55.BÖLÜM
Bol yorumlarla birlikte, keyifli okumalar diliyorum...
Bölüm Müziği; Bu kez siz seçin ve dinlediğiniz müziğin ismini buraya bırakın.(Bakalım kim ne dinliyor?)
♡♡
....
"Kırılan Kalemin Keskin Tarafından Avuçlarım, Damlayan Kanımı Mürekkep Yapar, Yine De Kaderimi Baştan Yazarım..."
Basitleştirilmiş bir çok duygular vardır şu dünyada. Nefret, öfke, kırgınlık, mutluluk, sevgi ve aşk. Bunlar sadece akla gelenlerden birkaçı. Mesela sevmek; kimine göre unutulan bir duygu, ona kıyasla aşk daha baskın geliyor. Çünkü aşk, sevginin bir parçası olarak biliniyor. Hatta daha üstünü. Öyle de zaten. Herkes sevebilir birilerini, ama herkes aşık olamaz. Aşk bir defa çarparak kalbi titretir, sonra başını alıp giderdi. Asi bir dalga gibi engel olamazsınız hiç bir şekilde ona. Bak yine oldu, sevmek diye başlayıp aşka geldi düşüncelerim. Bir sebebi yoktu bunun. Aniden aklı fethediyor, hakimiyeti eline alıyordu. Hâlbuki ben, sevmek ne demek diye düşünüyordum.
Sizce sevmek ne demek?
Bence aşktan daha önemli. Aşk iki taraflı, karşılıklı bir duyguyu temsil ediyor ya hani; bence tek taraflı sevmekte güzel, karşılık beklemeden. Kim bunu becerebilir ki? Dünyada rast gelebilecek bir şey değil belki ama ben hissediyorum; tadında kalan bir sevgi, aşkın en güzel hali. Yıllar geçse de üzerinden, tek bir karşılaşma ile o kıpırdaşan yürek kendini gösteriyor ise, bilki bir şeyler hala yerini koruyor. Var olan sevginin temeli karşılık beklemeden içinde yaşatmaktır.
Bunları neden düşündüğüme gelirsek, buram buram kokan özlem içerikli, Miraç'ın kendine has teninin kokusunda kaybolmamın şerefiydi sebep ve o şeref bana aitti. Basitleştirilmiş bir duygu daha belirdi yüzümde. Mutlulukla gülümsemek. Bir insanın yüzünde bir tebessüm oluşuyorsa eğer onu rahat bırakın. Öyle ki bu dünyada gülümsediğin kadarın tonlarca katı, döktüğün gözyaşına aitti. Üzmeyi bir kenara bırakıp, gülümsemeyi ve gülümsetmeyi öğrenmeli insan. Ondan sonra gerisi gelirdi zaten. Sevginin en başında yer almıyor mu bir gülüş. O gülüş ile parlayan gözler, cıvıldayan kuşlar, kırmaya korkan narin dokunuşlar. Sonrası... Sonrası mutluluk işte.
Sanırım bugün düşüncelerim hislerimle birlikte çok iyiydi. Kendimi öylesine iyi ve hoş hissediyorum ki yüzümdeki tebessüm bozulsun istemiyorum. O yüzden sığındığım sert göğsünden yukarı kayarak yüzümü Miraç'ın sıcacık boynuna gömdüm. Kaç saat oldu biz uyuyalı bilmiyorum ama kendimi fazlasıyla dinç hissediyorum. Fazla dinlenmiş gibi. Uyanmıştım ancak gözlerimi henüz aralamadım. Kıpırdanmamdan mı uyandığını bilmediğim Miraç'ın belimdeki eli hafifçe kıpırdayarak hareket etmeye başladı. Okşar gibiydi ve diğer elini de saçlarımın arasından geçirdi. Alnıma değen çenesinden ötürü yutkunduğunu hissettiğimde burnumu biraz daha tenine değdirerek kokusunu derince soludum ve yavaşça gözlerimi açtım.
Sessizliğin hakim olduğu hasta odasında ve hasta yatağında sarmaş dolaş ikimiz anın tadını çıkarıyorduk. Çok şey yaşamış ve birbirimize olan kızgınlıkla birlikte kırgınlıkların bize uğrattığı hasretlik ile geçmişi yok sayıyorduk. Ya da tamamen ben bunu öyle yapıyordum. Miraç'ın her an bir şey diyeceğini bildiğimden konuşmuyordum ve biliyorum ki konuştuğum an o devamını getirecekti. Sadece ilk başlatanın ben olmamı istiyordu. Ne yaparsa yapsın, geçmişe ait tek bir konuşma olmayacaktı aramızda. Bunu istemiyorum, aramızdaki bu büyü bozulsun hiç istemiyorum.
"Uyandırdım mı?" Diye mırıldandım uykulu bir sesle. Boynuna sarılı olan elim kayarak kulağına doğru süzüldü ve kulağının arkasındaki saçlarıyla oynamaya başladım.
"Hayır, uyanıktım."derken derin bir nefes aldı ve dudaklarını alnıma bastırdığında gözlerim huzurla kapandı. "Ama çok rahat bir uyku çektim."diye fısıldadı derin bir şekilde. "Ne zamandır böylesine güzel bir uykuya hasrettim. Kendimi iyi hissediyorum."
"Ben de,"dedim mırıltıyla daha çok boynuna sokularak. "Miraç..."
"Efendim güzelim."
"Bunu sana kim yaptı biliyor musun? O mesajı atan kişi ve seni vuran adam,"gittikçe sesim kısılmaya başladığında Miraç'ın kasıldığını hissettim. "Aslında beni vuracaktı."
"Düşünme sen,"dedi kollarıyla beni daha çok sıkı sıkıya sararken. "Bilmiyorum kimdi ama bulacağım. Bu işin peşini asla bırakmam. Ayrıca,"derken hafifçe kafasını yastıktan ayırıp bana bakmaya çalıştığında ona yardımcı oldum. Kafamı gömdüğüm yerden ayırıp sol dirseğimin üzerinde doğrulduğumda yüzüme dağılan saçlarım arasında onu görmeye koyuldum. Benim doğrulamam ile birlikte başını yastığa tekrar bıraktı ve bir eliyle yüzümdeki saçlarımı kulağımın arkasına doğru yönlendirirken gece karası gözlerini, gözlerime dikti.
"Yine olsa, yine yaparım. Senin için..." Yüzüme düşen bir tutam daha saçımı kulağımın arkasına yerleştirerek elinin tersiyle yanağımı hafif dokunuşla okşamaya başladı. "Senin için ölümü göze alırım. Tek bir an düşünmem."
"Deme öyle şeyler."
"Demekle kalmam, şu an sık kafana desen andım olsun bir saniye beklemem." Başını iki yana salladı. Gözlerindeki hüzün bulutlarına rast geldiğimde yüreğimde bir acı hissettim. "Ben sana çok acı çektirdim. Hak etmediğin sözler sarf ettim. Allah benim belamı versin... Kırılası ellerim sana hep sert yaklaştı. Sen... Sen ise, nasıl affedebiliyorsun beni? Ben kendimi affedemiyorum. Hiç bir zaman da affetmeyeceğim."
Kaşları çatılmış içinden kendine küfürler yağdırdığına yeminler edebilirdim. Öyle hüzünle, öyle pişmanlıkla bakıyordu ki, onu affetmemek elde değildi. Sanki şu an öl desem ölecek gibi, git desem çekip gidecek gibiydi. Aşk da bu demek değil miydi? Gerektiğinde affedebilmektir. Ayrıca Miraç'ın normal olmadığını biliyorum ve tâbii ki hastalığı yaptıklarını örtmez ancak yaptıklarına olan pişmanlığı, dilediği af ve kendi içinde yaşadığı acı bunu örtebilirdi. Ben onu seviyorum. Hem de çok, ama saklı kalan geçmişin tozlu kapağı artık aralanmıştı ve bunun burda kalacağını sanmıyorum. Bir şekilde bedeller ödenecek ve bunun kimin kime yapacağı bilinmez bir denklem olarak ortada duruyordu. Geçmişte yapılmış bir çok hata vardı, acı vardı, kaybediş, yıkılmışlık vardı ve tüm bu olanları sadece mutluluk silebilirdi. Bu yüzden dolan gözlerimi umursamadan gülümsemeye çalıştım ve göğsünde duran bir diğer elimi onun bana yaptığı gibi yanağına yerleştirdim. Onun acı çekmesi beni mutlu etmezdi. Ben onu seviyorum ve affediyorum. Neden onun acı çekmesini görmezden gelip kendimi de onunla birlikte üzeyim ki? Bunun bana bir faydası olmayacaktı. Yine de bunu onun bilmesine gerek yok öyle değil mi?
"Dur orda bakalım koca oğlan,"dedim sahte bir kızgınlıkla kaşlarımı çatarak. "Seni affettiğimi de nereden çıkardın?" Yanağında duran elimi hafif hafif oynarken bir an ufak bir tokat attım, gözlerimi bir yılan misali kısarak koyu harelerine diktim. Onun ise yaptığıma karşılık verdiği tepki şaşkınlığa karışan bir donukluktu. Ona tokat atacağımı kesinlikle beklemiyordu. Ama çok hafif olduğundan olsa gerek sinirlenmedi bile. "Yaptıklarının bedelini misliyle ödeyeceksin!"
Yediği hafif tokatın şok etkisi mi yoksa söylediklerime mi bu denli şaşırdı bilmiyorum ama gözlerindeki o hüzün duygusu parçalanarak toz bulutu halinde yok olmaya başladığında mutlulukla gülümsedim. İstediğim tam olarak buydu işte. Onun, zihninde kendine yaptığı eziyete bir son vermiştim. Bunu istemiyordum. Ona zarar verecek biri varsa o kişi şu saatten sonra ben olmalıyım ve bunu da dile getirip onu korkutmak istemedim. Galiba ben de normal değilim.
"Kapımda sürüm sürüm süründüreceğim seni. Ayaklarıma kapanacak, beni affet diye yalvaracaksın. Kapımda sabahlayacaksın ama ben... Seni asla affetmeyeceğim." Şaşkınlığı üzerinden attığı vakit söylediklere karşın meydan okuyan bir tavırla gözlerini kıstı.
"Abartma istersen."
"Hayır, abartmıyorum. Bunu yapacaksın."
"Hayır, abartıyorsun."
"Abartmıyorum!"
"Abartıyorsun."
"Abartmıyorum dedim!" İşi inada sürüklüyordu. Böyle giderse kesinlikle yaptıracağım söylediklerimi. Aklımı okumuşcasına birden pes etti.
"Tamam..." Dedi uzatmayan bir bakış atarak elini yanağımdan ayırdı ve iki elini teslim olurcasına hafifçe bana doğru tuttu. "Ne yaparsan yap kabulüm. Yalnız..." Kaşlarımı kaldırarak ima barındıran bakışlarına anlamsızca baktım.
"Ne?"dedim ters ters. Kısık gözleri bir an aşağı doğru kayarak dudaklarıma değdi sonra tekrar gözlerime çevirdi. O gözlerinde bir an ateşi görür oldum.
"Bu süre içerisinde dudaklarından mahrum kalacak mıyım?" Yüzüm kızarmaya başladığında kızgınlıkla ona baktım. Ama farkettiğim bir şey oldu. Başka bir şey söylemek istedi sanki ancak son anda vazgeçti. Ya da ben öyle anladım, bilmiyorum.
"Miraç!"dedim sitemle.
"Ne var?" Derken elini çeneme dokundurdu ve ordan kayarak enseme yerleştirdiğinde yüzüm ona doğru yaklaşmaya başladı. Gözlerim bir an dudaklarına değdiğinde kenarında beliren çok ufak bir kıvrıltı onun tebessümüne gebeydi. Ve o gün gelecek büyüyecekti biliyorum.
"Yapma, biri gelecek şimdi."dedim fısıltılı bir sesle.
"Umrumda değil." Gözlerimiz artık birbirine değmiyordu. ikimizin de odak noktasında farklı bir detay olduğundan zihnimizde uçan kelimelerin ucunda tutup sallanıyor gibiydik. O kelimelerin derinliğinde gizlenmiş olan özlem ikimizi de peşinden sürüklüyordu.
"Benim umurumda."
"Karımsın sen benim, kime ne bundan?" O an zihnimde tek bir cümle oluştu. Dudaklarımız birbirine sürtünürken karışan soluğumuzun arasına karıştı son kez sessizce olan yakarışım.
"Kocamsın sen benim,"dedim ufak bir öpücüğün ardından. "Kime ne bundan?"
Hasretlik kokan bir buse tüm bağı koparıp atmıştı sanki. Miraç ensemden bastırarak beni dudaklarına esir kıldığında bundan memnun kaldım ve karşılık verdim. Bir eli ensemde saçlarımın arasında kayıp giderken diğerini belime dolamıştı. Benim elim ise biri yanağında duruyordu sakallarını okşuyor, diğeri ise dirseğimin üzerinde doğrulduğumdan dolayı omuzundan destek alıyordu. Karışan soluğumuz aramızda kesilen bir anlaşma gibiydi. Ben onu, o beni bir bakışıyla ve bir dokunuşuyla anlıyor ve çözüyorduk. Tabi bu bizim neyi ne kadarına verdiğimiz izine bağlıydı. Onun beni kendine çekip öpmesi verdiği bir sözdü. Bundan sonrasını kendini affettirmek için vereceği çabayı gösterirken, benim ona karşılık veriyor olmam onu affetmeye razı olduğum gerçeğiydi. Anlayabilmek mümkün mü bilemem ama şu an bunu düşünmek istemiyordum. Düşünmek istediğim tek şey Miraç ve onun sıcak dokunuşları.
"Oha! Yuh! Abi hiç vakit kaybetmeyin!" Duyduğumuz sesin ardından hızla geri çekildik. Başımı çevirip baktığımdaysa gelen kişiler ile utançtan yerin dibini boylayacak reddeye geldim. Ve sözleri. Bakışlarına eşlik o sözler ile kulaklarım uğuldadı. "Zeliş'ciğim, sen de hiç az değilmişsin. Adamın üzerine çıkmışsın. Hasta adamın tepesine binseydin bu ne hal?"
Utançtan konuşamazken yaşadığım şaşkınlık ile birlikte ani bir hızla kalktım yataktan. O hızla bir anlık sarsıntı bile geçirdiğim oldu. Yüzüme akın eden yakıcı sıcaklık vücudumda gezen kanın emaresiydi. Yutkunmaya çalıştığım vakit Miraç'ın öfkeden deliye döner haline rast geldim.
"S*ktirme lan çeneni. Yine ne işiniz var burada?" Evet güzel anların katili olan Doğan ve yandaşları mı demeliydim bilmiyorum, Emre ve Dila ile birlikte buradaydılar. Emre sessizliğini koruyor olsa da bakışlarında denk geldiğim ifadelerini gizleyemiyordu. Dila ise bunu gizlemekle hiç uğraşmadan doğruca gözleriyle ve imâ ile seğirdiği dudaklarıyla belirtiyordu.
"Ne demek ne işiniz var?"dedi Doğan dehşet saçan bir ifadeyle. "Adama bak ya. Kaç gündür biz burda k*çımızı yırtalım, uykuyu unutalım, soğuktan donalım. Kendisi burada, sıcacık yatağında huzurla uyusun diye hastanede gözcülük yapalım adam, bize ne işiniz var burda desin! Tamamen nankörlük bu!"
"Doğan!"
"Ne Doğan? Uykusuzluktan şurada düşüp bayılacağım! Benim gibi bir adamın göz altlarında morarma oldu. Bak bak, gözlerime bak şiştiler! Tâbi ne bakacaksın, az önce doya doya birilerinin dibine kadar girip gözlerinin içine içine bakıyordun. Yetmiyor, dudak dudağa girmiş dünyadan terk-i diyar etmiştiniz! Bir de ben varım bu dünyaya masum kalan. Ayaklarım desen, koptu kopacak! Ama ne işimiz var burada değil mi? Alındım abiciğim, çok alındım..."
"Ne anlatıyor bu yine Emre?" Bezginlik içinde yerinden doğrulmaya çalıştığında hafif yüzü buruştu. Canı yanmış olmalıydı.
"Hiç palavra yapma abiciğim, karın az önce tependeydi canın yanıyor gibi bir halin yoktu?" Doğan tekrar patavatsızlığını gösterdiğinde söyledikriyle gözlerim irileşti.
"Emre!"diye sertçe konuştu Miraç, ancak karanlığa gömülen gözleri uyarır gibi Doğan'ın üzerindeydi. Doğan ise o bakıştan ne anladı bilmiyorum ama anında ağzının payını almış bir ifadeyle ennihayetinde koltuğa kıvrıldı hızla.
"Abi, Doğan genelinde abartıyor olsa da,"derken kısa bir an Doğan'a baktı. "Bazı cümleleri doğru. Dün biz hastaneden çıkıp gidiyorduk ancak benim içim rahat etmedi. Sonuçta düşman uyumuyor. Ben burda kalacağımı söylediğimde Doğan da kendini bir nevi mecbur hissetti."
"Ne mecburu lan. Ben kendim kalmak istedim. Yorgan bile getirecektim izin vermedin." Emre başını iki yana sallayarak tekrar Miraç'a döndü.
"Eh, Doğan ve ben kalınca Dila ben de kalacağım diye tutturdu. Anlayacağın bahçede sabahladık. Hatta sabaha karşı geldik uyuyordunuz diye rahatsız etmeyelim dedik, kantine kahvaltı yapmaya indik."
"Belki sizde uyanıp yersiniz diye size de getirdik birşeyler. Geri döndüğümüzde bir de ne görelim!" Doğan ilk odaya girişindeki o dehşeti yaşayan bir ifadeyle elini ağzına kapattığında Dila kendini tutamamış olacak ki kahkaha atmaya başladı. Utançtan konuşmazken yaşadığım hisle birlikte Miraç'a baktım. Hepsi onun yüzünden oldu. Yapma deneme rağmen öptü beni! Kaşlarımı çatmış ona bakıyor olduğumu farkettiğinde kısa bir an benden çekindiğini hissettim. Çünkü bakışlarıma rast geldiği an hızla başını çevirdi.
"Oğlum kapıya adam dikseydiniz. Bunu da ben mi akıl edeceğim?"
"Bak o benim aklıma niye gelmedi ya?" Doğan ciddi ciddi elini çenesine yerleştirip düşünmeye başladığında Miraç, onun bu söylediğine inanamayarak gözlerini belertti.
"Hazır hastanedeyken, şu çocuğu dövsem nasıl olur." Bunu söylerken bile yavaş yavaş yataktan kalkmaya başlıyordu. Durumu çakan Doğan yüzünde sevimli olduğunu düşündüğü sırıtma ile ufaktan ufaktan odadan sıvışmaya koyuldu.
"Imm... Benim işim vardı ya. Evet! Çok işim vardı. Ben gidip biran önce onu halledeyim."
"Kaçma lan! Gel buraya!" Miraç'ın yarasından dolayı ağır hareketleri dolayısıyla Doğan'a yetişemeden odadan tüymesi ile istemsizce gülmeye başladım. Benimle birlikte Emre ve Dilâ'nın gülüşleri ile canlanan odada Miraç ile tekrar tekrar göz göze geldik. Ve anın getirisi ile birden içimde bir dilek oluştu.
Lütfen bu son olmasın...
* * *
"İyi olmana sevindim evlat. Seni en son gördüğüm halinden pek iyisin." Sami amca oturduğu sandalyeden gözlerini bana çevirip gülümsediğinde karşılığını verdim.
"İyiyim ihtiyar. Bize bunu yapanı bulduğumda çok daha iyi olacağım."
Sabahki olayın üzerinden saatler geçmişti. Öğlen güneşi tepede yansırken Sami amca Miraç'ı ziyarete gelmişti ve onu ayakta görmek mutlu etmişti. Miraç kendini iyi gösteriyor olsa da bedenine iki kurşun aldı ve zorlu bir ameliyat geçirmişti. Hastaneden çıkmak için kendini iyi gösteriyordu ancak onun tam olarak iyileştiğinden emin olmadan buradan çıkmasına izin vermeyeceğim ve bu inadımı farkettiğinde daha da huysuzluk yaratmaya başladı. Doğan ve Dila sabah olanlarla bir hayli dalga konusu yapmışlardı beni. İki kardeş bir olmuş benimle oyun oynuyorlardı. Aralarında kopan o kopukluğu benim üzerimden yürüyerek yok saymalarına karşın sonunda onlara kaba olsa da Miraç cevap vermiş ve onları koymuştu. Emre ise gitmek istemese de Miraç'ın zoruyla gitmişti ancak gitmeden kapıya iki iri yarı koca adam dikmişti. Güvenlik için olsa gerekti ve Miraç bu kez atılan kurşunların hesabını almadan duracak gibi değildi. Doğruyu söylemek gerekirse korkmuyor değilim. Ona bir şey olacak korkusu yüzünden ben huzursuz oluyordum. O anları tekrar yaşamak istemiyordum.
"Kim olduklarını biliyor musun?"
"Hayır."
"Peki nasıl bulmayı düşünüyorsun?" Miraç'ın bir an bana kayan bakışlarıyla birlikte sessizlik olduğunda, oturduğum yerden kalktım ve gerginlikle gülümsedim.
"Ben kantine iniyorum bir şey istiyor musunuz beyler?"
"Yok kızım, sağ ol."diye söylenen Sami amcadan gözlerimi ayırdım ve Miraç'ın üzerimde olan bakışlarına karşılık verdiğimde başını iki yana salladı.
"Çabuk gel." Dedi sadece.
"Tamam,"diyerek odadan ayrıldım. Kapıda bekleyen adamlar o an ürkütse de beni sonradan durumun vahimliği aklımda canlanmıştı. Benim kapıdan çıkmam ile birlikte başlarını farklı yönlere çevirdiler. Kaşlarımı kaldırarak kısa bir an duraksadım ancak zihnimde canlanan cümlelerle başımı iki yana salladım. Bunun arkasında muhtemelen Miraç'ın olduğu aşikardı.
Kantine inmeye koyulmak için kapıdan bir adım uzaklaşmıştım ancak ardından duyduğum kısık ve boğuk ses ile birden adımlarım kesildi. Kapı ardından Miraç'ın olduğu odadan gelen sese kulak kabartmak için istemsizce attığım adımı gerisin geri yerine getirdim ve olabildiğince içeride ki sesi duymaya çalıştım. Garip olan şuydu ki; onları rahat konuşması için yalnız bırakmak isterken içerden çıkmam ile kendi adımı tesir eden cümle beni çıkmaza sokmuştu.
"Zeliş kızımda bir değişiklik var." Dedi Sami amca. Başımı kaldırıp korumalara baktığımda kesinlikle bana bakmıyor oldukları beni daha da rahat bir hale geçirdi. Her ne kadar yaptığım şeyi farkediyor olsalar bile başlarını çevirip bakmıyorlardı.
"Nasıl bir değişiklik?"
"Bilmiyorum, ama gözlerinde yatan bir şey var. Çok garip. Sanki, bir heyecan mı desem, ya da... Ne bilim, neyse boş ver sen nasıl hissediyorsun?"
"Bilmiyorum,"diyen Miraç'ın sesi oldukça düşünceli çıkmıştı. "İyi gibi."
"Onu demiyorum," Sami amcanın ima barındıran bir şekilde söylediği cümle benimde kaşlarımı çatmama sebep oldu.
"Ne o zaman?"
"Karına karşı nasıl hissediyorsun? Onun farklı biri çıkmasına ne diyorsun? Ya da onu ne olarak görüyorsun mu demeliyim?"
"Yine saçmalamaya başladın İhtiyar,"diye homurdandı Miraç, ancak Sami amcanın sorduğu tüm sorular sanki benim ruhumdan akan cümleler gibiydi. Benim sormaya yahut dilime almaya çekindiğim soruları Sami amca benim için soruyor gibiydi.
"Bence tam olarak saçmalayan sensin. Eşinle oturup konuşman gereken konuları gecenin köründe kapıma dayanıp gelip bana anlatan sendin." Bir süre sessizlik oldu. Nasıl bir bakışma geçti aralarında bilmiyorum ancak uzun süren bir sesslikten sonra Miraç'ın sesini duydum.
"Demek istediğin onun Ömür çıkması bende etki etti mi?"diye hissiyatlı bir sesle sorduğunu duyduğumda boğazıma bir yumru oturdu. "İhtiyar... Bazı şeyler geç farkediliyor. Benim hayatımda bir elin sayısı kadar az insan vardı. Sırasıyla hepsinin yeri köşe köşe dizilmişti. Ama o geldi, nasıl becerdigini anlamadan tam ortasında kendine bir saray kurdu. Sesiyle büyüledi, gözleriyle canlandırdı, dokunuşuyla yüreğimi titretti. O yokken ben bencildim. Bencil insandım. Gözümü intikam hırsı bürümüştü. Tek derdim bana yapılanları ödetmekti. Sonra o bana, bir gülümsemenin bile ne kadar değerli olduğunu hatırlattı. Yolum yanlış gelebilir sana ama ben, ondan sonra kendim için değil, başkası için bedel ödetmeye başladım. Yani anlayacağın benim hayatım; Zeliş'ten öncesi ve sonrası olarak ikiye bölündü ve ben önceki hayatımdan nefret ediyorum. Belki de daha önce de böyleydi. Kendim için diyerek başkaları için savaşıyordum ancak bunu farketmemi sağlayan yine o."
"Anlıyorum."
"Hayır anlamıyorsun."diye diretti Miraç. "Ömür de, Zeliş de aynı kişi. Ne olursa olsun benim için Ömür çok fazla değerli olabilir ama ben, Zeliş'e bağımlıyım."
Burdan itibaren dinlemek bana yeterdi artardı. Duymam gerekeni duyduğum an beynimdeki saklı sandığa tüm duyduklarımı atarak yoluma gittim. Kantine indiğimde birkaç bisküvi ve içecek bir şeyler almıştım. İşimi çabuk halletmiştim ancak Sami amca ve Miraç'ı bir müddet daha yanlız bırakmak istediğimden kantindeki masalardan birine oturdum. O vakti de bir paket bisküvi ve meyve suyu içerek harcamaya başladım. Cebimdeki telefon kendini hatırlatırcasına titremeye başladığında yediğim bisküvi boğazıma dizildi sanki. Ufak bir yudum meyve suyuyla birlikte cebimde ötmekte olan telefonu çıkardım ve arayana baktım.
"Efendim Dilâ." Dedim açar açmaz bezgin bir sesle. Daha sonra pek takmadan atıştırmalığıma kaldığım yerden devam ettim.
"Ne yapıyorsun? Henüz eve geldim ve uyumaya niyetliyim ancak ondan önce seninle konuşmak istedim. Dünden beri bir türlü konuşamadık. Meraktan uyuyacak gibi değilim."
"Neyi merak ediyorsun anlamadım?." Her zamanki Dila diye geçirdim içimden. Yine takmıştı muhtemelen bir şeye. Arkama yaslanarak meye suyumdan içtim.
"Neyi acaba merak ediyor olabilirim Zeliş hanım?"
"Nereden bileyim ben, müneccim miyim?"
"Zeliş beni delirtiyorsun!"
"Bağırma bana." Dedim telefonu hafif kulağımdan uzaklaştırarak yüzümü buruşturdum. Ağız tadıyla bir şeyler yiyemiyorum!
"Delirtme o zaman kızım sen de beni. Neyi merak edeceğim tabi ki bebeği. Ne yaptın, söyledin mi Miraç'a? Ne tepki verdi? Ay kesin heyecandan bayılmıştır. Pat diye söylemedin değil mi? Kızım alıştıra alıştıra yaptın umarım?"
Yediğim lokmalar bir bir mideme oturdu birden. Yutkunamadan zorlukla nefes almaya çalıştım. Elimde telefon öylece kalakaldığımda zihnime darbe savuran Dilâ'nın cümleleri deprem etkisi yaratmıştı. Varlığını unuttuğum bir gerçek yüreğimden aşağıya akmaya başladığında kesilen soluğum zihnime sinyaller yolluyordu. Çaresizlik içinde susmak böylesine can yakmazdı.
"Söylemedin değil mi?"diye mırıldandı telefonun diğer ucundan Dila. Sessizliğimden aldığı yanıtla sesli bir soluk verdiğini duydum. Yüreğimi tekleyen bir serzeniş kelimelerin ağırlığı altında acıyla yoğrulduğunda dudaklarımın arasından keskin bir soluk aldım ve o soluk diken gibi battı ciğerlerime.
"Zeliş... Neyi bekliyorsun anlamıyorum. Nereye kadar saklayabilirsin? Bunu bilmek onun hakkı."
"Biliyorum,"dedim zorlukla. Gözlerimin dolduğunu hissettim. "Ama nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. O... İstemeyecek."
"Nerden biliyorsun?"
"Biliyorum." Akın'ı evlatlık almak istediğimi ona belirttiğim zamanı anımsadım. O kadar ısrarıma rağmen kesin bir dille kabul etmemiş, yaşadığı bu hayata onu da bağlamak istemediğini belirtmişti. Kendi dünyasında yaşadığı bir hayat vardı. Düşmanlarına karşı savaştığı bir hayat, yer altında kurduğu bir dünya ve o dünyaya sığdırmak istemediği bir çocuk. Başımı salladım iki yana ve o an gözümden düşmekte olan bir damla göz yaşını çarçabuk sildim.
"Lütfen Dilâ, bu aramızda kalsın. Şimdilik kimsenin bilmesini istemiyorum."
"Ama Kenan bey biliyor sanırım. Doktorun söylediğini duymuş. Dün beni köşeye çekip konuştu. Seninle ilgili her detayı bilmek istediğini ve bunun karşılığında ne istersem verebileceğini söyledi." Sinirle solurken boştaki elim saçlarımın arasına daldı ve diplerini çekiştirdi.
"Sen ne söyledin?" Korkuyla gelecek cevabı bekledim. Beni satmış olamazdı değil mi?
"Kızım sen salak mısın? Kabul etmiş olsam sana ne diye anlatayım bunu?!" Rahat bir soluk ardından omuzlarım düştü. Yaslandığım yerden doğruldum ve dirseğimi masaya dayadım.
"Neyse işte sen onu bırak da, iyisin değil mi? Hem seninki nasıl bir hamilelik bu böyle? Ne bir mide bulantısı var, ne baş dönmesi, ne de duygusallık. Ne de-"
"Sen çok iyi anlıyor gibisin böyle durumlardan?"
"Tâbii, sen bilmiyor musun her gün dokuz doğurduğumu?" Dayanamayıp kıkırdadığımda Dila da gülmeye başladı. Bu durumla bile alay ettiğine inanamıyorum.
"Neyse kapatalım bu konuyu."dedim derin bir iç çekişle.
"Başından savabilecek bir şey değil bu unutma. En kısa zamanda bir doktora görünüp kontrol ettirmelisin kendini."
"Tamam,"dedim uzatmamasını isteyen bir sesle. "Kapatıyorum, merakınızı giderdiğinize göre uyuyabilirsiniz Dilâ hanım."
"Zevkle." Gülüp telefonu kulağımdan ayırdım ve aramayı sonlandırdım.
Düşünmek istemiyordum lakin Dilâ'nın dediği gibi bu başımdan öylesine atabileceğim bir şey değildi. Nasıl oldu, nasıl yaşandı, biz bu duruma nerden geldik bilmiyorum ama birikebilecek bir çok anı olsun istiyordum. Elim karnıma doğru gittiğinde parmaklarımın titrediğini gördüm. Orada bir canlının var olduğuna inanmak, hatta hissetmek ister gibi avucum karnıma yerleşti. Kalbim o an öyle bir attı ki, içimde yaşadığım hisle dudaklarımı sıkıca kapatarak gözlerimi kaldırıp karşıma baktım. Heyecana karışan korkuyu iliklerime kadar hissederken yutkunmakta zorlandım. Miraç'a nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ancak yaşadığım korku onun karnımdakini red etmesine bağlıydı. Eğer öyle bir şey yaparsa, onu istemezse toparlanabileceğimi sanmıyorum.
Belki de bu bizim için bir umuttu. Karanlığımıza tutulan bir ışık kaynağı. Elimize verilen kırmızı bir uçan balon misali. Sıkı sıkıya sarılmak bize düşerken, parmaklarınızın arasında duran ipi gevşekce yahut umursamazca tutmamamız gerekiyordu. Bunun bilincine belki şimdi varıyor olabilirim ama korkuyordum. Miraç'ın onu istememesinden ölesiye korkuyordum. Bu yüzden de onun iyileşmesini ve kendini toparlamasını bekleyeceğim. Ondan sonra sakin bir kafayla oturup bu durumu düşünür ve ona açıklardım. O süre zarfında da kendimce bazı kararların uygulanması için çaba sarf etmeliyim.
* * *
Hayat, bitti dediğiniz anda başlıyordu aslında. Her sonbahar bir kışı getiriyorken, yetti dediğiniz anda güzel bir bahar doğuyordu ağaç dallarında. Ufacık bir tomurcuk bile, kocaman bir çınar ağacına dönüşene kadar atlattığı badireleri yanlız o bilebilirdi. Allah ve onun arasında geçip giden bir köprü ve o köprünün dili. Bu kez son, bittim, öldüm, durdu hayat derken... Bir bakıyorsunuz sabah olmuş ve güneş doğmuş. Bu güne kadar çok kez düştüm ve bir daha asla kalkacağımı düşünemedim. Benim için günler son buldu, güneş söndü. Karanlıkta kalmış bir gölge gibi hissediyorum kendimi dediğim zamanlar oldu. Bunun bilincinde yaşadığım ızdırabı bir tek ben ve Allah bilebilirdi. Hissetmediğin duyguyu anlayamazsın derler ya hani, benim anlamayacağım bir duygu yoktu. Yüreğimin çığlıkları kulaklarımda duyulurken, insanların sağırlığı altında ezildim. Şimdi de o insanlar gibi olmamaya yeminler ettim. Her insan bir örnek benim için artık. Olumlu ve olumsuz diye ayırdığım bir örnek.
"Daldın,"dedi Miraç başını çevirip kısa bir bakış atarak. Sonra tekrar önüne döndü ve arabayı kullanmaya devam etti.
"Düşünüyorum." Derin bir soluk aldım ve başımı yasladım koltuğa. Gözlerim onu süzerken kaşlarım çatıldı.
İnatla araba kullanmak istemesini anlamıyorum. Hastanede iki gününü daha geçiren adam bu sabah tüm itirazlara kulak asmadan kaçar gibi terk etmişti orayı. Hele ki, 'Beni daha fazla burada tutamazsınız!' diye bağırması yok mu? Sanki onu kapalı bir ceza evinde tek gözlü bir odada tutsak etmiştik. Yarası şu anlık iyidi lakin her ihtimale karşı birkaç gün daha kalması için ne söylesem de kabul etmedi. Halbuki iki gün bile kalmasına şükür etmem gerekiyordu.
"Ne düşünüyorsun?"
"Hiç,"dedim omuz silkerek. "Nereye gidiyoruz?" Bu soruyu sormamı bekliyor gibi anında cevap verdi.
"Evimize."
"Ama..." Gözlerim gittiğimiz yolu bir kez daha inceledi. "Yanlış yoldan gidiyor gibisin. Ters yöndeyiz şu an."
Kasıldığını hissettiğim Miraç'ın bakışlarında bir değişiklik olduğunda anlamsızlık içinde kaşlarım iyice çatıldı. Benden gizlediği bir şey vardı. Hissediyorum.
"Miraç,"diye seslendim. Direksiyonu tutan elinin parmakları sıkılaşırken, yaslandığım koltuktan doğruldum. "Benden ne saklıyorsun? Gizlediğin şey ne?"
"Kızmazsan söyleyeceğim." Arabayı asfalt yolda kenara çekerek durdurdu ve dikkatini üzerime verdi. Bu bende gerginlik etkisi yaşattı ve Miraç bunu farkettiğinde uzanarak dizlerimin üzerindeki elimi tuttu, kendi dizinin üzerine çekti.
"Sinirlenmeyeceksin?" Daha çok emin olmak ister gibi sorduğu soruyla kaşlarını kaldırdı ve koyu gözlerini gözlerime yerleştirdi.
"Sen böyle yaptıkça... İçimde bir korku oluşuyor ve ben, böyle hissettikçe senden gelecek cevabı duymak istemiyorum."
"Kötü bir yer değil. Korkmanı gerektirecek bir yer hiç değil. Ayrıca ben yanındayım, asla korkma." Dizlerinin üzerinde tuttuğu elimi sıkıca sardı. Yanımda olduğunu söylemekle kalmayan bakışları içimi okşarken başımı salladım hafifçe.
"Küçükken yaşadığımız evimize gidiyoruz. Senin oraları görmeni isti-" hızla elimi elinden çekerek dehşete düşmüş bir bakışla yarım yamalak duyduklarımdan emin olmak istedim.
"Se-sen... Miraç sen." Devamını getirmeden başımı iki yana salladım. İnanmak istemiyorum. Böyle bir şeyi nasıl düşünebilirdi?!
"Hemen öfkelenme. Kabullenmek istemiyorsun ama-"
"Yeter!"diye bağırdım. Dolan gözlerimden akmaması için çaba sarf ettiğim damlayı gözlerimi kırpıştırarak engellerken kesilen soluğumu kendimi arabadan dışarı atarak giderdim. Nefes alamıyor gibiydim. Açtığım kapıyı çarparak kapattım, elim tekleyen yüreğimde birkaç adım zorlukla ilerledim.
"Zeliş,"dedi arkamdan o da arabadan inerken yanıma yaklaştığı an hızla ona döndüm. Öfkeden deliye döneceğimi hissettim o an. Aramızda iki adım kala içimdeki tüm yangını dilimden dökmeye başladım.
"Ne Zeliş'i ya, ne Zeliş'i. İçinden Ömür diye seslenmemek için kendini zor tutuyorsun değil mi?! Zaten Zeliş kim?! Tıpkı bir hayalet gibi bir var bir yok! Ama Ömür öyle mi? Miraç beyin çocukluğu. Miraç beyin anılarında gizli tutulan aşkı! Bu yüzden tavrın değişti değil mi? Kendini affettirme çabaların sırf bu yüzden! Ama karşında sadece adıyla, ruhuyla Zeliş olsaydı yüzüne bile bakmazsınız."
"Kes sesini!"diye kükrediği vakit soluk soluğa kaldım. Kaşlarımı çatmış öfkeyle ona bakarken onunda benden aşağı kalır yanı yoktu. Söylediklerimin ağırlığının onda yeri ne kadardı bilemem ama haklı olduğum için kendimi ezdirmeden başımı kaldırdım.
"Bu söylediklerine inanıyor musun sen?" Kararmış göz bebeklerini umursamadan çenemi kaldırdım.
"Evet! Çünkü güvenmiyorum sana! Dengesiz herifin tekisin!" Gözlerindeki kırılma yüreğime bir çizik oluşturdu. İnatla ona diklenmeye devam ederken, ruhumun büzüştüğünü hissettim. Umursamamaya çalıştım.
"Sana dedim. İsminin anlamı yok, seni sen olduğun için seviyorum dedim." Tüm duygum bir anda bedenimden çekilip alındı adeta. O... Bana, seviyorum mu demişti yoksa ben mi yanlış duydum? Hayır Zeliş, öfkeni tekrar al eline, geri adım atma. Tek bir cümle seni derbeder etmesin.
Ama seviyorum dedi.
Ben nasıl kırayım onu?
"Tavrım değişmedi. Ben sadece..." Yutkunarak gözlerimi çekti benden ve yere dikti. "Tedavi oluyorum. Bunu da senin için kabul ettim. Yıllardır red ettiğim hastalığı, senin yüzünden kabul ettim ve tedavi olmaya başladım. Ama bunun ne önemi var değil mi? Ney yapsam da senin için hep o korkutucu, cani, kalpsiz, pislik adamın teki olarak kalacağım. " Kendinden iğrenircesine yüzü buruştu. Kırıldığını açıkça sunan koyu gözleri tekrar değdi gözlerime. Söyledikleri ise bir ateş yağmuru misali düşüyordu üzerime.
Bu doğru değildi aslında. Yalan diye haykırmak geldi içimden. Söylediklerin akla alınır şey değil diye bağırmak istedim. Bir de kendini benim gözlerimden görseydi keşke. O zaman ne kadar kusursuz olduğunu belki anlardı.
"Merakın gitsin diye söylüyorum," dişlerini sıktığını belirginleşen çene kemiğinden anlarken sessiz kalmak canımı yaktı. "Senin gerçekte kim olduğunu bilmediğim zamanda kabul ettim ben bu tedaviyi. Aldığım ilaçlar benim tavırlarımı etkiliyor olabilir. Şimdi ise seni oraya, o eve götürme amacım sadece bir şeyler hatırlamanı sağlamak. Videoda gördün, ve..." Derin bir nefes alarak yumruklarını sıktı. "O an büyük bir sarsıntı yaşamışsın. Komada ayların geçmiş, uyandığındaysa ailene dair hiç bir şey hatırlamıyordun. Bu yüzden böyle bir oyun kurmuşlar... Sana ve bize."
Alt dudağımı ısırdım ağlamamak için ancak bu bile yetersiz kaldı gözlerimden akan yaşlara engel olmaya. Onun da gözleri kızarmaya başladığında kalan iki adımı yok etti ve beni kolları arasına aldı. İçimdeki fırtınalar bu anı bekler gibi hıçkırarak dökülmeye başlarken, boşta kalan kollarım beline dolandı. Yüzümü göğsüne bastırdım. Hıçkırıklarımın arasından boğuk sesini duydum. Dudakları saçlarım üzerinde hareket ediyor ve verdiği her solukta diplerim sızlıyordu.
"Doktor ile konuştum. Bunca yıl sonra ve o zamanlar yaşının küçük olması nedeniyle ümit yok dedi ancak, eskiye ait bir şeyler görmek ve oraları gezmek hatırlamana yardımcı olabilirmiş..."
"Keşke bunu yapmadan önce bana sorsaydın."
"Güzelim yapma..." Ellerini yüzüme atarak göğsünden geri çekilmemi sağladı ve tek tek düşen damlaları baş parmakları ile temizledi. Az önce onu kırmama rağmen beni düşündüğünü görmek yüreğimde yanan alevin üzerine su serperek rahatlamamı sağladı. "Kendine bunu yapma. Sen demiyor muydun bana, çok şanslısın senin bir ailen var, dert yanabileceğin bir mezar var. İyi yönüyle görmeye çalış, kaçma. Bırak gerçekler yaksın canını ama sonra geçip gitsin... Alış o acıya. Acı ancak alıştıkça yok olur gider."
Gece karası gözleri öylesine derin bakıyordu ki insanın içine bir yol işliyordu. Yolun üzerine dizilen papatyalar ruhumu aydınlatırken, hıçkırığım sessiz iniltilere döndü. Birikmişliğin akıttığı her damla bir parça gideriyordu benden. Alıp o acıyı benden kilometrelerce uzağa atmak istedim. Gücüm yetmedi.
"Akıttığın göz yaşına kurban olurum ben." Yanaklarımda duran elleri hiç gocunmadan temizliyordu düşen damlaları.
"Bana bir iyi yön daha söyle."dedim iyi geldiğini belirterek burnumu çektim.
"Ayperi yengem?"dedi parlayan bir ışıltıyla bakarak kaşlarını kaldırdı. "Annen o senin..."
Annen o senin.
Anne. Bu kelime öyle uzak ve yabancı geliyordu ki bana, kendimi bilinmeyen bir yere düşmüş gibi hissettim. Düşünmek istedim ve düşündüm. O kadını, zor hayatını, kızının arkasından nasıl delirdiğini, suskunluğunu, ışığı sönmüş gözlerini ve insanlara karşı olan mesafesini. Bu oyunda tek bir masum kişi varsa o da o kadın olmalıdır. O zamanlar nasıl da imrenmiş, bir an öldü sandığı kızını kıskanmıştım. Şimdi ise, tâ kendisi olmak bu oyunun nasıl profesyonelce kurulduğunu gösterdi. Ben o kızdım.
O kadının uğruna aklını yitirdiği kızı, Ömür'düm.
Boğazımı yırtan bir yutkunuşun ardından ıslak kirpiklerimin altından Miraç'ın yüzünü izledim bir süre. O ise bekledi. Tek kelime etmeden düşünmemi ve bir karara varmamı bekledi. Her ne kadar beni habersizce küçükken yaşadığımız o eve götürmeyi düşünse de kızamadım şimdi ona ve derince düşününce daha doğrusu; o kadını düşününce bunun bile onun için değebileceğinin kararına vardım. Yine de doğru karar verip vermediğimi bilmiyordum. Bazı şeylerden emin olmak ve hissetmek istiyordum. Gitmek şöyle dursun, akabinde doğan bir zelzele ruhumu boğuyor gibiydi.
"Miraç ben... İyi değilim. Doğru düşünemiyorum. Ne yapmam gerekiyor onu bile bilmiyorum. Zihnim sanki ikiye bölünmüş, bir tarafta tamamen yalandan ibaret yaşamış Zeliş, diğer tarafta geçmişte yaşayan Ömür. Bazen o kızı düşünüyor ve kıskançlık duyuyorum. Neden biliyor musun? O kızın gerçek bir ailesi var. Herkes tarafından sevilen bir hayatı var ve daha önemlisi senin ona karşı hissettiğin şeyler. Ama Zeliş öyle değil... Sen bile sevmedin-"
"Şşş..."dedi söylediklerimin gittiği yönü farkederek. Kaşları çatılmış bakışlarıyla bir şeyler çözer gibi yüzümü inceliyordu. "Yanlış düşünüyorsun. Düşünmen gereken ne biliyor musun?"
"Ne?"diye fısıldadığımda akan bir damlayı daha temizledi parmağıyla ve eğilerek alnıma dudaklarını bastırdı. Tekrar yüzünü yüzüme eşitledi.
"O ikisinin de saf, tertemiz olan kalbi. O ikisi de bir karıncayı bile incitmeye korkan, merhametli yüreğe sahip. Kırılıp, incinseler de kendinden fedakarlık yapmaya meyilli. Ve asıl önemli olan şey; ikisi diye bir şey yok. İkisinin tek bedende bir olduğu gerçeği var. Sen benim için sadece sensin. Kendinden iki kişi olarak bahsetmek yok. Anlaştık mı?"
"Çok zor."
"Birlikte atlatacağız. Ayrıca benim gittiğim doktordan yardım almak ister misin?"
İster miyim diye düşündüm. Beni rahatsız eden bir şeylerin olduğunu biliyorum. Ruhumu çürüten ve her geçen gün beni zehirleyen. Şu an tıpkı ilk zamanlar Miraç'ın yaptığı gibi hasta olmadığımı söyler ve inat ederek kendimi daha çok yıpratabilir böylelikle bazı şeylerde gecikebilirdim. O doktora görünmek benden bir şey koparmazdı. Bilakis belki bana doğru yolu gösterir, aklımdaki sorulara yanıt bulmada yardımcı olurdu. İyi olmadığımı hissediyordum. Ani tepkiler veriyor bir anda ağlamaya başlıyor, birilerinin anlattığı şeylerin henüz devamını dinlemeden öfkelenmeye başlıyordum. Bu sadece bir kaçıydı ve zihnimi yoran daha çok şeyler vardı.
"İyi gelir mi sence?"diye sordum.
"Bana bir bak,"diye alayla konuştuğunda istemsizce güldüm. Eskiye nazaran büyük bir fark vardı bence. Geri çekilerek ellerini yanaklarımdan uzaklaşmasını sağladım ve onu şöyle bir alıcı gözüyle süzdüm.
"Hımm,"derken ıslak yanaklarıma aldırmadan bir elimin işaret parmağını çeneme yerleştirdim. "Kesinlikle fark var."
Kaşlarını daha da kavislediğinde anlamsızca kendini çözmeye koyuldu.
"Neymiş o fark?"
"Zayıflamışsın sen, kaslar filan hepsi puf olup gitmiş. Saçlarında da dökülme mi başlamış senin? Alnının üzerinde açılma var sanki bak? İlaçlardan olabilir. Yok ben almayım senin şu doktoru. Baksana hiç iyi gelmemiş sana."
Gece kadar karanlık gözlerini kıstı ve tehlikeli bakışını yansıtmaya başladı. O an geri adım atıp kaçmayı planladım ancak öncesinde bir cümle daha kurmak istedim. Onu delirtecek tek bir cümle. Islak kirpiklerimi ellerimin tersiyle kuruladım ve derin bir iç çekerek tekrar süzdüm onu iğneleyici bakışlarla. Dudaklarımı büzerek başımı iki yana salladım.
"Yok ya en iyisi ben seni boşayıp başka birine varayım. Böyle kaslı, yakışıklı birine..."
Gözleri irileşti. Söylediklerimi gerçek olarak algılamıs olacak ki bir an hayalini bile kurduğunu belirten ve gittikçe koyulaşan gri irisleri bir silah olup bedenimi delik deşik edecek oldu. Yutkunarak geri adım atmaya başladım ve şirince gülümsemeye çalıştım.
"Hey. Şakaydı... Sadece şaka..." Bana doğru bir adım attığı an ellerim ona doğru bir kalkan görevi görecekmiş gibi hayava süzüldü. "Hatta kabul, tamam. Senin doktor bayağı iyiymiş. Seni taş gibi adama çevirmiş. Neymiş bu doktor be. Spor hocası mübarek."
Saçmaladığımı farkederek sustuğumda bana doğru attığı diğer adımın atılmasıyla devamı geldi ve bu kez korkuyla çığlık atarak kaçmaya çalışmam tam bir aptallık oldu. Yolun ortasında, ne tarafa gittiğini bilmeden kaçmak, nasıl bir salaklık olduğunu çözmek çok uzun sürmedi. Sadece bir kaç saniye. Yola fırlamamın ardından üzerime doğru gelen kamyonun kulak çızırtan korna sesine karışan çığlığım ve adımın haykırış sesi.
Miraç'ın, "Zeliş!!" diye feryadı kulağımın zarını patlatacak yükseklikteydi.
Sadece iki saniye. O iki saniyeye sığdırılmış koca bir hayat. Kalbimin atış sesi, aldığım sık soluklar ve şok etkisi yaratan donukluk. Ben az kalsın ölüyordum. Kamyon o kadar hızlı geliyordu ki üzerime, sadece iki saniyem vardı hayata tutunmak için. Miraç'ın kollarını belimin iki yanında hissetmem ve ellerini karnıma sararak, anında beni birkaç adım geriye çekmesi. Onun korkuyla mı olduğunu bilmediğim hızla atan kalbini sırtımda hissediyor gibiydim ve soluklarımız, ikimiz de soluk soluğa kalmış, anın etkisiyle suskunluğa çekildik.
"Sen..."dedi nefes nefese. Sesinden akan o endişe, iliklerime kadar ilişti. Ilık nefesini saçlarımın diplerinde hissediyordum. Kasılmış bedeni gittikçe gevşemeye başladı ve yüzünü saçlarıma gömdü. "Bir gün beni öldüreceksin..."
Ellerimi kaldırarak karnıma sıkıca sarılı ellerinin üzerine yerleştirdim. O an farkettim parmaklarımın titrediğini. Hatta tüm bedenim titriyordu. Korku, endişe, telaş. Hepsi bir olmuş yüreğimle birlikte tüm damarlarıma işlerken, titreyen bedenimi zapt edemedim. Korktum. Ben daha öncesinde canıma kıyarken bile böylesine korkmazken, ilk defa ölmekten korktum.
Ölmekten değil aslında. Karnımdaki bebeğe bir şey olacak diye korktum. Dehşet içinde derin soluklar alıyordum. Miraç titreyen bedenimden kollarını uzaklaştırdı ve geri çekilerek öfkeyle bedenimi kendine doğru çevirdi.
"Amacın ne senin!"diye bağırdı. "Nasıl böyle bir şey yaparsın! Ya sana bir şey olsaydı?! Beni delirtmek mi istiyorsun kadın sen!"
Öfkesini anlayabiliyorum bu yüzden sessiz kalarak dizginlemekle uğraştığım bedenime derin soluklar bahşettim ve suçlu olduğum için başımı eğdim. Bir anda yola fırlamam gerekmiyordu. Düşünmem gerekirdi! Tamam Miraç'tan kaçıyor olabilirdim lakin yakalansam ne yapabilirdi ki? Miraç o, benim bugün kaçıncı kez hayatımı kurtardığını sayamadığım sevdiğim adam. Kocam. İyi olmadığımı farketti ve sesli bir küfür savurarak beni kendine doğru çekti. Kollarım anında beline dolandı ve yüzüm yanlız benim olan limanıma gömüldü.
"S*keyim böyle işi! Kızamıyorum bile sana."
"Özür dilerim..."diye mırıldandım boğuk bir sesle yüzüm göğsüne gömüldüğünden.
"Dileme!" Diye kızdı tekrar. Adam kızamıyorum diyor, yine de kızıyor. Bu nasıl bir şey? Sanırım Miraç küfür etmekte haklı.
"İyi misin?"diye sordu. Sesinde sönmeyen kızgın ton ile yutkunmaya çalıştım başaramadım.
"Evet."desem de inanmadı ve sinirle belimdeki ellerini sıkılastırarak çenesini başımın üzerine yerleştirdi.
"Yalan söyleme."
"Söylemiyorum. Şu an iyiyim. Bulunduğum yer... İyi geliyor."
"Keşke seni hep orada tutsam." Daha cok kendi kendine yaptığı bir konuşma gibiydi ancak duymuştum. Başımın üzerine dudaklarını bastırdı ve bir süre ayırmadı ordan. "Bu gidişle erkenden yaşlanacağım. Bu kadar korku iyi değil..."
"Kalpten gitme sonra."
"Mutlu mu olurdun?"
"Evet,"dediğimde başını bana doğru eğdiğini ve bana baktığını hissettim ve devam ettim. "Çünkü ardından bende geleceğim. Sen nereye, ben oraya... Senin olduğun yer beni mutlu eder elbette."
Bir an. Sanki bir an başımın üstünde bir güneş doğdu gibi geldi. Hani olur ya ruhunla, zihninle ve kalbinle hissedersin. Huzuru ve içtenliği. Bağlılığın kuvvetlendirdiği o duyguyu. Ortak gelen ferahlığın yansıttığı bir mayhoş etkisiyle dudaklarım usulca yukarı kıvrıldı. Tıpkı Miraç'ın da tebessüm ettiğini hissettiğim gibi. Kollarımı olabildiğince daha çok sardım beline. Üzerindeki siyah gömleği ayazın etkisiyle yüzüme hoş dokunuşlar sağlarken, derince soludum kokusunu.
"Senden kurtuluş yok desene." Sinirle göğsüne bir yumruk attığımda acıyla inledi. Aklıma yaralı olduğu geldiği an hızla geri çekildim. "İyi misin?! Ben unuttum bir an yaralı olduğunu, özür-" parmaklarını dudaklarımın üzerinde hissettiğimde susmak zorunda kaldım. Acıyla kırışmış yüzü ve çatılmış kaşlarının altından bana baktı.
"Dileme."dedi sitem dolu bir sesle. Boştaki eli yarasının üzerindeydi. Dudaklarımın üzerinde bulunan elini geri çekti. "Elinin ayarı yok kızım senin." Kızmak istiyor ancak kendini tutuyor gibi bir hali varken başını iki yana salladı.
"Geç arabaya. Başka bir bela açmadan gidelim şuradan." Bir suçlu gibi başımı eğerek dediğini yaptım. Bu kez kesinlikle haklıydı. İkimizde arabada yerimizi aldığımızda elini torpido kapağına attı ve açarak içinden bir şişe su çıkardı.
"Kemerini tak ve al şunu iç. Hala titriyorsun." İkiletmeden dediğini tekrar yerine getirdim ve hızla kemerimi bağladım. Sessizliğim canını sıkmış olacak ki öfkelenmeye başlayan ifadeyle elini sertçe hareket ederek arabayı çalıştırdı. O ana kadar susadığımın farkında olmadan kana kana içtiğim suyun dibini getirdim ve boş şişeyi kenara bıraktım.
Geçen dakikalar sonra başımı cama yaslamış akıp giden yolu izliyorken, düşüncelere dalmış halim Miraç'ın gözüne battı. Bazı günler sessizliğimi sevse de çoğu zaman bundan nefret ederdi. Sürekli onunla konuşmamı istiyor ancak soru sormamı istemiyordu. Çünkü biliyordu ki yalan söylemek onun tabiatında yok ve bana doğruları söylemeye mecbur. Bu yüzden de işine gelmeyen sorulara karşı cevapsız kalmayı tercih ederdi.
Yanımda oturan adam. Miraç Uluhan, yer altında adının şanını yazmış ve namını tüm bölgeye korku olarak salmış. Herkesin korkup çekindiği, önünde diz çöktüğü. Merhametini kimseye göstermeden bunca yılını deviren Miraç Uluhan, sayısız kez benim için hayatını hiçe sayarak ölüme kucak açmıştı.
Ve kimseye açmadığını gizli hazinesi artık benimdi. Kalbi sadece benim için atıyordu.
Arabanın durduğunu farkettim ve doğrularak geldiğimiz yeri inceledim. Geniş, açık alanda bir parkın önünde duruyorduk. Başımı çevirip Miraç'a baktığımda gözünü dikmiş olduğu parkta hüznün kapılarını aralıyordu. O kapının arkasında bulunan geçmişin kirli anıları her geçen saniye yüzüne yansıdı.
"Burası neresi?"diye sordum.
"Burası..."deyip sustu ve sertçe yutkundu. Elleri direksiyondan kayarak dizlerine düştüğü an çöken ağırlık omuzlarını düşürdü. "Üç küçük çocuğun kaderinin değiştiği yer."
Bir intikam, onlarca mezar. Hayat bu ya, diz çöktüğün yerde kesilirdi boynun. Katran karası bir sayfada kara kalemle yazılmış bir hayatın anlamsız kelimeleri gibiydik. Belirsiz ve kifayetsiz. Olduğun yerde kalakalmış, tek bir adım ileri gidemezken senden beklenilen anlamı olmayan kara yazıları tek tek okumaktı. Cezası belli: ya adım atarsın, ya da sonun soğuk bir ceset. Denilenleri yapmak kimine zor geliryorken, asileştirilmiş düşünceler kaderine baş kaldırmanı istiyordu.
Ve ben değil belki ama Miraç Uluhan bunu başardı. O kara kalemle yazılmış yazıları adım adım geçmek yerine, kendi kanıyla koyu kırmızı tonunu alan yeni kelimeler oluşturdu.
Miraç Uluhan kalemini eline alıp, kaderini başa sardı...
* * *
BÖLÜM SONU...
*Bölümle ilgili yorumlarınızı bekliyorum♡♡
*Bir soru; Miraç'ın hala ayrım yaptığına inananlar var mı?
Yeni bölümde görüşmek üzere.
SEVİLİYORSUNUZ♡♡
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro