26. BÖLÜM: PART 1 "VAZGEÇEBİLMEK"
Merhabalar, gelebildiysem demek. Bir türlü bitmeyen bir bölüm ile boğuşuyorum epey de uzun oldu, diğer bölümlere göre bile. Neredeyse bitse de hala son kısmında yarım sayfalık falan bir şey kaldı. O yüzden çareyi bölümü iki part'a bölmekte buldum. İkinci part biraz daha kısa olabilir, bu bölüme göre, tabi ekleme yapmazsam henüz o bitmedi çünkü. Hataları gözümden kaçtıysa özür diliyorum, birçok kez silip yazdığım için, fark etmemiş olabilirim.Sizi bölümle baş başa bırakıyorum. Yorumlarınızı sabırsızlıkla bekliyorum, keyifli okumalar.
Bölüm şarkısı: Vega | İsim - Şehir
Multi: Bölümün içindeki Ilgaz
26. BÖLÜM: PART 1 "VAZGEÇEBİLMEK"
.. Alıntıdır..
"Biraz sevmek diye bir şey yok. Ya öleceksin aşkından ya da vazgeçeceksin."
Feray'dan;
Yalnızlık... Son zamanlarda sık sık hissettiğim, kalbimi devasa bir sis bulutu gibi örten ve gözlerim defalarca boşluğa daldığında kendimi güçsüz hissetmeme neden olan duyguydu. Üzerine milyonlarca şey söylenmişti, birçok kez uzmanlar ya da bu konu hakkında söyleyecek en ufak bir fikri olan sıradan insanlar tarafından bile tartışılmıştı. Birkaç sene önce sınıfımızda kimseyle iletişim kurmayan, sürekli siyah giyinen, isyankâr tipli bir kızın kolundaki jilet izlerini fark etmiş ve dayanamayıp nedenini sormuştum. "Sen hiç kocaman gürültülü bir kalabalığın arasında yapayalnız kalıp bir hayaleti oynadın mı?" demişti çökmüş gözlerini gözlerime dikip. Gözleri öyle boş bakıyordu ki ürkütmüştü beni. Ne yalan söyleyeyim söylediğini fazla arabesk bulmuştum, sorunlu bir ergen gibi gözükmüştü gözüme. Ona bu yalnızlığı kendisinin oluşturduğunu, insanları kendisinin ittiğini söylemiştim. "Bilmem duydun mu?" dedi bana. "Yanında olduğunu hissetmek yanında olmaktan daha önemlidir. Yanımda olduğunu hissetmediklerimin fiziksel olarak yanımda olmalarına ihtiyacım yok."
Bugün kafamda sürekli o kızın dediği bu cümle dönüp durmuştu. Son zamanlarda birçok şey üst üste gelmişti, bu yüzden bir tür bunalım da yaşıyor olabilirdim. Belki de alınganlık gösteriyordum, bilemiyorum. Annem, babam, ablam hepsi bir şekilde uzağımda ve yoğundular. Koskoca evin içinde tek başımaymışım gibiydi. Babam sürekli askeriyedeydi, bu alışık olduğum bir durumdu. Ama nedense eve gelebileceği onca fırsatı olduğu halde gelmiyormuş gibi düşünüyordum. Arya gittiğinden beri eve yaptığı ziyaretler daha da azalmıştı. Babam, Arya'ya karşı pes etmişti. Her telefon konuşmamızda onu mutlu etmek için çabalıyordum. Ruh halim iyi olmamasına rağmen etrafıma gülücükler saçmaya uğraşıyor, kimse benim için endişelenmesin istiyordum. Babamın hüznünü dağıtmak için neşeli Feray'ı oynuyordum.
Ama yetmiyordu biliyorum. Babamın eksikliğini buram buram hissettiği şey Arya'nın onu sevmesiydi. Ben ne kadar onun için iyi bir evlat olursam olayım da yetmeyecekti. Fark etmiştim ki ben ne yaparsam yapayım, Arya'nın babama bir gün içten sarılabilmesi hayalinin babamda yarattığı mutluluğa erişemeyecektim. Arya'ya kalsa babamın beni daha çok ve özel bir sevgiyle sevdiğini düşünüyordu. Babamın aramızda bariz bir ayrım gösterdiğini düşünmesem de içten içe Arya'yı farklı sevdiğini hissediyordum.
Ona karşı mahcuptu, büyürken yanında olamamıştı. Arya annesiz ve babasız büyümek zorunda kalmıştı. Bu yüzden eksik büyümüştü ve bu yanıyla başa çıkabilmek için kendine hırçın, asi bir koruma mekanizması oluşturmuştu. Babamı bir türlü affedememesini bu yüzden anlıyor ve ona çoğu zaman hak veriyordum. Ben anne babasıyla büyümüş, her türlü desteği görmüş, yuva diyebileceğim bir evde nefes almıştım. Fakat hiçbir zaman şımartılarak yetiştirilmemiştim. Babam mesleği gereği olsa otoriter ve sert mizaçlı bir adamdı. Dedem de oldukça katı, dediğim dedik, kuralcı birisi olduğundan babam bu şekilde yetiştirilmiş, böyle bir terbiye almıştı. Hayatı boyunca ona duygularıyla değil de mantığıyla hareket edilmesi söylenmiş. Bu yüzden babamla kolayca empati yapabiliyor; çocuklarını kucağından indirmeyen, onlarla arkadaş olan babalar gibi olmamasını anlayabiliyordum. Hayatım boyunca insanları değiştirmeye uğraşmamış, onları oldukları gibi kabullenmiş, hatta sevmiştim.
Küçük bir çocukken bile babamın nedensizce mutsuz olduğunu düşünürdüm, annem ve babam kavga ettiklerinde babam bir keresinde anneme dönmeyeceğini söylemişti. Öyle korkmuştum ki. Ağlayarak boynuna atlamış ve "Baba söz veriyorum hiç yaramazlık yapmayacağım, seni hiç üzmeyeceğim, ne olur beni terk etme." Demiştim. Sanki babamın bir ayağı hep eşikteydi ve askeriyeye her gidişinde sanıyordum ki bir daha hiç dönmeyecekti. Uysal olmalıydım, söz dinleyen, uyumlu, başarılı, çalışkan, olgun, elindekiyle yetinmesini bilen... Aksi olduğumda babamı kaybedecekmişim gibi yaşamıştım bugüne kadar. Arya, ben yedi yaşındayken hayatımıza girmişti. O vakitten sonra babamın ağzından gitmek lafını bir daha duymamıştım. Bir aile olmaktan daha çok bahseder olmuştu.
Benden biraz büyük, yüzü asık, pek konuşmayan bu kızı o andan itibaren çok sevmiştim. Çünkü o bir şekilde babamın kalmasını sağlamıştı. İlk başlarda onun ablam olduğunu anlamamıştım, ailesiz bir çocuğu sahiplendiğimizi sanmıştım. Küçük olduğumdan konuşulanlardan da mantıklı bir şey çıkaramıyordum. Hep bir kardeşim olsun istemiştim, yeni gelen bu kıza yaptığım resimleri gösterebilecektim belki de. Oyunlar oynayabilecek, parka gidebilecektik. Annem, babam yoğun çalışan insanlar olduğundan vakit geçirebileceğim bir arkadaşın olması beni çok mutlu etmişti.
Kısa bir süre sonra annem bir pedagogla eve gelmiş, babamla karşıma oturmuş, bu durumu izah etmişlerdi. Babamın annemden önce başkasıyla evli olduğunu, Arya'nın öz kızı olduğunu yaşıma göre anlayabileceğim bir şekilde anlattılar. Çok sene sonra Arya'dan, babamın annesiyle evli olmadığını, onu hamile bırakıp kaçtığını öğrendim. İşin doğrusu, babam annesini bıraktığında annesinin hamile olduğunu bilmiyormuş. Babam sorumluluklarını bilen bir adamdı, bir çocuğu olduğunu o zamanlar bilse kesinlikle himayesi altına alır, bebeğe sahip çıkardı. İkisinin de arasına on yıl gibi bir uçurum girmezdi.
Arya neredeyse üç aydır evde yoktu. Yokluğu öyle bariz hissediliyordu ki, kendimi eksik ve yalnız hissetme sebeplerimden en önemlisiydi belki de. Geçen yıla göre kendini biraz daha toplamış olması ve eski arkadaşlarıyla bir araya gelmesi beni mutlu ediyordu aslında. Yaşadığı ağır depresyondan yavaş yavaş sıyrılmakta olduğunu ve günden güne iyileştiğini düşünüyordum. Benden uzakta da olsa, bir yerlerde hayata tutunduğunu bilmek bana güç veriyordu. Onur'un ölümünden sonra en dibi görmüş ruh hali her birimize korku salmıştı. Ama Arya her şeye rağmen güçlüydü ve biraz daha zaman geçtiğinde de Onur Atahan'ı aşacak, hayatına gerçekten büyük bir aşkla sevebileceği başka birisini alabilecekti. Şimdi olmasa bile belki bir gün.
Babam ve Arya'nın beden uzakta olmasını bir yere kadar anlasam da aynı evin içinde annemi bile zor görür olmuştum. Hastanede yoğun bir şekilde çalışıyordu, o eve geldiğinde ben ders çalışıyor oluyordum. Vakit geçirecek bir şeyler yapmak istediğimde önceliğimin sınavım olduğunu belirtiyordu. Bugün annemin doğum günüydü, bu yüzden hastaneye gidip ona sürpriz yapmak istemiştim. Hastaneye gelene kadar pastaneden aldığım pastanın bulunduğu çantayı sallamamaya özen gösteriyor bir yandan da harçlığımı biriktirip aldığım küpeleri beğenecek mi düşünüyordum.
Hastanenin girişine girmeden önce derin bir nefes aldım. Yalnız değilsin Feray, annen, baban ve ne olursa olsun Arya var. Onlar seni asla terk etmezler. Biz bir aileyiz.
Kendimi bir nebze de olsa daha iyi hissediyordum. Tüm bu yalnızlıkla ilgili karamsar düşüncelerim yazın gireceğim sınav için olan endişelerimin dışavurumuydu. Çok yoğun bir sene geçirmiştim, ayrıca tren olayı uzunca bir süre uykularımı kaçırmış fakat annem ve babam endişelenmesin diye unutmuş rolünü oynamıştım. Oysa hala ara sıra uykularımı kâbus olarak ziyaret ediyordu ve etkisi tam anlamıyla geçmemişti.
Hastaneye girdiğimde randevularını bekleyen hasta insanlara tebessümler göndererek bir üst kata çıktım. Annem iyi ki devlet hastanesinde çalışmıyordu. Orada daha fazla hasta insan oluyordu ve bu durum beni daha çok üzüyordu. Özel ve büyük hastanenin bordo mermer merdivenlerinden adeta sekerek çıktıktan sonra koridorun solundaki annemin odasının önüne geldim. Sekreteri Cansu Abla beni tanıyordu fakat masasının başında olmadığından annemin odasına kapıyı tıklayıp da girmeye karar verdim, eğer hastası varsa beklememi söylerdi. Fakat kapıya yaklaştığımda kapının aralık olduğunu gördüm. Birkaç doktor arkadaşıyla konuştuğunu anladığımda sürpriz yapmak için pasta çantasını iki elime alıp avuçlarımın üzerine yerleştirmiştim ki annemin bu hastanedeki yakın arkadaşı olan diş doktoru Gülhan Abla'nın dedikleri olduğum yerde kalmama neden oldu.
"Daha ne kadar bu evlilik oyununu oynayacaksın ki Deniz? Bak doğum günün ama kocan aramadı bile. Kendin de söylüyorsun Oktay yıllardır istikrarlı bir şekilde hala ölen sevgilisine âşık. Feray'ın psikolojisini düşünüyorsun da o da yedi yaşında bir çocuk değil şekerim, anlaması lazım seni."
"Oktay zaten Feray'ı görmek dışında pek fazla eve uğramıyor, bir nevi ayrıldık sayılır ama resmiyete dökmek için Feray'ın sınavlarının bitmesini hatta üniversite tercihlerini de yapmasını bekleyeceğiz, bu durumdan geleceğinin etkilenmesini Oktay da ben de istemiyoruz."
Annemin sesini de duyduktan sonra saç diplerimden yüzüme doğru sıcak bir şeyin yayıldığını hissettim. İşittiklerimin doğru olduğuna inanamazken içinde bulunduğum anın bile sahte olduğunu düşündüm. Bir rüya görüyor olmalıydım, gördüğüm kâbuslarımdan biri olmalıydı. Gerçek değildi. Annem ve babam... Bu doğru olamazdı. Gözlerimi kapatır kapatmaz gözlerimdeki yakıcı yaşlar yanaklarıma doğru süzüldü.
"Üvey kızın da evden uzaklaştı ya o konuda iyisin. Sorunlu hareketleriyle Feray'cığıma kötü örnek oluyordu. Daha gençsin, güzelsin, başarılısın... Seni gerçekten seven biriyle mutlu olursun. Oktay da o patavatsız kızı da ölen sevgililerine takıntılı ruh hastasılar resmen, senden başka kim çekerdi o ikisini tatlım?"
"Oktay, Feray'ın babası onu daima görecek, bu kopacağımız anlamına gelmiyor. Aynı zamanda Arya'ya da oldukça düşkün ve Arya'nın ona kötü örnek olduğunu düşünmüyorum. Kızın zararı daima kendisineydi ve yaşadıkları ağır şeylerdi. O ev onun da evi ve her zaman geri dönebilir, babasıyla boşanmamız bir şeyi değiştirmez."
"Tıpatıp annesine benziyor diyen sen değil miydin? Onu görmek o kadını hatırlatıyor Deniz'cim sana. Yuvan o kızın ölüyken bile size huzur vermeyen annesinin hayaleti yüzünden dağılmıyor mu? Oktay onu bırakınca nasıl bir beddua ettiyse kurtaramadın evliliğini. Heba olan gençliğine yanarım başka bir şeye değil. Peygamber sabrı varmış sende."
"Her neyse Gülhan, benim sorunlu evliliğimden başka acıyacak bir şey bul kendine. Genç sevgilin için tırnaklarına manikür yaptıracaktın hani?"
"Sen de yavaştan taliplerini değerlendir canım, Feray'dan sonra yattınız mı bari? Kocan ona bile büyük bir hata gözüyle bakıyor muhtemelen ama..."
"Gülhan keş şunu ayıp ama!" diye araya girdi başka kadın, Gülhan da kahkahalara boğuldu ardından.
Elimde tuttuğum pasta kutusunu hiddetle yere fırlattığımda ellerimi yüzüme kapadım. Sıklaşan nefeslerim ve görünüşümü bulanıklaştıran gözyaşlarımdan dolayı merdivenleri yalpalayarak buldum. O sırada birisiyle burun buruna geldim. "Feray? Sen mi geldin? Hey, sen ağlıyor musun?" Cansu Abla durdurmak için koluma dokunduğunda sertçe elini ittirdim ve hızlıca merdivenlerden indim. Birkaç kez ayağım sendelese de hastanedeki hastaların ve danışmadaki kızların tuhaf bakışlarının arasından gözyaşlarım eşliğinde çıkış kapısına ilerledim. O sırada birisiyle sertçe çarpıştığımda alnım acıyla zonkladı. Fakat yukarıdaki duyduklarımın şoku hala öyle tazeydi ki bir şey duyamıyor ya da tam manasıyla hissedemiyordum. "Feray?" Çarpıştığım adam kolumdan nazik denilebilecek bir biçimde beni durduğunda öfkeyle onu ittirdim ve hastanenin dışına attım kendimi. Temiz havayı solumak istediğimde yakıcı bir asit doluyormuş gibi hissettim burun deliklerime. Ciğerlerim patlayacakmış gibiydi. "Feray, bekle bir dakika."
Hastanenin merdivenlerine olduğum yerde çöktüğümde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. En son ne zaman bu kadar canım yanmıştı? Kaçırıldığımda yaşadığım korku ve paniği saymazsak en son Onur Atahan'ın intiharından dolayı dağılan Arya'nın intihara teşebbüs ettikten sonra Murat Atahan'ın kollarında yaralı ve baygın bir şekilde hastaneye getirildiğinde onu gördüğüm an. Dünyanın başıma yıkıldığını o zaman hissetmiştim. Şimdiyse yıllardır annem ile babamın yarattığı mutlu ve huzurlu tablonun sahte olduğunu öğrenmiştim. Babam daima Arya'nın annesini sevmiş, annemle olan evliliğine benim yüzümden belki de aramıza sonradan katılan Arya'nın bir aile ortamında büyümesini istediğinden katlanmıştı. Şimdi neden ne yaparsam yapayım babama yetmeyeceğini, Arya'nın kalbinde niçin daha özel olduğunu anlayabiliyordum. O âşık olduğu kadını ona daima hatırlatan, ondan geriye kalan tek şeyken, ben bir hata gözüyle baktığı, mutsuz bir evlilikten olan çocuğuydum. Arya'nın başkaldırmalarına tolerans göstermesi bu yüzdendi. Ben asi bir evlat olsaydım asla yaptıklarıma müsamaha göstermezdi. Annemin hiçbir zaman ilk aşkı etmeyeceği gibi ben de hiçbir zaman onun gözünde bir Arya etmeyecektim.
Tüm hayatımın koca bir hiçten ibaret olduğunu öğrenmek, babamın gerçekten beni sevip sevmediğini bilememek... Öyle yanıyordu ki canım. Hissettiğim yalnızlığın kendi kuruntum olmadığını görmek, anne ve babamı hayal kırıklığına uğratmamak için daima benden beklenenleri yerine getirmek için verdiğim çabalar... Herkesin hayatında ne olup bittiğini görür, genelde doğru yorumlardım ama kendi hayatımda burnumun ucunda olup bitenleri anlayamamıştım. Nasıl bu kadar aptal olabilmiştim?
"Feray? Seni gördüğüme şaşırdım, üstelik böyle kötü bir halde... Her şey yolunda mı?" Yanı başıma oturan, beni tanıyan genç adama gözlerimi silerken kısa bir bakış attım. Kumral kıvırcık saçlar, solgun beyaz bir ten ve onu gördüğümde bana güven vermeyen ama şimdi endişeli bakan gözleri... Serkan. Buradaydı, hemen yanı başımda. Bana iyi olup olmadığımı soruyordu. Arya'nın inatla suçlu olduğunu iddia ettiği çocukluk arkadaşı. Onun yüzünden yalan söylemek zorunda olduğum kurtulma hikâyem. Hepsi bir anda kafamda geriye dönüş yaşamama neden olurken panik içerisinde ayağa kalkıp ondan uzaklaştım. "Bu- burada ne işin var? Oradan ayrılmama kararı vardı hakkında."
"Dava sürüyor fakat hakkımda herhangi bir delil bulunmadı. Annemin İstanbul'a sevkinin yapılması gerekti. İzlenme koşuluyla buraya gelmeme izin verildi. Şu ağaçların arasında duran polis arabasını görüyor musun?" diyerek yolun sağ tarafındaki sık ağaçlar ile çevrili parkı gösterdi. "He işte onlar yedi yirmi dört beni izliyorlar."
"İyi, ne güzel," dedim çatallaşmış sesimle. Boğazım ağrımaya başlamıştı. "Benden uzak durmazsan avaz avaz bağırıp seni tutuklamalarına neden olurum ve her şeyi bir bir anlatırım."
"Şimdiye kadar anlatmadın ama? Tahminimce Arya'ya ya bile söylememişsin. Yoksa Avcı arkadaşlarıyla gırtlağıma çökeceğine emindim." Avcı meselesini de karşıt grubu da pek bilmiyordum. Bir ara oldukça merak etmiştim ama şu an umurumda bile değildi.
"Beni rahat bırak," derken sesim oldukça zayıf çıkmıştı. "Yoksa babama beni rehin tutan adamın elinden kurtarıp karakola götüren kişinin sen olduğunu söylerim. Neticede bu işin arkasında kimin olduğuna dair bir tahminin vardır çünkü o adamı tanıyordun ve seni bir hücreye atıp işkence yaptıklarında itiraf etmen fazla da uzun sürmez."
"O adam kendini öldürdü Feray, cesedi buldular. Senin hayatını kurtardım, bu hikâyedeki kötü adam ben değilim."
"Bu bir şeyler bildiğin gerçeğini değiştirmez. O adam bir maşaydı. Asıl mühim olan o suikastı kimin yaptırttığı? Pisipisine ölen masum yedi kişi var. Onların aileleri vardı; anneleri, babaları, çocukları, eşleri..."
"Gerçeği bilmek bir fayda sağlamaz," diyerek başını eğdi. "Ve inan ki sen de kurcalayıp bir belaya sürüklenmek istemezsin."
"Çünkü kız kardeşin henüz ölmek için çok genç." Gözlerinin içine bakarak sarf ettiğim bu cümle birkaç saniyeliğine donmasına neden oldu. "Arya'yı benim canımla tehdit etmişken sana inanacağımı mı düşündün? Seni ihbar etmememin nedeni hasta olan annenin sana ihtiyacı olması ve Doruk ile Ilgaz'ın üzerine çekilen şüphelerin kalkması için düşman olmanıza rağmen kendi arkadaşlarına onların lehine ifade verdirtmen. Hepsi bu. Sakın iyi adam rolünü oynamaya çalışma. Kasabaya gittiğim zaman ilk kez tren garında bana gişeyi bulmama yardım eden kibar ve centilmen o adam olmadığını biliyorum."
"Feray... Feray bana bak, artık güvendesin. Kimse sana zarar vermeyecek, güvendesin." Hala titremekte olan vücudumu zapt etmeye çalışırken dünden beri rehin tutulduğum adamla bulunduğumuz depoya gelip adamla kavga ettikten sonra beni arabasına bindiren ve yol boyunca sürekli güvende olduğumu tekrarlayan genç adama baktım. Onu kıvırcık saçlarından tanımıştım, daha önce tren garında karşılaşmıştık. Gişe yerini bulmama yardım ederken oldukça kibar biriydi, hatta ilk izlenimine göre ondan etkilenmiştim bile. Şimdiyse rehin tutulduğum yerden beni kurtarmıştı. Beni kaçıran adamı nereden tanıyordu bilmiyorum. Ya da tanıyor muydu? Bizi nasıl bulmuştu? İsmimi nereden biliyordu? Beni nereye götürüyordu? Yaşadığım bu kâbus bitmiş miydi?
"Feray, sakin ol. Seni karakola teslim edeceğim. Babanla, annene kavuşacaksın."
"Gerçekten mi?" diyebildim yanaklarımı ıslatan gözyaşlarımı elimle silerken. Hala bir yanım benimle dalga geçiyor diye korkuyordu. İçimde anlamlandıramadığım bir his ise ona güvenmem gerektiğini, artık tüm bu kâbusun bittiğini, onun da benim kahramanım olduğunu söylüyordu.
"Evet, ailene kavuşacaksın. Ama polisler senin ifadeni isteyecekler Feray, sorular soracaklar. Onlara seni kaçıran adamın askerlere kin besleyen bir terörist olduğunu söyleyeceksin. Akli dengesi yerinde değildi ve yalnız başınaydı."
"Akli dengesi yerinde gibiydi ama... Telefonda birileriyle konuşup başkasından emir alıyordu, yalnız değildi." Dedim itiraz ederek. Hala kafamı toparlayamamıştım ve bu konuşmanın nereye varacağını anlamamıştım.
"Hayır, hayır. Aklı başında olmayan bir deliydi, sana sürekli askerlerden nasıl nefret ettiğini anlatıyordu ve yalnızdı. Kimseyle bağlantı kurmadı ve sen ondan başka kimseyi görmedin. Zaman zaman daha iyi biri oluyordu ve seni kaçırdığına pişman olup seni karakolun önünde bırakıp kaçtı."
"Beni sen kurtardın, ona neden böyle bir işe kalkıştın, niye o delinin aklına uydun diye hesap sordun. Kavga ettiniz, o bayılınca beni alıp getirdin. Ben... Ben anlamıyorum. Kimi koruyorsun?"
"Yaşlı ve hasta bir annem var Feray. Seni kurtardığımı söylersen bile bana bir ton soru soracaklar. Orayı nasıl bulduğumu, bu işin arkasında kimlerin olduğunu, neler bildiğimi... Açığa çıktığı takdirde beni yaşatmazlar. Senin de ailene zarar verirler. Tüm suç ablanın arkadaşları Ilgaz ve Doruk'un üzerine kaldı. Sen kaçırılmadan birkaç saat önce Ilgaz senin bulunduğun depodaydı Feray, başına geleceklerden haberi yoktu. Kumpas kurdular ona. O görüntüler polise giderse Ilgaz hiçbir şekilde aklanamaz. Generaller, Albay, tüm ordu müebbet hapis isteyecekler onun için. Suçsuz yere bir ömür boyu hapis yatacak. Arya, Doruk, Beyza ne kadar üzülecek bir düşünsene... Böyle olmasını istemezsin değil mi?"
"İstemem..." dedim burnumu çekerken. "Kim yapıyor ki bunu? Kim onlar?"
"Bilmiyorum," dedi ruhsuz bir sesle.
"Biliyorsun. Onlardan korktuğun için..."
"Bilmememiz en iyisi. Sana benim fotoğrafımı gösterecekler, ablan şimdiden suikastı yapanın ve seni kaçıranın ben olduğumu düşünüyor. Ortalığı yaygaraya verdi. Beni bir kez gördüğünü ve kibar bir şekilde sana gişeyi tarif ettiğimi söyleyeceksin. Zaten doğrusu bu. İyi biri gibi göründüğümü ve bu olayla ilgimin olduğuna inanmadığımı da ekleyeceksin."
"Var mı?" diye sordum tekrar dolan gözlerimle.
"İnan ki yok," dedi. "Ne o suikastan ne de senin kaçırılacağından. Haberim olsa yedi kişinin ölmesine izin verir miydim sanıyorsun?"
Şok içerisinde başımı tekrar ona çevirdim. Kıvırcık saçlarını eliyle karıştırırken gergin görünüyordu. Belirginleşen âdem elmasına gözüm ilişti. Kendiyle cebelleşiyordu sanki. "Yedi kişi mi öldü?" derken kelimeler boğazıma düğümlendi.
"Evet. Ne kadar tehlikeli olduklarının farkında mısın?"
Gözyaşlarım kucağımdaki ellerime düşerken başımla onayladım onu. Bunu yapanlar insan olamazdı. Ne istemişlerdi? Benden? O insanlardan? "Sana bir daha zarar vermelerine izin vermeyeceğim. Ilgaz'ın hapse girmesini engelleyeceğim, dolayısıyla Doruk, Beyza'nın da. Buna karşılık tek yapman gereken ifadende sana dediklerimi söylemen."
Koca hayatımın yalan olması bir yana polise yanlış ifade vermiş, kâbuslarımda peşimi bırakmayacak olan bir vicdan azabına imza atmıştım. Ailem içindi, aynı zamanda Ilgaz ve Doruk suçsuz yere hapis yatmasın diye. Peki, şimdi onları korumak uğruna yalan söyleyip yedi kişinin katillerinin elini kolunu sallayarak gezmelerine izin veren kendime soruyordum. Hangi aile için vicdanını, doğru bildiklerini feda ettin Feray?
***
Arya'dan;
Elimde tuttuğum iki gün sonraya aldığım otobüs biletine bakarken ne hissettiğimi anlamlandırmak güçtü. Üstümdeki bu anlamsız burukluk ne içindi ki? Buraya ait değildim, on yıldır babamlarla yaşadığım eve de ait olmamıştım. Yirmi yıldır içinde bulunduğum bu koca dünyaya bile aitlik hissedememiştim. Yuva dediğiniz yer, içinde sevdiklerinizle anlamlanan, güzelleşen yerdi.
Doruk'u çok seviyordum, yıllardır sağlam bir dostluğun nasıl olduğunu unutmuştum. Uzun yıllar en yakın arkadaşım daima Onur olmuştu. O varken başka bir dosta ihtiyaç duymamış, o daima bana yetmişti. Feray ile kardeş olmamız bir yana sürtüşsek bile bir anlamda iyi birer arkadaş olmuştuk. Çocukluğumdaki en yakın arkadaşlarımdan olan Doruk ile tekrar iyi birer dost olmak beni çok mutlu etmişti. Beni güldürüyordu çoğu zaman, o sımsıcak kocaman kalbi benim de bir kalbim olduğunu hatırlatıyordu. Beyza'yı da çok seviyordum. Aynı evde kalmıştık bunca zaman ve çocukken paylaştığımızdan bile daha çok şey paylaşmıştık. İyi niyetli, akıllı, cana yakın bir kızdı. Erkek arkadaşı Buğra ile önceden tanışmasak bile onu da sevmiştim. Daha sakin, sessiz, cool ama zeki biriydi. Bana benzetiyordum bile çoğu zaman onu, kimi zaman benim gibi sessizliğe gömülmeyi tercih ediyordu. En çok Beyza ile beraberken daha canlı ve neşeli birine dönüşüyordu. Şu ana kadarki gördüğüm en uyumlu ve tatlı çiftti onlar.
Doruk'un anne ve babası da o kadar iyilerdi ki bana karşı, bu kısacık sürede aile sıcaklığını tattırmışlardı bana. Babam sıcak bir adam olmamıştı hiçbir zaman. Feray'ın annesi babama göre daha konuşkan biri olsa da onu da fazla sıcak biri diye tanımlayamazdım. Ölçülü, akıllı bir kadındı. Bana annelik yaptığını söyleyemezdim, zaten buna ben de izin vermezdim. Ama bana karşı her zaman nazik ve sabırlı davranmıştı. Evine yıllar sonra gelen eşinin eski sevgilisinden olan çocuğunu kabullenmek zorunda değildi ama yüzüme karşı hiçbir zaman beni istemediğini belli eden bir harekette bulunmamıştı. Ama yine de hissediyordum, Feray'a gösterdiği yakınlıkla hiçbir zaman eşit olamamıştım. Olmayı da beklemek saçmalık olurdu zaten, onun öz annesiydi. Benimle göz teması kurmaktan kaçındığını fark ediyordum. Annemi tanıyıp tanımadığını bilmesem de belki de ona çok benzediğimi duymuştu ve içten içe bana bakmakta zorlanıyordu kimi zaman.
İntihar girişimimden birkaç ay sonra psikiyatrist randevularının olumlu sonuç vermediği bir gün Deniz Abla beni eve bırakıyordu. Dışarıdan nasıl göründüğümü bilmesem de tam anlamıyla ruh gibiydim. Evimizin çalışanı olan Aysel Abla ve Feray çoğu zaman zorla yemek yedirmeye uğraşıyorlardı. Sadece bir buçuk ayda yedi gibi bir kilo kaybı yaşamıştım. Önceki kilom ideal kilom olduğundan bir hayli zayıf ve çökkündüm. Yaz mevsimiydi ama ben sürekli onun bana verdiği siyah hırkayı giyiyordum, sıcakladığımı hissetmiyordum. Aslına bakarsam, hiçbir şeyi hissedemiyordum.
"Arya, hava çok sıcak. İstersen üzerindekini çıkar." Yüzüne ruhsuz ruhsuz baktıktan sonra tekrar önüme döndüm. Camdan baktığımda sokaklarda oynayan bir sürü çocuğun neşeli kahkahaları kulağıma doldu. Kuşların ötüşmeleri, arka tarafımızda kalan esnafların koyu sohbetleri... O ölmüştü ama başka insanlar gülüyorlardı, mutluydular. Aslında her şey bir buçuk ay önce nasılsa öyleydi. Hayat olağan akışındaydı. Sadece zaman oyunlar oynuyordu. Geçmediğini düşünüyordum ama dönüp baktığımda bir buçuk ayın geçtiğini gördüm. Onsuz bir buçuk ay... Bir gün bile geçmez diye düşünürken kocaman bir buçuk ay geçmişti. Azap içinde ölmeyi dileyerek yaşadığım 45 gün... Anneannem kırk günden sonra tüm mumların söndüğünü, sadece bir tanesinin kaldığını söylemişti. O bir tane mum en yakıcı olanıydı muhtemelen çünkü acımda hiçbir azalma olmamış aksine her gün daha acı verici olmaya başlamıştı. Her gün camın önünde oturuyor onun bizim sokağa girdiğini pencerenin altından bana el salladığını hayal ediyordum. Kocaman gülümseyecek, "Hepsi şakaydı aptal, seni kandırdım. Hadi gel de sarıl bana," diyecek diye bekliyordum. Demiyordu. Gelmiyordu. Anlamıyor muydu, onsuz olmazdı. Yemin ederim ki beni sevmesini istemiyordum, Özge ya da bir başkasıyla olsa onun için mutlu olacaktım. Yeter ki yaşasın, asla onu sevdiğimi söylemezdim bir daha. Sadece birbirimizin en iyi dostu olarak kalalım ama benim için bir yerlerde yaşadığını bileyim. Sadece tamamen gitmiş olmasın. Annem gibi, anneannem gibi...
Bedeni çürümüş müydü acaba? Bunu düşünmemle tepeden tırnağa bedenimde bir ürperti kol gezdi. Kalbime yumruk yemişim gibi hissettim ve birkaç saniye nefes alamadım. Muhtemelen bir ağlama krizine daha girerdim ama akacak gözyaşım kalmamıştı. Aldığım ilaçların sakinleştirme ve uyuşturma özelliğinden dolayı ağlayacak kuvveti de kendimde bulamıyordum artık.
"Randevular nasıl geçiyor, Umut Bey'i sevdin mi?" diye sordu Deniz Abla.
İsminin manidar olmasından başka adamın dediklerini dinlememiştim bile. Yine cevap vermedim.
"Baban işlerini ayarladı, haftaya ailecek Ayvalık'a gideceğiz. Orasının havası hepimize iyi gelecek."
Bunun arkasından biraz daha konuştu ama dediklerini duymadım bile. Kolumu dahi kıpırdatamayacak kadar halsiz ve bitkindim. "Ömer seni görmek istiyormuş, baban söyledi. Onu görmek ister misin?" Tepki vermememin üzerinden ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Zaman kavramı üzerinde tahmin yürütmeyi bırakmıştım. Deniz Abla evin önünde arabasını park ettiğinde bana doğru döndü.Kucağımdaki elimi ellerinin içine aldı. "Bazen bir şeyi ne kadar çok istersen, ne kadar çok seversen olmaz Arya. İnsanlara hiç gitmeyeceklermiş gözüyle bakmamak gerekir. Güzel zamanlar geçirebilirsin, çok sevebilirsin. Ama öyle anlar gelir ki ne yaparsan yap olmadığını, yetmediğini görürsün. Daha çok gençsin. Bu yaşa gelmiş biri olarak söylüyorum ki kimse için yıllarını heba etmene değmez. Yıllar sonra dönüp baktığında diyorsun ki keşke bu kadar zorlamak yerine kendime başka bir hayat çizseydim. Bazen başarmak için vazgeçmek gerekir."
Hayatta kalmak için vazgeçmem gerekmişti. O tetiği çektiği an sadece kendini öldürmemişti Onur, beni de öldürmüştü ve bunu biliyordu. Ondan sonra ne hale geleceğimi biliyordu. Birine, benden başkasını sevecek, mutlu olacaksın dediğinizde acısını hafifletmiyordunuz. Onun benim tek dostum, en yakın arkadaşım, ilk aşkım, sevdiğim adam olduğunu bile bile vazgeçebilmişti benden. Babası, abisi, hatta Özge bile... Hepsinden vazgeçebilmesini anlıyordum. Ama ya ben? Ona her defasında elimi uzatmaya hazır olan, kaç yıllık dostu, sırdaşı olan ben... Onu öyle çok sevdiğimi bile bile... Sanki bir iki hafta sonra görüşecekmişiz gibi gidiyorum deyip nasıl ardında bırakabilirdi beni? Onu affedemezdim, duyduğum nefret de en az sevgim kadar büyüktü. İki yıl geçmişti neredeyse ama ona olan kızgınlığım biraz da olsun azalmamıştı. Onun yüzünden kimi sevdiğimi anlarsam kaçmak zorunda hissediyordum kendimi. Bir kez daha sevgimin ağırlığı altında parçalanmaktan deli gibi korkuyordum.
Doruk, Beyza, Buğra, Mete, Orhan Amca, Nesrin Teyze... Hepsinin sevgisinden vazgeçiyordum. Bu acıydı. Bir de Ilgaz vardı, ardımda bırakmanın en zor olduğu kişi. Belki de gitmek istememin nedeni son zamanlarda ona olan hislerimin kafamı karıştırmasıydı. Belki mi?
Geçen gece beraber uyumuştuk, sadece o ana sahip olmak diğer her şeyi unutmak istemiştim. Sonra sabah olmuştu, külkedisinin faytonunun balkabağına dönüşmesi gibiydi. Büyü bozulmuştu. Ama içimde anlamlandırmak istemediğim hisler bitmemişti. Burada ne kadar kalırsam, hislerim o kadar büyüyordu. Onu her gördüğümde bir önceki günden daha fazla bağlanmış ve alışmış oluyordum ona. Aramızdakinin sadece bir çekimden ibaret olmadığının farkına varmıştım ve bu beni son derece korkutuyordu.
Bugün kasabanın girişindeki konferans salonunda seçim konuşmaları yapılacaktı, basın da davetliydi. Herkes hazırlık telaşındayken gidip otobüs biletimi almıştım. O hengâmede kimse benim yokluğumu fark etmemiş ve nereye gittiğimi sormamıştı. Bana kalsa trenle gitmeyi yeğlerdim, fakat tren suikastından sonra bu yolculuğun güvenli geçmeyebileceğini düşündüğümden otobüsle gitmekte karar kılmıştım. Bugünden sonra sadece yarın buradaydım. Ertesi sabah... Her şey bitiyordu ve eski hayatıma dönüyordum.
Yanaklarımı aldığım nefes ile şişirirken maşayla biraz daha dalgalandırdığım saçlarımı sol omzuma attım. Üzerimdeki siyah tulumumun askılarına son kez göz atıktan sonra bileti kimse görmeden küçük çantama koydum. Konuşma öncesi ilgiyi üzerime çekmek istemiyordum, bu yüzden bugün geçtikten sonra söyleyecektim herkese eve döneceğimi. Apartman kapısından başını uzatan Doruk üzerindeki beyaz gömleğinin kollarını iliklerken bana seslendi. "Arya hazırsan Allah aşkına gidip şu Ilgaz'a baksana, geleceğim dedi kaç saat oldu,"
"Sen neden gidip bakmıyorsun?"
"Görmüyor musun işim var," diyerek iliklemeye uğraştığı kol düğmelerini işaret etti. Evet, fazlasıyla büyük bir işti. "İki adım yer Arya, hadi,"
Bizi baş başa bırakmak uğruna Doruk ve Beyza'nın girdikleri bu çabaları anlamıyordum. Kaç yaşına gelmişlerdi, çöpçatanlık neydi Allah aşkına? "Telefon edeyim," diyerek çantamdan telefonumu çıkaracak olduğumda omzuma dokundu ve derin bir nefes verdi. Bugün için babasından bile daha heyecanlı olduğu aşikardı. "Telefonuna baksa sana eve gidip bir bak demezdim değil mi? Asansöre binip inecek yaklaşık beş metre yürüyecek ve tekrar asansöre binip Ilgaz'ın evine gideceksin? İncilerin dökülmez Arya,"
"Oof!" Diyerek homurdandım ve elimi alnıma yerleştirirken Doruk'a sinirli bir ifadeyle bakmaya çalıştım. Beni pek taktığı söylenemezdi. İçinde bulunduğu gerginlikten dolayı dudaklarını ısırıyordu. Onun için zor bir gündü. Murat Atahan'a rakip olan babası için endişelendiğini anlayabiliyordum. O yüzden üzerindeki stresi arttırmak istemediğimden dediğini yapıp Ilgaz'a bakmaya ikna oldum.
"Sakin ol," dedim ellerimi omuzlarına yerleştirirken. Bunu yapmak için kollarımı epey kaldırmam gerekti. Hatta biraz daha fazla kaldırmam gerekti. "Her şey güzel gidecek,"
"Umarım Arya, umarım," Kaslarından dolayı gerilen gömleğinin kol kısımlarını düzelttim. "Baban mı aday sen mi bilemedim, oldukça karizmatik olmuşsun. Davetlilerden birkaç kız bulacağına eminim,"
"Kız çok canım," Dedi elini gelişigüzel sallarken. "İstediğim gibisi yok henüz."
Güldüm. Bu konuda epey ciddi görünüyordu, oysaki daha yirmi iki yaşındaydı ve evlendirme programındaki evde kalmış insanlar gibi kriterler belirlemesi garipti. "Kriterlerin yüksek de ondan,"
"Güzel yemek yapmalarını istiyorum sadece. Ne yemek yapmayı biliyorlar, ne de güzeller. Suratında bir ton makyaj olan kızı ne yapayım? Ev mi geçindireceğiz, onun makyaj alışverişine mi maaşlarımızı yatıracağız? Çoğu da ortam kızı yani, ben biraz da samimi, sıcak, uslu başlı birini arıyorum."
"Kriterlerin olması iyi ama kaç kişi tam olarak istedikleri kişiyle bir beraberlik yaşıyor ki? Öyle bir an gelir ki bazen aradığının yanından bile geçmeyen birine âşık oluverirsin. Hayat şaşırtmayı kesinlikle sever."
"Bak sen," diye sırıttı Doruk. Yüzündeki tebessümü kocaman bir gülümsemeye dönüştü.Otuz iki dişi de meydandaydı. "O zaman birine âşık oldun?"
"Geç kalacağız, ben hemen Ilgaz'a bakıp geleyim, sen de bir babanlara bak," Bir çırpıda portmantodan ceketimi giymeye uğraştığımda, "Ters giydin, ters," diyerek ikaz etti Doruk. Düzeltip tekrar giydiğimde bir yandan da eğilip topuklu ayakkabıları ayağıma geçirmeye uğraştım. Elim ayağıma dolanmıştı. "Bana bak," diye seslendi Doruk. Sesindeki muzip ifade tereddüt içerisinde eğildiğim yerden kafamı kaldırmama neden oldu. "Ne var? Lafa tutup durma geç kalacağız Doruk, hadi,"
Bir kahkaha attı ve sonrasında dudaklarını bastırdı. "Tam olarak ne var sizin Ilgaz ile aranızda? Birbirinizden hoşlanıyorsunuz onu anladık. Ama çok daha fazlası gibi,"
"Doruuk!" Nesrin Teyze'nin merdivenlerden gelen sesini duyduğumuzda Doruk'un ilgisi o tarafa kaydı. Ben de bu sırada doğrulup asansörü çağırmayı hiç beklemeden kendimi hızlıca merdivenlere attım. Bir alt kata indiğimde, "Kaç bakalım Sarı, nasıl olsa öğrenirim," diye bağırdı arkamdan Doruk. Ilgaz'a mı soracaktı acaba? Bunu düşünmemle midem sıkıştı. Ne söylerdi ki acaba benim hakkımda?
Topuklularla üç kat daha inmek zor geldiğinden asansörü çağırdım ve aşağı inene kadar Ilgaz ile beni düşündüm. Aynı cümle içinde bile bizi düşünmek tuhaf şeyler hissetmeme neden oluyordu. Ah, Doruk! Giderayak kafamı daha fazla karıştırmanın lüzumu ne? Bu düşünceler yoğun bir şekilde kafamda dönerken karşı apartmana girdim.
Ilgaz'ın kapısının önüne geldiğimde zile bastım ve beklerken ellerimi siyah deri ceketimin ceplerine attım. Ellerim buz kesmişti. Kafam öyle karman çormandı ki nasıl davranmam gerektiğini bile bilmiyordum. Ona karşı birtakım hisler besliyordum sanırım, yani bir nevi hoşlanmak diyebiliriz. Önceden cinsel çekim ve tutku diyebileceğim bu hisler, ruhlarımızın da benzediğini görmemle duygusal bir yakınlığa da dönmüş olabilirdi ve bu gerçekten çılgınlıktı.
Kapının açılma sesini duyduğumda, bir elimi cebimden çıkarıp önüme gelen saç tutamımı kulağımın arkasına ittim ve derin bir nefes aldım. Kapı açılır açılmaz onun bir şey demesine fırsat vermeden atıldım ve cümleleri art arda sıraladım. "Telefonlarına bakmıyormuşsun, Doruk sana bir bakmamı istedi. Kendisi meşgulmüş de, ben hazırım diye dedi ki sen bir git bak..." Yüzümü, kapıyı tamamen açmış ona çevirdiğimde lacivert bir takım elbisenin içine beyaz bir gömlek giymiş olan bir Ilgaz'a bakıyordum. Elinde lacivert bir kravat tutuyordu. Bir dakika... Takım elbise ve Ilgaz?
Gözlerimi kırpıştırıp bir kez daha açtığımda tekrar karşımda onu yakışıklı, genç bir iş adamını andıracak kadar karizmatik, nefes kesici, büyüleyici bir şekilde buldum. Birkaç saniye boyunca üzerimdeki şaşkınlık ve kal durumu beni olduğum yere çiviledi. Öyle kusursuz ve cezbedici görünüyordu ki bir an gerçekten çarpıldığımı hissettim. Ağzım dilim kurumuştu ve kalp ritmim fark edilir ölçüde hızlanmıştı. Ellerimi nereye koyacağımı bilemediğim için önce göğsümde kavuşturdum, sonraysa alakasızca iki elimi de arkama alıp birleştirdim. Kafamın daha fazla karışması mümkünse evet bunu başarmıştı. Tuhaf bir çekim alanına girmiş gibiydim. Gözlerim birkaç saniye üzerine oturan gömlekten dolayı belirgin ama abartı olmayan kaslarında oyalandı. Sonrasında bakışlarım aceleyle yüzüne tırmandı. Yüzünü çevreleyen birkaç günlük sakalları, hafif aralık duran kalın dudakları, her daim kızıllıklar barındıran kahverengi gözleri ve o siyah gür kirpikleri... Baştan ayağı bir ustalık eserini andırıyordu. Anne ve babasının geçmişi kötü sonuçlansa da böyle bir çocuk yaptıkları için özel insanlar olmalıydılar. Ne diyorsun Arya, kendine gel!
"... Acele edip duruyor, sanki kendi konuşma yapacak." Ilgaz'ın deminden beri bir şeyler söylediğini fark ettiğimde girdiğim trans anından sıyrılmayı başardım ve hafifçe silkelendim. "Pardon, ne dedin?"
"Doruk diyorum, şimdi gördüm aramalarını, konuştuk sen gelmeden hemen önce."
"Hı, anladım. Boşuna geldim o zaman," deyip arkamı dönecek olduğumda "Yardım etsene bi," diyerek elinde tuttuğu kravatı işaret etti. Başını omzuna doğru yatırmıştı ve tatlı denilebilecek bir gülümsemeye bakıyordu. "Pek kravat takmam, bir saattir beceremedim. Saçma sapan oldu. Yapabilir misin?"
Ilgaz'ın beceremediği bir şey olmasına şaşırdığımı belli etmeden başımı salladım. "Lisede ara sıra takardım,"
Başıyla içeri geçmemi işaret etti. Ceketimin yen kısmını ellerime doğru iyice çekiştirdim ve tereddütlü adımlarla içeriye girdim. Ilgaz ardımdan kapıyı kapattığında ben de karşımızdaki salona doğru ilerledim. Kısaca etrafa göz attıktan sonra ona doğru döndüm ve kravatı vermesi için elimi uzattım. Bu sırada onun da beni incelediğini fark ettim. Kravatı bana uzattığında ellerimiz birbirine değmesin diye dikkatli davrandım.
"Kırmızı ruj?" diyerek dudaklarıma baktığında kuruyan dudaklarımı ıslatmamak için büyük bir çaba harcadım. Parmağım istemsizce dudağımın kenarına gitti. "Fazla mı olmuş?" Koyu renk rujları daha çok gece tercih eden biri olsam da bordo ve koyu kırmızı rujlara âşıktım, tenimde duruşunu seviyordum.
"Hayır, sadece biraz dikkatim dağıldı," Yüzünü haylaz bir gülümseme kapladı.
Dediği vücudumda cereyan etkisi yaratırken duymazdan gelmiş gibi davrandım. Gömleğinin yakasını kaldırıp kravatı boynuna taktım, bu sırada onunla göz teması kurmaktan kaçındım. Yeni sıktığı bu aşina olduğum parfümü kesinlikle afrodizyak etkisine sahip olmalıydı. Her neyse kravata yoğunlaşmam gerekiyordu. Bakışlarını üzerimde hissederken kravatın geniş tarafını kendi soluma alıp iki kez doladım ve sonra üstteki büyük halkadan geçirdikten sonra alttaki küçük düğümden geçirdim. Yüzümde hissettiği bakışlar vücuduma bir sıcaklık yayılmasına neden oldu. Belli etmeden kravatın en ucunu aşağı çekip boynuna ayarladıktan sonra yakasını kravatı kapatacak biçimde düzelttim. "İşte oldu," dedim geriye doğru biraz uzaklaştığımda. İçinde bulunduğumuz bu kısacık yakınlık durumu bile beni serseme çevirmişti. Ellerimi karnımın üzerinde birleştirdim ve ona baktım. Eliyle kravatın ucunla oynuyordu. "Teşekkür ederim, kedicik,"
"Bir şey değil. Gitsek iyi olacak, Doruk epey panik," diyerek yanından geçip salon kapısına yürüyecektim ki eli nazikçe bileğimi kavradı ve beni kendine doğru çekti. Yüzlerimiz neredeyse aynı hizaya geldiğinde o an hiçbir şey düşünemedim. Eli avcumun içini usulca kavrarken hissettiğim sıcaklığıyla aklım başımdan gitti. "Bu gece şu seçim konuşmalarına ve şu kokteyl zımbırtısına odaklanmam gerekiyor ama..." Duraksadı ve boşta olan elini belime indirdi. "Buna engel oluyorsun," Bakışları dudaklarıma ardından gözlerime kaydığında yüzünde bir anlığına vahşi bir ifade gördüğüme emindim. "Bu kadar güzel olmaya hakkın yok," Belimdeki tutuşu sertleştikten hemen sonra beni kendine yasladı. Sesimi bulabilmeyi ve bir şeyler söyleyebilmeyi, belki de onu kendimden uzaklaştırabilmeyi istedim.
Ama mümkün müydü?
Belimdeki eli usulca aşağıya doğru indiğinde tüm vücudum kasıldı. Sanki onun bana dokunmasını bekliyormuş ve bu özlemle kavruluyormuşum gibi tenim anında yanmaya başladı. İkimizin arasında duran elim gövdesine temas ettiğinde ona tutundu. Hala avcunun içinde olan elim alev alev yanıyordu. Uzun sayılabilecek bir süre gözlerime baktığında, "Ilgaz," diyebildim. Alnını alnıma yaslarken ellerini birbirimize kenetledi. O da sadece ismimi söyledi. "Arya,"
Yavaş yavaş beni arkaya doğru yönlendirdiğinde sırtım duvarla buluştu. Kalçamdaki eli belli bir yol izlerken kenetli olan ellerimizi ayırıp elini başımın yanındaki duvara yasladı ve üzerime doğru eğildi. Bedenlerimiz tam olarak birbirine değdiğinde vücudum bir yay gibi gerildi. Ellerim gömleğinin üzerinde gezindikten sonra yavaşça boynuna tırmandı. Tırnaklarım ensesine gömülürken dudaklarını yavaşça dudaklarıma sürttü. Kısa bir öpücük bile bizi tutuşturmaya yetti, dudaklarımız daha uzun ve yakıcı bir öpücükle birleşirken Ilgaz'ın telefonunun çalmasıyla beraber girdiğim çekim alanından sıyrıldım ve başımı geriye çektim. Nefes nefese Ilgaz'ın kolunun altından çıktım ve koltuğun kenarına yaslandım. Bedenimi taşıyamayacak kadar halsiz hissediyordum kendimi. Ilgaz'ın yüzündeki tutku dolu ifade yerini öfkeye bıraktığında ceketinin cebinden çıkardığı telefonu bir an eliyle un ufak edecek sandım. "Doruk," diye dişlerinin arasından konuştuğunda Doruk'un yine geç kalmaktan bahsettiğini anlamam uzun sürmedi. "Seni doğurtan ebenin ben ta-"
Sahte bir öksürük kopardığımda Ilgaz silkelendi. Elini alnına yaslarken ona hadi dercesine başımı salladım. Kendimi biraz daha iyi hissediyordum, vücudumdaki titreme geçmişti. O ana dönmek için ufacık bir göz göze gelmenin yeteceğini bildiğimden o telefonu kapatmadan salondan çıktım ve hızlı adımlarla kendimi dış kapının önüne attım. Vücudumdaki ateş, yerini göğsümde bomboşluk hissine bıraktığında ilk kez düşündüm. Ilgaz'ı tanımadan önceki Arya'ya nasıl dönebilirdim? Ya da dönebilir miydim? Eskiye dönmek uğruna, daha fazla yara almamak uğruna şu an ki hislerimden vazgeçebilir miydim?
Devamı Part 2'de. Seçim konuşmaları, davet ve daha fazlası. Bu bölüm Feray cephesi ve Arya'nın hislerinin onda yarattığı çelişkileri gördük. Bölümün kalanını yarın ya da öbür gün yayınlamayı planlıyorum. Yorumlarınızı ve düşüncelerinizi bekliyorum. Hepiniz öpüldünüz. Seviliyorsunuz, asilerim.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro