorgunluktan bayılmak üzereydim, bir bucuk saattir aralıksız elinde tuttuğu siyah, sevimsiz şeye vuruyordum. Neyse ki bana kırmızı eldiven vermişti de içim az da olsa açılıyordu.

"Mert, ne olur biraz dinlenelim?" En büyük kozumu kullanarak dudaklarımı büzdüm ama adamdaki inat dağı delerdi. Başını olumsuz anlamda sallarken elinden biçimsiz aleti çıkarttı.

"Biraz da bacaklarını çalıştıralım." Gözlerimi devirmeye çalışsam da ona bile gücüm yoktu, nasıl nefes aldığıma hayret ediyordum. Bir odadan diğerine geçmek için dakikalarca düşünen bir insan spor salonunda ne işi vardı? Evet, evet, Mert güçlü bir zihin güçlü bir fizikle harmanlanır dediği için buradaydım, hatırladım. Kerem'den intikam almak istiyorsam dediklerine harfiyen uyacakmışım, onu da ekledi.

Nefes almakta zorluk çektiğim için, Kerem'den ne için intikam aldığımı unutmuştum ki ayağıma çarpan bir ayakla kendimi önce havada sonra yerde buldum.

"Ah! Ne yapıyorsun be? Belim kırıldı sanırım." Mert gözlerini yüzüme dikmiş bakışlarıyla bir şey anlatmaya çalıyordu ama ne demeye çalıştığı hakkında bir fikrim yoktu.

"Dalgınlık güç kaybettirir." Hah, sabahtan beri duyduğum bilmem kaçınca bilgece laf, bunları toptan almış olacak, gerekli anlarda yapıştırıyor.

"Kalk hadi." Ayağıyla kalçamı dürttüğünde bir umut kalkmama yardım etmesi için elimi uzatsam da o kum torbasını sabit tutmakla daha ilgili gözüküyordu.

Ellerimi yere bastırarak son gücümle kalktım, Kayra neredeydi? Gelip acilen beni bu psikopat eğitmenden kurtarması gerekiyordu.

"Bacağını kaldır ve dizinle tam ortaya vur." Bacağımı kaldırmak, normal bir zamanda elbette bu istediği yerine getirebilirdim ama şu an imkansıza yakındı.

"Derin, mızmız bir kız mı olacaksın, güçlü bir kadın mı, karar ver?" İki yandan tuttuğu kum torbasına baktım, yapabilirdim.

İkna etme konusunda oldukça iyiydi, zayıf tarafını görüyor ve güçlendirmek için hamle yapıyordu. Dövüşünde temelinde bu vardı sanırım, zayıf tarafına vurmaları bundandı rakiplerinin, aslında onlara 'burayı güçlendirmelisin, burayı' diyorlardı.

Bacağımı kaldırıp söylediği şekilde kum torbasına vurdum. Bacağımı kaldıracak gücüm olmamasına rağmen oldukça sert bir vuruş olmuştu.

"Tekrar." Pes etmeyeceğini bildiğimden aynı hareketi tekrar yaptım, sonra diğer bacağımla, ardından yine ve yine yaptım. İki saatlik eğitimin sonunda Mert mola vermeme izin verdi ve ben kendimi yere minderlerin üstüne bıraktım. Nefes almak bile canımı acıtıyordu.

"İlk güne göre iyiydin, hadi gel sana bir portakal suyu alalım." Gözlerimi açmakta zorluk çekerek yüzüne baktım, uzattığı eli tutup yerimden kalkıp peşinden ayaklarımı sürüyerek ilerledim.

"Selam savaşçı, bugünü sağ atlatman güzel." Kayra odasının kapısının önünde dikilmiş sırıtıyordu.

"Ölüyordum." Dudaklarımı kıpırdatarak söylesem de Mert kıkırdamıştı. Biraz önce sert, disiplinli bir adamken biraz sonra onu ilk tanıdığımda olduğu gibi eğlenceli, sevimli birine dönüşmüştü.

"Sonunda bir gülümseme bahşettin." dedim sahte bir sitemle.

Sandalyeye oturup göz kırptı. İki portakal suyu alıp bana uzatırken ben de yerleştim.

"Daha iyi hissediyor musun?" Yüzüne ciddi bir ifadeyle bakmaya çalışsam da minik bir kahkaha attım.

"Hissetmek, nefes almakta zorluk çekiyorum, herhangi bir şey hissetmem mümkün değil."

Mert kahkaha atarken, gözlerimin içine bakıyordu.

"Onu sormuyorum, Kerem diyorum, konuştunuz mu hiç?" Kahkahasını bastırdıktan sonra portakal suyundan bir yudum aldı.

"Konuşmadık." Bakışlarımı bardağıma çevirdiğimde gözlerim dalıyor. Yılbaşının üstünden bir hafta geçmişti. Begüm'den buradaki şirketin başına geçtiğini öğrendim. Ona dair aldığım tek haber buydu. Kayra, Begüm'ü uyarmış olacak ki bana tek laf etmiyordu. Hiç durmadan Kerem'den bahseden kız gitmiş, yerine adını anmamak için çaba harcayan biri gelmişti.

"Yine mayınlı bölgeye girdim değil mi?" Mert'in yumuşak bir fısıltıyla çıkan sesi karmaşık ruh halimden çıkmam için beni uyarıyordu.

"Sorun değil, sen Kerem demesen de ben onu düşünüyorum zaten." Gülümsemek için kendimi zorlasam da yanaklarım kıvrılmamak için direndi.

"İlk aşık olduğun adam mı?" Mert portakal suyundan bir yudum daha alırken sanki önemsiz bir konudan konuşuyormuşuz gibi rahat sormuştu.

"Daha kötüsü." dedim, ilk kez dürüst olup içimi dökmek istiyordum. "Aşkın varlığından ilk haberdar oluşum." Mert bir saniyeliğine gözlerime ciddi bir ifadeyle baksa da ardından kocaman gülümseyerek, gerilen kaslarımı dinginledi.

"Kerem'den önce ben sadece Derin'dim, olduğum kadar, olabildiğim kadardım. Sonra kalbime bir çift yeşil değdi, ardından hayatım nükleer saldırı altında kaldı." Kendime acırcasına güldüğümde Mert benim aksime ciddiydi.

"Saldırının gününü hatırlıyor musun bari?" Ciddi ifadesini bozup kıkırdadı. "Evet, beni bırakıp Seattle'a gittiği gün." Cümlemin altındaki anlamı anlamaya çalışarak baktı yüzüme.

"Yani o zamana kadar Kerem benim için, sınırı aştığım, kalbimi ortaya koyduğum koyduğum biriydi, sonra fark ettim." Aklımı toplamak için sustuğumda şaşılacak derecede ciddiydi.

"Neyi?" diye sordu fısıltıya dönüşen sesiyle.

"Kerem'in benim kozam olduğunu. Ben o hayatıma değmeden önce sıradan bir tırtıldım, onunla uçmayı öğrendim." Başımı önüme eğip gülümserken, çok sevdiğim şairin sözünü hatırladım. 'Uçuşmakmış meğer benim anlamım.'

Mert son söylediğimi anlamak için bir an durdu sonra kendi kendimi mırıldanmış olduğumu fark edip sorgulama gereği duymadan yerinden kalktı, boş bardağı bırakıp bana içten bir gülümseme yolladı.

"Ben derse geçiyorum, akşam görüşüyoruz değil mi?" Oturduğum yerde kalkarken hissettiğim korkunç ağrıya yüzümü buruşturup düşündüm, akşam? Ah, akşam karaoke bara gidilecekti, tamamen çıkmış aklımdan.

"Evet, evet. Dokuz gibi geçeriz bara sanırım." Başını belli belirsiz salladı.

"Akşam görüşürüz o zaman, sevgilim." Son kelimeyi söylerken göz kırpıp yanımdan ayrıldı.

Ayaklarımı sürüyerek, ciddi anlamda sürüyerek değil bacağımı kaldıracak halim nefes alamaya takatim yoktu, soyunma odasına doğru ilerdim.

**

"Derin, şu elbiseyi giyer misin artık?" Begüm'ün elinde tutuğu bordo elbiseye bakarken yüzümü buruşturdum, fazla kısaydı.

"Begüm, bence böyle gayet güzel oldum." derken üzerimdeki siyah keten pantolon ve gri bluzu işaret ettim.

"Asla olmaz! Giy şu elbiseyi." Yanaklarıma doldurduğum havayı sesli bir şekilde dışarıya bırakırken elindeki askıyı aldım.

Elbiseyi üzerime geçirdiğimde kapıda dikilmiş bana bakmakla meşguldü, aklından geçen her neyse dışa vurmamasını dilemekten başka çarem yoktu.

"Sen saçlarını hallet, ben makyaj çantamı getiriyorum." İşte bu duymaktan en korktuğum cümleydi ama karşı çıkmanın mücadele etmenin hiçbir anlamı yoktu. Başımı belli belirsiz sallarken, belimden aşağı kadar uzanan saçlarımı at kuyruğu yaptım. Biraz olsun kestirmemin vakti gelmişti.

Begüm yanıma geldiğinde sessizce yatağın üzerine oturdum, itiraz etmek için kurduğum her cümlede işkence biraz daha şiddetlenecekti, bunu önceki denemelerimizde tecrübe etmiştim.

Son olarak elindeki allık fırçasını üfleyip elmacık kemiklerime sürerken sırıttı. "İşte oldu." Yarattığı esere hayranlıkla bakarken sırıtması yüzünü kapladı.

Yerimden kalkıp üzerimi düzelttim, aynaya baktığımda gördüğümden ben de memnun kalmıştım, abartısız hoş bir makyaj olmuştu.

"Hadi çıkalım artık, Kayra bekle bekle delirecek." Çantamı alıp odamdan çıktım.

"Sadece Kayra değil." Koridorda ilerlerken başka kim var diye sormak için Begüm'e dönecektim ki Mert girişte tüm şıklığıyla sırıtıyordu.

"Merhaba." diye mırıldandığımda belimden tutup yavaşça kendine çekip yanağıma uzun bir öpücük bıraktı. Biz sevgili olmak üzere olan bir çifttik, yani en azından Begüm'ün gözünde, bu olması gerekendi. Kendimi telkin etmem bittiğinde elimden geldiğince Mert'e yakın durup gülümsedim.

Bara geldiğimizde Arda ve Buse buradaydı, Burak neredeyse hiçbir buluşmaya gelmediğinden ortamda olmamasını yadırgamadım. Gözlerim etrafı tararken, içimdeki sesi bastırmak için Kerem'i beklemediğimi söylüyordum ama iç sesim baskın geldi, neredeydi? Biz yeterince geç gelmiştik zaten, geleli nereden baksan yirmi dakika olmuştu ve hala gelmemişi. Gelmemesi en iyi seçenek olmasına rağmen onu görmek için içimde savaş başlatan bir yanım vardı. Son konuşmamızda ona meydan okumuştum, kendimde emindim, başaracaktım. Gelmezse planımı hayata geçiremezdim, gelmezse Mert'e gerçekten bir şeyler hissettiğimi düşünmesini sağlayamazdım.

Şu an oldukça eğlenceli bir sohbeti kaçırıyordum, Mert her ne dediyse Begüm tüm mekanda yankılanacak büyüklükte bir kahkaha atmıştı. Sohbete odaklanmak için dikkat kesildiğim anda Begüm'ün bakışları uzak bir noktaya kitlendi. Başımı hafifçe çevirip baktığı yere döndüğümde tüm gece beklediğim anının bonusuyla geldiğini gördüm. Kerem, müstakbel eşinin ellini kaçıp gidecek bir varlıkmış gibi sıkı sıkıya tutarak bize doğru ilerliyordu. Gözlerim birbirine kenetli iki elde sabit kalırken, ağzıma korkunç bir tat geldi. Sanki birisi mideme tekme atmıştı, ağzımdaki ekşimsi tadı yok etmek için Mert'in birasından bir yudum aldım. Yardımcı olmak yerine daha kötü bir etki yaratmıştı, kusmak üzereydim. Hep okurdum, üzüntü ya da stresin mideye vurduğunu ama bu durumu ilk kez yaşıyordum.

Kerem ve Gaye tam yanımda durduklarında Mert kötü olduğumu düşündüğü ya da rolüne odaklandığı için belimi kavrayarak kendine doğru çekmişti. Mert'e yaslanarak ayakta durduğum sırada Kerem'in gözleri bir kez olsun bana değmemişti. Burada savaş başlatan bendim, o ne hakla ben yokmuşum gibi davranabiliyordu. Hem ortada bir suç varsa ona aitti, zihnim Kerem'e hakaretler ederken midem bu duruma daha fazla dayanamayacağa benziyordu. Mert'in kulağına uzanıp durumu anlattım, yavaşça ondan ayrılıp sakin adımlarla tuvaletlerin olduğu yere ilerledim.

Kabine girer girmez, tüm gün yediğim her şey dışarı çıktı. Öğürmelerim devam ederken, midemde hiçbir şey kalmadığında iki büklüm halde durmaya devam etsem de bir sonuç alamıyordum. Lavaboya geçip ağzımı yıkarken içeri giren birini duydum, dönüp bakamayacak kadar bitkin halde olduğumdan ellerimi yıkamaya devam ettim.

"Merhaba, Derin'di değil mi, iyi misin?" Gaye bana doğru eğilmiş gülümseyerek bakıyordu. Ona ilk kez bu kadar yakından bakıyordum, güzeldi, gerçek anlamda güzeldi.

"Evet." diye bir homurtu çıkarttığımda peçeteye uzanıp elimi kurulamaya başladım.

"Miden kötüyse yanımda ilaç var, ister-" Çantasına uzandığı sırada onu susturdum. "Gerek yok." Sesim fazla sert çıkmıştı ama Kerem'in evlenmek üzere olduğu kadınla yakınlık kurmak gibi bir düşüncem yoktu. Kapıya yöneldiğim sırada o da bunu kanıtlamak istercesine kabine girdi.
Belki de kim olduğumu biliyordu, Kerem ona her şeyi anlatmış ve ilişkilerini karşılıklı dürüst olma temennileri üzerine kurmuştu. Ya da tam tersi benim adımı ilk kez buraya geldiğinde duymuş, kocam olacak adamın arkadaşları benim de arkadaşım sayılır mantığıyla yaklaşıp yakınlık kurmaya çalışıyordur. Her iki koşulda da benden uzak durması gerektiğini bilmesi gerekiyor.

İçeri geçtiğimde bizim masa sahneye kilitlenmiş karaoke yapan kişiyi dinliyorlardı, kimin söylediğini görmek için döndüğümde Mert'i kırk yıllık şarkıcı hareketleriyle dans ederken gördüm. Şarkıya öyle bir kaptırmış ki mekanı coşturuyordu. Tüm masalar dikkat kesilmiş onu izliyordu. Bu çocuğun yapamadığı bir şey var mıydı?

Mert şarkısını bitirdiğinde en çok bizim masa olmak üzere tüm masalar alkışladı, o da selamını verip sahneden indi. Yüzündeki her zamanki gülümsemeyle yanımıza ulaştığında Kerem'in çene kasları özerkliğini ilan edebilecek derecede kasılmıştı. Ondan tarafa bakmamaya özen göstererek Mert'e yaklaştım.

"Şarkı da söyleyebiliyorsun, son sürümsün sen galiba, her marifet var. " Kıkırdadığımda kocaman gülümsemesiyle karşılık verdi.

"Tabii ki tüm bunlar sizin gibi özel üretim birine layık olma çabası." Mert'e dudaklarımı birbirine bastırarak bakarken Kerem'in öldürücü bakışlarını üzerimde hissettim.

Begüm sanki her şeyi biliyormuş da Kerem'i kızdırmak istiyormuş gibi "Tamam taze aşıklar, tutku seviyesini yükseltiyorsunuz." dedi.

Mert ona göz kırparken, beni bir kez daha kendine doğru çekti. Kerem'den tarafa bakmamaya özen gösteriyordum ama alev aldığından emindim.

"Ee sıradaki şarkıyı kim söylüyor." Soru geldiğinden beri üçüncü ya da dördüncü cümlesini kuran Gaye'den gelmişti.

Begüm en meydan okuyucu gülümsemesiyle ona doğru bakıp "Madem öyle seni sahneye alalım." derken eliyle sahneyi işaret etti.

"Yok ben söyleyemem, utanırım. Kerem söylesin." Kerem konuşulan her şeyden soyutlanmış halde içkisinden bir yudum daha kaldı.

"Aşkım hadi sen söyle." Aşkım mı, aşkım nedir ya? Koca kadın bir de holding sahibi olacak, yeni yetme liseli gibi.

"Kerem şarkı söyleyemez ki, korkunç bir sesi var." Cümle ağzımdan çıktığı an dudağımı ısırsam da bir kere söylemiş bulundum.

Sanki beklediği tepki buymuş gibi başını kaldırdığında yeşilleri mavilerime meydan okudu. Öyle ki sahneye çıktığını bile Begüm'ün şaşkın bakışlarını gördüğümde kavradım. Şarkıya girdiği an büyüyen gözlerim daha da irileşti. Snow Patrol'ün şarkısını söylüyordu, dağ evinde kaldığımız ilk gün söylediği şarkıyı.

Dolan gözlerim ve kemirdiğim dudağım eşliğinde şarkıyı her zamanki gibi kötü söyleyerek bitirdi. Yanımıza döndüğünde Gaye'nin cıvıltılı sesi kulağımı tırmaladı.

"Gerçekten korkunç söylüyormuşsun aşkım." Kerem ondan tarafa bakma nezaketini bile göstermeden içkisinden son yudumunu aldı.

"Derin Hanım sıra sizde." İğneleyici sesi mideme sancılar saplarken, alevler çıktığına emin olduğum gözlerimi yüzüne çevirdim.

Yüzüme aptal bir gülümseme yerleştirdim. "Zevkle." Başın aşağı doğru eğerken "Görelim bakalım." diye mırıldandı.

Sahneye çıktığımda zihnim bomboştu, sanki bildiğim tüm şarkıları unutmuştum. Aklıma gelen şarkıların hepsi ise özlem ve bekleme içeriyordu, şu anki durumda söylemem acizliğime noter etkisi yapardı.

Kerem'in ilk gittiği zamanlar düzenli olarak doldurduğum ses kayıtlarından biri geldi aklıma.

"Seattle'da olduğunu öğrendiğimden beri içimde garip bir his var. Sanki izlediğim tüm filmler gerçek olacak gibi, hayır hayır romantik olanlar değil. Hani şu dünyanın sonunun geldiği filmler. Keşke diyorum, keşke pasifik okyanusuna bir meteor düşse, ya da New York'da nükleer patlama. O zaman, yani kurtulan esas adam olarak buraya dönmek zorunda kalırsın. Filmlerde hep yok olan ve sonunda kurtulan Amerika oluyor, ee sen de orta doğuya dönersen güvende olursun. Çok saçma değil mi, daha korkuncu ne biliyor musun, çok acizce. Sen gittin, sen beni terk edip gittin ve ben gittiğin ülkede bir felaket olmasını bekliyorum dönmen için. Dönmen benim için böyle hayati önem taşıyor işte, kendim dahi vazgeçecek kadar, benliğimi göz ardı edecek kadar."

Artık değil, artık kendimden vazgeçecek kadar aciz değilim.

Söyleyeceğim şarkıya karar verdiğimde, mikrofonu ayarladım. Müzik başladığında gözlerimi mümkün olduğunca masadan uzak tutmaya çalıştım.

"Ben senin hayatından gittim oğlum,

hadi yerime koy birini koyabilirsen.

Ben senin hayatından gittim oğlum,

hadi dur o sarı odalarda durabilirsen."

Buğulanan gözlerime inat, sesimin titrememesine özen göstererek devam ettim.

"Ben sen sen diye bittim oğlum,

hadi bakalım unut unutabilirsen.

Ben seni yudum yudum içtim oğlum,

hadi ol eskisi gibi olabilirsen."

Şarkıyı bitirdiğimde, önce birkaç saniyelik sessizlik ardından bir alkış sesi koptu. Başımı hafifçe öne eğip gözlerimin kenarlarını silerek sahneden indim.

"Sesin çok güzelmiş." Gaye'ye doğru döndüğüme artık hiçbir şeyden haberi olmadığından emin olmuştum. Nezaketen gülümseyip Mert'in birasından bir yudum daha aldım. Genelde bira içen biri olmasam da sakinleşmeye ihtiyacım vardı.

Aslında biraz hava alsam kendime daha çabuk geleceğimi biliyordum, telefonumu uzanıp dikkatle arama kaydına girdim. "

"Annem aramış, ben bir dışarıda konuşup geleyim." Mert'e dönüp söylesem de herkesin duyacağı şekilde konuşmuştum.

Dışarı çıkıp karşıdaki duvara doğru hızla yürüdüm, aynı o güne benziyordu bugün de. Kerem'le ilk bu duvarda oturup konuştuğumuz güne. O kadar yakın bir tarih gibiydi ki, oysa üzerinden bir ömür geçmişti.

Başımı gökyüzüne kaldırıp rüzgarın yüzüme vurmasına izin verdim, biraz olsun kendime gelmeyi başarmıştım.

"Bıraktığımda dilek tutup yıldız kaymasını bekleyecek bir kız değildin." Kerem'in sesi aklıma, kalbime, hatta iç organlarıma dahi ulaştığında başımı indirdim.

"Sadece hava alıyorum, hem yıldız yok havada." Kavga eder gibi konuşmak çok yorucuydu.

Yanıma oturduğunda, hızlanan kalbim beni yarı yolda bırakacak gibiydi. Sahi kalbim hala onun tarafındaydı değil mi, işte bu savaşa yenik başlamamı sağlıyordu.

"Mert'le iyi vakit geçiriyormuşsunuz gibi görünüyor." dedi sakince. Fazla sakince.

Başımı salladım, iyi vakit geçiriyorduk, bu doğruydu.

"Sevindim." Başımı eğip gözlerini görmeye çalışarak kaşlarımı kaldırdım. "Sevindin mi?"

Kahkahası gecede yankılanırken, ben de eşsiz görüntünün keyfini çıkarttım. Başını arkaya itip attığı kahkahayla gökyüzüne dahi meydan okuyordu.

Yüzü birden ciddi bir hal alırken gözlerimin içine baktı. "Ne istiyorsun Derin?"

Seni dedi iç sesim, susmak bilmeyen yanım, kalbim. Seni.

"Hiç." Dudağımın içini kemirdim, aramızda çok az bir mesafe vardı, hala bana ait olduğunu bilseydim sarılarak kapayabileceğim bir mesafe.

"Sen ne istiyorsun?" diye sordum, gerçekten benden ne istiyordu?

Gözlerimden gözlerini bir saniye bile ayırmadı.

"Ben istediği her şeye ulaşan adamlardanım, ne çabuk unuttun?" Şımarık Sayer geri dönmüştü.

"Seninle ilgili her şeyi zihnimin kullanmadığım kısmına teperken, araya sıkışmış olmalı." dedim alayla.

Yeşilleri yüzümde gezinip dudaklarımda duraksadı. "Peki ya kalbinin?" Ah, bu beklemediğim yerden aldığım bir darbeydi.

Kalbimin en güzel köşesinde padişah koltuğun kurulu diyemeyeceğimden sustum, bir süre gözlerimin içine baktı.

"Anlatmama neden izin vermiyorsun, beni affetmekten korktuğun için mi?" Sesi ciddiyete büründü.

"Hayır, bilmemin hiçbir şeyi değiştirmeyeceği için. Kerem sen gittin, hangi bahane haklı çıkartır bu gidişi?" Bakışlarım duvardan sallanan ayaklarıma kaymıştı.

"Bahane değil ki." dedi üzüntünün ele geçirdiği sesiyle.

"Neyse ne Kerem, neyse ne." derken duvardan atladım. Girişe doğru yürürken içimden aynı şarkıyı mırıldanmaya devam ettim.

"Ben sen sen diye bittim oğlum..."

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro