Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

43.BÖLÜM PART 2:"DÜELLOLAR"


.Bölüm şarkısı: Sia | Unstoppable

.Gelecek bölüm için oy sınırı: 100 Oy  (Geçmezsiniz biliyorum...)


43. BÖLÜM PART 2: "DÜELLOLAR"

"Ya hayır, o kadar da utangaç değildim Arya!"

"Değil miydin? Bir çocuk vardı iki sokak aşağımızda. Neydi adı? Çağlar? Çağın? Her neyse, hep beraber top oynarken durup dururken 'Ben büyüyünce Beyza'ya evlenme teklifi edeceğim,' dedi diye yanakların kıpkırmızı olmuştu, koşarak eve gitmiştin. Sonra da bana ve Özge'ye... İşte dedin ki ben büyüyünce asla evlenmeyeceğim!"

Beyza gülerek başını omzuna doğru yatırdı. Henüz omzunun hizasına gelemeyen kumral saçları bunu yapmasıyla sol omzuna doğru döküldü. "Yani tamam öyleydim biraz, ne yapayım çekingen bir çocuktum. Mahalleye taşınana kadar neredeyse hiç arkadaşım olmamıştı ki, çok içine kapanıktım. Ayrıca hala evli değilim, sözümü bozmuş sayılmam."

Bugün Beyza ile buluşmuş, biraz çarşıda gezinmiş birkaç parça kıyafet almıştık. Hava bunaltıcı derecede sıcaktı, gezmekten değil de sıcaktan yorgun düşmüştük. Beyza birkaç ay önce açılan, sahildeki bu ferah, iç açıcı, sevimli kafeye getirmişti beni. Her iki eski dostun yaptığı gibi geçmişe gitmemek, eski günleri de anmamak olmazdı elbette. Onun çocukken ne kadar utangaç olduğuna bir iki örnek verdiğimde bilmiş bir ifadeyle itiraz etmişti.

"O çocuk sonradan evlenme teklif etmedi mi bari sana?" diyerek sırıttığımda Beyza kahve fincanının üzerindeki küçük çikolatayı omzuma attı ama yüzüne baktığımda onun da sırıttığını gördüm. Omzuma çarpıp masanın üzerine, önüme düşen küçük, fındıklı çikolatayı ağzıma götürdüğümde başını iki yana salladı. "O sümüklü bana evlenme teklifi edebilir mi? Çocukken saçmalamış işte. Haberin yok tabi, Çağın geçen sene kız kaçırdı, kızın babası görüştürmüyor diye. Sonra da düğün yaptılar. Doruk ile düğününe bile gittik."

Önümdeki kahve fincanını elime alıp dudaklarıma götürdüm ve ardından küçük bir yudum aldım. Sırtımı hasır sandalyenin şeker pembe minderine yaslarken gözüm kafenin orta yerinden sarkan renkli düş kapanlarına takıldı. "Bizim kadar değil miydi o ya? Erken davranmış, bak sen sümüklü Çağın'a." Çağın'dan ziyade ismi geçen Doruk'tan dolayı huzursuz olmuştum, aklım yine Doruk'a kaymıştı, üzüntümü bastırmaya çalıştım.

"Yok, Doruk ile aynı yaştaydı sanırım ya da ondan da bir yaş büyüktü." Bu cümleden sonra Beyza'nın da yüzünün düştüğünü fark ettim. Aramızda tuhaf bir sessizlik ve hüzünlü bir bakışma geçti. Bakışlarını kaçırdı ve o da eline kahve fincanını alıp birkaç yudum aldı kahvesinden. "Limonata falan mı içseydik ya? Bu sıcakta neden kahve içiyorsak? Kafa bırakmadılar bende artık."

"O zaman benimle limonata içmeye geliyorsun Asi kız, gülümsemeye ihtiyacım var ve limonata beni mutlu ediyor."

Huzursuz bir ifadeyle kıpırdandım ve sandalyede doğruldum. "Ben limonata sevmem." Bunu biraz sert bir sesle söylediğimi fark ettiğimde daha yumuşak bir sesle hemen ardından ekledim. "Ekşi ya, ekşi ile aram yoktur. Sen söyle istersen, serinletir belki."

"Aynen, söyleyeceğim." Diyerek masanın üzerindeki telefonuna baktıktan sonra kafasını kaldırdı ve ilerideki bir başka masaya siparişleri veren garsona seslendi. Dakikalar sonra  limonatası gelip bardağı yarıladığında bile üzerine yerleşen huzursuzluk dağılmış değildi. "Doruk konusunda içim hiç rahat değil." Diye döküldü en sonunda. Pipeti bardağa koyup geri çıkarıyor, sonra tekrar bardağa daldırıyordu. Omuzlarını düşürdü, kafasını kaldırdığında güneşli havadan dolayı neredeyse yeşil olarak görünen ela gözlerini kıstı. "Psikolojik destek alması gerektiğini söylediğimde bana resmen kükredi. Hiçbirimiz ona ulaşamıyoruz, yardım edemiyoruz. Nesrin Teyze ne kadar çöktü bu kadar sürede. Bir de üstüne üstlük Doruk bu halde. Kadın nasıl mahvolmasın? Tamam, Doruk'un zamana ihtiyacı var ama... Murat Atahan'a bilenmiş durumda, içimde kötü bir his var."   

Geçen gece Murat'ın belediye başkanı olduğunu öğrendiğimizden beri her birimiz tedirgindik ve Doruk için fazlasıyla endişeleniyorduk. O gece öfkeyle gece kulübünü terk etmişti, Ilgaz birkaç dakika sonra peşinden çıktığında o çoktan ortadan kaybolmuştu. Ilgaz tüm gece gidebileceği her yerde onu aramıştı, en sonunda sabaha karşı babasıyla henüz onarımını bitiremedikleri teknede bulmuştu onu. Yanında bir sürü içki şişesi, bira kutusuyla, teknenin sağlam tarafına kıvrılmış uyuklamış bir halde...

Yetmezmiş gibi dün Murat Atahan, yarın akşam için bir davet vereceğini duyurmuştu. Büyük ihtimal başkan seçildiği için bir çeşit kutlamaydı bu davet. Aslında mesele bu değildi, biliyorum o severdi böyle şeyleri. Şaşırtıcı değildi bir davet verecek olması. Asıl sorun, bize de gönderdiği dört davetiyeydi.

Beyza ve Buğra'nın adına bir tane, Mete'nin adına bir tane, benim ve Ilgaz'ın adına bir tane ve Doruk'un adına da bir tane...

Hala bu davetiye şokunu atlatabilmiş değildim. Adam düşmanlarını davetine çağırıyordu, üstüne üstlük Ilgaz ile benim için ortak bir davetiye yolluyordu. Aynı adam, yaklaşık iki ay öncesinde Ilgaz'ı unutmamı söylemiş, beni ona ihanet etmeye mecbur bırakmıştı. Allah aşkına bu herifin sorunu neydi böyle?

Doruk görmüştü tabi davetiyeleri, o kocaman elinde davetiyeyi avcunun içine hapsedip yumak haline getirirken yüzündeki damarların belirginleşmesi, dişlerini birbirine kenetlemesi hala gözlerimin önünden gitmiyordu. "Zaferinin tadını çıkarsın, son kez." Demişti. Ben o 'son kez' ifadesine takılı kalmıştım, altında tehdit barındırdığı bir gerçekti.

"Babasının asıl katili öldü. O da bununla dolaylı ilgisi olan Murat'a kinlenmiş durumda. Murat'a bir şey olacağı yok, böyle hırslanarak kendine zarar veriyor." Dediğimde küçük sırt çantamın içinden sigara paketiyle çakmak çıkarmıştım. Çantamın fermuarını çekip tekrar Beyza'ya döndüğümde bitirdiği limonata bardağını masanın üzerine geri koydu, kaşlarını kaldırmıştı. "Senin daha önce sigara içtiğini görmemiştim?" diye sorarcasına elimdekini işaret ettiğinde önemsizmiş gibi omuz silktim.

"Lise zamanlarında içip bırakmıştım, şimdi de İstanbul'a döndüğümde başladım öyle tekrar. İster misin diye sormayacağım, çünkü kötü bir arkadaş olamam. İstesen de vermem." Hafifçe güldüm, sigarayı çakmakla bir denemede tutuşturduktan sonra derin bir nefes çektim ve sırtımı tekrar arkamdaki mindere yasladım. Bakışlarımı biraz aşağımızdaki masmavi, göz kamaştırıcı denize diktim.

Denizin huzur verici sakinliği bile dindirmiyordu içimdeki huzursuzluğu, o çaresizliğe bulanmış kasveti.

Bir süre Beyza da konuşmadı, sakin dalgaların sesini dinledik. Dün gece de doğru dürüst uyuduğum söylenemezdi, gözkapaklarımı kapatıp geri açarken gri dumanı dudaklarımın arasından dışarı bıraktım, havada yavaşça dağılışını izledim. Kafedeki geri planda duyduğum başkalarının uğultuları döndü kafamın içinde. Sonra içlerinden Beyza'nın sesi sıyrıldı. "Sınavlara gideceğin için mi streslisin kuzucum? Sanırım Ilgaz'a söyleme fırsatın da olmadı."

Dün Beyza'ya bu durumdan bahsetmiştim, Ilgaz'ın anlayışla karşılayacağını söylemişti, neticede derslerim için mecburi bir dönüştü. Sigaranın külünü, kül tablasına silkelerken başımı salladım. "Bugün telefonda bana Doruk ile meşgul olacağını yarın görüşebileceğimizi söyledi. Gergin ve aceleciydi. Ve gergin bir Ilgaz'a o anda gitme muhabbetini söylemek istemezsin."

"Yarın söylersin artık, ne yapacaksın gideceğin gün söyleyemezsin ya? Gerginse yalnız Ilgaz gergin değil, hepimiz gerginiz." O da geriye doğru yaslanırken düşünceli bir ifadeye bürünmüştü. Gözleri kısa bir anlığına masanın üzerindeki telefonuna ilişti, ardından bana baktı. "Buğra'nın da sesi tuhaftı telefonda. Biliyor musun, ben bu 'Doruk'u erkek erkeğe meyhaneye götüreceğiz, bugünlük kız kıza takılın, bize bulaşmayın' muhabbetine pek ikna olmadım."

"Yani?" diye sordum sigaradan bir nefes daha çekip o kasvetli dumanı ciğerlerime gönderirken, ardından sigarayı kül tablasına bıraktım.  Sandalyemde dik bir konuma geldim ve masaya doğru eğildim. "Ne demek bu? Yalan mı söylüyorlar?"

"Meyhaneye akşam gitseler neden gündüzden de meşguller? Buğra'yı tekrar arayacağım." Uzanıp masanın üzerindeki telefonunu eline aldı, ardından birkaç saniye sonra telefonu kulağına götürdü. Diğer elinin parmaklarıyla sabırsızca masanın ahşap yüzeyinde ritim tutarken ben de huzursuz bir ifadeyle kendi telefonumu elime aldım, Ilgaz bugün aramayacağını söylediği halde yine de kilidi açıp kontrol ettim. Beklediğim gibi aramamıştı. Beyza'nın şüpheci tavrı iyiden iyiye kuşkulandırmıştı beni. Gerçekten bize yalan mı söylemişlerdi?

"Açmıyor!" Telefonu hızlı ve sert bir biçimde masaya geri koyduğunda ben de çoktan Ilgaz'ı aramaya koyulmuştum. Saniyeler boyunca çaldı, çaldı ama aramam cevaplandırılmadı. "İşte şimdi daha da meraklandım. Ne yapacağız?"

Beyza dirseklerini masaya dayarken yanaklarını da avcunun içine yasladı, sıkıntılı bir nefes verirken bakışlarından bir şeyler düşündüğü belliydi. Daha sonra masanın üzerine eğilip telefonunu kurcalarken önüne gelen saçlarını sol eliyle aceleyle kulağının gerisine itti. "Aklıma bir şey geldi aslında. Ilgaz'ın arabasının nerde olduğunu bulabilirim. Tabi arabayla gittilerse... Yine de bir şansımı deneyeceğim."

"Ilgaz'ın arabasını nasıl bulacaksın?" diye sorduğumda o çoktan telefonunu eline almış, ince, uzun parmaklarıyla ekrana dokunup bir şeyler yapmaya koyulmuştu. "Murat Atahan'ın, tren suikastını Ilgaz'ın üzerine yıkmaya çalıştığı zamanı hatırlıyor musun?" diye sordu telefondan başını kaldırmadan. Son derece ciddi ve işine odaklanmış bir hali vardı. Sıcaktan bunalmış bir haldeydim, bir şeyler döndüğünü düşünmek de daha fazla germişti beni. Bıkkınlıkla  alnımı ovuşturdum. "Evet?"

"İşte ondan sonra, Ilgaz'ın gizlettiği telefon görüşmelerini falan ben bulmuştum. Böylelikle onu aklayabildim. Teknoloji konusunda iyiyimdir. Ondan sonra herhangi başka bir iftira ya da tehlike durumuna karşı önlem almak için Ilgaz'ın, Mete'nin, Orhan Amca'nın arabasına Gps yerleştirmiştim. Yani başlarına bir şey geldiğinde nerede olduklarını bulmak adına, nerede olduklarını ispatlayabilmek için... O zamandan beri de ilk kez bakma gereği duyuyorum, bakalım neredeler?"

"Sen ciddi misin?" Şaşkınlıkla ona doğru eğildim.  Parmağını birkaç kez daha dokundurdu ekrana, ardından gözlerini kıstı. "İyiymiş. Buğra'nın motoruna da taktır, nereye gittiğinden haberin olsun. Sevdim bunu," Aslında işin esprisindeydim o an. Ama Beyza'nın yüzü kısa bir anlığına asıldı. Kafasını kaldırdığında yine de zoraki de olsa gülümsemeye çalıştı. "Sevgililikte öyle olmuyor işte. Ona güvenmediğimi, onu kontrol ettiğimi zannetti. Aramız açılacaktı, ben de onu pas geçtim. Onun motosikletinde yok yani."

Haklıydı tabi. Yanlış anlamaya mahal verebilecek bir durumdu neticede. Tam bir şeyler söylemek için ağzımı aralamıştım ki benden önce atıldı. "Buldum!" Telefona daha dikkatli baktığında ben de heyecanlı bir ifadeyle sandalyemde doğruldum. Fakat sanırım bir sorun vardı. Beyza'nın kaşları çatıldı, sonra yavaş yavaş gözlerinde bir korku belirdi.

"Beyza? Neredeler?" diye sorduğumda gerginlikten dolayı dudaklarım kurumuştu. Ve kesinlikle hiç beklemediğim şeyler söyledi.

"Kasabanın Batı bölgesindeler, Körfez Boyu. Orası Serkanların bölgesi ve daha da kötüsü Avcıların oraya girmesi yasak!"

***

Ilgaz'ın evinin alt katında oturan İhsan Amca'dan arabasını ödünç istemişti Beyza. Çok sıcakkanlı bir adamdı, tahmin ettiğimiz gibi arabasını vermişti. Arabayı kullanırken son derece gergindim, direksiyonu kavrayan ellerim bile uyuşmuştu. Beyza hemen yanımda oturmuş Buğra, Ilgaz, Doruk ve Mete'yi sırasıyla ararken yine bir sonuç alamamış olacak ki telefonu kulağından kucağına doğru indirdi. "Hiçbirisi açmıyor," Göz ucuyla ona baktığımda gerginlikle dudağını dişlediğini gördüm. "Şu Murat Atahan'ın evinin tarafına giden yol değil de ters istikamete giden yola mı sapacağım?"

"Evet, orası Doğu bölgesi. Tam tersine gideceğiz. Oradan dümdüz ilerle. O yolu geçtiğimizde tarif edeceğim ben sana."

"Bu, Avcılar, Batı bölgesine giremez muhabbeti de ne böyle? Hiç böyle bir saçmalık duymamıştım. Ülkenin toprağına girip girmeme hakkını kim veriyor?"

Bakışlarımı yoldan ayırmazken alaycı bir ifadeyle gülmek istedim fakat yapmadım. Niye şaşırıyordum ki, bu kasabaya geldiğimden beri birçok anormal durumla karşılaşmamış mıydım? Kız kardeşimle tehdit edilmiş, ardından çok geçmeden kardeşim kaçırılmış, belki de engel olunmasa öldürülmüş olacaktı. Murat Atahan gözlerimin önünde Ilgaz'ı öldüreceğini söylemiş, beni tehdit etmişti ve mecburen Orhan Amca'yı ve diğerlerini karalayan o açıklamayı yazmıştım. Ardından Orhan Amca ve Doruk'a suikast düzenlenmişti ve Stevan'ın, Murat'ı hapse tıktırmak istemesi uğruna Orhan Amca ölmüştü. Tabi bu bilgiyi de Stevan beni kaçırdığında öğrenmiştim. Beni kurtarmaya geldiğinde Stevan tarafından vurulan Ilgaz'ı atlamak olmazdı tabi. Ve bağlantılı bir sürü şey daha... Cidden aylardır nasıl bir kaosun içinde kaldığımı belki de ilk kez bu denli net fark edebildim ve bu beni korkuttu.

Gerçekten... Eskiden hayatımdaki en büyük aksiyonlar babamla olan tartışmalarım, yaptığım araba yarışı kaçamakları, alkol ve başına buyruk davranışlarımdı. Şimdiyse aylardır Avcılar ve Murat Atahan arasındaki ezeli savaşta birçok şey yaşamış, kayıplar vermiştim. Daha fazla ne olabilir dediğimde hep daha beteriyle karşılaşmıştım. Sonrasında ne olacaktı? Başka biri ya da birileri ölecek mi diye endişelenmeye nereye kadar devam edecektim? Zaten fazla düzgün bir psikolojim yoktu, en sonunda akıl sağlığımı tamamen kaybedeceğimden endişeleniyordum.

"Eski ve uzun bir mesele. Doğan Amca ve Serkanların grubunun başındaki Timur denilen adam arasındaki eski bir kan davasına dayanıyor. Doğan Amca, Orhan Amca ve bu Timur çok iyi arkadaşlarmış bundan yıllar önce. Timur denilen adam bir kıskançlık krizi yüzünden -sözde Doğan Amca'ya gözdağı vermek için- ahırlarını ateşe vermiş. Doğan Amca'nın annesi, yani Ilgaz'ın babaannesi de içerdeymiş, eşi de yangını ve çığlıkları duyunca onu kurtarmak için dalmış içeri. Sonuç olarak dışarı çıkamamışlar, ikisi de ölmüşler. Tabi Timur ondan sonra hapse girmiş fakat 2000 yılında hapisten çıkmış, belki de aftan dolayı. O kısımları çok net bilmiyorum. Aralarındaki husumet başka bir cinayete sebep vermesin diye birbirlerinin yaşadıkları yerlere girmemek üzerine aralarında bir anlaşma yapmışlar."

Ellerim direksiyonu sımsıkı kavrarken bedenim buz dolu bir kova üzerimden boşaltılmış gibiydi, kanım donmuştu. Hiçbir şey söyleyemedim, sesimi bulabileceğimden bile emin değildim. Benim çocukken sıradan bir kasaba diyebileceğim bu kasaba ne kadar sırrı saklıyordu içinde? Ne kadar vahşi ölümlere, ne kadar iğrenç hırslara, düşmanlıklara tanık olmuştu böyle?

"Ama gel gör ki aradaki düşmanlık her zaman devam etmiş. İki karşıt grup oluşmuş, bu iki grubun birbirlerinin bölgesine girmesine pek hoş bakılmıyor. Serkan birkaç kez bu kuralı çiğnese de bir şekilde üzeri örtüldü. O da bu mahallede doğup büyüdüğü için. Fakat grup liderlerinin birbirinin bölgesine girmesi bir nevi başkaldırı. Ve sanırım Ilgaz yıllardır çiğnenmeyen bu kuralı bugün çiğnedi."

"Ilgaz mı? Grup lideri Orhan Amca-" Cümlemi tamamlayamadan duraksadım, Orhan Amca'nın öldüğü ve artık olmadığı gerçeği sadece saniyeler içinde kafama dank etti.

"Doğan Amca öldükten sonra oydu, o da geçen ay ölünce... Avcılar'ın başı tamamen Ilgaz oldu. Her ne kadar Ilgaz bu Avcılık olayına devam etmek istemese de Murat Atahan hapse girene kadar devam etmemiz gerektiğini söylüyor. Anlamadığım şey ise o bölgeye gitmek gibi bir hatada nasıl bulunabilir?"

"Tam olarak ne yapıyorsunuz? Yani Avcılar? Ilgaz bir şeyler anlatmıştı ama... " Beyza'ya göz ucuyla baktığımda telefonunu yan çevirmiş ekrana bakıyordu. "Yol ayrımında sağa sapacaksın, ardından ben diyene kadar dümdüz ilerle."

Dediğini yapıp ilerideki yol ayrımında sağa saptım, dümdüz ilerlemeye devam ederken sorumu cevapladı. "Bir şey yaptığımız yok aslında. Mehmet Atahan'ın halkın birçok toprağını ele geçirmesinden sonra buna karşı savaşmak ve toprakları geri almaktı amacımız. Mete'nin babası bir şekilde, Mehmet Atahan'ın hileleriyle şirketini ona kaptırdı. Atahan Laboratuvarı'nı araştırıyorduk aynı zamanda. Yani asıl derdimiz her zaman Atahanlar oldu. Sonra Doğan Amca'nın ölümü... Atahanlar bundan da sıyrıldılar elbette. Aradaki kin daha da büyüdü, Ilgaz daha da hırslandı. En büyük amacımız bunun bir cinayet olduğunu kanıtlayabilmek şu an. Ilgaz yıllardır bir açığın, herhangi bir ipucunun peşinde. Kaydettiğimiz en büyük ilerleme Mehmet Atahan'ın tüm sırlarının bir kasanın içinde olduğunu öğrenmemiz. Kasanın da Atahanlar'a ait Kale otelde olduğu duyumunu aldık. Murat ve Özge'nin nişanında bulunma nedenimiz oydu. Fakat sonuç olarak Ilgaz bakabildiği birkaç odada bulamadı tabi kasayı. Otelin etrafında fazla gezindiğimizi anlayan Murat da güvenliklere karşı önlem aldırdı."

"Yani nişanda bulunma nedeniniz Özge değildi, kasanın peşindeydiniz." Öğrendiğim bir başka gerçeği daha sindirmeye çalışırken derin bir nefes aldım. Stevan'ı hatırladım, sanki onun o ürpertici ifadesini ve gözlerini unutmak mümkünmüş gibi. O da o kasanın peşindeydi. Bu uğurda ölmüştü, bu hırs uğruna kendi hayatını bile umursamamıştı. Şimdiyse içimi öyle yiyip bitirici bir endişe kaplamıştı ki. Ya aynı şey Ilgaz'a da olursa?

"Bugün olmasa bile bir gün... Murat Atahan ile uğraşmaya devam ederse öldürülecek, ortadan kaldırılacak."

Yol boyunca bir daha bu konular hakkında konuşmadık. Beyza yolu tarif etti, ben de dediklerine uymak dışında bulunduğumuz ana pek fazla odaklanamadım. İlk kez Avcılar ismini duyduğum o traktörde, nişan gecesinde gerçekleşecek herhangi bir patlama için endişelenirken böylesine korkmaya başlamıştım. Şimdi Ilgaz için delicesine korkuyordum. O bölgede ne işi vardı? Tüm bu düşman saçmalıkları ne zaman son bulacaktı? Buna nereye kadar devam edebilirdim ki? Her gün böyle kaybetme korkusu, endişe, panikle nasıl baş edebilirdim? Nereye kadar?

"Şu büyük ağacın yanında, kenarda dur." Diyerek ikaz etti Beyza beni. Düşünceler kafamın içinde dört bir yana dağılırken dediğini yapıp birkaç metre ilerimdeki ağacın yanında durdum. Zaten sol tarafımız aşağı doğru inen bir ormandı. "Ormandan mı geçeceğiz?" diye sordum onun arkasından araçtan inerken. Arabanın anahtarlarını kotumun cebine sıkıştırırken Beyza hızlı bir şekilde kendi etrafında döndü ve çevreyi kolaçan etti.

"Ormanın içinden şu banliyölerin arka tarafına gidersek belki kimseye yakalanmayız. Tabi şanslıysak. Her neyse yerimizi işaretledim, Furkan'a mesaj attım. Bir sorun olduğunda diğerlerini toplayıp gelecek, şimdilik şansımızı deneyelim."

Beyza önde, ben biraz gerisinde ormanın içinde bayır aşağı ilerlerken başımı bir an gökyüzüne kaldırdım. Uzun ağaçların en tepesinden sızan güneş ışıkları gözümü aldığında bakışlarımı tekrar önüme odakladım. Dikkatli adımlarla küçük otların, ağaç parçaların üzerinden geçerken içimden tüm bu olan biten şeylere lanet etmekteydim. Babam benim çarşıda arkadaşımla gezdiğimi sanıyordu, tamam baştan öyleydi elbette. Şimdi böyle bir yerde olduğumu öğrenirse beni öldürmese bile en iyi ihtimalle kolumdan tuttuğu gibi bir kafese kapaması çok da muhtemeldi.

"Şanslıysak demiştim. Şansın bizim yüzümüze güldüğü nerde görülmüş ki?" Beyza'nın cılız çıkan sesini işittiğimde adımlarını geriye atarak bana doğru yaklaştığını gördüm. Neler olduğunu sormama gerek kalmadan en fazla dört beş metre ilerimizden ağaçların arasından bir adam çıktı. Tahminen 1.75 boylarında fazla yapılı sayılmayacak biriydi. Esmer, sivri çeneli yüzünde en dikkat çeken yanı çekik sayılabilecek gözleriydi. Solgun gri tişörtünün açıkta bıraktığı kollarındaki yılan şekline benzeyen dövmeleri ürkütücü gözüktü gözüme. Ayrıca bize olan mide bulandırıcı ve alaycı bakışlarından hiç hoşlanmamıştım. "Bakın burada kimler varmış? Yolunuzu mu kaybettiniz hanımlar?"

"Yürü," diyerek çapraz tarafa doğru çekiştirdi Beyza beni. Fakat adam bize git gide yaklaşırken o da aynı hizaya doğru adımladı. "Yolunuzu bulmanıza yardım edebilirim aslında? Ee kendinizi tanıtmayacak mısınız?" Biraz daha yürüyüp yaklaşık bir metre önümüzde durduğunda Beyza ile birbirimize baktık, Beyza kolumu bıraktı. "Sen yolumuzdan çekilmeye ne dersin?" diyerek adama doğru adımladığımda yüzünde yamuk ve alaycı bir gülümseyiş belirdi. "Yanındakini tanıyorum, şu Avcılar'dan. Ama seni ilk kez görüyorum, daha önce karşılaşmış mıydık?"

Başımı kararlı bir ifadeyle iki yana salladıktan sonra geniş alanda çaprazıma doğru ilerledim. Bunu yapmamla adam da kendi etrafında hafif bir açıyla döndü. "Tanışalım o halde," diyerek elini uzatıp bileğimden tutup yakaladı beni. Diğer elimi hızlıca adamın yüzüne doğru savurduğumda başını geriye yatırdı ve hamlemden kurtuldu. Kahretsin, refleksleri iyiydi! Şanssız günündesin Arya, her zamanki gibi şanssız günündesin.

"Benimle tanışmayanlar bir kez, tanışanlar iki kez pişman. İyi düşün,"

Cümlemi bitirir bitirmez harekete geçtim. Sağ dizimi kaldırıp gövdesine doğru bir tekme attığımda bu hareketimle hafifçe geriye doğru sendeledi, bileğimi kurtarmış oldum. Doğrulmasına izin vermeden yüzüne yumruğumu çakmak için hamle yaptığımda yine hızlı davranıp elimi savuşturdu. Öyle ki kendi elim, kendi gövdeme çarptı. İşte şimdi beni sinirlendirmişti.

Geriye gidip bir başka hamle yapacak olduğumda hızlıca üzerime geldi ve kolumu ters çevirip sırtıma doğru bastırdı. Elini boynuma doğru atıp sırtımı ağaca doğru ittiğinde içimde kaynayan öfkeyi tüm damarlarımda hissettim. Sanki vücudumdan dışarı fırlayacak gibiydi. Parmak uçlarımda bile o yakıcı öfkeyi, ardından gelen karıncalanmayı rahatsız edici bir şekilde duyumsadım. Adam alaycı bir ifadeyle bir şeyler söyledi, üzerime doğru yürürken. Kulaklarım uğuldadığından ne dediğini bile idrak edememiştim. Bana doğru gelmesi Beyza tarafından engellendiğinde Beyza'nın dizlerine hızlı bir tekme savurdu ve onu yere düşürdü. "Seni daha çok sevdim sarı kız, hamlelerin küçümsenmeyecek kadar iyi, geliştirilebilir."

Bana doğru yürüdüğünde sinsi sayılabilecek bir gülümsemeyle beni süzüyordu. "Daha en iyi kısmını görmedin," Bana gelmesini beklemeden üzerine doğru atıldığımda alnına sert bir yumruk indirdim, bu kafa darbesi onun sendelemesine neden olduğunda düşecek gibi oldu ama doğrulmayı yine başardı. Kendini toplamasına izin vermeden karnına sert olmasını umduğum bir tekme savurdum. İşte bu acıyla inlemesine neden oldu. "Seni... Ge- geberteceğim,"

Karnını tutarak bana doğru yaklaştığında kendi etrafımda döndüm, böylelikle o da bana ayak uydurarak kendi etrafında döndü. Şimdi onun sırtı ağacın hizasındaydı. Onun hamle yapmasını bekleyip savunma pozisyonu aldığımda kulağımın birkaç milim uzağından çok hızlı bir ses duydum. Ne olduğunu anlayamamıştım ki, sadece bir saniye kadar sonra adamın acı bağırışı ormanda yankılandı.

Gözlerimi kırpıştırıp geri açtığımda gördüğüm şey gözlerimi kocaman açmama neden oldu. Orta boy bir dal parçası adamın elinin üstünden hemen arkasındaki ağaca saplanmıştı. Adamın elinin tam ortasındaki dalın saplandığı bölgeden kanlar süzülmeye başladığında görüntü midemin kasılmasına neden oldu, omzumun üzerinden arkama baktığımda Beyza'nın ayakta olduğunu ve ellerini silkelediğini gördüm. "Dövüş konusunda bir efsane değilim belki ama atış konusunda çok iyi olduğumu söylerler," deyip göz kırptığında başımı tekrar adama çevirdim, dudaklarını birbirine bastırmış inliyordu. Diğer elini dal parçasına doğru atmaya çalıştığında bir kez daha inledi. Sonra tekrar hızlıca Beyza'ya döndüm. Adamın eline resmen dal saplamıştı!  Asıl bugün yaşadığım en büyük şok buydu!

"Hadi gidelim," diyerek hızlıca yürümeye başladığında Beyza, ona şaşkınlıkla bakmayı kestim, adama bir kez daha bakmadan kendimi yürümek için zorladığımda gerçekten sinirlerim bozulmuştu. Beş on adım attığımızda şimdi Beyza'ya yetişmiştim. "Seni on yıl önce bıraktığımda boncuklardan bileklik yapıyordun sen?" dediğimde dudaklarında bir gülümseme belirdi. "Ara sıra hala yapıyorum. Merak etme, bir dikişle hayatta kalacaktır." Epey arkamızda kalan adamı kast etmişti. "Belki bu ona kadınlara nasıl davranması gerektiği konusunda bir ders vermiştir."

"Sanmam," dediğimde gerimizde birden fazla ayak sesi işittim. Gerginlikle Beyza'ya baktığımda o da tedirgin bir ifadeyle durmuş ve derin bir nefes almıştı. Sadece saniyeler sonra hizasında durduğumuz sağ tarafımdaki ağaca bir dal parçası saplandı. Ucu kana bulanmış bir dal parçası! Vücudum dondurucu bir soğuğun ortasına atılmış gibi boynumdan sırtıma doğru soğuk bir ürperti indi. Gereğinden yavaş bir şekilde arkamı döndüğümde, dokuz on metre kadar ilerimizde yaklaşık sekiz ya da en fazla on kişi dikiliyordu. Panikle atan kalbim vücudumun kasılmasına neden olduğunda geriye doğru adımladım, gözlerimi hepsinin üzerinde hızlıca gezdirdim. En arkalarında şu haşat ettiğimiz adam eline bir tişört parçası bastırıyordu. Sadece en önlerinde dikilen uzun boylu kadın dışında hepsi erkekti.

Kadına dikkatlice baktığımda bir şeye emin oldum. Kesinlikle onu daha önce görmüştüm. Kafamda tam olarak bir kaos yaşanıyordu ve içinde bulunduğumuz şu anki durum dehşet vericiydi, bu yüzden onu hemen çıkaramadım. Nerede gördüğümü anımsamaya çalışıyordum ama beynim durmuş gibiydi. En fazla 24, 25 yaşlarında olan kadın yanındaki adamlarla birkaç adım daha attığında başını omzuna doğru yatırmıştı. Beyaz, pürüzsüz bir cildi vardı. Çenesinin hizasında, açık kahve, yandan ayrılmış saçları, üzerindeki basit tişört ve pantolona rağmen de ilk bakışta güzel diyebileceğiniz bir fiziği vardı. Onu tanımamla o dal parçası beynimin içine saplanmış gibi hissettim. Beyza benden önce davrandı, kızın ismini zikrettiğinde sesinden dehşete düştüğünü ve büyük bir şok yaşadığını anlayabilirdiniz. "Didem?"

Aylar önce, Doruk bizi hep birlikte İskender yemeye götürdüğünde Mete'nin yanında gördüğüm, Mete'nin yakın arkadaşlarından olduğunu söylediği, o zaman saçları çok daha uzun olan, oldukça sakin görünen hatta kanımın ısındığı kız. O günü hatırlıyordum, Feray'ı İstanbul'a gitmesi için trene bindirmiş, ardından kısa bir süre sonra da trenin patlatıldığını öğrenmiştim. O günü asla unutamazdım. Ama şimdi o günün silik anılarından birinin karşıma bu şekilde çıkacağını asla tahmin etmemiştim.

"Selam Beyza," dedi kız soğukkanlı bir ifadeyle. O günkü gibi gülümsemiyor ya da sıcak bir enerji yaymıyordu. Ardından bakışlarını çevirdi, bana baktı. "Ve Arya," Bu kez aşağılayıcı bir ifadeyle güldü.

"Mete'yle arkadaştınız! Mete seni severdi, sana güveniyordu! Birçok yere geldin bizimle Allah'ın belası! Hepimizi mi kandırdın?" Beyza öne doğru ilerleyecek olduğunda onu kolundan yakalayıp geriye çektim.

Didem, ellerini dirseklerinden kırıp kotunun iki cebine yerleştirdi. Bize doğru yürümeye başladığında bir yandan da bir iki kez spor ayakkabılarıyla yerdeki toprağa hafifçe vurdu. Başını kaldırıp kısa bir an gökyüzüne bakarken konuştu. "Hayatta unutulmaması gereken en önemli birinci şey: Kendinden başka kimseye güvenme. Hatta bazen kendine bile."

Sonra tekrar dört beş adım attıktan sonra biraz ilerimizde durdu, bu kez yüzünde sahici olmayan bir gülümseme vardı. Doğrudan Beyza'ya bakıyordu. "Unutulmaması gereken ikinci şey ise Beyza'cığım, kimse aslında göründüğü kişi değildir."

***

Ormanlık alandan aşağıdaki evlerin bulunduğu kısma adamların kollarımızdan tutup zorla sürüklemesiyle indirilmiştik. Didem önde, biz birkaç adam eşliğinde gerisinde, geriye kalan diğer adamlar bizim arkamızda banliyö evlerin bulunduğu çok geniş bir arazide durduk. Kollarımı kurtarmayı bir kez daha denediğimde başarısız oldum, sesli bir şekilde homurdandım. "Timur Baba nerde?" diye sordu Didem arkasındakilerden saçı kirpiyi andıran genç bir adama.

"İçerde, Dikkaya da yanında." Adam eliyle yakınımızda bulunan iki katlı, büyük bir kulübeyi andıran, ahşap ve oldukça güzel olan evi işaret etti. Doruk'un soyadının geçmesiyle gergin bir ifadeyle dudaklarımı ıslattım. Ama sadece Doruk'tan bahsetmişlerdi, diğerleri neredeydi?

"Çağır ve misafirlerimiz olduğunu söyle. O ne yapacağını bilir."

Bu sırada çaprazdaki başka bir ahşap evin üç basamaklı merdivenlerinde oturan esmer bir adam parmaklarının arasındaki sigarayı yana fırlattı ve ayağa kalktı. Sigarayı ayakkabısının ucuyla söndürürken ensesinin hizasından biraz daha uzun olan koyu kumral saçlarını eliyle geriye yatırdı. Diğer eliyle bizi işaret etmişti.  "Burada ne işleri var? Doruk'un yalnız olduğunu sanıyordum." 

"Doruk için endişelenmişlerdir belki bir fikrim yok, babam gelsin öğreniriz."

Didem gergin bir ifadeyle ayakkabısını yere vurdururken sıkıntılı bir nefes verdi, ellerini ceplerine yerleştirdiğinde kendi etrafında dönüp bakışlarını çevrede gezdirdi. "Seni ispiyonlayacaklar Mete'ye, neden ortaya çıktın?" Adam bize doğru yürüdüğünde anlamak istercesine bakışlarını Didem'in üzerinde gezdirdi, sonra da bakışları Beyza'ya en son olarak da bana takıldı. "Bu kız kim? Avcılar'dan mı?"

"Niye soruyorsun, senin de mi ilgini çekti Poyraz? Umutlanma, Ilgaz ile sevgili büyük ihtimal. Murat Atahan'la bile bir alakası var. Mallarının beşte birini ona bırakacakmış." Didem, Poyraz denilen adama bakmayı bırakıp hafifçe bedenini sola çevirdi, bakışlarını yüzüme dikti. Beni tiksinti dolu bir ifadeyle süzdükten sonra yapmacık bir şekilde gülümsedi. "Cidden güzelim; Mete, Ilgaz, Murat hatta zamanında Serkan... Sende ne bulduklarını anlatsana biraz?"

"Şu adamlara bizi bırakmalarını söylememeye devam edersen farklı yollarla çok farklı şeyler anlatacağım ben sana güzelim."

"Çok korkutucu," Gözlerini devirdikten sonra ayaklarıyla toprağı eşelemeye devam etti, bunu yapmasıyla kısa saçları tekrar yüzüne döküldü. "Buğralar nerde?" diye sorduğunda Beyza, bunu yapmayı aniden kesti ve başını bir anda yerden kaldırıp Beyza'nın yüzüne dikti. "Bilmem, kendi sevgilinin nerede olduğunu senin bilmen gerekmez mi? Niye bana soruyorsun?"

"Doruk'un içerde olduğunu söylediniz. Buğra, Ilgaz ve Mete'yi nerde tutuyorsunuz?"

Didem'in yüzünü kısa bir anlığına şaşkınlık kapladı, ardından telaş içerisinde ellerini saçlarının arasından geçirdi. "Doruk buraya Timur Baba'yla konuşmak için izin alarak geldi, tek başına. Diğerleri buraya giremez, hele ki Ilgaz girdiyse... Bu Timur Baba'nın hoşuna hiç gitmeyecek." Didem başıyla Poyraz'a ve gerimizde duran adamlara işaret verdiğinde epey gerimizden bir ses duydum. Ilgaz'ın sesi. Kalbim o saniyede panik ve heyecanla göğsümün içinde takla attı sanki. Nefesim ciğerlerimde tıkanıp kalırken gözlerimi kısa bir an yumup geri açtım. "Timur'un gizlice bizden biriyle görüşmesi de etik sayılmaz. Ayrıca kendinden olan birini aramıza aylarca bilgi sızdırmak için göndermesi... İşte bu da benim hiç hoşuma gitmedi."

Başımı geriye doğru çevirdiğimde arazi yolunun girişinde en önde dikilen Ilgaz'ı, onun solunda duran Buğra'yı ve sağındaki Mete'yi gördüm. Mete'nin doğrudan Didem'e baktığını fark ettim, gözlerindeki hayal kırıklığını tek bakışta fark etmek oldukça kolaydı. Yüzü ise soğuk, durgun ve belki de ifadesizdi. Yakın arkadaşlarından birinin hain olduğunu öğrenmek elbette kolay hazmedilmesi gereken bir şey değildi, hele ki Mete gibi dostlarını her şeyden üstün tutan bir adam için.

Buğra'ya gözüm iliştiğinde ise alışkın olduğum sakin ve soğukkanlı ifadesine bir parça da olsa kızgınlık eklenmişti, açık mavi gözlerini öfkeli sayılabilecek bir ifadeyle Beyza'nın yüzünde gezdirdikten sonra başını iki yana salladı.  Eğer buradan kurtulursak, buraya geldiğimiz için canımıza okuyacaklardı.

Ilgaz ise... Bakışlarını Didem'in üzerinden çektikten sonra kısa bir an Poyraz denilen adamı süzdü. Sonra hemen, içinde şu an cehennem yangını barındıran gözlerini benim yüzüme odakladı. Yüzünün her bir ayrıntısında öfkenin izlerini görmek mümkündü. Üzerindeki siyah tişörtün açıkta bıraktığı boynundaki belirginleşmiş damarları buradan bile sayabilirdim. Kalın dudaklarını aralayıp gergin bir nefesi dudaklarının arasından salarken bana ne denli kızgın olduğunu anlamak zor değildi.

"Poyraz, kızları bu meseleye karıştırmayın. Onların haberi yoktu, bizim için korktukları için peşimize takılmış olmalılar. Şimdi arkadaşlarına söyle Arya'nın ve Beyza'nın üzerinden ellerini çeksinler. Hemen!" Ilgaz'ın, Poyraz'a keskin bir bakış atmasının ardından Poyraz da ona soğuk bir bakış gönderdi ama dediğini yapıp bizi tutan Hulk kılıklı adamlara başıyla işaret verdi. Adamlar anında bileklerimizdeki ellerini çözerken bileklerimin ne denli uyuşmuş olduğunu o an fark etmiştim. Resmen ince ve beyaz bileklerimde parmak izi kalmıştı ve kan oturmuştu! "Seni bok torbası," diyerek diğer elimle dönüşümlü olarak bileklerimi ovalarken 1.90 boylarındaki adama gözlerimi kıstım ve omzumun üzerinden baktım. "Ne?" diye homurdandı boğuk bir sesle.

"Dilimizi konuşabilmen ne kadar güzel," Tüm yol boyunca ayı gibi kolumu çekiştirip durmaması için defalarca söylenmiştim, sanki Arapça konuşuyormuşum gibi yüzüme öküz gibi bir ifadeyle dümdüz bakmakla yetinmişti.

"Beyza, buraya gelin," Buğra'nın bizi yanlarına çağırmasıyla daha Beyza iki, ben ise bir adım atmıştım ki Didem anında bulunduğu yerden öne doğru hızlı birkaç adım attı ve önümüze geçti. Ellerini aceleyle iki yana salladı. "Hayır. Tamam, dokunmak yok ama Timur Baba aksini söyleyene kadar bizim tarafımızda kalacaklar." Hay senin Timur Baba'na!

Didem biraz önümüzde dikilirken eliyle bize geriye gitmemizi işaret edip gülümsedi sonra da omzunun üzerinden arkasına kısa bir bakış attı. "Buğra'cığım o elindeki gümüş çakını beline geri koymanı tavsiye ederim. Bizim bölgemizde, sayıca sizin neredeyse on katınız kadarken böyle bir aptallık yapmayacak kadar zeki birisin sen, şeytana uyma."

"Şeytanın ta kendisi senken mi?! Allah kahretsin seni, neredeyse bir yıldır arkadaşız. Bunca zaman beni kandırdın mı?" Mete öne doğru adımlayıp Didem'e doğru yürüyecek olduğunda Didem'in iri kıyım o saygıdeğer arkadaşları birden onun önüne geçti. Zaten onlara gerek kalmadan Ilgaz ve Buğra, Mete'yi kolundan hızlıca yakalayıp geriye çekiştirdiler. "Bi rahat dur, hangi birinizle uğraşacağım lan?" diyerek omzundan geriye itti Ilgaz, Mete'yi.

"Ilgaz'ın dediği gibi bilgi amaçlı aranıza sızmadım! Sana zarar verecek hiçbir şey yapmadım, arkadaşlarına da! Hatta bu sarı saçlıyı gözümün içine baka baka bana sevgilin olarak tanıştırdığın zaman onu gebertmek istediğimde bile kendimi tuttum! Ama sen beni görmedin bile, belki de bu yüzden kim olduğumu öğrendiğine bu kadar şaşırıyorsun. Sana anlatabilirdim, eğer ki kızlardan koleksiyon yapmayı bırakıp beni önemseseydin!"

"Ha şimdi de benden hoşlandığını mı söylüyorsun? Tüm manyakları mıknatıs gibi çekerim zaten! Allah önce beni kahretsin be! Neyin laneti bu ebesinin bilmem neresine koyayım!" Mete'nin ayaklarıyla yerdeki toprağı bizim tarafa doğru savurmasıyla hem Buğra hem de bizim taraftaki adamlar ona ters ters baktı. O sırada arkamızdan yabancı, tok bir erkek sesi işittim. "Neler oluyor burada Didem?"

Neler oluyor burada? Güzel soru. Çünkü bulunduğum yerde birazdan ruhumu teslim edecektim. 

Uyuşmuş bileklerimi iki yanımda silkelerken kimin konuştuğuna bakmak için arkadaki ahşap eve doğru döndüm. O sırada da Doruk içeriden çıktı. O anda göz göze geldik, mavi gözleri şaşkınlıkla açıldığında hemen yanımdaki Beyza'ya baktı, sonra arka tarafa baktığını görünce, Ilgazları da fark ettiğini anladım. "Burada ne işiniz var sizin?!" Şaşkınlığı yerini öfkeye bıraktığında geniş elini ahşap evin kirişine yasladı ve tereddütle hemen yanındaki tekerlekli sandalyedeki adama baktı. Adamı o anda fark edebildim. Kısa saçları kırlaşmış, tombul bir yüzü olan, hafif göbekli ilk bakışta sempatik bir suratı olduğuna kanaat getirdiğim adam ellerini tekerlekli sandalyesinin iki yanına attı ve tamamen bize doğru döndürdü kendini. Tek tek hepimizi süzmüştü, sanırım beni tanımadığı için diğerlerinden daha uzun bir süre baktı. " Sanırım hepsi Doruk'un peşinden gelmişler, baba." 

Timur denilen adamın tatlı diyebileceğim suratını buz gibi bir ifade kapladığında görünüşe aldanmamam gerektiğini bir kez daha öğrenmiştim. Başını hafifçe sağ tarafındaki Doruk'a çevirdi. "Yalnız olduğunu söylemiştin evlat. Oyun mu oynuyorsun?"

"Hayır, yalnızdım. Haberim yok, peşimden gelmiş olmalılar. Fark etmedim."

"Doruk, burada ne işin var?!" Ilgaz birkaç adım daha attığında bulunduğumuz tarafa biraz daha yaklaşmış oldu, yanımızda bulunan adamların hepsi ellerini belinde ya da ceplerinde bulunan silahlarına attı. "Bir adım daha atma, 26 seneden sonra baban gibi kan dökülmesine neden olursun Ilgaz!" Timur denilen adamın sakin gibi gözüken ama basbayağı tehdit içeren ses tonu bugün yediğim, içtiğim her şeyin midemden ağzıma doğru yükselmesine neden olmuştu. Yüzümü buruştururken, midemdeki bulantıdan kurtulmak için art arda derin nefesler aldım.  Bir an önce buradan gidebilmek istiyordum, bir şey olacak korkusundan kafayı yiyecektim yoksa.

Ilgaz geriye çekilmedi ama ileriye de adımlamadı, bulunduğu yerde dikilirken başını eğip soğuk, alaycı bir ifadeyle güldü. "Babam gibi ha? Kan döken sen değil miydin? Babaannemi, dedemi diri diri yakan sen değil miydin? Senin aksine babam hiçbir zaman kan dökmedi! Bu halde olmanın nedeni de yine kendinsin!" Ilgaz elini alnına götürdüğünde göğsünün hızlıca inip kalktığını gördüm, sanki üzerindeki tişört bile öfkeli soluk alışverişlerinden dolayı parçalanacakmış gibi duruyordu. "Ilgaz sakin ol," diye öne doğru bir adım atacak olduğumda Didem sertçe kolumdan yakalayıp beni geriye çekti.

Elini hiddetle geriye ittiğimde kulağıma doğru eğildi ve fısıldadı. "Bu karışıklıkta kımıldamak bile istemezsin, anında vurulursun. Yerinde olsam sessizce hükmümü beklerdim."

"O zaman portakalda vitamin bile değildin evlat, her şeye şahit olmuşsun gibi konuşman sinir bozucu. Bu meseleleri konuşsam, baban ile oturur konuşurdum. Ki o da ne yazık ki hayatta değil. Bırakalım şimdi eskiyi. Benim evimde, benim bölgemde ne arıyorsun sen? Orhan öldü ve Avcıların başısın artık. Doğrudan kan davamız var, üstelik buraya gelmeni savaş çağrısı olarak algılamayayım da nasıl algılayayım sen söyle?"

"Seninle hiçbir davam yok benim! Sen layığını zaten buldun. Buraya kardeşim için geldim. Bana söylemeden onunla gizlice görüşmen başlı başına anlaşma ihlali, benim de buraya gelmemi mazur göreceksin o halde."

Timur ellerini çenesine attı ve yuvarlak çenesini sıvazlarken kısaca güldü. "Benimle görüşmek isteyen oydu. Bölge dışında görüşmek istedi hakkını yemeyeyim ama ben sakat bir adamım, buralardan gerekmedikçe dışarı çıkmıyorum. Burada görüşmek durumunda kaldık. Bu yaşımda durup dururken Doruk'u kendi tarafıma çekmek için uğraşacak halim yok. Yaşananlardan sonra Orhan benim yanımda değil Doğan'ın yanında durdu ama her zaman söylerim, Orhan iyi ve dürüst bir adamdı. Kızına  o iğrençlik ve saygısızlık olduğunda sanki ben yapmışım gibi açtı ağzını yumdu gözünü ama kızı benim de elime doğdu sayılır. O kadar saygısızlığa rağmen yine evladını kabul edip derdini dinliyorum fakat sen buraya böyle haydut gibi yanındaki iki serseriyi alıp gelmemeliydin Ilgaz. Baban gibi sınırlarını bilmiyorsun ve bu benim canımı bir hayli sıktı."

"Nasıl yapalım öyleyse? Doruk'u ve kızları sal. Biz de bu kıymetli bölgenizden defolup gidelim ve bugün hiç yaşanmamış gibi yapalım. Serkan'ın bizim bölgemize girip ihlal ettiği kurallara sayarsın sen de bu saygısızlığı." Ilgaz'ın öfkesi hala yerli yerindeyken bakışlarını çevirip yanımda dikilen Didem'e baktı ve güldü. "Ayrıca şu yaşında Didem'i herkesten saklayıp normal biri gibi Mete'ye yaklaşmasını sağlayacak kadar işsiz olduğunu da düşünmemiştim. Demek ki eskiye saplantısı devam eden hala sensin."

"Hiç öyle bir derdim olmadı. Bu hiç benim stilim değil. Gençlik işte, görmüş Mete'yi hoşlanmış. Didem'i evlat edindiğimden beri benim tek ailem oldu, tabi onu herkesten saklayacaktım. Bu işlere bulaşmasını hiç istemedim. Dikkatli olduğu sürece Mete ile arkadaşlık etmesine karışmak da istemedim. Eh Mete haricinde sizlerle bir yakınlık da kurmadı. Ne yaparsın aşk... Gidersin hep en olmayacak insana âşık olursun, öyle değil mi?"

Yan tarafımızdaki Didem durgunlaştığında bakışlarını yere eğmişti. Saniyeler boyunca kimseden ses çıkmadığında başımı gökyüzüne kaldırdım ve derin bir nefes daha aldım. Midem ciddi ciddi ağrımaya başlamıştı ve stresten başıma da inceden bir ağrı saplanmıştı. Akşamüstü olmuştu, hava birkaç saate kararacaktı. Daha ne kadar burada dikilip duracaktık bilmiyordum ama git gide bu duruma daha fazla canım sıkılıyordu.

"Benim hatam takip edilmemeliydim, gitmemize izin ver. Olay büyümesin. Bir daha böyle bir şey olmayacak." Doruk yaslandığı kirişten doğrulup tamamen Timur'un karşısına geçtiğinde adam düşünceli bir ifadeyle ona baktı. "Pekâlâ, benden tamam. Ama önce bir kızıma soracağım. Buraya gelmeniz, Mete'nin de bu şekilde öğrenmesi onu üzdü muhakkak. O gitmenizi onaylarsa gitmekte serbestsiniz, bu saygısızlığı unutacağım."

Bir tanesi de normal olsa bir taraflarımı kesecektim. Topluca mı kaçmışlardı tımarhaneden? Ruh hastası değillerse bile neden herkes öyleymiş gibi davranıyordu?

"Gidebilirler elbette. Ama..." diyerek duraksadıktan sonra Didem bana bakarak geri geri adımladı ve tam karşımda durdu. Dudaklarını birbirine bastırıp gülümsedi. "Öncesinde Arya ile rövanş yapacağız."

"Ne?" Adamların hepsi bunu bekliyormuş gibi Didem ve benim çevremde bir halka oluşturduğunda Beyza'yı da Timur'un bulunduğu taraftaki halkaya doğru çektiler. İçlerinden sarı saçlı bir adam bir ıslık öttürdü,bunu bir haber vermek için yapıyormuş gibi bir hali vardı. Çevreye bakınmıştı. "Ne rövanşı? Ne saçmalıyorsun sen?" dediğimde Didem oluşan halkanın etrafında ayrıca benim etrafımda da adımlayarak gezinmeye başladı, son derece soğukkanlı ve ciddi bir ifadeye bürünmüştü. "Mete'yi ben istiyordum, o zamanlar ona açılacaktım. Ama sen geldin ve her şeyi mahvettin. İşte şimdi burada adil bir dövüş teklifi sunuyorum sana. Ne o korkuyor musun? Az önce bana farklı şekilde farklı şeyler göstereceğin yönünde atıp tutuyordun? Yemedi mi şekerim?"

"Bak tatlım, ruh hastalarıyla saatlerdir çok vakit kaybettim.  Dayak yemek istiyorsan şu ayı kılıklı arkadaşlarına söyle, komut aldıklarında seni seve seve döverler. Yok, tımarhaneye gitme derdindeysen de yolu biliyorsundur zaten."

"Korkuyorsun," deyip bir kahkaha attığında başını geriye yatırdı. O sırada yaklaşık bir yirmi kişinin daha çevremizde toplandığını ve halkayı tamamen birleştirdiğini gördüm. Hiçbir şekilde gitmeme izin vermeyeceklerdi. Ilgaz'ın sesini duysam da bu kadar adamın içinde bana ulaşması imkansızdı. Doruk biraz yüksekte kaldığından onu daha net görüyordum. "Böyle bir saçmalık olmayacak! Arya bu işe karışmayacak, zarar görmeyecek! Beş yıl önce dağıttım burasını, eğer damarıma basarsanız yine yaparım!"

"Ayağımıza gelip Murat Atahan'ı öldürmek için bizle anlaşma yapmak isteyen sendin Doruk'cuk. Şimdi kes sesini! Sadece bir düello. Onun da beni yenme ihtimali var, şartlar eşit."

İki elimi şakaklarıma yerleştirirken dudaklarımı ıslattım, Didem'in söylediklerini sindirmem için saniyelerin geçmesi gerekti. Doruk, Murat Atahan'ı öldürmek için düşman olduğu grupla anlaşma yapmak, onlardan yardım istemek için mi gelmişti buraya? Yıllar önce ablasına tecavüz etmeye çalıştıkları yere? Ilgaz'ın ailesini öldüren adamın ayağına? Yaşadığım hayal kırıklığından, öfkeden ve acıdan saatlerce ağlamak istiyordum. Nasıl bu kadar kendini kaybedebilirdi? Nasıl bu denli kendi yitirebilirdi? Hırsı uğruna nasıl bizi ve geçmişte yaşananları göz ardı edebilirdi?

"Yüzünde gördüğüm o ifade dehşet mi?" Diyerek yine dikkatimi çekmeyi başardı Didem. "Bir durgunlaştın, sarı kafa. Bu böyle olmayacak seni kışkırtmamız lazım."

Neden bahsettiğini anlamadığımdan gözlerimle onu takip ettim. Bana saldırmak için bir atak yapmasınıbekliyordum açıkçası ama o etrafımızdaki halkanın Ilgazların tarafındaki kısmını elleriyle iki yana ittirdi ve omzunun üzerinden bana bakış attı. "İzle ve gör tatlım,"

Ilgaz, Buğra ve Mete'nin önünde, arkasında izbandut kılıklı neredeyse on adam vardı. Ilgaz iki kolundan  tutulurken Didem hızlı adımlarla onlara doğru ilerledi ve Ilgaz'ın önünde durdu. "Didem, kes şu saçma-" Ilgaz'ın cümlesini tamamlamasına izin vermeden ayakuçlarında yükseldi ve dudaklarını, Ilgaz'ın dudaklarına bastırdı.

Etrafta tek bir yaprak bile kımıldamadı, kimseden çıt çıkmadı ya da belki sesler, uğultular devam etti ama ben hiçbir şey duyamadım. Bakışlarım odağından zerre uzaklaşmadı ama gözlerimin odağında küçük benekler oluştu sanki. Ve hissettim. İlk önce kalbimde beliren karabasanı anımsatan o uğursuz ağırlığı, ardından beliren yakıcı sancıyı. Küçük küçük battı önce göğsümün ortasına o acı sonrasında şiddetlendi. Ilgaz kendini geriye çekip onu hızlıca savuşturmaya çalıştığında bile vücuduma yerleşen korkutucu öfke beni terk etmedi. Ilgaz başını yere eğip hızlıca yere tükürdüğünde sesler kulağıma dolmaya başladı, O orospunun "Kalbimi kırıyorsun ama," diyerek abartılı bir ifadeyle yüzünü astığını gördüm.

Vücudum tepeden tırnağa öfkenin belki de daha dehşet verici bir şeyin etkisinde yanmaya, karıncalanmaya başlamıştı. Beynimin içinde çığlık çığlığa sesler duydum sanki. Bir şey göğsümü yırtmak istercesine dışarı çıkmak için uğraşıyordu. Ellerimi iki yanımda yumruk yaptığımda o kızın bana doğru yürüdüğünü gördüm hayal meyal. Tırnaklarımı kopartmak istercesine avuçlarımın içine bastırdım. Halka tekrar birleşmişti, belli belirsiz Ilgaz'ın sesini duydum. Kontrolümü de kendimi de çoktan kaybetmiştim, sanki bedenimin kontrolü içimdeki o ateşin ortasında çoğu zaman hoşnutsuz olan Arya tarafından tamamen ele geçirilmişti. "Seni öldüreceğim, Didem'cik," Dişlerimi nasıl sıktığımın farkında bile değildim ama alt ve üst dişlerim birbirine geçmiş gibiydi, çıkan sesten dolayı bir an çenemin kırılacağını düşünmüştüm.

Yandaki adamlardan biri ikimizin eline de uzun, dövüş sopalarından tutuşturduğunda Didem'in söylediğim lafa güldüğünü duydum. Ama o dudaklarını sökmeden önce son gülüşü olduğuna yemin edebilirdim o an. Didem birkaç adım atıp sağ elinde tuttuğu sopayla elini geniş bir açıda tutup yana aldı. Elimdeki sopayı çevirmeye başladığımda başımı geriye doğru atıp hala içimde taşıdığım yakıcı öfkeden dolayı ciğerlerime oksijen göndermeye çalıştım ama nefeslerim kesik kesikti ve doğru dürüst nefes aldığım söylenemezdi. O da tıpkı benim gibi sopayı birkaç kez elinde çevirdi ve "Haydi başlayalım," dedi.

İlk hamleyi ben yaptığımda sopayı vurdurmaya çalıştığım göğsünün üstüne kendininkini çapraz bir şekilde hızlı hızlı çevirirken hamlelerimin hepsinden kurtuldu. İkimiz de sonuç alamadığımızda birkaç adım geriye gittik ve birbirimizin etrafında dönmeye başladık. Sopayı elimle hızlıca çevirip üzerine atıldığımda ellerini yukarıya kaldırdı ve bir kez daha hamlemi savuşturdu, hızlı davranıp sopayı dizlerine vurdurmak için harekete geçtiğimde dizini kaldırıp elimdeki sopaya çarptı, onu savuştururken beni de geri ittirmiş oldu. Yavaş bir biçimde boynumu kütletirken dilimle dudaklarımı ıslattım, beni daha fazla öfkelendirmekten başka bir işe yaramamıştı bu sonuçsuz hamleler. Kafam uğulduyordu ve içimdeki Arya çoktan her yerini yangın yerine çevirmeye karar vermiş görünüyordu.

Bu kez o karnıma doğru elindeki sopayı salladığında elimdeki tahta sopayı kaldırdım, sopalar birbiriyle kesiştiğinde onunkine baskı uygulayıp onu geri ittirmeye çalıştım. O da aynısını yapmaya çalıştığında benim uyguladığım güçle başa çıkamadı sopası elinden düştüğünde hızlıca yere eğildi. Yüzüne bir tekme savuracak olduğumda sırt üstü ters döndü ve alacağı darbeden kurtuldu. Bu sırada sopasını tekrardan eline alıp bir seferde hızlıca ayağa kalktı, sopayı boynuma doğru salladığında başımı geriye yatırıp darbeden kendimi kurtardım. "Hiç fena değil," Didem yine geri geri halka çizecek bir şekilde yürümeye başladığında ona küçümseyici bir ifadeyle baktım. Tekrar hızlı bir şekilde bana doğru atağa geçtiğinde sopasını dik bir şekilde savurdu, sopaların çıkardığı çarpışma sesine ve oldukça hızlı hamlelere odaklanmışken birden beklemediğim bir şey yaptı, bacağını uzatıp bana çelme taktığında sırt üstü yere düştüm. "Ama beni alt edebilecek kadar da iyi değilsin." Sopasının ucunu karnıma sertçe bastırırken tepemde zafer kazanmış bir ifadeyle gülümsedi.

Yerdeki toprak ve taşlar sırtıma batarken acısını bile umursamadım, alaycı bir ifadeyle güldüm. Elimi hemen yanımdaki sopaya atıp hızlıca ona vururken bu kez kibrinden dolayı hamlemi algılayamadı ve göğsüne sert bir darbe yedi, kendi sopasını da yere düşürdü. Ellerimle yere tutunup hızlı olmasını umduğum bir şekilde kalkarken o da bacağımın arkasına tekme attı, sendelesem de doğrulmayı başardım. Elimdeki sopayı fırlatıp onun kolunu yakaladım ve elini sırtına doğru büktüğümde ayağımı kaldırıp umduğumdan da sert bir tekme attım sırtına. Anında yüz üstü yere yapıştı. Ayağımı yakalama ihtimaline karşılık fazla yakınına gelmeden konuştum. "Sopayla oyun oynamak senlik iş, sen şimdi bir de benim düellomu izle."

O sırtını yere verip doğrulmaya çalışırken eğilip kısa saçlarından yakalamaya çalıştım. Saçları pek fazla işime yaramayacağından elimin tersiyle suratına sert bir tokat indirdim ve bacaklarımı iki yana açarak karnının üzerine oturdum. O an kendimi kaybetmiştim, kızın burnundan kan gelmesini umursamadım. Bir tane daha sağlam bir tokat attıktan sonra, sağ elimi yan tarafıma atıp elime bir avuç toprak aldım ve elimi ağzına dayadım. Dudaklarını birbirine bastırdığında gözleri dehşet dolu bir ifadeyle açılmıştı. Altımda kalan elleriyle beni ittirmeye çalışırken elimdeki toprakları kapalı dudaklarına biraz daha bastırdım. "Hoşuna gitmedi mi? O senin pis ağzın, sevgilimin dudaklarına değil ancak buna layık orospu!"

"Ne oluyor burada?!" Ateşlenen bir silah sesi duyduğumda sanki bulunduğum trans anından sıyrılmış gibiydim. Didem ağzını açıp bağıramadığından sadece ağzının içinden homurdanıyordu ve deli gibi çırpınıyordu. Ellerim zangır zangır titrerken başımı kaldırıp çevremizdeki kalabalığa baktım, sonra da elimde tuttuğum toprak birikintilerine. Kalbim panik duygusuyla son sürat çarparken göğsüm çok hızlı bir şekilde inip kalkıyordu, nefeslerim boğazıma tıkanmıştı. "Arya?"

Serkan'ın sesini işittiğimde başımı zar zor arkama çevirdim, bizi görür görmez yanımıza hızlıca geldi, beni belimden tutup kızın üzerinden çekti. "Bir de burada durmuş izliyor musunuz orospu çocukları?"

Çevrede korkmuş bir ifadeyle dikilen muhtemel arkadaşlarına bağırdığında beni geriye oturttu yavaşça. Sonra da yerde birkaç kez tüküren kızın yanına gitti. "Didem... Didem iyi misin?" Didem doğrulmaya çalışıp art arda öksürmeye başladığında diğer herkes onun başında toplanmıştı. Ellerimdeki toprakları silkeledikten sonra titreyen ellerimi kucağımda birleştirmeye çalıştım. 

"Arya!" Ilgaz'ın sesini işittiğimde onu bıraktıklarını anladım, sadece saniyeler sonra Ilgaz hızlıca önüme çöktü. "Arya! İyi misin? Yüzüme bak, haydi!" Ellerini telaşla yanaklarıma yerleştirdiğinde başımı ona doğru kaldırdı. Göz göze geldiğimizde gözlerinde okuduğum o panik daha da kötü hissetmeme neden oldu. Gözlerini hızlıca gövdeme, kollarıma, bedenime çevirdi. "Yaralandın mı? Bir yerine bir şey oldu mu?" Sırtımın sızladığını yeni yeni hissetmeye başlamıştım, karnıma bastırılan sopadan dolayı da biraz da karnımın üstü sızlıyordu. Ama Didem'in benden çok daha beter bir halde olduğunu biliyordum. Ağzına resmen toprak dolduracaktım, belki biraz da olsa sokmayı başarmıştım, bilmiyorum. Nefes borusuna kaçsa ölmesine sebep bile olabilirdim. Bu yüzden tarif edilemez bir dehşet ve korku yaşıyordum.

Gözlerime dolan yaşları bastırmaya çalıştığımda titreyen ellerimi güçlükle Ilgaz'ın omzuna yerleştirdim ve ardından kollarımı boynuna doladım. Saçlarımın arasında dudaklarını bastırdığında "Buradan gitmek istiyorum." dedim ve burnumu çektim. Anında beni kucaklarken dizlerinin üstünde ayağa kalktı, böylece ben de havalandım. Midem zaten bulanıyordu, bir kez daha öğürme isteğim tetiklendi.

"Arya? İyi misin?" Yan tarafımdan Beyza'nın sesini işittiğimde ona cevap verecek halim bile yoktu. Ellerimle sımsıkı Ilgaz'ın tişörtünü kavrarken kalp atışlarımın sakinleşmesini umdum ve başımı onun göğsüne hapsettim. Kokusu şu an için beni sakinleştirebilecek tek şeydi.

O curcunanın olduğu yerden ayrılırken Serkan'ın sesini duydum. "Gitmelerine izin veriyorsunuz. Geri basın hepiniz, canımı yeterince sıktınız zaten." Ve Beyza'ya benim nasıl olduğumu sormuştu. Gözümden bir damla yaş akıp giderken içimi yakan başka şey de bir yakın arkadaşımı daha kaybettiğim gerçeğiydi. Serkan değil, Özge değil... Bu defaki Doruk'tu. Öte yandan hayat sürprizlerle doluydu, bunca şeyden sonra Serkan'ın hala beni umursayacağını nereden bilebilirdim ki?

***

Orman yolundan Ilgaz'ın kucağında çıktığımda herkes suskundu, kimseden ses çıkmadı. Çalılara çarpan ayak seslerini de duymasam diğerlerinin yanımızda olmadığını düşünürdüm. Ana yola çıktığımızda Ilgaz beni indirmiş ve Chevrolet'e yaslanmamı sağlamıştı. Yüzümü avuçlarının arasına aldığında alnını alnıma yasladı. Hala nefesleri hızlıydı, öfkesi ve endişesinden sıyrılamadığını anlayabilmiştim. "Daha iyi misin?" diye sorduğunda biraz geriye çekildi ve baş parmağıyla gözlerimdeki ıslaklığı sildi. 

"Arabaya bindiğinde ıslak mendille dudaklarını silersen ve eve gidince ağzını şu mavi şeyle çalkalarsan sanırım daha iyi olacağım." 

Bunu ortamı yumuşatmak için söylesem de aklıma gelince daha da sinirlenmiştim ve şimdi öfkemden tekrar tekrar ağlayabilirdim. O şıllık benim sevgilimi öpmüştü! Ilgaz'ın yüzündeki gergin, bir yandan da durgun ifade de bir değişme olmadı. Biliyorum, buraya geldiğimiz için bana ve Beyza'ya çok kızgındı. Ama onu hayal kırıklığına uğratan kişi sanırım Doruk'tu. 

"Siz arabalarla gidin, ben çalıştığım yerden motosiklet almıştım onla geldim. Tek döneceğim," Doruk'un sesini duyduğumuzda Ilgaz'ın yüzünün daha da gerildiğini hissettim. Böylelikle emin olmuştum. "Buğra götürür motosikleti, sen bu arabaya bineceksin." Arkasını döndüğünde görüş açımdan çekilmiş oldu. Ben de birkaç metre ilerimizde dikilen Doruk'u görebildim. Mete de Chevrolet'in diğer tarafına yaslanmıştı, oldukça durgun görünüyordu. Beyza ile Buğra, Doruk'un biraz gerisinde yolun kenarında dikiliyorlardı. Sanırım İhsan Amca'nın arabasıyla gitmeyi planlamışlardı.

"Motosiklet ile döneceğim dedim, uzatma." Doruk bir aptala laf anlatır gibi tane tane ve sinir bozucu bir sesle konuştu.

"Şansını zorlama Doruk! Bin. Şu. Arabaya." Yaslandığım kaputtan hafifçe doğrulup Ilgaz'ın koluna dokundum. "Sakin, ol," diye fısıldadım. İkisi de öfkeden kudurmak üzereydi ve birazdan birbirlerine gireceklermiş gibi hissediyordum. Bir başka olayı daha kaldıracak takatim kalmamıştı.

"Bana emir verme! Avcılar'ın başına geçmen bana emir verebileceğin anlamına gelmez! Sana dedim, bu benim meselem, yoluma çıkma! Dedim ben sana bunu! İdrak edemeyip çocukları peşi sıra sürüklemen  ve kızları da buna dâhil etmen, benim değil senin suçun!"

Elimin altındaki kolunun kaskatı kesildiğini hissettim. Ürkütücü bir sakinlikle elimi, kolunun üzerinden ittirdi. Ardından Doruk'un bulunduğu orta kısma doğru yürüdü. "Senin o Murat'ı öldürmek için işbirliği teklif ettiğin herif diri diri babaannemle, dedemi yaktı! Babamın hayatının içine sıçtı! Unuttuysan hatırlatayım, yıllar önce ablana burada saldırdılar. Biz yetişemeseydik tecavüz edeceklerdi. Elinden almasaydım öldürecektin o herifleri! Ne o şimdi o Serkan itiyle mi işbirliği yapıyorsun?" Ilgaz öyle bir bağırdı ki bir an boğazı yırtılacak sandım. Beyza ile göz göze geldiğimizde korku ve hayal kırıklığı içerisinde olduğunu gördüm. 

"Doğru konuş benle! Ayrıca Timur'un o olayla alakası yoktu. Ablama o adiliği yapmaya çalışan o itlerin hayatlarını siktim sen rahat ol. Serkan'a gelince, siksen onla işbirliği yapmam. Ben Timur ile konuşmaya gittim, istediğim adamları vermesi için. Serkan'ı bundan uzak tutma şartımı en başta söyledim zaten."

Ilgaz elleriyle yüzünü kapadıktan sonra ellerini öfkeyle yüzünde kaydırdı, bir an suratını koparacağını zannettim. "Sen buraya gelmekle, böyle aptal bir plan yapmakla beni hiçe saydın. Bir katile gittin. Ne için? Murat Atahan'ı öldürmek için mi? O babanın katili bile değil! Senin babanın katili öldü! Layığını zaten buldu! Murat'ın doğrudan benim babamın ölümüyle alakası olmasına rağmen senin gibi davranmadım ben! Ne yaşıyorsun kafanın içinde sen? Aydınlat hepimizi Doruk! Senin derdin ne?!"

Doruk'un, Ilgaz'dan aşağı kalır yanı yoktu. Mavi gözlerinin içinde kıvılcımlar çakıyordu sanki. Parmağını Ilgaz'a doğru sallarken iri gövdesi hiç olmadığı kadar ürkütücü ve tehditkar gözüküyordu. "Aramızdaki fark bu o zaman Ilgaz! Senin bir şey yapacağın yok! Ne kendi babanın intikamını alabilirsin, ne benimkini! Anca laf! İki senedir ne yapıyorsun? Adam başkan oldu, istediği gibi yönetecek! Bunu engellemek için babamı aday çıkardık bak şimdi... Bak! Dön de olan bitene bir bak! Bu saçmalıklar yüzünden babamı gömdüm ben! En başında senin baban ve Timur arasındaki bu meseleye karışmamalıydı. Sonra da Atahanlar'a tabi. Bu Avcı saçmalığına da bu seçim mevzusuna da bulaşmasaydı benim babam hala hayatta olabilirdi! Tüm bunlarla doğrudan ilgisi bile yoktu."

"Seçime girdiği için beni suçluyorsun," Ilgaz'ın sesine yansımış olan acıyı ve pişmanlığı fark ettiğimde çok çaresiz hissettim. Gözlerimdeki yaşlar henüz kurumuşken, tekrardan ağlayacakmışım gibi hissediyordum. Onlara doğru ilerledim, ayaklarımda sanki tonlarca ağırlık vardı ve zar zor yürüyebilmiştim. "Tamam, kesin artık saçmalamayı!"

İkisi de beni duymamıştı bile. "Hayır Ilgaz, hayır." diyerek başını iki yana salladı. "Ben engel olmadığım için kendimi suçluyorum. Göz göre göre kaybettim babamı! Ve gelmiş bana mantıktan, saçmalıktan söz ediyorsun! Ben o denize düştüm Ilgaz, tam olarak o denizin dibine düştüm ben. Önüme hangi yılan gelirse gelsin de sarılacağım."

"Seçtiğin yol yanlış Doruk," Buğra'nın sesini duyduğumuzda Doruk omzunun üzerinden kısaca ona baktı, ardından tekrar Ilgaz'a döndü. "Benim için tek yol bu. Eski Doruk o kazadan sonra öldü, hastanede gözlerini açan o değil. Ben eski ben değilim, olmayacağım da. Yoluma çıkmayın, bunu son kez söylüyorum. Avcılar ile bir bağım yok artık, bu işte yokum. Zaten bir şey yapmanıza gerek kalmayacak çünkü Murat Atahan'ın işini bizzat kendim bitireceğim. Yarın gece son kez kutlayacağı bir şeyleri olacak. Son kez."

"Doruk..." Başımı iki yana salladığımda onun da gözlerinin ıslandığını gördüm. Gözyaşlarını gizlemek için yüzünü eğmişti, o okyanuslarını anımsatan gözlerindeki o damlaları yine de fark edebilmiştim.  "Yapma lütfen," diyerek ona doğru adımladığımda yüzünde buruk bir gülümseme belirdi bu kez. "İstanbul'a döneceğin, o açıklamayı yazdığın o gün bana babamın ve Ilgaz'ın gölgesinden sıyrılmam gerektiğini, gerçek dünyaya dönmem gerektiğini söyledin. Sahiden dediğin gibi oldu, işte şimdi gerçek dünyaya dönüyorum." 

Ellerimi yüzüme kapadığımda sanki Doruk o laflarıyla boğazımı sıkmışçasına güçlükle nefes alabildim. İstemeyerek söylediğim o lafları sarf ederken o gün canım o kadar yanmıştı ki... O gün yaşadığım çaresizliğin tam anlamıyla hiçbir tarifi olamazdı. Şimdiyse, bu şekilde ondan duymak ve Doruk'u tamamıyla kaybettiğimizi hissetmek... İşte bu hepsinden daha acıydı. Gözlerimdeki yaşlar bir bir dökülürken Ilgaz'ın ıslanmış gözleriyle arabasına güçlükle yaslandığını gördüm. Mete şaşkın bir ifadeyle olan biteni izlerken, Buğra da üzgün bir ifadeyle yanımızdan geçip giden Doruk'un arkasından baktı.

Beyza ağlamaklı bir sesle Doruk'un arkasından bağırdı. "Doruk, dur lütfen..." O ise durmadı, tereddüt bile etmeden yürümeye devam etti. 

..

.Bu bölüm için genel düşünceleriniz neler? 

.Doruk tek başına bir yol izleyecek, neler olur?

 8000 kelime yazdım, oy vermeyip yorum yapmadan geçmezsiniz umarım bu kez. Geçen bölüm sınır geçilmedi, muhtemelen bu bölüm de aynı tablo olur.  Ama desteklerini hissettirenler, şunu bilin ki her biriniz kalbimdesiniz. 

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro