18. BÖLÜM: "MUCİZE"
Uzuun bir bölümle sizi baş başa bırakmadan önce hepinize şimdiden iyi bayramlar diliyorum. Bölümü tam atacakken elektrikler kesildi, fakat azim ettim ve iftara kadar bölümü atıyorum.Böyle uzuun ve bir sürü yorum görsem tam bayram şekeri tadında olur. Mucizeler sizinle olsun asilerim, keyifli okumalar.
Multimedia: Arya ve Özge (Tabi ki temsili olarak)
18. BÖLÜM: " MUCİZE "
Nefesi tenime çarpıp sesi kulaklarıma dolarken bir kez daha devasa salonda gözlerimi gezdirdim. Haftalardır buranın üstünde çalışmıştım, Avcılar buraya girip çıkmışlardı fakat ruhum bile duymamıştı. Burada sanırım dövüş antrenmanları yapıyorlar ya da gizli görüşmeleri için toplanıyorlardı. Aman ne gizemli! Bana söyledikleri ve bu gösterdiği şey yaşadığım hayal kırıklığını silip atamadı. Gerçek barizdi; Murat'a karşı beni kullanmıştı. Birkaç adım attım ileriye doğru ve sonra yüzümü ona doğru çevirdim. "Ne av olmak istiyorum ne de avcı, ikisi de değilim. Bu saçma sapan oyununuza daha fazla dâhil olmayacağım."
Merdivenleri çıkmak için yeltendiğimde elimden tutup beni kendine doğru çevirdi. Beni ikna etmek istercesine parfümü yine burun deliklerime doldu ve kafamı karıştırdı. Ama sadece birkaç saniye, sonrasında kendime geldim ve silkelendim.
"Dinle, hatamı telafi etmek istiyorum."
Gözlerimiz buluştuğunda oradaki pişmanlığı görebilmiştim. Bunu anlamak zor değildi fakat yok sayamazdım. Bu kadar kolay değildi. Ona bu kadar güvenmişken böyle bir hayal kırıklığını kaldırmam basit değildi. "Her şey senin istediğin gibi olamaz, Ilgaz." Diyerek elimi çektim ve merdivenlerden hızlıca çıktım. Peşimden gelmeye devam ettiğinde duraksadım ve bağırdım. "Peşimden gelme, sakın!"
Gelmedi. Bir yanım ikna edilmek istiyordu, ona yeniden inanmak. Fakat bu aptallıktı. Ve bu yanımı görmezden geldim.
Personel odasına geldiğimde bu gizli geçide hala inanamayarak baktım. Gece kulübünden çıktığımda açıkçası nereye gideceğimi bilmiyordum. Kafamdaki düşünceler dört bir yana saçılmıştı ve beni boğuyorlardı. Hepsinin altında kaldığımı hissediyordum. Bir süre düşünmeden yürüdüm. Ellerimi ceketimin ceplerine yerleştirdim, hala soğuk olan havayı ciğerlerime doldurdum. Çocukluğumdan beri yürüyüş yapmayı seviyordum, daima beni rahatlatır ve kafamı toparlamama yardımcı olurdu. Ayaklarım ben sahile kadar getirdi. Bir süre ayakta dikilip öylece denize baktım. Masmavi ve uçsuz, bucaksız denize... Kafamdaki tüm düşünceleri birer birer denize bırakıp onlardan kurtulduğumu düşündüm. Ama mümkün değildi. Tutsaklığıma çare bulamıyordum.
Bir iç çekip denizin karşısındaki banklardan birine bağdaş kurarak oturdum. Sırtımı banka yasladım ve ellerimi kucağımda birleştirdim. Yürürken topladığım birkaç tane taşı düzensiz aralıklarla denize fırlattım. Her seferinde daha büyük bir öfkeyle fırlattım. "Senden nefret ediyorum, serseri avcı bozuntusu!"
Bağırdığımı fark ettiğimde arkama kısa bir bakış attım ve sahildeki tek tük dolaşmakta olan insanların bana olan garip bakışlarını yakaladım. Bir selam çakıp tekrar önüme döndüğümde deli olduğumu düşündüklerine artık emindim. Kimin umurunda?
Kendimi o kadar yorgun hissediyordum ki... Şu son birkaç gün elli yıl yaşlanmış gibiydim. Feray'ın öldüğünü düşünmek, öldürmeyen ama her saniyesi acı veren bir işkenceydi. Onu sonsuza kadar kaybetseydim ne olurdu bilmiyorum. Oysa insan hiçbir şey olduğundan daha kötü olamaz sanıyordu. Oluyordu, hem de öyle bir oluyordu ki.
Gözlerimi kapattım, tekrar derin bir nefesi ciğerlerime doldurdum. Tutunacağım bir şey aradım. Bir sembol, işaret veya bir anı...
"Öyle çok yoruldum ki, herkesin beni hayal kırıklığına uğratmasından. Neye tutunmaya çalıştıysam; avuçlarımın arasından çekilip alınmasından öyle çok yoruldum ki..." Bunu bile sadece kendime söyleyebiliyordum, başka hiç kimse yoktu. Öyle dipsiz bir yalnızlığın arasına hapsolmuştum ki kurtulmak için ne çırpınıyor ne de biri tarafından bu zindandan çekip çıkartılıyordum.
Bir taşı daha fırlattım. Dışımdan haykırmak istediklerimi bir kez daha içime biriktirdim. Kalbimin odacıklarına bir kez daha kırgınlıklarımı doldurdum. Ne zaman kalbimi hissedecek olsam; o kırgınlıklar batacaktı tenime. Acıdan besleneceklerdi ve daima acıtacaklardı. Hep öyle olmuştu.
"Öyle çok yalnızım ki," diye mırıldandım bir kez daha. Sesim kırgın çıkmıştı ve çatlamıştı. "Sürekli Onur burada olsaydı, böyle olmazdı demekten alıkoyamıyorum kendimi. Şimdi gelsen, yanıma otursan, ellerimi avcunun içine alıp başımı göğsüne yaslamama izin versen... Bir şey demesen de olur, teselliye ihtiyacım yok. Sadece bir kez daha inansam sana, beni bırakmayacağına..."
"Arya," Sesini kulaklarımda işittim. Öyle gerçekti ki, sanki hemen yanı başımdaydı. Ellerimi uzatsam, dokunabilecektim.
"En çok da canımı ne yakıyor biliyor musun? Beni bile isteye sensiz bıraktın! Bu nasıl affedilir?" Dolan gözlerimi silerken çaresizliği bir kez daha iliklerime kadar hissettim. Atkuyruğumdan kurtulan kısa saç tutamlarımı elimle düzeltirken bu kez Ilgaz'ı düşündüm. Ona niye kızıyordum ki? En başında o otel lobisinde Özge ve Murat'ı gördüğümüzde, bana yakınlaştığında beni kullandığını biliyordum. Fakat sadece Özge'ye karşı sanmıştım. Sonrasında otelin önündeki banklarda otururken da söylemişti. " Sanırım otel lobisinde seni kendime çektiğim için biraz sinirlerin bozulmuş, merak etme kedicik amacım Murat'ı birazcık kızdırmaktı. Yoksa hala tipim değilsin."
Evet, bu aklıma takılmış, neden bahsettiğini anlamamıştım. Sonra Murat, oteldeki ettiğimiz kahvaltıdan sonra peşimden gelmiş, Ilgaz'ın beni rahatsız edip etmediğini sormuştu. Ya ben? Bu avcı meselesini öğrenmek, Murat'tan ve Özgeden intikam almak için kabul etmemiş miydim bu işi? Onlar da en az benim çektiğim kadar acı çeksin istemiştim. Ilgaz'a da kiminle uğraştığını kanıtlamaktı amacım. Evet, Avcılar olayını ve bazı şeyleri öğrenmiştim. Ama hala Murat'tan intikam alabilmiş değildim. Ne yapabilirdim ki? Özge'den neyin intikamını alacaktım ki? İletişimimiz koptuğu için mi? Yoksa benim yerime onu sevdi diye mi? Bu oyunda yine kullanılan ben olmuştum işte.
Oysa eskiden her şey ne kadar farklıydı. Doruk, Beyza, Özge, Serkan, ben... Gerçek dostlara sahiptim ben. Çocuktuk ama yüreklerimiz daha kocamandı o zamanlar. Onlarla olduğum zaman zamanın farkında bile değildim. Hiç sahip olamadığım kardeşimdi Özge benim, o zamana kadar. Serkan'ın beni her koşulda koruyacağına inanırdım. Yaptığımız tüm yaramazlıklarda suçu hep üstüne alır, bana kıyamazdı. Ama şimdi... Bana hiç tereddüt etmeden zarar verebilmişti. Hala aklım almıyordu, ne ara bu hale gelmiştik? Ne ara can ciğer Doruk ile Serkan bu hale gelebilmişti? Özge ile ben nasıl iki yabancı oluvermiştik?
Geçen zaman bize ne yapmıştı böyle?
Yanıma biri oturduğunda başımı çevirip gelen kişiye baktım. Kırmızı kabanının üzerine dökülen kestane kahvesi dalgalı saçlar ve bu bembeyaz teni yüz metre öteden bile tanıyabilirdim. Şaşkınlıkla doğrularak ona baktığımda hala burada ne aradığını idrak etmekte güçlük çekiyordum. "Pazar günleri burada yürüyüş yapmayı ben de çok severim," diye karşılık verdi benim şaşkın bakışlarıma. "Seni bu bankta otururken görünce senin kadar şaşırdım."
Rimelle hacimlendirilmiş kirpiklerinin altından bana baktı. Kahve gözleri bu kez donuk bakmıyordu, daha şefkatli olduğunu söyleyebilirdim. Ben bir şey demeyince konuşmaya devam etti. "Kardeşinin bulunduğunu Murat'tan duydum, buna çok sevindim."
"Teşekkürler," dedim tereddüt içerisinde. Ona bakmaktan kendimi alamadım, burada olduğuna inanmak güçtü. O bana karşı, benim ona olduğumdan daha soğuk olmuştu her zaman. Şimdiyse kaçan taraf ilk kez o değildi. Biçimli kaşları hafifçe yukarı kalktı. "Neden buraya döndüğünü hep merak ettim aslında,"
"Dönmememi mi tercih ederdin?" diye güldüm alaycı bir ifadeyle. Sonra da geriye yaslanıp denize bakmaya devam ettim.
"Dönmeni tercih ettiğim yıllar olmuştu, hem de çok fazla. Neden on yıl sonra merak ediyorum."
"Olaylar öyle gelişti," diye kısaca cevap verdim. Ona uzun uzun nedenlerini sayacak değildim.
"Seni nişan gecemde gördüğümden beri sorup duruyorum kendime. Neden? Niye şimdi geri döndü? Her şey bu kadar karmaşıkken neden döndü?"
"Bu durumdan hoşlanmamışa benziyorsun," Sesimdeki alay barizdi. Biraz daha konuşmaya devam ederse on yıldır içimde tuttuğum her şeyi ona kusabilirdim. Fakat buna gerek yoktu. Artık istemiyordum.
"Öylece gittin Arya, sonraları mektuplarıma cevap vermemeye başladın. Ben ısrarla yazdım, sen tek bir satır bile yazmadın. Cevap vereceğini umduğum onlarca mektup birikti ama sen yeni hayatına çoktan kendini kaptırmış; burasını, bizleri, beni unutmuştun. Yıllar sonra geri dönüp insanların hayatına yeniden giremezsin! Bu adil değil, bunu yapmaya hakkın yok!"
Ayaklarımı yere indirdim ve bedenimi ona doğru döndürdüm. "Neden bahsediyorsun sen? Ne yapıp yapmayacağımı senden öğrenecek değilim! Doruk ve Beyza'nın yerine konuşacak kişi sen değilsin. Ben en azından babamla gittim, mecburdum. Ama onlara ihanet etmedim. Sen ise onlara sırtını dönüp düşmanları olduğu adamla evlenmek üzeresin."
"Bu konu hakkında yorum yapacak en son insan bile değilsin! Neyi bildiğini zannediyorsun sen? Hiçbir şey bildiğin yok! Burada değildin. Sana ihtiyacım olduğu anların hiçbirinde burada değildin! Sana yazdıklarıma cevap verme zahmetine bile girmedin." Gözlerindeki nefrete tanık olmuştum. Gözlerinin içinde yanan alev benden nefret ettiğinin göstergesiydi. Yıllarca içinde biriktirdiği öfke öyle yoğundu ki. Benimkinden bile fazla. Ama anlamadığım bir şey vardı. Hangi mektuplardan bahsediyordu?
Asıl ben ondan cevap alamayınca art arda iki kez yazmıştım. Sonra ev numaralarını aramıştım ama numara kullanılmamaktaydı. Sırf onu görebilmek için daha on bir yaşındayken kendi başıma, mahalleye geri dönmeye kalkmış ama babam tarafından yolda yakalanmıştım. En sonunda babam benim ısrarlarıma ve surat asmalarıma dayanamamış, onların yeni telefon adresini bulmuştu. Numarayı aradığımda annesi açmış, telefonda bana hala unutamayacağım hakaretler etmişti. "Özge, senin gibi ne idüğü belirsiz bir kızla daha fazla arkadaşlık yapmayacak, istemiyor da zaten. O senin gibi bir sokak çocuğu değil; geleceği parlak ve hayalleri var. Onu bir daha arama!" demişti. Tabi bunun yanında türlü aşağılanma ve hakaret de işitmiştim. Babam kadınla telefonda kavga etmişti yahu! Deniz Abla telefonu elinden zor alıp kadının suratına kapatmıştı. Babam zaten o ailenin adını ağzıma bile almamı istemedi. Ben daha fazla ne yapabilirdim ki?
"Bahsettiğin mektuplar bana hiç ulaşmadı," dedim ona nazaran sakin bir sesle. "Sana mektup yolladım, evine ulaşmaya çalıştım. Hiçbir şekilde geri dönüş alamadım. Benimle görüşmek istemediğini düşündüm."
"Hiçbirinden haberim yok," dedi şaşkın bir ifadeyle.
"Annen biliyordur belki," dedim imalı bir sesle. Sonra da hayal kırıklığıyla ekledim. "Gerçi artık ne önemi var?" Onunla aramızın annesi yüzünden açılması üzücüydü. O kadından her şeyi beklerdim. Fakat içimdeki nefreti ya da kırgınlığı bir nebze olsun azaltmamıştı bu durum. Belki bu konuda ikimizin de hataları vardı. O zamanlar daha çocuktuk. Aynı şekilde Doruk ile Beyza ile de görüşmemiştim. Hatta onlarla mektuplaşmamış, ulaşmaya da çalışmamıştım. Fakat Özge'ye duyduğum garip nefret aramızdaki mesafeyle ilgili olmamıştı hiçbir zaman.
"Senin için bir önemi olmadığını görüyorum," diyerek ayağa kalktı. Bu kez yine eski sakin ve soğukkanlı ifadesine bürünmüştü. Gözlerindeki ifadesizlik tüm duygularının üzerine bir toprak örtmüştü. Kestane kahvesi dalgalı saçını omzundan geriye, hafifçe sırtına attı. Kırmızı kabanının üzerinde ellerini birleştirdi ve beni başıyla hafifçe selamladı. Her zaman saygıdeğer, genç İngiliz hanımefendilerini andırırdı zaten. Bu zoraki nezaketi beni şaşırtmadı. Selamının ardından konuştu. "İyi günler, Arya."
"Sana da iyi günler Özge," Siyah küçük çantasını dirseğine iliştirdiğinde sakin ve tedbirli adımlarla yanımdan uzaklaştı. Sahil boyunca birkaç dakika yürüdükten sonra bir taksiyi durdurup bindi. Burada yürüyüş yapmaya geldiğini söylemişti lakin uzun, kırmızı kabanı ve birazı görünen siyah-koyu gri eteği ve onun altına giydiği siyah çoraplarla bir yürüyüşten çok bir bruncha gider gibiydi. Allah aşkına kim bir pazar yürüyüşüne etekle gelirdi ki? Bu yüzden söylediğini ikna edici bulmadım. Böylelikle burada karşılaşma tesadüfümüz de inandırıcılığını kaybetti. Benimle konuşmak istediği için beni yalnız yakalamıştı. Birkaç dakika niye benim buraya dönmemden rahatsız olduğunu düşündüm. Sonra fark ettim ki cevap zaten ortadaydı: Ilgaz.
Görünen üzere Murat ile evlenmek üzere olan Özge eski sevgilisi Ilgaz ile yakınlığımdan rahatsızdı. Neticede Murat'ın şirketinin arkasında, Ilgaz onun karşısında benim elimi tutmuş, benden "Benim Sarışın" diye söz etmişti. Ilgaz için hala bir umut besliyor olabilir miydi?
Bilmediğim onlarca soru eşliğinde askeriyeye geri döndüm. Yolda babam aradı ve mahalle gidip gitmediğim hakkında hesap sordu. Açıkçası onu başımdan def ettim. Ahret soruları böyle zamanlarda gerçekten çekilmiyordu. Askeriyeye vardığımda akşam üzereydi. Babamla bahçede karşılaştık. Yanında birkaç asker olduğu için bana herhangi bir soru sormadı. Yanından geçerken, "Yemeğini odana getirmelerini söyleyeceğim. Bir şey yemedin değil mi? Solgun görünüyorsun." Dedi. Gerçekten de bu saate kadar ağzıma bir şey koymamıştım. Son birkaç gün olanlardan dolayı birkaç kilo verdiğime emindim. "Feray'a uğrayacağım. Oraya getirmelerini söylersen daha iyi olur."
Askerlere ufak bir selam verip misafir odalarımızın olduğu binaya girdim. Uzun koridorda ilerlerken ceketimin cebindeki telefonum çaldı. Duraksayıp cebimden çıkardığımda arayanın Ilgaz olduğunu gördüm. Açmadım, kapayarak tekrar cebime yerleştirdim. Ona şu an için söyleyecek bir şeyim yoktu. Odamın hemen yanındaki Feray'ın odasının kapısını tıklattım. "Gel," diye karşılık verdi Feray'ın heyecanlı sesi.
Odaya girdiğimde Feray'ın mor pikeyle örtülmüş düzgün yatağının üstünde Agatha Christie romanlarından biri dikkatimi çekti. Odanın içindeki sarı renkli ışık daha bu saatten açılmıştı. Gözlerimi kırpıştırarak camın önündeki masada karşılıklı oturmuş olan Feray ve Ömer'e baktım. İkisi de büyük bir dikkatle önlerindeki satranç tahtasına yoğunlaşmışlardı. Hamle sırası sanırım Ömer'indi. Çünkü Feray, Ömer'in hamlesini büyük bir dikkat ve sabırla bekliyordu. Yüzbaşı, vezirini hareket edip taşlardan birini devirdiğinde Feray hayal kırıklığıyla, "Oh, encore une fois?*" diye mırıldandı. (*Ah, yine mi?)
Feray'ın geçen yıl Fransızca'ya merak salması babamı bir hayli sevindirmişti, ona Fransız asıllı ama Türk vatandaşı olan bir eğitmen tutmuştu. Bu yıl sınav senesi olduğu için dersleri almayı bırakmıştı fakat az buçuk bir şeyler konuşabiliyordu. Aksan yapmaya çalışıyordu lakin bu komikti. Ne dediğini anlamamıştım, ben İngilizce'yi bile henüz takır takır konuşamıyordum yahu!
"Désolé, jeune dame.*" (*Üzgünüm, genç bayan.)
Yüzbaşı'nın ona Fransızca karşılık vermesi gözlerimi büyütmeme neden oldu. Kapıda dikilmeyi bırakıp yanlarına geldiğimde onunla birkaç gün önceki tuhaf tartışmamızı unutmuştum. "Yüzbaşı, sizi Fransızca konuşurken neredeyse hiç duymamıştım." dedim ve yatağın ucundaki küçük tabureyi çekip yanlarına oturdum. Yüzbaşı'nın annesinin Fransız olduğunu biliyordum tabi ama Ömer, Paris'ten çok küçük yaşta ayrılmıştı. Bu kadar iyi konuştuğunu bilmiyordum.
"Onun annesi bir Fransız Arya, tabi ki konuşacak. Türkçe kadar iyi konuşuyor kuşkusuz." Feray bilmiş bir edayla konuşurken gözünü tahtadan ayırmamıştı. Hala ne hamle yapacağını kestiremiyor gibiydi. "Bugün o kadar sıkıldım ki. Christie'nin kitabına kaptırdım kendimi. Fakat katili aramaları şu son günlerde yaşadıklarımı anımsattı bana ve Yüzbaşı'yla satranç oynamayalı da uzun zaman olmuştu. Ona hem satranç oynamayı hem de bu sırada sadece Fransızca konuşmayı teklif ettim. Yüzbaşı, Fransızca konusunda pratik yapmama yardımcı oluyor. Biliyorsun çevremde babam dışında Fransızca bilen yok ve o da çok yoğun bir adam." Feray bezgin bir ifadeyle alnına düşen koyu, dalgalı kısa saç tutamlarını attırdı.
Ömer'i dikkatle incelediğimde aslında onun bir Türk'ten çok yabancıyı andırdığını söyleyebilirdim. Bir İngiliz, ya da Fransız... Kesinlikle annesine benziyor olmalıydı.
"Annem neredeyse hiç Türkçe bilmiyor," diyerek bana baktı. "Onunla iletişim kurmak için çocukken öğrenmem gerekti." Gülümsedi. Bu aramızdaki buzların eridiğinin göstergesiydi.
Feray sonunda kendi vezirini hareket ettirdi ve geri çekildi. Sanki bir devlet işiymiş gibi hamlelerini ciddiye alıyor ve dikkatle oynuyordu. Bu yönüyle tam olarak babamın kızıydı.
"Paris'i hep merak etmişimdir," diye bir iç çekip balkona bir bakış attım.
"Belki bir gün istersen yani... Seni götürebilirim," Yüzbaşı samimi tekliften sonra başını eğdi ve hamlesini düşünmeye başladı. Ben bir cevap vermeden Feray coşkuyla araya girdi. "Bu çok güzel olur Yüzbaşı! Babamla konuşsak bu yaz bizi hep birlikte Paris'e götürse. Hem oraları bize kuşkusuz herkesten iyi gezdirirsiniz."
Yüzbaşı bir bana bir Feray'a baktı. Sonrasında, "Tabi ki küçük hanım," diye cevapladı onu. Teklifini sadece bana yapmıştı. Bu açıkça bana olan ilgisini anlayayım diye yaptığı bir teklif miydi bilmiyorum. Belki de Eyfel Kulesi'nin önünde bana aşkını itiraf edecekti. Onu hayır, diye reddetmem de oldukça dramatik olurdu. Neyse ki Feray bilerek ya da bilmeyerek beni cevap vermekten kurtarmıştı.
Yüzbaşı'nın şahını hareket ettirmesi ve Feray'ın bir sevinç çığlığı patlatması aynı anda oldu. Hiç düşünmeden kendi vezirini hareket ettirip onun şahını devirdiğinde zıplayarak ayağa kalktı. "Ceci est une première!*" ( *Bu bir ilk!)
"Oui," Yüzbaşı yenildiğine o kadar da üzülmeyerek evet, dedi. Bunun ne anlama geldiğini elbette biliyordum.
Feray'ı alkışladığımda kahkaha atarak kısa bir reverans yaptı. "Babama bunu söylemeliyim! Seni yendiğime çok şaşıracak Yüzbaşı," Pıtır pıtır adımlarıyla coşkuyla odadan çıktı. Yüzbaşı tahtadaki az kalmış taşları devirdi. "Niye bilerek yenildiğinizi sorabilir miyim, monsieur?" diyerek kollarımı göğsümde kavuşturdum. Soruma şaşırdı. "Ne? Nasıl..."
"Satrançta o kadar iyi olmasam bile senin gibi bu konuda oldukça usta birinin öyle bir hamle yapmayacağından adım gibi eminim. Bilerek yenildin, Yüzbaşı,"
Bir an için inkar edecekmiş gibi görünse de sonradan vazgeçti. Ona özgü sıcak gülümsemesiyle açık mavi gözleri kısıldı. "Küçük hanım zor günler geçirdi, biraz keyfi yerine gelmeli, diye düşündüm."
Elimi çeneme dayadım ve ona baktım. "Sen çok iyi bir adamsın, Yüzbaşı." Eğer hala bir kalbim varsa; buna tüm kalbimle inanıyordum. Keşke onu hak edecek birini sevseydi. Uzanıp dostça elini tuttum. Mavi gözleri çocuksu bir şaşkınlıkla açıldı. "Geçen gün sana çıkıştığım için özür dilemek istiyorum." Diye devam ettim.
"Ah, hayır, hayır," diye itiraz etti. "Ben de suçluydum. Onlar neticede arkadaşındı, öyle konuşmamam gerekirdi." Gülümseyerek tabureden ayağa kalktım ve cama doğru ilerledim. Hava kararmıştı. Ellerimi pencerenin pervazına yasladım. Cama vuran yansımama kısaca göz attım. Sanki bir hayaletin yüzüne bakıyordum ya da cennetten kovulmuş bir meleğe. Kanatları koparılmıştı ve artık uçamıyordu. Derin bir iç çektim. Bugünlerde ne çok iç çeker olmuştum böyle. "Neyin doğru neyin yanlış olduğunu hiçbir zaman bilemiyoruz, ne yazık değil mi Yüzbaşı?" Ona doğru başımı hafifçe çevirdim. O da ayağa kalkmıştı ve ağır hareketlerle bana doğru yürüdü. Cama vuran yansımasından arkamdan durduğunu anladım. Yüzbaşı'nın boyu 1.85'ten fazla olmalıydı. Doruk kadar olmasa da o da epey yapılıydı. "Aslında tanıdığımızı sandığımız insanları bile tamamen tanıyamıyoruz. En yakınım dediklerimizi bile." Sesimdeki mevcut hayal kırıklığını fark ediyor muydu bilmiyorum. Neden içimi döktüğümü de anlamıyordum gerçi. Bir dostla duygularımı paylaşmayalı yıllar olmuştu halbuki. Yüzbaşı'nın dostluğu benim için her zaman çok değerli olmuştu.
Yüzümü görmesin diye başımı eğdim. İçimdeki yara her bir yanımı sızlatmıştı. "Aslında en dürüst insan bile biraz da olsa yalancıymış, Yüzbaşı. Meğer herkes birbirinin aynısıymış," O da öyleydi, belki de Ilgaz da... Babam, Özge, Murat... Hayatıma girip çıkan nice insan... Her biri bir şekilde beni parçalara ayırmış ve buna kendi doğruları adını vermişler. Doğrular bu kadar acıtır mıydı cidden?
"Mais je connais quelqu'un qui est différent.*" Ömer'in söylediği Fransızca cümleyi anlamadığım için güldüm. Aksanı çok hoştu. Kibar, Fransız beyefendilerini andırıyordu. Eh, yarı Fransız'dı sonuçta. Arkamı dönüp ona baktığımda kocaman gülümsedi. "C'est toi.**"
"Beni Feray ile karıştırdın sanırım Yüzbaşı, Fransızca bilmiyorum bu yüzden ne demek istediğini anlamıyorum."
Kendince bir espriye güler gibi dudaklarını birbirine bastırdı, eğilip başıma bir öpücük kondurdu ve mırıldandı. "Si vous pouviez vous voir à travers mes yeux, vous sauriez ce que je veux dire.***" Saçlarıma kondurduğu öpücük beni şaşırttı, o yüzden bir daha bir şey söyleyemedim. Son söylediği cümleyi de hiç anlamamıştım, lakin yüzündeki buruk gülümsemeyi sanırım ömrümün sonuna kadar unutmayacaktım. O sırada kapı çaldı ve bir asker odaya yemeğimi getirdi. Yüzbaşı bu kez Türkçe, "İyi akşamlar, Arya." Diyerek odadan çıktı.
"İyi akşamlar, Yüzbaşı," diye mırıldandım ve az önce öptüğü saçlarımı karıştırdım. Bu daha önce yaptığı bir şey değildi.
* Ama ben birini tanıyorum.
** O sensin.
***Kendini benim gözlerimden görebilseydin, ne demek istediğimi anlardın.
----------------------------------------------
Yemeğimi yiyince dinlenmek için kendi odama çekildim. Bir süre gözlerimi kapatıp yatağımda sırt üstü yattım fakat saat erken olduğu için uyku tutmadı. Canım bir hayli sıkıldığı için balkona çıkmaya karar verdim. Üzerimdeki tişörtün üstüne siyah hırkamı geçirdim ve saçlarımı tepeden salaş bir topuz yaptım. Askerlerden istediğim sodayı da elime aldım ve kapağını kapının kirişine yerleştirip açtım. Bu alışkın olduğum bir şeydi, bu yüzden bir seferde hallettim. Balkona çıktığımda etrafa kısaca bir göz attım. Balkon bir hayli küçüktü. Zaten misafir odalarının içerisinde sadece bunda balkon vardı sanırım. O yüzden bu bile bir nimet sayılırdı.
Limonlu sodadan bir yudum aldıktan sonra boşta olan sol elimi balkonun korkuluklarına dayadım. Burası oldukça ağaçlıktı, birkaç tane ağacın da çiçek açmaya başladığını gördüm. Bahar yavaş yavaş gelmekteydi, bu aydan sonra soğuk da tamamen bitecekti.
Sessizliğe karışan baykuş seslerini duyuyordum ve bu benim için huzur vericiydi. Sodamı içmeye devam ederken birkaç dakika sessizce dışarısını izledim. Hırkamın geniş cebine attığım telefon titredi. Aslında kim olduğunu biliyordum. Koca gün ısrarla arayan tek kişi Ilgaz'dı ve açmamıştım. Fakat bu kez mesaj sesiydi ve açıkçası meraklanmıştım.
Mesaj tahmin ettiğim gibi Ilgaz'dandı fakat beni şaşırtan yazdığı şeydi.
Aşağıya bak.
Ne?
Arkamı dönüp hızlıca balkondan aşağı baktığımda ellerini siyah ceketinin ceplerine yerleştiren ve kafasını balkona doğru kaldıran Ilgaz ile karşılaştım. Beni gördüğünde "Ne yapayım?" dercesine bir omzunu kaldırıp indirdi.
"Burada..." Bağırdığımı fark ettiğimde sesimi alçalttım. "... Ne işin var?"
Gövdemin yarısını balkondan sarkıttım ve sağa sola bakındım. Görünürde kimse yoktu. Ya babam ya da askerleri Ilgaz'ı fark etmişse? Zaten askeriyeye nasıl girdiğini de meçhuldü. Ah, bu serseri!
"Aşağı in konuşalım," diyerek başını omzuna doğru yatırdı.
"Bana sakın emir verme!" diye dişlerimin arasından konuştum.
Gözlerini devirdi ve sabır dilenir gibi başını gökyüzüne kaldırdı. Sonra tatlı bir gülümseme takınarak tekrar bana baktı. "Aşağı inebilir misin acaba? Konuşabilir miyiz?"
"Konuşmak istemiyorum." Aynı onun gibi gözlerimi kısıp sahte bir gülümseme takındım.
"Sen zaten dinleyeceksin." Saçlarını çekiştirdi ve "Aah!" diye bir ses çıkardı. "Sen adamı delirtirsin!"
"İstersen kudur," diyerek omuz silktim. "İlgilenmiyorum."
"Beni o odaya gelmek zorunda bırakma kedicik, emin ol odaya gelirsem..."
"Yiyorsa gel," Kendimden emin bir ifadeyle avcumun içini çeneme yasladım ve ona meydan okuyan bir bakış attım. "Babamın odası bu koridorda,"
Başını kararlılıkla salladı. O da aynı şekilde meydan okuyan bir ifadeyle bana baktı. "Bunu sen iste-"
Cümlesini tamamlamasına izin vermeden sodayı balkondan üzerine boşalttım ve bittiğinde de şişeyi ona fırlattım. Geriye sıçradı. "Ben de onu diyordum avcı, bunu sen istedin!"
Kollarını başından çektiğinde bana öfkeyle bakıyordu. Sanki beni bir kaşık suda boğacakmış gibi. Üzerine dökülen sodayı silkeledikten sonra tekrar bana baktı. "Sen bittin kızım! Bekle, geliyorum!" Hışımla balkonun altından yürüdüğünde köşeyi döndüğünü gördüm.
Gerçekten de içeriye girecekti. Eğer bu koridora gelirse olay çıkardı ve babam onu özel bir hücreye bile atabilirdi. Bu sefer ben de engel olamazdım. Koşa koşa odadan çıktım. Koridora çıktığımda köşeye gidene kadar etrafıma bakınıp kontrol ettim. Görünürde kimse yoktu. Merdivenlerden alt kata indiğimde kapının girişinde buraya doğru yürümekte olan Ilgaz'ı gördüm. Beni fark ettiğinde küçük bir çığlık atıp ters istikamete doğru koşturmaya başladım. Eh, en azından üst kata çıkmasını engellemiştim.
Ilgaz çıkış kapısının yolunda olduğu için arka kapıya doğru hız kesmeden koşturdum. Göz ucuyla arkama baktığımda şimşek kadar hızlı olduğunu gördüm. Adeta depar atmıştı ve aramızdaki mesafeyi yarıya indirmişti. Kendi potansiyelimin dışında bir hıza ulaşmak için kendimi zorladım ve çıkış kapısına kadar gidebileceğim son hızda koştum. Arkamı bir kez daha kontrol ettiğim sırada önüme çıkan bir askerle çarpıştım. Duraklamamdan dolayı Ilgaz neredeyse bana yetişti. Adam ne olduğunu anlamadan tekrar koşmaya başladım ve binanın köşesinden dönüp çimlere doğru koştum. Ilgaz sadece beş on adım arkamdaydı. "Kedicik, direnme artık! Kaçacak yerin kalmadı!"
Küçük ağaçların arasından geçerken nefes nefese kalmıştım. Olimpiyat koşusunda bile böyle bir başarı görülmemiş olmalıydı bugüne kadar. Fakat keşke bu tarafa doğru koşmasaydım. Çünkü bu çimlik yer birazcık bayır gibiydi ve bu hızımı azaltmıştı. Belimden hızlıca çekilmemle ufak bir çığlık attım. "Yakalandın," diye fısıldadı Ilgaz kulağıma doğru.
Ayaklarımı yere değdirmek için çırpındığımda elimin tersiyle de ona vurmaya çalıştım. "Bırak beni! Yoksa tüm askeriyeyi başına toplarım. Babam seni ıslak odunla döver!"
"Ha ha, çok korktum. Bu gece uyuyamayacağım kesin." Diyerek alaya aldı beni.
Havadaki ayaklarımı hareket ettirirken Ilgaz düzlüğe doğru yürümeye başladı, bu sırada bir eliyle kolaylıkla beni taşıdı. Yere inebilmek için bir kez daha çırpındım. "İnatçılığını kimden aldığını öğrendim kedicik. Sendeki bu katır inadı babandan geliyormuş."
"Sendeki bu domuzluk kimden geliyor?"
"Bak o hayvanı sevmiyorum. Gücenirim bu lafına."
Hala dalga geçiyordu ya!
Nihayet beni yere indirdiğinde silkelendim ve kendime geldiğimde hiddetle onu indirdim. "Sen kendini ne sanıyorsun?"
Yüzünü hafifçe yere eğdi ellerini birbirine kenetleyip ayırdı. Ne söyleyeceğini tartıyor gibiydi. "Ben sana zarar verecek hiçbir şey yapmadım. Seni o şekilde kullanmadım. Ben sadece..."
"Sen sadece bencil bir adamsın Ilgaz, bu kadar basit. Sana kızmıyorum. Zekânı kullanarak çıkarlarına uyan bir plan yaptın sadece. Bu konuda bir şey duymak istemiyorum artık."
Gitmek için bir adım attığımda önüme geçti. "Özür dilerim," diye mırıldandı saçlarıma doğru. Sola doğru bir adım attım bu kez, o da benimle beraber o tarafa geçti. "Affetsen ne olur, kedicik?"
"Orada kim var?" Çalılıkların arkasındaki taş yoldan gür bir erkek sesi duyuldu. Telaşla başımı o tarafa çevirdiğimde ağaçların arasından üniformalı birinin sağa sola bakındığını gördüm. "Affettin mi?" diye tekrarladı Ilgaz adamı hiç de umursamayarak.
Uzanıp elimi dudaklarının üzerine kapadım. "Sessiz ol," diye fısıldadım. "Babam burada olduğunu öğrenirse elinden seni kurtaramam, anlıyor musun?" Babamı tanıyordum. Ilgaz'a takmıştı bir kere. Askeriyeye bir kaçak gibi girdiğini öğrenirse ona yapacağı işkenceleri az buçuk kestirebiliyordum.
"Orada kim var dedim!" Bir şarjör sesi duyduğumda telaşla sağa sola bakındım. Eğer asker buraya gelirse bizi göreceği ortadaydı. "Burada bekle ve sakın ses çıkarma," dedim Ilgaz'a. Ne zaman çıkardığını bilmediğim kürdanı ağzının içinde eveleyip gevelerken beni onaylarcasına başını salladı.
Çalılıkların arasından geçerken seslendim. "Albay Oktay Karayel'in kızı!" Düzlüğe çıktığımda yirmilerinin sonundaki rütbesini bilmediğim asker elindeki tüfeği yere indirmişti. Beni gördüğüne şaşırmış gibiydi. "Kusura bakmayın küçükhanım, bir an sesler duyunca ters bir şey oluyor sandım."
"Bahçede dolaşmaya çıkmıştım. Hak verirsiniz ki askeriye çok büyük. Burayı tam anlamıyla gezme fırsatı bulamamıştım ve gece olunca burası daha bir harika oluyor. Sizi tedirgin ettiğim için asıl siz kusura bakmayın." Hep demiştim, sanatçı camiası benim gibi yükselen bir değeri, benim gibi bir oyuncuyu kaybetmişti.
"Yine de dikkatli olmanızı öneririm, birliğimdeki askerler aylardır sadece erkeklerin arasında ve sizin de Albay'ın kızı olduğunu bilmiyorlarsa yanlış durumlar olabilir. Umarım yanlış anlaşılmamışımdır, iyi geceler dilerim," diyerek beni saygıyla selamladı.
Adam haklıydı tabi ki. Aylardır kadın yüzü görmeyen askerlerle gece vakti karşılaşmayı ben de istemezdim. Onu kibarca selamladım. Babam bu alaydaki en yetkili kişi olduğu için adamın manga ya da takım komutanı olduğunu düşündüm. Büyük ihtimal çavuş olabilirdi. "İyi geceler,"
Adam bahçeye doğru uzaklaştıktan sonra Ilgaz da çalılıkların arasından çıktı. "Ne gece ama,"
"Şimdi geldiğin yoldan gidiyor-" Cümlemi tamamlayamadan Ilgaz beni belimden hızlıca kavradı ve ağaca doğru itti. Sol elini belimden çekip parmağını dudaklarımın üzerine bastırdı ve "Şşt..." diye fısıldadı. Bu ani hareket bedenimin heyecanla kasılmasına neden olurken neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. Dibimde duran Ilgaz'dan dolayı hiçbir şey göremiyordum ve bu kadar yakınımda durması hiç iyi değildi. Parmağını dudağımdan çektikten sonra sol elini ağaca, başımın kenarına yasladı ve kulağıma doğru eğildi. "Bir misafirimiz daha var,"
Oysaki ben hiçbir kıpırtı duymamıştım. Gözlerimle sağa sola bakındığımda Ilgaz yanağıma kısa ama iç gıdıklayan masum bir öpücük kondurdu. Bu neydi şimdi? Arkamdaki ağaçtan destek almasam şaşkınlıktan bayılabilirdim. Sonra da yavaşça arkasını döndü. Yüzünde tanık olduğum ciddiyet beni hayrete düşürdü. "Kız arkadaşım ve beni neden rahatsız ettiğini sorabilir miyim asker?"
"Ben... Sadece... Üniformanız olmayınca ve askeriyede bir kız görünce..." Sadece benim yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim kumral ve zayıf asker bir bana bir Ilgaz'a bakıyordu. Beni tanımadığı ve daha önce hiç görmediği belliydi. Zaten erlerle çoğu zaman karşılaşmazdım.
"Ben Üsteğmen Sedat Korkmaz, peki sen gece vakti yatakhanende değil de burada, gizlice sigara içmeni nasıl açıklıyorsun?" diyerek askerin arkasına sakladığı şeyi işaret etti. Muhtemelen bir sigara paketiydi. "Çavuşunla konuşmam gerekecek sanırım." Ben az önce bu ülke benim gibi bir yeteneğimi kaybediyor mu dedim? Ilgaz'ın bu yeteneği karşısında şapka çıkartılırdı. Bir an ben bile onun Üsteğmen olduğuna inanmıştım.
Asker sigara paketini fırlattı. Ellerinin titrediğini fark ettim. Bir hayli korkmuştu. "Üsteğmenim ne olur..."
"Yatakhanene dön!" diye sert bir sesle bağırdı Ilgaz. Asker hışım gibi yanımızdan geçti ve bahçeye doğru adeta koşturdu. Gözden kaybolunca Ilgaz hala belimde tuttuğu sağ elini çekti. Çalının dibine eğilip düşmüş olan sigara paketini aldı. "Paket doluymuş, bu askerler çok fena," diyerek sırıttı.
Az önce neler olup bittiğini yeni yeni idrak ederken, "Ya bizim hakkımızda konuşursa?" diye sordum. Albay'ın kızı askeriyede gece vakti bir adamla ağaç dibinde...
"Saçmalama, seni tanımadı ile. Baksana üsteğmeni bile tanımıyor. Kaldı ki Albay'ı ve onun kızını tanıyacak. Zaten onu Çavuş'a söyleyeceğim diye ödü patladı, bir üsteğmeni ispiyonlayabileceğini sanmıyorum."
Ilgaz'ın rahat tavrı biraz olsun beni rahatlattı ve ağacın dibinden çekilip tekrar etrafı kolaçan ettim. İyice paranoyak olup çıkmıştım. "Buraya nasıl girdin bilmiyorum ama aynı şekilde kimseye görünmeden artık git."
"Pekâlâ, bu gece için daha fazla şansımı zorlamayacağım. Ama yarın sabah kaçmana izin vermeyeceğim."
"Hı hı," diye geçiştirdim. Başka bir askere daha yakalanmak istemiyordum.
Elini ceketinin içine attı ve kasete benzer bir şey çıkardı. "Bu arada... Bu senin," diyerek kaseti bana uzattı. Üzerinde "Bebeğim, Arya'ya" yazıyordu. Kaseti evirip çevirdim fakat bir anlam çıkaramadım. İçinde bir Cd vardı. "Bu ne? Doksanlardan kalma karışık kasetlere benziyor,"
"Biliyor musun bilmiyorum fakat babamla bu eve taşındığımızda odanın birinde eski kiracıların bıraktığı bir koli vardı. Ev sahibi bize atabileceğimizi, eski kiracının öldüğünü söyledi. Babam o odada kalıyordu ve koliyi atmak istemedi. Eski kiracının sen olduğunu söyledikten sonra bu koli aklıma gelmedi. Çünkü o odaya mecbur olmadıkça girmiyorum, babam öldüğünden beri kapısı kilitli. Her neyse bugün bir anda aklıma geldi ve senin o kolinin sahibi küçük kız olduğun aklıma dank etti. İçinde senin ismine yazılmış bir kaset olduğunu görünce sana vermek istedim. Bir tür barışma hediyesi,"
Hala kasete bakarken ne diyeceğimi bilemedim. Sanki sesimi kaybetmiş gibiydim. Aklıma bir tek anneannem geliyordu. Anneannem bir öğretmendi ve cd, kaset gibi şeyleri doldurmayı biliyordu. Ama öleceğini bilmiyordu ki. Öldüğünde elli dört yaşındaydı ve yayayken alkollü bir aracın ona çarpması sonucu ölmüştü. Bana veda etmek için zamanı yoktu ve eğer veda etseydi bile mektup yazmayı yeğleyeceğini biliyordum.
"Teşekkür ederim," dedim neden sonra. İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Bu kaseti annemin bırakmış olabileceği ihtimali dizlerimin bağını çözmeye yetmişti.
"Koliyi istediğin zaman alabilirsin," dedi Ilgaz. Fakat almak isteyeceğimden emin değildim. Geçmişle yüzleşmek, kapalı kapıları tekrar açmak... Bunu istediğimi sanmıyordum. Fakat ben mahalleye dönmekle o kilitli kapıların hepsini birer birer açtığımın henüz farkında değildim.
***
Cd'yi kasetin içinden çıkarırken ellerimin titrediğini fark ettim. Kasetin kapağında küçük küçük yıldızlarla kaplı bir resim vardı. Üzerindeki oldukça küçük yazılmış tarihi fak edince titrek bir nefesi dudaklarımdan dışarı bıraktım. 16.11.1996
Bu tarihte sadece üç haftalık bir bebeğim ve annem henüz hayatta.
Cd'yi, Ömer'den aldığım laptopa taktığımda çalıştırıp çalıştırmayacağından emin değildim. Neticede yirmi yıllık, eskimiş bir cd...
Birkaç saniye sessizce bekledim. Ekranda beliren klasöre tıkladım. Ve bilgisayar cd'yi oynattı.
Sırtımı yatağın başlığına yasladım ve koyu mavi battaniyeyi üzerime çektim. Güçlükle yutkunmaya çalışırken ekranda sarı dalgalı saçları omuzlarından dökülen, yeşil gözlerinin ışığı sönmüş, gözaltlarındaki çökükler göze çarpan, solgun tenli genç bir kız belirdi. Annem.
Kasetin tahmin ettiğim kişiye ait çıkması farklı duygular hissettirdi. Panik, acı, hüzün, telaş...
"Merhaba Arya," diyerek ekrana kocaman gülümsedi. Avcumun içinde tuttuğum battaniyeyi biraz daha sıktım. Sesini daha önce hiç duymamıştım. Hep bir hayaldi benim için daha önce. Hiç gerçekleşmeyecek bir hayal... Sesini duyacağımı ömrüm boyunca düşünemezdim. Ama şimdi karşımdaydı. Fotoğraflardan daha gerçekçiydi kuşkusuz. İnce ama berrak bir ses tonu vardı.
"Şu an daha üç haftalık bir bebeksin ve beşiğinde mışıl mışıl uyuyorsun. O kadar güzelsin ki... Minicik ama olağanüstü... Anneannen tıpkı benim bebekliğime benzediğini söylüyor. Bu yüzden büyüdüğünde de bana bir hayli benzeyecekmişsin." Duraksadı, bu kez gözlerinde bariz bir hüzün belirdi. Bir an için kucağına düşen ellerine baktı, sonra tekrardan kameraya çevirdi gözlerini. Tebessüm etmeye çalıştı ama başarılı olamadı. Battaniyeme biraz daha sokuldum. "Ama sanırım ben göremeyeceğim,"
Sesinde duyduğum acı beni bin parçaya böldü. Gözlerimi yumup sıktım ve gözlerimden akmak için direnen gözyaşlarıma izin vermiş oldum. "Elimde olabilseydi seni bir an için bile yalnız bırakmazdım bebeğim, o kadar küçüksün ki... Bu hayatla nasıl tek başına mücadele verirsin anlamıyorum. Ben olmadan..." Duraksadı. "Baban olmadan,"
"Keşke... Keşke seninle daha fazla zamanım olabilseydi. Sanki daha önceden hiç yaşamıyormuşum gibi hissediyorum. Seni kucağıma aldığımda asıl hayatın bu olduğunu anladım. Bu öyle büyük bir duygu ki aşk bile sönük kalıyor yanında. Bambaşka bir şey... Sanırım beni en iyi anne olduğunda anlayacaksın,"
Bir yaş daha düştü tutunduğum battaniyeye doğru. Biraz daha sıktım battaniyeyi, yaşadığım acıdan kurtulmak istercesine. Annem öyle çaresizdi ki, ben şu an öyle çaresizdim ki. Sanki dünyadaki tüm renkleri getirip çaresizliği boyamaya çalışsalar o siyaha olan düşkünlüğünden vazgeçmeyecek gibiydi. Çaresizlik dipsiz bir karanlıktı. Boğuyordu. Boğuluyordum.
"Fazla zamanım yok Arya, doktorlar çok zor bir doğum olduğunu söylüyorlar. Onlara göre doğumda ölmemem bile bir mucize. Bence bu ikimiz için verilmiş kısa da olsa paha biçilemez bir vakit. Kokunu doya doya içime çekebileceğim, bunun için o kadar çok şükrediyorum ki."
Solgun ve çökmüş yüzünde sımsıcak bir gülümseme belirdi. "Bunu neden çektiğimi sorarsan... Geriye benden sana bir şey kalsın istedim. Sahip olamayacakların o kadar fazla ki... En azından küçücük de olsa bir şey verebilmek istedim sana. Geri dönmeyi ve her zaman yanında olabilmeyi vaat edemem sana. Çünkü bu elimde değil, keşke olabilseydi. O zaman bir an için bile ayırmazdım minik bedenini göğsümden."
Gözlerinden birkaç damla yaş çenesine doğru süzüldü. "Ama insan sevdiği biriyle sona geldiğinde keşke biraz daha fazla zamanım olsaydı diyor." Ah, bunu benden iyi kimse bilemezdi. Hıçkırmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. "Fakat bazen hiç ummadığın birisi hayatını değiştirebiliyor Arya. Baban beni terk ettiğinde hayatımdaki mucizenin sen olduğunu asla bilemezdim. Ama sen benim mucizemdin. Bir gün sen de kendi mucizenle tanışacaksın. Bir gün o kişi gelecek ve sen isminin anlamına yakışır bir şekilde operanda kendi başına şarkını söylerken elinden tutacak Arya ve operandaki bu yalnızlığa son verecek."
Odamın kapısı tıklatıldığında elimin tersiyle gözlerimi sildim ve henüz bitmemiş olan cd'yi çıkardım. Zaten daha fazla izleyemeyecektim de. "Gel," dedim titrek ve çatallı bir sesle.
Kafamı çevirdiğimde odanın kapısı açıldı ve babam kapıda belirdi. "Bu gece bir daha görünmedin. Yatmadan bir görmek istedim, iyi geceler dilemek için."
Ağladığımı anladığında tereddütle odanın içine birkaç adım attı. "Gelme baba," dedim gözlerimin altını silerken. "Sadece annemle ilgili bir rüyaydı," Laptopu kapatıp komedinin üzerine koyarken babam olduğu yerde kaldı ve sadece "Ya," diyebildi.
Başımı salladım ve battaniyeyi üzerime örtüp kafamı yastığa koydum. Babama arkamı dönerek yana doğru yattım. Bana söyleyeceği hiçbir şey olmadığını biliyordum. Ne söyleyebilirdi ki? Saniyeler sonra kendine gelmiş olacak ki, "İyi geceler," diyerek odadan çıkmak için yeltendi. Arkamı dönmeden ona sormak istediğim soruyu sordum. "Onu neden terk ettin baba? Hiç sevmemiş miydin?"
Belki bir dakikaya yakın cevap vermedi. Orada öylece dikildiğini anlayabiliyordum. Arkam dönüktü ama gitmediğini anlamıştım. En sonunda adım seslerini duydum ve kapının gıcırtısını işittim. Hayal kırıklığıyla gözlerimi kapadım ve bir yaş yastığıma süzüldü bu kez. Battaniyenin içine babam görmesin diye attığım cd ve içine yerleştirdiğim kaseti alırken babamın sesini duydum. "Sevdim,"
Sesi bir hayli kısık çıkmıştı fakat yine de duymuştum. Arkamı dönmek için yeltendiğimde kapıyı ardından örttü. Beni yine cevapsız sorularla bir başıma bıraktı. Cd'yi bir daha ne zaman izlerim bilmiyordum. Ama Ilgaz belki de elime hiç ulaşmayacak olan şeyi bana vermişti. Annemden geriye kalan tek şey. Telefonuma uzanıp ona mesaj attım.
"Affedildin."
Sadece saniyeler sonra telefonum çalmaya başladı. Mesajımı görür görmez beni aramıştı. Açıkçası açmak istemiyordum, konuşmaya halim yoktu. Fakat sesini duymak istedim, birilerine ihtiyacım vardı belki de. Bana verdiği bu kaset benim için hiçbir değerle kıyaslanamazdı. Ilgaz, bana annemin sesini, görüntüsünü, kısacık da olsa bana annemi verebilmişti.
"Demek affedildim?" Telefonu açtığımda erkeksi ve tok sesi kulağıma doldu. Sesi oldukça memnun ve neşeli çıkmıştı.
"Şansını zorlama istersen," dedim bir esneme eşliğinde.
"Tamam, tamam sadece emin olmak istedim." diyerek güldü. Benim de dudaklarımda bir gülümseme oluştu ister istemez. Bu gece askerlere yakalanmamak için epey bir çaba harcadığımızı hatırladım. Hala neden bir askeriyeye girme riskini göze aldığını anlamıyordum. "Teşekkür ederim," Duraksadım. Kasete baktıktan sonra devam ettim. "Kaset için,"
"Senin olanı sana verdim sadece," Bir süre konuşmadık. İyi geceler dileyip telefonu kapatacakken, "Doruk'a Feray söylemiş de yarın İstanbul'a dönüyorlarmış, sen de onlarla gidiyor musun? Yoksa kalacak mısın?"Diye sordu. Ilgaz'ın sesindeki tereddüdü fark etmiştim. Babama göre onunla gidecektim. Aslında bugün öğrendiklerimden sonra ben de arkama bile bakmadan gitmeyi düşünmüştüm. Avcılar, Murat Atahan, Özge'nin söyledikleri,intikam... Hepsi çok fazlaydı.
Ama burası, eskiden olduğum mahalle, arkadaşlarım... Bir şekilde ait hissetmiştim kendimi buraya. Sonrasını bilemezdim, hiçbir zaman kesin konuşmak mümkün değildi. Fakat bazı soruların cevabını alana kadar gitmeyecektim. Benim mucizem bu kasabada olabilir miydi? "Sanırım biraz daha buralardayım," diyerek gülümsedim. Telefonun ucundan Ilgaz'ın verdiği nefesi duydum. Sonra da gülümsemesinin sesini. "İşte bunu duyduğuma sevindim, kedicik."
Şuraya bu bölümde en sevdiğiniz şeyi yazar mısınız? :)
Görüşene dek, hoşça kalın.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro