19. BÖLÜM: "BAY VE BAYAN KAÇAK"
Bölüm şarkısı: Bebe| Siempre Me Quedara (Bölümün içinde geçiyor, geçtiği yerde dinlerseniz güzel olur)
Ya çok da zaman geçmiyor ama ben yine çok özlüyorum sizleri. Bu bölüm için farklı farklı ruh halleri yaşadım cidden. Ekrana boş boş bakıp tıkandığım için sinirlerim gerildi falan, neyse öyle böyle sonunu getirdim. Bissürü bissürü yorum yapın olur mu, Arya ve Ilgaz'ın da buna ihtiyacı var :) Keyifli okumalar, seviliyorsunuz, asilerim.
19. BÖLÜM: "BAY VE BAYAN KAÇAK"
Evet, kaçıyordum. Bu ilk değildi. Daha önce de evden kaçmıştım fakat bu sefer bir askeriyeden kaçıyordum ve bu cidden garip hissettiriyordu. Garip ve son derece gergin. Aceleden dolayı sol ayağıma tam oturtamadığım spor ayakkabım ayağımdan çıktığı için birkaç saniye duraksayıp bir küfür savurdum. Tekrar giymeye uğraşamayacaktım, sağ elime alıp koşar adımlarla askeriyenin bahçesinden çıktım. Bu bir modern külkedisi masalı değilse bile külkediciği masalı olabilirdi. Belki? Ah, hiç sanmıyorum. Salaş saç örgümü omzuma atarak koyu mavi kapüşonumu başıma geçirdim. Cidden gizlenmek konusunda işe yarıyorlardı.
Askeriyenin kapısından rahatlıkla geçebildim. Sanırım babam henüz kaçtığımı fark etmemişti, o yüzden askerlere de herhangi bir emir vermemişti. Yoksa askeriyeden çıkamayacağımı biliyordum. Otel odasından çıkmaya benzemezdi kesinlikle, bir asker yoktu ki uyutup kaçayım... Sürüyleydiler mübarek.
Askeriyenin kapısına kısa bir bakış attıktan sonra arkamı dönüp düz yolda birkaç dakika yürüdüm. Ayağıma bir şey battığını hissettiğimde ayağımdaki siyah çorabıma minnetlerimi yolladım. Sonra da kenardaki binanın duvarına tutunup siyah spor ayakkabıyı ayağıma geçirdim. Bağcıklarını bağlamak için eğildiğimde sırtımdaki çanta kafama çarptı. "Öff!" diye sesli bir şekilde bağırdım.
İki üç adım daha düz yürüdükten sonra soldaki köşeden döndüm ve etrafıma bakındım. Neredeydi bu adam? Kapüşonu kafamdan geriye atarken sabırsız bir ifadeyle dudaklarımı ısırdım. Güneş Büfe'nin önünde beni beklemesini söylemiştim. Ben doğru yerde olduğuma göre o neredeydi? Kapüşonlumun cebinden telefonumu çıkardım ve rehberden onu buldum. Bende hala 'Avcı' olarak kayıtlı olması ister istemez gülümsememe neden oldu. Yüzümdeki gülümsemeyi hemencecik silip onu çaldırdım. İlk seferde açtı. "Ilgaz, neredesin?"
"Beni aramadan hemen önce gülümsediği görecek kadar arkandayım."
Ne?
Telefonu kulağımdan çekerken Chevrolet siyah beyaz klasik spor arabasıyla bana doğru yaklaşmakta olduğunu gördüm. Arabanın ön camından görüldüğü kadarıyla dudaklarını birbirine bastırmıştı, gülümsemesini engellemek ister gibiydi. Eliyle gelmemi işaret ettiğinde sağa sola bakındım, eh ne yaparsın denize düşen yılana sarılırdı.
Arabaya kadar yürüyüp ön koltuğun kapısını açtığımda yüzüm ister istemez asılmıştı. Gülümsediğimi görmüş! Ne var yani gülümsediysem? Belki seni aramadan hemen önce birisinden mesaj aldım, instagramda hoş bir fotoğraf gördüm... Niye her şeyi kendine bağlıyorsun ki?
Sırt çantamı kollarımdan çıkarıp arka koltuğa hafifçe fırlattım ve koltuğa yerleştim. Bana baktı, bir şey söylememi bekler gibi. Kafamı çevirip ona bakmadım. Niye sinir olduğumu da bilmiyordum ki. Bana ısrarla bakmaya devam ettiğinde ona döndüm. "Ne var? Niye yüzüme bakıyorsun?"
Dudakları alaycı bir gülüşe ev sahipliği yaparak yukarı kıvrıldı. Tekrar kendi koltuğuna doğru çekildi. Şu an o kadar rahat ve serseri duruyordu ki. "Bilmem, güzele bakmak sevaptır, ondandır belki?"
"Yüzümü güzel bulmadığımı söylemiştin hâlbuki daha önceden," Bunu umursamaz bir ifadeyle söylemek istemiştim lakin bozulduğum biraz da olsa sesime yansımıştı. Daha önce kimse çirkin olduğumu ima etmemişti. Bu konuya nereden gelmiştik ki?
Başını anlamlı bir ifadeyle sallarken ufak bir kahkaha attı. Şu hale bak beyefendiyi bir hayli eğlendiriyordum! "Bu kadar bozulacağını düşünmemiştim."
"Ilgaz, kes şunu! Ve acele et, babam fark etmeden gitmeliyiz."
Arabayı çalıştırdığında hala sırıtıyordu. Kahverengi gözlerindeki alaycı pırıltıları fark etmemek için salak olmak gerekirdi. Sol elini direksiyondan çekti ve saçlarının arasından geçirirken bana kısa bir bakış attı. Gözlerim kumral saç tutamlarına ilişti. Fena biçimde onları düzeltme arzusu hissetmiştim. "Gözüm alıştığından mıdır nedir, bence hiç fena değilsin."
"Şerefsiz," diye söylendim. Onun takılmalarına kulak asmamalıydım. Öncelikli hedefim babamı atlatmaktı. Omzuma aldığım saç örgümün ucuyla oynarken başımı cama doğru çevirdim. Ne stresli bir gündü bu böyle? Babamlar bugün eve dönüyorlardı, benim de onlarla gitmem konusundaki kararı kesindi. O mahallede kalmamı istemiyordu, Ilgaz, Doruk veya diğerleriyle arkadaş olmamı istemiyordu. Bana planladığı hayatıma kaldığım yerden devam etmemi istiyordu. Onunla yine uzlaşamayacaktık, ben de ona yalandan tamam demiştim. Daha da uzatsaydım beni odaya kilitleyecek ve zorla götürecekti, ben de yenilgiyi kabul ettim süsü vermiştim. Babamla tartışmalarımızda git gide yeni taktikler geliştiriyordum.
"Askeriyeden kaçıyorsun ve seni kaçırması için beyaz atlı prensini aramak yerine beni arıyorsun?"
Ilgaz'ın sorusuyla başımı yine ona doğru çevirdim. Bakışlarını yola odaklamıştı, bu kez yüzündeki alaycı ifadeden eser yoktu. Kaşları gerginlikle çatılmış gibiydi. "Beyaz atlı prensim mi?" Saçma bir şekilde bu dediğine gülesim geldi. Zarif prenseslerin, beyaz atlı prensleri olurdu bir kere. Bir prenses değildim ve beyaz atlı prense de ihtiyacım yoktu.
"Sevgilin..." diye açıkladığında ses tonu bu kez soğuk çıkmıştı. Sol elini tekrar direksiyondan çekti ve alnını ovaladı. Onu kısa süredir bile olsa artık iyi tanıyordum, en azından gerildiğini anlayacak kadar. "Ne bileyim, o varken beni araman açıkçası şaşırttı." Ben de şaşkındım. Mete'nin ona ayrıldığımızı söylediğini sanıyordum. Gerçi ondan sonra çok şey olmuştu. Feray'ın bulunduğu trenin patlaması, Murat Atahan'ın iftiraları, Avcılar... Ben, Mete ile bir ara çıktığımızı unutmuştum bile. Değil aklıma ayrıldığımızı söylemek gelsin. "Aslında biz..." Duraksadım. Sanki içimde gizli bir güç söylememe engel oldu. İçimdeki cadı ve sürtük taraf dişini gösterdi. Ona niye açıklama yapacaksın ki? Gözü alıştığı için fena değilmişim ha? Siz istediniz Ilgaz Bey. "Sevgilimin başını derde sokmak istemedim. Seni aradığım için başına bela açacaksam hemen inebilirim." Dedim en masum ses tonumla. Dudaklarımı düz bir çizgi haline getirdim ve yeterince mağrur bakmaya çalıştım.
"Hayır, hayır... O yüzden demedim." Ilgaz bir espriye güler gibi dudaklarını bastırdı ve fermuar işareti yaptı.
Dakikalar boyunca bir daha ikimiz de konuşmadık. Ilgaz da derin bir sessizliğe büründü. Oysa baştan ne kadar keyifliydi, Mete mevzusundan sonra canı sıkılmıştı. Acaba... Bunu düşünmek mideme kramp girmesine neden oldu. Ciddi ciddi beni Mete'den kıskanıyor muydu? Mete ile birlikte olduğum için kalbimi kırmamış mıydı? Israrla yatıp yatmadığımızı sormuştu. İkimizin arasındaki çekime parmak basmıştı. Aah! O kadar karmaşıktı ki. O da bunu kabul ediyordu, ben de... Tabi ona söylememiştim hiç. Garipti ama beni kıskansın istiyordum. Esra ile onu kıskandığım kadar... İçimde garip bir his vardı, ellerim yüzüne dokunmak için büyük bir istek duyuyordu sürekli. Ama aklıma ufacık bir ihtimal geliyordu her seferinde. Ya Özge hala Ilgaz'a âşıksa? Ya Ilgaz hala Özge'ye âşıksa? Aramızdaki tensel çekim yüzünden iki kişinin arasına girmeye değer miydi? Özge dönmemi beklediğini söylemişti hep. Bana ihtiyacı olduğunu... Nasıl bunu umursamayıp Ilgaz'a elimi uzatabilirdim?
Gitseydim belki de daha kolaydı. Onu unutacaktım, aramızdaki bu garip şey de böylelikle son bulacaktı. Özge ve Murat, onca sır... Hepsini ardımda bırakmak benim elimdeydi.
"Ilgaz, ben vazgeçtim,"
"Kahretsin!" diye mırıldandı Ilgaz dikiz aynasına bir bakış atarken. Alt dudağını dişlerinin arasına aldığında istemsizce dikkatim dağıldı ve neden bahsettiğini kaçırdım. "Neler oluyor?"
"Fazla uzağımızda sayılmaz, şu an görüş alanımızdan çıktı fakat arkamızda askeri cip var. Sanıyorum ki bir tane de değil,"
Koltuğa tutunup başımı arka cama doğru çevirdim. Bir şey göremedim. Ilgaz hızımızı arttırmıştı. "Nasıl bu kadar erken davranabildi?" diye söylendim kendi kendime. Az önce gitmek niyetindeyken şimdi yine vazgeçmiştim. Kovalanırsam kaçardım çünkü. Oysa kendi halime bıraksaydı birazdan dönecektim. Daha kaç kere söyleyecektim, benim beynim ters çalışıyordu! Emir verildiğinde, zorla bir şey yaptırılmak istenildiğinde denilenin tersini yapardım.
"Ne yapacağız?" diye sordum. Ilgaz ne yaptığını biliyor gibiydi. Arada bir dikiz aynasına bakıyordu fakat dikkati yoldaydı. Klasik bir spor arabaya göre epey hızlı gidiyorduk. İki yanımızın tarla olduğu bir arazi yoluna saptık. "Adamların altında askeri cip var, benim kızım onlara karşı epey savunmasız,"
"Senin kızın?"
Eliyle direksiyona vurdu. "Arabamdan bahsediyorum." Ilgaz'ın gerçek aşkı arabasıydı nasıl unutmuşum. Özge falan kimdi ki? Beynimin bana düşman olan tarafı Özge'yi bana hatırlatmakta hiç gecikmiyordu, sağ olsun.
Ilgaz ani bir manevra yaparken tarla yoluna doğru çevirdi arabayı ve oraya doğru sürdü. Bu hızlı dönüşten dolayı cama çarpmamak için sırtımı koltuğa iyice yapıştırdım. "Sıkı tutun, kedicik!" Tabiri yerindeyse etrafı tozu dumana kattık. Yol düz olmadığı için biraz sarsılıyorduk ama benim için sorun değildi. Hatta yaşadığım bu adrenalin hoşuma bile gitmişti. Fakat gergin olmak rahatsız ediciydi. Araçları atlattığımızı düşünüp derin bir nefes aldım.
"Siktir," diye direksiyona vurdu Ilgaz. Vücudunu biraz daha öne uzattı. "Senin bu baban ruh hastası falan mı?" Neden bahsettiğini bilmesem de onu onaylayacaktım ki oldukça yakınımızdan gelen bir helikopterin pervane sesi beni dehşete düşürdü. Yok artık! Ilgaz camdan başını uzatıp kafasını yukarıya doğru kaldırdı. "Tepemizde bir askeri helikopter var. Herif cidden manyak!"
"İzimizi kaybettiremeyiz, yukarıdan izleniyoruz çünkü." Dedim bir oflama eşliğinde. Albaydan her şeyi beklerdim. Fakat askeri helikopter ile beni kovalaması... Babam da cidden kendini aşmıştı. Camdan kafamı çıkardığımda hızdan dolayı kulaklarım uğuldadı ve küçük saç tutamları yüzüme yapıştı. "Cidden mi Albay? Hâlbuki ben senden bir füze beklerdim!" diye bağırdım beni duyamayacağını bilsem de. Sesim rüzgâra karışıp dağıldı.
Sırtımı tekrar koltuğa yasladığımda engebeli yoldan dolayı zıplayıp duruyordum. Tarla yolunu bitirdiğimizde Ilgaz biraz daha düz yolda ilerledi. Uğursuz pervane sesleri sinir sayımı git gide arttırıyordu. Bu kez sağa doğru ani bir dönüş yaptığımızda ormanlık yola girdik. Ilgaz rahat bir nefes verdi. "Şimdi ağaçlardan bizi o kadar da rahat göremezler," diye gülümsedi zafer kazanmış bir edayla.
"Vay canına," diyerek ben de gülümsedim. "Resmen bir askeri helikopterden kaçıyoruz. Hollywood aksiyon filmlerinden bile daha havalı,"
"Bizim Mr. And Mrs. Smith'den neyimiz eksik kedicik?" Bunu söylerken keyifli bir şekilde sırıtıyordu. Neyimiz mi eksikti? Mesela karı koca olmamız. Ilgaz ile ben? Bunu düşününce iki duyguyu aynı anda yaşadım. Hem kahkaha atma isteğimi bastırmak zorunda kaldım hem de mideme tuhaf bir kramp girdi. Koskoca Albay ve bir ordudan kaçtığımız düşünülürse biz de Bay ve Bayan Kaçak olabilirdik.
Artık yüzümde nasıl bir ifade varsa Ilgaz göz ucuyla bana baktı. "O aklından neler geçiriyorsun öyle? Her neyse hoşuna gitmiş gibi,"
"Gitmedi!" diye bağırdım boş bulunarak sonra doğruldum ve başımı cama doğru çevirdim.Yüzümü gizleme gereği duydum. Sanki açık bir kitapmışım gibi aklımdan geçenleri okuyabilecekti. Aslında istediğim zaman yalan söylemek konusunda başarılı olabiliyordum fakat söz konusu Ilgaz'dı. O bir avcıydı ve gözünden hiçbir şey kaçmıyordu. "Bir şey geçirmedim,"
Helikopter sesleri git gide uzaklaştı ve ormanın içinde izimizi kaybettirdik. Asıl soru şuydu ki acaba biz bu ormanda herhangi bir iz, yol biliyor muyduk? Hava loş bir hale gelmişti, akşam olmak üzereydi. İki kolumu da cama yaslamış kimisi çiçek açmış olan heybetli ağaçlara bakıyordum. Temiz havayı ciğerlerime doldururken araba ani bir frenle durdu. "Yine ne oldu?" diye sordum.
"Benzin göstergesi neredeyse sıfırda. Az ilerde bir tanıdığımın çiftliği var, oraya kadar arabayı iteriz. Bizim çiftliğe daha yolumuz var, yürüyerek devam edeceğiz."
"Çiftliğin mi var?" diye sordum tek sorun buymuş gibi. Sonra onun evindeyken söylediklerini hatırladım. "Murat ve babasının çiftliğinizi elinizden aldığını söylemiştin."
Onların ismini duyduğunda beklediğim soğuk ve ürpertici ifade yüzüne yerleşti. Murat'tan ölesiye nefret ediyordu. "Geri aldım," dedi arabanın kapısını açıp aşağıya inerken. Uzanıp arka koltuktan sırt çantamı aldım ve ben de arabadan indim. Çantamı sırtıma geçirirken birkaç dakika aynı Ilgaz gibi etrafı incelemeye koyuldum. Sanırım ormanın çıkışına az kalmıştı. Yerlerde yüzlerce yaprak vardı ve ayaklarımıza çarptıkça çıkan ses insana garip bir ürperti veriyordu. "Hava tamamiyle kararmadan çiftliğe varmalıyız," dedi Ilgaz ve arabanın arka tarafına geçti.
Peşi sıra ben de onu izledim. Arabanın arkasına geçtim ve ellerimi dikdörtgen biçimindeki arka tarafına yerleştirdim. Ilgaz da benim soluma geçti ve ellerini yerleştirerek kollarındaki tüm kuvvet ile arabayı itti. Derin bir soluk alarak arabayı ittiğimde arabanın ilerlemesiyle birlikte ayaklarım arkada kaldı, sendeledim. İkinci ittirişimizde araba beklediğimizden daha hızlı bir gidiş yaptı, bu kez dizlerimin üstünde yere düştüm. Bileğim büyük bir taşa denk geldiği için sızladı. Ellerime bulaşan toprakları silkelerken başımı kaldırdım. Ilgaz arabaya yetişip arabayı durdurabilmişti çok şükür. Birkaç dakika yerde kendimle muhakeme ederken Ilgaz bana doğru yürürüp endişeli bir ses tonuyla seslendi. "İyi misin, Arya?"
"Sayılır," diyerek bir nefes verdim. Dizlerimi yerden kaldırıp yan taraftaki ağacın dibine ayağımı tutarak oturdum. Sol bileğim şimdi daha da yanıyordu. "Bir bu eksikti!" Sol bacağımı kendime doğru çekerek bileğimi ellerimin arasına aldım ve hafifçe ovuşturdum. Ilgaz yanıma geldiğinde önümde durdu ve dizlerini kırarak eğildi. Elini elimin üstüne koyduğunda elektrik çarpmış gibiydi. Aynı anda birbirlerine doğru kayan iki yıldızın çarpışması gibi. Elini, elimden ayak bileğime doğru indirdi. "Çok acıyor mu?"
Başımı onun yüzüne doğru kaldırdım. Daha öncede kimsede karşılaşmadığım kahvenin en güzel tonuna sahip gözlerindeki o kıvılcımlar içimde bir yerlerde bir kibritin alev almasına sebep oldu. Ilgaz, o kibriti yakıyor ve benim yanmama sebep oluyordu. Gözlerini ne zaman gözlerime kenetlese oluyordu bu. Bir yeşil uçurum bir kızıl ateşte yok oluyordu.
"Biraz," diye mırıldandım belli belirsiz. Acıyordu. Sanki bu şekilde biraz daha gözlerime baksa acıyan ruhumu da görebilecekti. Saklamaya çalıştığım tüm duyguları silkeleyip önüne dökmeyi istiyordum. Bir yandan da o maskelere daha çok ihtiyacım vardı. Bu ne garip bir çelişkiydi? Bugüne kadar tüm yaralarımı bir kişiye göstermek istemiştim sadece. Ne olmuştu? En büyük yaram olup ardına bile bakmadan gidebilmişti. Hapsolduğum zindandan kurtulmak için çırpınan ruhumu görmezden geldim. Birilerine umut bağlamaktan vazgeç, seni tamamladıklarını zannettiğinde daha çok eksildiğinle kalacaksın.
"O halde iş başa düşüyor," diyerek gülümsedi Ilgaz. Hafifçe kısılan gözlerinin kenarlarına dokunma dürtüme bir tokat geçirdim. Bugün bana ne oluyordu böyle? "Gel buraya bakalım," Ellerini dizlerimin altından geçirdi ve daha sonra diğer elini belime yerleştirerek beni kucağına aldı. Ayağa kalktığında havalanmamın etkisiyle istemsizce dudaklarımda bir tebessüm belirdi. "Bundan zevk aldığını düşüneceğim, bu kaç etti?"
"Ben de her seferinde kendini bana taşıttırmak için kendine zarar verdiğini düşüneceğim." Yürümeye başladığımızda ona dilimi çıkardım, bunun üzerine bir kahkaha attı. Sallanan başımı göğsüne yaslarken ona has kokusu yine burnuma doldu. Bir elimi ceketinin yakasına yerleştirip sımsıkı kavradım. Gözlerimi kapattım, kucakta taşınmak oldukça keyifliydi. Hoşuma gitmediğini söyleyemezdim. "Senin kızın ne olacak?" dedim arkamızda kalan arabasını kast ederek.
"Merak etme halledeceğim,"
Baykuş seslerini ve rüzgârın hışırtısını dinledim sadece. Gözlerim kapalı bir halde Ilgaz'ın göğsüne yaslıyken uykum bile gelmişti. Bu an için söyleyebileceğim tek şey, huzurdu. Rahatıma diyecek yoktu, ayağımdaki sızlama da iyiden iyiye azalmıştı. "Seni son taşımamdan bu yana zayıflamışsın,"
Ilgaz'ın sesiyle gözlerimi açtım. Hava daha da kararmıştı. Ormandan çıktığımızı fark ettim. Biraz ilerimizde Ilgaz'ın dediği çiftlikler başlıyordu. Daha uzağımızda tarlalar vardı. "Eh, tabi," diyerek dudağımı büzdüm. "Beni Pikap'ta köle gibi çalıştırırsan tabi zayıflarım,"
"Abartma duyan da ağır iş yaptırdım sanır,"
"Üç dört saat bile uyuyamadığım zamanlar oldu, sabahlara kadar her yeri temizlettin bana, el insaf! Ben evde elime toz bezi almış insan değildim."
Bu sırada kucağında hafifçe sallandığım için kollarımı daha sıkı boynuna doladım. Boynunda birleşen ellerime bakarken Ilgaz'ın dudakları muzipçe kıvrıldı. "Fena mı işte? Bunlar hep geleceğe yatırım. İleride evi kocan mı temizleyecek?"
"Bir mucize falan olur da beni evliliğe ikna ettiğine şükretsin o. Bir de temizlik mi yapacağım? Az yesin de bir uşak tutsun!"
"Nerede o eski cefakâr kadınlarımız?" Bana küçümseyici bir bakış attığında omzuna bir tane patlattım. Beni kucağından bırakıyormuş gibi yaptı ve ardından ufak bir çığlık atıp kollarımı boynuna daha çok sardım. Başını yukarı kaldırıp kahkaha attığında, "Âlemsin, kedicik," dedi.
O sırada ileride bir yerlerden canlı bir müzik sesi kulağıma doldu. Ilgaz da duraksadı ve nereden geldiğini anlamak için sağa sola bakındı, kendi etrafında bir tur döndü. Tabi ben de onunla beraber döndüm. Önünde durduğumuz çiftlik evinden bir adam başını çıkardı, "Daha şimdiden bahar şenliklerine başladılar. Havalar bir iki gün güzel oldu ya," diye söylendi.
Kapıyı iyice açıp dışarı çıktığında Ilgaz'a beni yere indirmesini söyledim. Kucağında inmek için debelendiğimde, "Bir rahat dur," diye söylendi. Yaşlı adam gözlüklerini düzeltip verandada iyice bize doğru ilerledi. "Ilgaz, sen misin?"
"Evet, Arif Amca,"
"Hanım kızımız kim?" Ellerimi yelpaze yapıp sallarken duraksayarak amcaya döndüm. Hanım kızımız mı?
"Aa şey..." Duraksayıp bana baktı sonra tekrar adama döndü. Tabi bu sırada ben hala kucaktayım. Elime bir paket çekirdek verseler utanmadan çitleyip muhabbeti dinlerim. Öyle bir boş vermişlik var üstümde. "Hanımefendi, arabamla yolda giderken önüme çıktı da ufak bir kaza oldu, ayağını incitti araba da çalışmayınca..."
Yetişkin bir Ilgaz Ateşoğlu'nun yalan söylemekte üstüne yoktur.
"Vah vah!" dedi adam dizlerine vurarak. Beli iki büklüm oldu bunu yapmasıyla. Bir iki saniye ne yapacağını düşündü. Sonra "Dur ben bizim çocuklara haber vereyim," diyerek içeri doğru yürümeye başladığında Ilgaz tabana kuvvet oradan uzaklaştı. Başım baya döndüğü ve Ilgaz'ın da artık iyice kolları koptuğu için sonunda beni yere indirmesine onu ikna edebildim. Ayağımın üstüne basabiliyordum ve artık o kadar da sızlamıyordu.
Bir bahçe kapısının önünde durduğumuzda Ilgaz tahta kapıyı ittirdi ve içeriye girdi. Bahçenin içerisinde iki katlı, sarı renkte, oldukça tatlı gözüken bir çiftlik evi; yan tarafında bir ahır vardı. "İşte burası," diyerek gelmemi işaret etti. Kapıyı arkamdan çektim ve verandaya varana kadar kumlu yolda etrafıma bakınarak yürüdüm.
Ilgaz cebinden çıkardığı anahtarlıktan bir anahtarı kilide yerleştirdi. "Bu gece burada mı kalacağız?"
"En iyi seçeneğimiz bu."
Kapı gıcırtılı bir sesle açılığında Ilgaz kapıyı geri itti ve geçmem için bana yol verdi. Bir de centilmen değilim derdi. İçeriye geçtiğimde beni geniş bir salon karşıladı. Mutfak da salonun öbür tarafındaydı. Salondaki gece mavisi kanepeyi görünce aklıma Ilgaz'ın odası geldi. Odasındaki gece mavisi duvar kâğıdı... Bu rengi ayrı bir seviyordu sanırım. Ortada tahtayı andıran, oymalı bir sehpa vardı. Karşısında konsolun üzerinde gri bir televizyon bulunuyordu. Başımı yan tarafa çevirdiğimde perdelerin de gece mavisi olduğunu gördüm. Vay be.
Bir elimi kanepeye yaslayıp başımı mutfağa doğru çevirdim. Üst mutfak dolaplarının kenarları beyaz, geriye kalan kısmı ise şeffaftı. Alttakiler ise krem rengiydi. Dolapların arkası tatlı bir kahverengiye boyanmıştı. Hemen yanında da bahçeye bakan, beyaz çerçeveli ufak bir pencere vardı. Orta yere bar tezgâhını andıran bir masa ve üç tane tabure yerleştirilmişti.
Salona tekrar döndüğümde Ilgaz üzerindeki deri ceketi çıkartıp tekli koltuğa fırlattı. "Ben bir duş alacağım, ben gelene kadar keyfine bak olur mu?"
Başımı onaylarcasına salladım ve kanepeye oturdum. Ilgaz da yan taraftaki ahşap merdivenlerden üst kata çıktı. Karşımdaki duvara diktim bakışlarımı. Salonun arka planı turkuaz gibi bir maviye boyanmıştı. Televizyonun üstünde beyaz renkte altılı bir raf vardı. Üzerindeki çerçeveler merakımı cezbetti ve oturduğum yerden kalktım.
Gri halının üstünden geçerken merdivenlere bir bakış attım. İkinci rafta duran kahverengi çerçeveyi elime aldım. Ilgaz'ın on altı ya da on yedi yaşında olduğunu tahmin ettiğim fotoğrafını görünce istemsizce güldüm. Şu anki halinden epey toydu. Saçları daha kısaydı ve sakalsızdı. Fakat dikkatimi çeken ona oldukça benzeyen yanındaki adam oldu. Benim anneme benzediğim kadar olmasa da birbirlerine epey benziyorlardı. Adamın saçları da kumral ve dalgalıydı. Koyu kahve gözleri çocuksu bir heyecana sahipti. Gözlerinin altında ve alnında birkaç çizgi vardı. Sakalları yok denecek kadar kısaydı. Bu fotoğrafta kırklı yaşlarının başında olduğunu tahmin ettim.
Fotoğrafı yerine koyarken gözüm diğerlerine de takıldı. Ilgaz'ın çocukluk hali ile daha genç olan babası ve sadece babasının olduğu fotoğraf. Babası muhtemelen yirmili yaşlarında, omzuna bir tüfek asmış. Fotoğraf bu evin bahçesinde çekilmiş olmalıydı. Bakışlarımı raflarda gezdirmeye devam ettirdiğimde annesine dair bir iz aradım. Bir fotoğraf. Ama yoktu.
Annesi ve babası boşandıktan sonra bu kasabaya gelen Ilgaz, daha sonra hayatında annesine yer vermemiş miydi? Çiftlik evinin babasının olduğu düşünülürse annesinin fotoğrafının evin içinde olmaması bir nevi anlaşılabilir gibiydi. Fakat Ilgaz'ın annesinden bahsettiğine şahit olmamıştım, en azından benim yanımda.
Kanepeye geri döndüğümde başımı koltuktaki mindere yaslayıp uzandım. Sırt üstü yatıp kolumu başımın altına yerleştirdim. Bir hayli yorgundum. Telefonumu sessize almıştım. Babamın en az yüz kez aradığını az buçuk tahmin edebiliyordum. Feray'a mesaj atmıştım, sınavına sadece birkaç gün kalmıştı. Kafasını başka bir şeyle meşgul etmesini istemiyordum, zaten kısa bir süre sonra dönecektim. Burada sonsuza kadar kalacak değildim ya.
Bir yanım babama öyle kızgın ve kırgındı ki. Annemi terk ettiğini bilmek ondan nefret etmeme sebep oluyordu. Daha doğrusu nefret etmek istiyordum. Annem ölürken bir yanı hep kırıktı, bir yanı hep yalnızdı ve çaresizdi. Videodaki o hali gözlerimin önünden gitmiyordu. Koca bir yumru oturuyordu boğazıma. Bu dünyadaki her şeyden daha güzel olan annem... Sevildiğini bilmeyerek ölmüştü. Bunu hak etmemişti. Kalbi paramparçaydı öldüğünde. Kırgın bir ruh göçüp gitmişti bu dünyadan. Belki yine ölecekti, babamın onunla olması buna engel olamayacaktı. Ama her şey daha farklı olabilirdi. Ben babasız büyümeyecektim. Annem sevildiğini ve beni seven biri olduğunu bilerek ölecekti. Babamla biz birbirimize sımsıkı sarılacak ve birbirimize kol kanat gerecektik. Ben böyle biri olmayacaktım. Bu kadar eksik, bu kadar kayıp ve tepeden tırnağa kırılmış.
Keşke babam bana emirler verip boyunduruğu altına sokmaya çalıştığı kadar yalnızlığıma elini uzatmaya çalışsaydı. Özür dileseydi bu kadar geç geldiği için. Annemden bahsetseydi, pişman olduğunu söyleseydi. Susup durmasaydı. Ruhumu çekip çıkarsaydı o dipsiz ve boğucu karanlıktan. Gerçekten kahramanım olsaydı hayallerimdeki gibi.
Ama olmamıştı.
Bu yüzden kaçıyordum belki de, ona her baktığımda tüm bunları yapmadığını bilmek acıtıyordu. Sadece sarılsaydı ve deseydi ki, "Ben varım Arya, yalnız değilsin. Baban hep yanında,"
Dememişti.
Babam böyle cümleler kuracak biri değildi. Sert görüntüsüne uymayan şeylerdi. Duygulardan uzaktı, ona göre her şey mantıktı.
Kollarımı bedenime sardım ve gözlerimi kapattım. Yorgunluk, bugünlük bir şey değildi. Yorgunluk kelimelerimdeydi, anlamayacaklar diye sustuğum. Yorgunluk kalbimdeydi, sevilmemekten delicesine korkan. Yorgunluk ruhumdaydı, kendine intiharın kıyısında yer bulan.
Ve yorgunluğun misafir olduğu uyku beni bırakmadı. En fazla yarım saat uyumuş olmalıydım. Duyduğum birkaç tıkırtı ile irkildim ve gözlerimi araladım. Hafifçe doğrulduğumda kollarımı kanepeye yasladım ve mutfağa baktım. . Ilgaz, yarı çıplak bir şekilde tezgâhta bir şeyler hazırlıyordu. Altına dar, koyu mavi bir kot pantolon giymişti. Üzerinde hiçbir şey yoktu. Saçları hala nemliydi. Bir şeyler doğrarken gerilen kolları kaslarını daha belirgin hale getiriyordu. Sırtı buradan pürüzsüz görünüyordu ve oldukça çekici. Koltukta kalkarken, "Üzerine bir şeyler giymen gerekirdi," dedim.
Arkasına döndüğünde elindeki bıçağı tezgâha bıraktı ve bana baktı. Çıplak göğsüne bakmamak için büyük bir çaba harcadım. "Uyandın mı, uyuyan güzel?" dedikten sonra tezgâhta duran kâğıt havlulardan bir tomar kopardı ve ellerini kuruladı. Buraya doğru yürüdüğünde sırtımı kanepeye yasladım ve bakışlarımı kaçırdım. Ilgaz bana doğru yaklaştığında ne yapmaya çalıştığını anlamadım. Ellerimi kanepenin başlığına yasladığımda Ilgaz önümde durdu. Bakışlarımı çıplak göğsüne çevirmemek adına yüzüne diktim ve "Ne oldu?" diye sordum. Sesimin normal çıkmasını ummuştum fakat hiç de öyle olduğunu sanmıyordum. Aynı evin içinde yapayalnızdık ve o şuan karşımda yarı çıplaktı, elini bana doğru uzatmıştı. Nefes alışverişim hızlandığında Ilgaz elini belimin yanından geçirdi. Fakat herhangi bir temasta bulunmadı. Elini geri çektiğinde gri bir tişört tutuyordu bu kez. Aah! Salak Arya! Kanepenin üzerindeki tişörtü almak için gelmişti! Durduğum yerde saçma sapan senaryolar üretmiş ve boş yere heyecanlanmıştım. Aferin bana!
"Kusura bakma evde yalnız yaşadığım için bu tarz dolaşmaya alışkınım," Tişörtü başından geçirirken dediğiyle pek ilgilenemedim açıkçası. Her yerimi ateş basmıştı. Tişörtünü giydikten sonra ben kenara çekildim ve elimi yelpaze yaparak salladım. "Ne pişiriyorsun?" diye sordum konu değiştirmek için.
"Domates soslu makarna," diye açıkladıktan sonra tekrar tezgâha doğru yürüdü. Domatesleri doğrama işini bitirmişti. Makarna pişmek üzereydi sanırım, kokusu burnuma doldu. Ilgaz tavayı ocağa koydu ve altını yaktı. Cam şişedeki zeytinyağını tavada gezdirdikten sonra küp küp doğranmış domatesleri ve incecik kıyılmış sarımsağı tavaya döktü. Ellerimi tezgâha yaslarken onu izlemeye koyuldum. "Yemek yapmaktan epey anlıyor gibisin,"
"Yalnız yaşamak zorundaysan bir şeyler bilmen gerek," Ocağın altını kıstı. Doğranmış maydanozlara baktım. "Onları ne zaman atacaksın?"
"Domatesler yumuşayınca,"
"Yemek yapmayı kimden öğrendin?" diye sordum. Bu yanı nedense ilgimi çekmişti. Ilgaz uyuzluk etmediği zamanlarda onunla konuşabilmek keyif vericiydi üstelik. "Babamdan," dedi tahmin ettiğim gibi.
"Baba oğul yalnız yaşadığımız için öğrendim bazı şeyleri. Birçok yemeği bilmesem de kendime bakabilecek kadar biliyorum bir şeyler,"
"Babamın yemek yaptığını düşünemiyorum," diyerek hafifçe güldüm. Zihnimde babamın aşçı şapkasıyla tavadaki omleti fırlattığı görüntü gelince kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Kesinlikle babam bu görüntüye yakışmıyordu.
Ilgaz maydanozları da alıp tavaya attı ve birkaç kez karıştırdı. Diğer taraftaki makarnanın da altını kapattı. "Sen de pek marifetli tiplere benzemiyorsun," dedi bana göz kırparak.
"Yani, pek yemek yaptığım söylenemez fakat çok güzel kek ve kurabiye yaparım," İşin komik tarafı kurabiye yapmayı Feray'dan öğrenmiştim. Feray resim yeteneğinden midir bilmem tatlılar yapıp onları süslemeyi ayrı seviyordu. Sunum konusunda oldukça yaratıcıydı fakat tatları o kadar da lezzetli olmuyordu. O yüzden ben pişiriyordum, Feray da onları değişik değişik süslüyordu.
"Ciddi misin?" diye sordu Ilgaz inanmaz bir ifadeyle. "Bunu bana ispatlaman gerekecek,"
"Hay hay," dedim ona kendimden emin bir bakış atarken.
"Anlaştık o halde," deyip gülümsediğinde bakışlarım yine gülümsemesine takılı kaldı. Kendime çimdik atmak istiyordum. İhtiyacım olan şey buydu belki de.
"Şunları verandaya çıkarır mısın ben sosu dökerken," diyerek duvarın yan tarafındaki kırmızı armut pufları işaret etti. O makarnayı hallederken ben de teker teker pufları verandaya çıkardım. Hava biraz esiyordu ama çok da soğuk sayılmazdı. Hem serin daha iyi gelmişti, içerisinin bir hayli sıcak olduğunu düşünürsek. Puflardan birine oturduğumda bakışlarımı etrafta gezdirdim. Kaçmıştım ve şimdi burada, Ilgaz'ın çiftlik evinde saklanıyordum.
Ilgaz ayağıyla kapıyı açıp dışarıya çıktı ve tabaklardan birini bana uzattı. Kesinlikle enfes kokuyordu, acıktığımı daha iyi anladım. "Teşekkürler," dedim. Kaçmama yardım etmesi yetmezmiş gibi bir de yemek yapmıştı. Ona yük olduğumu düşünmek istemiyordum. Ilgaz yan tarafıma oturdu. Çatalı soslu makarnaya batırdım ve hala sıcak olduğu için üfleyerek ağzıma attım. Tadı gerçekten harikaydı. Ilgaz hangi konuda kötüydü ki? "Gerçekten çok lezzetli olmuş, ellerine sağlık,"
"Bana kurabiye ya da kek yaptığında ödeşiriz. Umarım dediğin kadar iyisindir,"
Bir süre sessizce oturduk ve makarnamızı yedik. Sadece ileriden duyulan müzik eşlik etti bize. Daha mart ayında bahar şenliği tarzı kutlama yapmaları şaşırtıcıydı. Havalar hala soğuktu. "Yağmur yağacak bence, Mart ayındaki şenlik pek güzel olmuyor. Mayıs ayındaki çok daha iyi. Belki o zaman burada olursun," Bunu sorar gibi söylemişti. Çatalımla tabaktaki kalan makarna ile oynarken tereddüt ile ona baktım. "Pek sanmıyorum,"
Ilgaz ayağa kalktığında tabaklarımızı aldı ve içeriye girdi. Aniden ne olduğunu anlamadım. Kızmış mıydı yoksa? Yaklaşık bir dakika sonra montlarımız elinde geri geldi. "Madem Mayıs ayındakine gelemeyeceksin o halde bunu kaçırmamalısın," diyerek montu bana uzattı. "Ilgaz, gerek yok," dediğimde çoktan evin kapısını kilitlemişti bile. "Hadi, kedicik azcık söz dinle,"
Montumu giyip artık iyice dağılmış olan örgümü söktükten sonra itiraz etmeyip Ilgaz'ın arkasından verandadan indim. Çiftlik evinin arka bahçesinden yürüyüp birkaç tane daha çiftlik evini geçtik. En sonunda düz bir arazi yoluna girdik ve Ilgaz'ın dediği yere gelene kadar oradan dümdüz yürüdük. Sağa dönüp biraz daha ilerlediğimizde deniz kıyısına yakın bir yerde olan şenlik yerine geldik. Bir hayli kalabalıktı. Çalan İspanyolca şarkılar eşliğinde herkes epey eğleniyordu. Pamuk şeker, mısır ve çekirdek satıcıları... Havaya uçurulan balonlar ve dilek fenerleri... Banklara oturmuş insanlar, koşuşturan küçük çocuklar, el ele gezen sevgililer...
Ellerimi montumun cebine soktum ve aynı Ilgaz gibi yavaş yavaş yürüdüm. Havaya uçurulan balonlara baktım. Ilgaz'ın bu sırada telefonu çaldı ve konuşmalarından arayanın Doruk olduğunu anladım. Zaten birkaç dakika sonra ileride, elinde mısır bardağıyla gezen ve mısırları art arda kaşıkla ağzına götüren Doruk göründü. Bizi görünce el attı. İnsanların geçmesi için kenara geçtik ve Doruk'un gelmesini bekledik. Buraya niye geldiğine dair bir fikrim yoktu. "Yav, bu mısırlar çok güzel, kaç tane yediğimi saymadım," dedi ağzı dolu bir şekilde.
"Az ye biraz az ye,"
"Her neyse," dedi Ilgaz'ı hiç de takmayarak. "Benzin alıp ormana gittim, arabanı buldum tamamdır. Buraya da onunla geldim. Eve döneceğim birazdan."
"Tamam, sorun yok o halde?"
"Yok, Arya'nın babası mahalleye gelmedi. Sakin bir gece diye ummuştum ama kavga beni resmen çağırıyor," diye söylendi kendi kendine.
"Ne oldu ki?" diye sordum. Acaba şu karşı grupla, Serkan ile falan mı kavga etmişlerdi?
Bunu dememle bitmiş olan mısır bardağı yandaki çöp konteynırına fırlattı. Ellerini cebine attı, önce Ilgaz'a sonra da bana baktı. "Ben söylemezsem çatlarım, hem sen de o herifin ne mal olduğunu öğrenmiş ol. Resmen boynuzlamış seni."
"Kim ya?" Neyden bahsettiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
"Kim olacak o ibne sevgilin Mete. İçime doğdu herhalde, kulüpten çıktım. Bir arkadaşı görmek için başka bir bara uğramam gerekti." Ilgaz'a döndü. "Biliyorsun, Ali'den borcumuzu kapatmak için."
"Devam et," Ilgaz sakin ve ciddi duruyordu. Ben ise konunun gideceği yeri hiç beğenmemiştim. Mete ile sevgili değildik ki biz!
"Bir baktım, bizim Mete, koluna da kızıl bir hatun takmış. Baya bir samimiler. Benim şalterler attı tabi. Hem benim arkadaşımla sevgili olacak, bu da yetmezmiş gibi onu boynuzlayacak. Herifteki lükse bak! Zaten oldum olası hazzetmem şerefsizden. Ağzını burnunu dağıttım, içimin yağları eridi. Zaten yıllardır onu dövmeye yer arıyordum."
"Doruuk!" Omzuna elimi sertçe geçirdiğimde zerre etkilenmedi aksine benim bileğim koptu. Dişlerimi dudağıma geçirdim ve bileğimi ovuşturdum. Çığlık atmamak için zor duruyordum. "İyi misin kanka?"
"Çelikten misin sen ya? Ah, elim koptu!" Ilgaz uzanıp bileğimi ellerinin arasına aldı. Hafifçe ovuşturduğunda, "Doruk'a vurmamayı zamanla öğreniyorsun Arya. Ben çok sinirlendiğimde bile tutuyorum kendimi, baktın seni delirtti mi yüzüne hedef al. Gövdesine değil," dedi.
"Lan ne manyaksınız siz? Bana niye vuracaksınız? Adam kızı boynuzlamış diyorum! Şoka girdin sanırım Arya, bana değil Mete'ye çarpman lazım sağlam bir tane. Direkt burnuna vur, yıldızları görür."
Bileğimi hafifçe sallarken ya sabır çektim. Ilgaz sakin bir ifadeyle dinliyordu. Mete olayına şaşırmış görünmüyordu. Onun çapkın olduğunu söylediği için sanırım bu duruma şaşırmamıştı. "Ya önce bana sorsaydın! Mete beni aldatmadı, birlikte değiliz ki biz. Ayrıldık!"
Birkaç saniye sessizlik oldu. Doruk mahcup bir ifadeye büründü. Sanırım suçluluk duymuştu. Ilgaz ise elleriyle çenesini sıvazladı. Söylediklerimi kafasında tartıyor gibiydi, şaşırmış olmalıydı. Sonra Ilgaz gülmeye başladı, Doruk da omuz silkti ve kocaman gülümsedi. "Ya olsun be uzun zamandır dövmek istiyordum zaten, iyi oldu bu. Ama aşk olsun niye bana söylemedin Sarı?"
Ilgaz'ın söylediği ise daha beter şok olmama neden oldu. Hala gülüyordu. "Bunu söylemen neden bu kadar uzun sürdü?"
"Neyse ben kaçtım gençler, siz de buralarda fazla oyalanmadan çiftliğe gidin," Doruk, Ilgaz'ın omzuna vurup yanımızdan uzaklaştığında hala kendime gelemedim. Saçlarımı kulağımın arkasına iliştirirken "Nasıl yani?" diye sordum yavaş yavaş yürümeye başlayan Ilgaz'a. "Biliyor muydun?"
Ayaklarıyla yerdeki çakıllara hafifçe vurdu, ellerini ceplerine attığında omzunun üzerinden bana baktı. "Mete ayrıldığınızı bizzat o gün telefonla arayarak söylemişti."
"Ama bugün yolda bana neden benim yerime onu çağırmadın, dedin."
"Senin söylemeni istedim."
Ben ona yalan söylerken Ilgaz bunu biliyordu, komik duruma düşmüştüm. Benim ağzımı aramıştı. Kahretsin, kendimi rezil ettiğime inanamıyorum!
Ben de onun gibi ağır ağır yürürken yüzüm asılmıştı. Yalancı durumuna düştüğüme mi yoksa onun eğlenmesine sebep olduğuma mı üzüleyim bilemedim. "Sevgilimin başını derde sokmak istemedim. Seni aradığım için başına bela açacaksam hemen inebilirim." Ilgaz sesini inceltip bugün arabada söylediklerimi taklit edince iyice tepem attı. "İnsan formundan yine eski özüne döndüğüne göre gidebilirim," diyerek ters istikamete yürümeye başladığımda bileğimden yakaladı. "Kızması gereken benken yine sen sinirleniyorsun. Bunu daha önce de yaptın. Serkan ile buluşmak için o sokakta seni bulduğumda,"
Bebe – Siempre Me Quedara şarkısı kulaklarıma dolarken Ilgaz elini bileğimden elime indirdi ve beni ileriye ittirip hızlıca kendine çekti. Kolumu başımın üstünden geçirirken vücudum diğer koluna yaslandı. "Niye ayrıldığınızı bana söylemedin?" diye fısıldadı dudaklarını omzuma yaslarken. Vücudumdaki tüm hücrelerin tepetaklak olduğuna yemin edebilirdim. Sanki kanım vücudumun içerisinde ters dönmüş ve damarlarımdan her an patlayacakmış gibiydi. "Biliyormuşsun zaten," Bu cümleyi bile nasıl söylediğimi bilmiyordum. Koca bir kıvılcım göğsümde parlamıştı ve ben cayır cayır yanmaktan korkuyordum.
Ilgaz kolumu başımın üstünden bu kez diğer tarafa doğru geçirdi ve bunu yapmasıyla yüzüm ona doğru döndü. İki elim de ellerindeyken beni ileriye ittirdi. Beni tekrardan kendine doğru çekerken kendisi de bana doğru geldi. Ellerimizi başımızın üstüne doğru kaldırdığında onun hareketlerine uyum sağlamaya çalışıyordum. Ben yanından hızlıca geçerken bu kez yer değiştirmiş olduk. Bir elimiz ayrıldı. Sağ ellerimiz birbirine kenetliydi hala, tekrar beni itip aynı şekilde elimi başımın üzerinden geçirdi ve kendine doğru çekti yine. "Oysaki senden duymak isterdim," Bu saniyelik yakınlaşmamızda gözlerini gözlerime kenetledi. Oradaki koyu kahvelerin alev aldığını görebiliyordum. Nefeslerim sıklaşmıştı, bana yetmeyeceğinden korkuyordum. "Niye?" dedim nefeslerimiz birbirine karıştığında. Hızlıca ileriye gittiğimde ellerimiz yine ayrılmadı ve beni tekrar kollarının arasına aldığında sırtımı diğer koluna yasladı. Sol eli belimde oyalanırken başım onun çenesine yaslanmıştı. Vücudum da ona yaslanmış haldeydi, kavurucu ateşin nasıl bir şey olduğunu hissetmiştim. Belki de ilk kez. Boşta olan elimle yüzüme gelen saçlarımı geriye attım. Ritme göre bir yana sonra diğer yana hafifçe sallandık. Ilgaz diğer elini karnımın üstündeki elimin üzerine yerleştirdi. Belimdeki elini vücuduma değdirerek omzuma doğru çıkardı. Gözlerimi kapattım. Yakıyordu. Yanıyordum. "Çünkü Mete ile benden kaçmak için çıktın, o bir paravandı. Şimdi ortadan kalktığında bana söylemeni bekledim. Meğerse hala aramızdaki çekimden korkuyormuşsun,"
İstemsizce güldüm. Vücudumdaki tüm kaslarım uyuşmuş gibi olmasına rağmen hala işlevlerini yerine getiriyorlardı. "Çekim, ha?" Ilgaz karnımın üstündeki elimden tutup beni kendi etrafımda birkaç kez döndürdü. "Hâlbuki sarışınlarla ilgilenmediğini söylemiştin," dedim soluk soluğa. Beni döndürdükten sonra hızlıca yere yatırdı ve kendi de benimle beraber eğildi. Belimdeki tutuşu sertti. Bacaklarım onun bacaklarının arasında kalmıştı ve birbirine değiyordu. Yüzümle yüzü arasında neredeyse bir santim vardı. Burunlarımız birbirine hafifçe sürttüğünde karnıma tekme yemişim gibi hissettim.
"Zaten sadece bir tanesiyle ilgileniyorum," dedi gözlerimin içine bakarak. Bakışları daha sonra dudaklarıma kaydı. Transa girmiş olduğumdan dediğini birkaç saniye sonra anladım. Etrafımızdan alkışlar duyulduğunda müziğin de bittiğini fark ettim. Ilgaz bana bakmayı kesip ayağa kalktığında beni de hızlıca yukarıya çekti. Sersem gibi olduğumdan o beni tutmadan ayakta durmakta epey zorlandım. Etrafımıza toplanmış insanlar bizi hayran hayran alkışlıyorlardı. Tenimde dokunduğu her bir yer yanarken yan tarafta insanların alkışlamalarına gülümseyerek karşılık veren Ilgaz'a baktım. Tenime birkaç yağmur damlası düştü, içinde bulunduğum yangından kurtarmak istercesine. Onun söyledikleri kulaklarımda tekrar yankı buldu. "Zaten sadece bir tanesiyle ilgileniyorum,"
Son kısımları yazarken heyecanlandığımı itiraf ediyorum! Siz ne diyorsunuz?
Bölümde en sevdiğiniz yeri de yazar mısınız şuraya bi, geçen bölüm bunu yapmak ve fikirlerinizi duymak epey hoşuma gitti :)
Ve, 20. bölümde görüşmek üzere. Ilgaz'ın da bu itirafından sonra, ben bile heyecan yaptım. Öpücükler.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro