46.BÖLÜM
*Medya; Miraç uluhan
*Bölüm müziği (Son sahnelerde kesinlikle dinleyerek okuyun. Çünkü ben dinleyerek yazdım);
Sagopa Kajmer-Bergen / Sen Affetsen Ben Affetmem
* * *
"Geceye Şiir Yazmak Kolay. Marifet Geceyi Yaşamakta, Yalnız Olmadıktan Sonra."
Acı nasıl anlatılırdı? Tarifi hiç var mıdır? Anlatmaya çabalar insan, zihninde benzetmeler uydurur, o kılıfın içine anılar yerleştirir ve çekilen acıya bir görsel oluşturur. Korkar insan. O bahsedilen acıyı çekmeye korkar. Yahut duymazdan gelir, görmezden ya da bilmezden. Bazı acılar vardır ki, sırf görmek bile etkilerken insanı, yüz çevirmeye utanma kabiliyetleri olmaz.
Beyninde bir çok düşünce hârelenir, birini tutmaya gücün yetmez. Zihninde türeyen geçmişin kirli yüzü fısıltılarla beynini yormaya zorlarken, sen tattığın acının mislisini çıkarma yoluna adım atarsın. İntikam adı altında bir çırpınışın içinde, çâresizce soluk soluğa kalırsın ve hayat o an yaptığın plana sadıklığını yitir, yalnızlaşırsın.
Miraç Uluhan'ın da tam olarak acısına yapılan bu benzetmeyi bir perdenin örtüleri boylu boyunda uzunluğu altından seyredilirken uzayan yolun sabırsızlığı içten içe yüreğini harap edip duruyordu. Buğulanan koyu gözlerinin çevresi canını yakmasına aldırmadan bir kaç kez kırpıştırarak başını iki yana salladı ve tekrar yola odaklandı.
Kızarıklığını taşıyan göz altlarının acısı yüreği kadar can yakmazdı nihayetinde. Hangi bir derdine yanacağını şaşırmış, cehennemin orta yerinde kalakalmıştı. Düşüncelerini fetheden bir çok kelimenin katili olan ruhunu prangalara vurup dört duvar arasına kafeslemek istiyordu. Konuşmasın, sussun ve fazlasıyla yorulan beynini daha da yormasın.
Gittiği yolun tanıdıklığından ve zehirli anılarının hatırlattığı geçmişinden kaçma çabasına kıyasla aceleci tavrı bir an önce varma isteğiyle doluydu. Yapmak istediği çok şey vardı. Öğrendiklerini teyit ettirecek tek kişinin elinde olması belki de şuan için bir mucizeydi. Zorlukla yutkunarak yanında bulunan pencerenin camını açtı, varması gereken yere az kalmıştı.
Ruhuna kadar sarmalayan bir bunaltıyla derince içlenirken dişlerini sıktığının farkında bile değildi. Sanki biri ellerini boynuna geçirmiş ve sıkarak soluk almasını engelliyor, ölümü yüreğinin orta yerine açılan bir yangınla hissettiriyordu.
Kader hep bir soru sordururdu yaşattıklarına, bilindik bir soru. Hayat, 'Gidene mi, yoksa kalana mı zor,' diye.
Çoğunluk kalana zor olduğunu belirtirken, kendisi şiddetle red ederek gidene zor olduğunu fısıldadı dudakları arasından. Öyle ki, gitmek kolay mı sanılıyordu? Geride bıraktığını düşününce zihninde filizlenen işkencelere gömülürken, yüreği saatlerin bile olsa sevdiğinin hasretliğini çekerken, geriye dönmemek kolay mıydı? Geriye dönüp akıttığı o damlalarda isteyerek boğulmak varken, cehennemin ateşini kim tercih edebilirdi? Hoş, bu tadılan acı, Miraç Uluhan için cehennemden beterdi ya.
Diğer yanı vardı bir de. Bas bas bağıran, akıl nâmına bir şey bırakmayan, allak bullak eden bir his. Korku. Kormamak elde değildi ki. Önceden olsa bu düşünceye dalga geçer, boş bir kelime olduğunu söyler dururdu. Korkunun onun dünyasında artık yeri yok diye biliyordu, peki şimdi? Ne değişmiş olabilirdi ki böyle sancılı bir his doğuyordu yüreğinde.
Ailesi olarak dayısı ve karısını biliyordu ve onlar birbine yeterliydi. Korumak gibi bir düşüncesi bile olmazdı onlara karşı. Kenan dayısı şimdiye kadar tek bir kez bile tökezlememişken, Miraç'a gerek kalmazdı. Oysa Zeliş öyle miydi? Onu korumak için doğmuş gibi hissediyordu son zamanlarda. Ona bir şey olacak korkusu dünyasını alt üst ediyorken, öylece korumasız gerisinde bırakamazdı onu. Bırakmadı da.
Evden çıktığı an Emre'ye telefon açmış ve kısa bir emirden sonra tüm bilgileri aktaracak bir kaç korumayı Zeliş'in etrafına dizmişti, haberi olmamasını özellikle tembihledikten sonra ise kendi yoluna beklemeden koyulmuştu.
Ne çok isterdi yanında oturuyor olmasını. Şu değersiz arabanın içinde onun kendine özel kokusu dolaşsın, koltuğa saçları dağılsın, sonra bir kedi misali araba kullanmasını umursamadan yaklaşarak koluna sarmalansın, ufak bir öpücük isterdi boynuna yahut herhangi bir kısmına. Sevgi bu muydu diye düşünmeden edemedi. Aşık olmak, değer vermek...
'Belki de sevmek, gerektiğinde vazgeçmek demekti...' Sahi, vaz mı geçmişti, yoksa bu bir pes ediş mi? Hayır, hayır... 'Sevmek, gerektiğinde sevdiğinin iyiliği için sevdiğinden vazgeçmek demektir.' Öyle olmalıydı...
Onun için, kardeşi için, kuzeni ve kendi annesi için. Annesini sevmediğini söylerken, bile onu her düşündüğünde delirme kotasını tamamlayan zihni bencilliğini öne sürdü. Aslında ona kızgındı. Hiç olmadığı kadar kızgın, kırgın ve hüzün doluydu ona karşı.
'O kadın...' diyordu içinden. Ekrem Çetiner'in oyununda seçim yaparken kendisinden vazgeçmiş, daha sonra yetmezmiş gibi kendi bedeninden vazgeçmişti. Çocukluğunun hırçınlığına yenik düşerek neler yaptığını anımsadı. O mahzende, kapalı karanlık odada Ekrem'in kendisiyle nasıl oynadığını hatırladığında elleri direksiyonu sinirle daha fazla sıktı.
"Küçük Uluhan... Ne oldu, duyduğuma göre dilsizleşmişsin, konuşmuyor ve ağlamıyor muşsun? Akıllandın mı yoksa başına darbe almaktan beynin mi durdu?" Ve pis kahkahası. Ufacıktı o zamanlar, dokuz yaşında el mahkum kilit altına vurulmuş bir çocuktu. Oysa bir çocuk için ağlamak ne kadar zor olabilirdi ki?
"Bakalım bu duyduklarından sonra yine susacak mısın?... Annenden bir seçim yapmasını istedim. Seni ya da kız kardeşini, ikinizden birinin arasında bir tercih yapması gerekiyordu. Bil bakalım kimi seçti annen... Kız kardeşini. Dedi ki; Miraç kendi başının çaresine bakabilir, ben Meral'i istiyorum... Ama bakalım ben ona istediğini verecek miyim, ne diyorsun? Vermemeliyim değil mi? Bence de vermemeliyim..."
Unutamadığı geçmişinin her karesiyle giderek ağırlaşan öfkesi avucunu kaşındırıyordu. Hırsla burnundan sert bir soluk verdiğinde nihayet varmak istediği yere gelebildi. Süratle sürdüğü arabayı çimlerin arasında, taşlı ve topraklı yolda tozlarını uçurarak durdurdu. Beklemeden torpidodan silahını alarak kontrol etti ve deri ceketinin altında beline yerleştirerek arabadan indi.
Etrafı uzun tellerle kapalı alana ilerlerken, iri yarı siyah giyinimli korumaların ona selam vermesine tek bir bakışı bile değmeden gözünü kapıya dikti. Çok fazla koruma vardı, elliyi geçkin, kendinin bile sayısını unuttuğu kadardı. Buranın yerini bilen sadece Emre olmasına karşın tüm korumalarla o ilgilenmişti. Ufak kare şekilde tellerden oluşan kapının önündeki korumalar onu gördükleri an kalın zinciri çözerek hızla kapıyı aralamış ve bahçeye girmesini sağlamışlardı.
Miraç, geniş çimenlerle kaplı bahçeye girdiği an sağ köşede bulunan büyük kafesler gözüne çarptı. Kangal köpekleri. Kafesi parçalamak için çırpınıp bağıran kangalların önündeki eğitmenler onlarla ilgileniyordu. Tamı tamına altı tane, ayrı kafeslerde ve hepsi de istediği gibi yetiştirilmişti.
Yırtıcı.
Vahşi.
Duraksadığı an yanına yaklaşan korumaya bakmaksızın koyu gözleri kangal köpeklerin üzerinde tek tek gezdi. İki tanesi simsiyah bir cilde sahipti, diğer dördünün ise renkleri gri, siyah ve kahverengi karışımlarını taşıyordu. Büyüklerdi. Normal köpeklerden fazlasıyla iri ve güçlü.
"Efendim,"diye mırıldanan adama bakmadan, "Hazır et onları, az kaldı," dedi kesin bir dille korumanın konuşmasına müsaade etmeden.
"Nasıl isterseniz, efendim." Ellerini önünde bağlayan adam hafif bir baş eğmenin ardından uzaklaştığında Miraç önüne dönerek koyu gri renkli eski binaya doğru ilerledi.
Kendini gizlediği psikopat yanını ortaya çıkaran onlardı. Elinden gelse daha da uzatır yıllarına yıllar ekler ve misilleme yapardı. Yapacaklarının sorumluluğunu bir çift rapora atacak değildi, onun çocukluğuna el uzatanların avucuna kanlı imzayı basma niyetindeydi. Onun çocukluğu diyordu ama düşüncesinde daha çok kan bağının intikamı vardı.
Girdiği binadan aşağıya inen merdivenlere doğru ilerledi ve hızlı adımlarla basamaklara bastı. Daha öncesinde bir çok kez gelmenin alışıklılığıyla iki kat aşağı indi ve dar, karanlık koridorda belirlenen noktaya doğru adımları sıklaştı. Her kapının üzerine konumlanmış ufak beyaz ışık eskisine göre farksızdı. Koridoru pek aydınlattığı söylenemezdi, ne bir eksik, ne bir fazla.
Mahzen, geçmişten gelen bir yıkıntı olmuştu.
Kapıda bekleyen korumanın kendisini fark etmesiyle kapıyı açarak kenara çekilmesinin ardından hızlı adımları nihayetinde yavaşlamış ve ağırca aralık duran kapıdan içeri girdi. Ve işte orda, karşındaydı büyük yılan. Başını ezme isteği ise Miraç Uluhan'ın ayak altına arşınlanıyordu.
Yutkunarak, serseri bir tavırla burnunu çekti ve ellerini arkasında, belinin üzerinde bağlayarak yerde yarı baygın adamı yayvanca süzdü. İfadesizliğinin altında yatan kasırganın duygusuzluğu içinde gizliyken, hissettirmek şöyle dursun zamanını beklemeye koyuldu. Zira Miraç Uluhan çok sabırlı bir adamdı, tabii bu iş durumu söz konusuysa.
"Çetiner,"diye seslendi yerde büzürek uzanmış adama. Üşüyordu muhtemelen. Üzerinde meşhur takım elbisesi yoktu, işkence sırasında soydurmuş olmalıydılar. Kirli, grileşmiş ve ara ara kurumuş kanın izini taşıyan bir atlet ve eskiden beyaz olması gerekirken tıpkı atletinin renklerini-daha fazlasını- taşıyan baksırla duruyordu ve mahzen fazlasıyla soğuktu, güneş görmemekten olsa gerek. Miraç, onun bu içler acısı haline tehlikeli bir gülüş sergiledi, anlatmak istediği buydu. Yaşadığını yaşatmak, belki de fazlasını yaşatmak...
Seslenmesine karşılık tek bir tepki almadığında kaşlarını çattı ve arkasında duran korumaya bir baş işareti verdi. Hemen ardından kenara bırakılmış su dolu kovayı alan koruma, Çetiner'in üzerine boylu boyunca boşatlmasıyla bağırarak soluk soluğa doğrulmasını sağladı. Koruma boş kovayı kenara bırakarak gelecek olan bir diğer emir için beklerken, Ekrem'in korkuyla bağırmasına gözlerini yumarak başını huzura ermiş gibi tavana kaldıran Miraç'a baktığında ürpererek başını eğdi. Bu adamın düşmanı olmaya bile korkardı insan.
Miraç gözlerini açarak kollarını çözdü ve Ekrem'i ufak bir göz süzmesine aldı. Gördükleri memnuniyetle gözlerinin parlamasını sağlarken, sırıtmadan edemedi. Ekrem onu gördüğünde oturduğu yerde sırtını soğuk duvara yaslayarak başını gergince çevirmişti.
"Ölüm, şimdi sana çok garip geliyordur, değil mi Çetiner?" Miraç, ona doğru bir iki adım ilerledi ve karşına geçtiğinde Ekrem ona anlamsız bir ifadeyle baktı. Korktuğunu belli etmemeye çalışsa da yarattığı eser fazlasıyla korkutucuydu ve bu sertçe yutkunmasını sağladı.
Yavaşça dizlerini yere değdirmeden diz çöktü ve Ekrem ile aynı hizaya geldiğinde dirseklerini dizlerine sabitlerken bir kez daha süzdü onu, ağırca, zevk ala ala.
"Her gün, her saat başı azraili ensende hissediyorsun," mırıldanırken kırık el bileğinin şişkinliğine umursamazca bir bakış atarak, morarmış ve kan toplamış sol gözüne baktı. Eminim tek gözü artık görmüyordu, ama hayır. Yaşadığı her acıyı görmesini ve hissetmesini istiyordu. Bunu korumalara belirteceğini aklına not alırken, son olarak Ekrem'in bacak arasına ufak bir bakış attı. Kurumuş kanlar baksırının ardından bacaklarına süzülmüş, pis bir görüntü sunuyorken, yüz buruşturarak gözlerini ordan çekti ve Ekrem'in gözlerine dikti.
"Celladına canını alması için yalvarıyorsun ama kendi pisliğinde gebermekten öteye gitmiyorsun. Ölüp gitmeni en az senin kadar istiyorum biliyor musun, ama merak etme zamanı gelince ikimizde bu isteğimize kavuşacağız. Artık cehennemde karşılaşırız ha?" Dalga geçer gibi gülerek başını salladı. "Orda bile yüzüne tüküreceğimden emin olabilirsin."
Ekrem tek bir kelime etmeden tıpkı onun kendine yaptığı gibi Miraç'ı süzerken düşündüğü şey geçmişiydi. Yarattığı bir psikopat dönüp dolaşıp kendine kaza niyetine çarpmış ve etkisinden hala çıkamamıştı. Küçük Uluhan, tıpkı bir azrail gibi önünde duruyor siyah giyinimiyle karanlıkta gölgenin efendisi izlenimi sunuyordu. Takdir etti kendini içten içe, ufak bir korkak çocuktan yarattığı bir canavardı karşında duran ve o canavar canını alacaktı.
"Yapacaksan,"dedi zorlukla dudakları arasından konuşurken, "yap artık." Konuşmayalı ne kazar zaman oldu? Ekrem zaman kavramını yitirmiş, tutsak olduğu yerde her acıyı tatmıştı. Yüzü tanınmayacak halde çizik ve morluklarla doluyken vücudu darp edilmekten güçsüz düşmüştü. "Öldür beni, sende kurtul."
Kaşlarını kaldırdı Miraç. Ufak bir dudak kıvırmanın ardından, "Hadi ama, bu kadar çabuk pes edemezsin. Seni şu halde insanlar arasına salmamı istemez misin?"derken çenesinin ucuyla bacak arasını işaret etmişti.
"Sakın!"diye bağırdı Ekrem öfkenin yarattığı bir hırsla duvardan sırtını ayırarak, hemen ardından çektiği bir vücut ağrısıyla inleyerek tekrar yaslandı duvara. Soluk soluğa, "Yapma, öldür beni daha iyi."diye yalvardı ilk defa. Yalvarmak utancından öteye geçiyordu. Küçük Uluhan'a yalvarır, yine de bunu yapmasına izin veremezdi. "Çek silahını hadi, öldür beni."
"Ah Çetiner, kolaya kaçıyorsun. Oysa zoru sevdiğimi biliyorsun..." Dediğinde sinirle başını eğerek, "Öyleyse niye geldin?" Diye sordu Ekrem.
"Ölüm haberini beklemek sıkıcı geldi." Yüzündeki gülümseme yok olmuştu ve neden geldiğini anımsadığında yumruklarını sıkarak başını korumaya doğru çevirdi. "Yukarı çık."dediğinde koruma beklemeden hızla kapıya ilerledi ve dışarı çıkarak demir kapıyı kapatacağı sırada, "Kapı açık kalsın."diye seslendi.
Tekrar Ekrem'e döndüğünde kaybedecek hiç bir şeyi olmayan adamı neyle korkutacağını düşünmeye başladı. İyi tanıyordu Ekrem'i. Öleceğini bilse, kendi kurduğu oyunu asla bozmazdı. Derin bir nefes alarak oyunu kuralına göre oynamaya başladı.
"Salih'i, hatırlıyorsun değil mi?"diye sordu. "Kendi kızın için, baba diye tuttuğun adamı." Ekrem bir an kaşlarını çattı.
"Ne oldu? Geçmişi deşmeye mi karar verdin?" Ters bir ifade oluşmuştu suûretinde. Neden şimdi eski dostundan bahsediyordu bu adam?
"Onu neden öldürdün?"diye sorduğunda huzursuzca kıpırdanarak başını çevirdi farklı yöne. "Senin dostundu o. Her b*kunu biliyordu, yediğiniz içtiğiniz birdi. Öyle ki, kendi kızını, bakması için ona verdin. Peki neden birden alnının çatısından vuracak kadar bir nefrete kapıldın?"
"Bunu neden soruyorsun?" Kaşlarını çatan Ekrem hırsla Miraç'a doğru döndüğünde, koyu gözlerin duygusunu yitirmiş soğuk bakışlarıyla karşılaştı. "Sana ne?! Dostummuş, ihanet edenden dost mu olurmuş..."
"Demek sana ihanet ettiği için onu öldürttün?"
"Neyin peşindesin Uluhan?!"
"İhanetin sebebini öğrenmek istiyorum ve ondan öncesinde olanları. Geçmişi. Bir çok şeyi öğrenmek istiyorum..." Sakin duruşuyla göz kamaştıran adam karşındaki çıldırmış adamı dikkatle süzerken zihni ufak bir fısıltı duyurdu. Güzel gidiyordu. Gayet açık ve netti.
"Emin ol, duymak istemezsin."
"Ne yaptı sana Salih? Paranı mı çaldı? Yoksa-"
"Kes artık!"diye bağıran Ekrem, Miraç'ın kelimelerini yarım bıraktığında kaşlarını çattı.
"O sesini kıs ilk önce." Uyarıyordu. Aksi halde ölümün ayak dolaştığı zihni bir çok işkenceyi masaya dizmişti.
"Kesmiyorum! Korkum yok senden, öldür ve bitsin."
Kaşlarını kaldırarak dilini şıklatan Miraç, "Daha var,"diye yanıtladı. "Şimdi..." Koyu gözlerini çevreleyen kapaklarını kısarak dilini dudaklarının üzerinde gezdirdi. "İki günün var Çetiner." İfadesiz sesi fazlasıyla kuru çıkarken, alaylı bir ifadeyle dudağının kenarını kıvırdı. Ekrem ise gelecek olan tehdidi öncesinde algılamışcasına yutkunarak sessizce bekledi.
"Soracağım soruların her bir yanıtını tek tek, yalansız istiyorum. İki gün içinde her saat başı adamlarım sana soracaklar, kabul ediyor musun, etmiyor musun diye. Aksi halde seni bu halinle meydanda dolaştırmasam, adam değilim!"
Tehlikeli gülüşü yüz çehresinde yerini korurken kendinden emin çıktığı sesi bunu yapacak olduğunu belirtiyordu. Buraya gelirken tek bir sorunun cevabını alamayacağını zaten biliyordu, amacı kuyu kazmaktan ibaretken ilk toprak atıldı. Ekrem'in gözlerininin derinlerinde beliren korkuyu almış olmanın zevkiyle ayağa kalkarak üsten ezici bakışlarını attı. İkisi de biliyordu bunu yapacağını. Miraç Uluhan, boş tehdit savurmazdı.
Ekrem gelen tehdidin ardından kararsızlığının yanı sıra zihni bir çok adamın alaylı bakışlarını canlandırdı. Normal bir insan değildi. Yer altı dünyasında ismi bilinen, nâmı duyulan bir adamdı kendisi. Kaybettiği uzvunun acizliği duyulursa alay konusuyla yıllarca anılacaktı ve Miraç'ın bilerek bu hassas konuya değindiğini adı kadar emindi. Aylardır burada işkence görüyordu lakin, hiç bir acı onu bu kadar derinden hırpalamamıştı. Kim cinsiyetini yok edici bir işkenceye dayanabilirdi ki?! Ve Miraç, hiç düşünmeden bu emri vermiş ve insafsızca çekip gitmişti, yakarışlarını umursamadan! Öfkeyle soluyarak düşüncelerinin arasından sıyrıldı ve arkasını dönerek ilerleyen adama baktı. Nefretini hak edecek kadar babasına benziyordu küçük Uluhan.
"Bunu yapamazsın!" Miraç onu duymazdan gelerek kapıya doğru sert adımlarını iletirken gözlerini açık kapı ardındaki karşı duvarın kirli yüzeyine dikmişti. Zihninin sinsi yanı beklemeye koyuldu, istediği cevabı almak için.
"Kabul etmeyeceğim! Sana hiçbir şey anlatmayacağım!... Her iki şekilde de öleceğim zaten!"
Miraç beklediği an gelmişcesine duraksadı ve ağırca Ekrem'e doğru döndüğünde parmakları avucuna süzülerek yumruklarını sıkılaştırdı. Ne çok istiyordu çekip silahını, onu alnının çatısından vurmak. Dünya bir pislikten kurtulurdu. Şaşırmıyor değildi, Zeliş böyle bir adamın kızı nasıl olabilirdi. Öyle saf ve öyle masum ve temiz yürekli bir kız, bu adamın kızı olabilir miydi ki?
Düşündü tekrar ve tekrar, ne güzel bakıyordu gözleri. Gülümseyince yüreğine bir hafifleme doğuyordu genç adamın, hep gülümsesin istiyordu. Teni bazen buz gibiydi, içinin sıcaklığına karşı. Zayıflığından ve kuvvetsizliğinden olsa gerek. Saçları uzun ve yumuşacık, hele ki kokusu büyülüyordu kendisini. Parmak uçları ona her dokunduğunda, cennetin gerçekten var olduğunu hissediyordu. Özel biriydi Zeliş, çok özel ve eşsiz.
'Varlığıyla var oluyorum...' dedi içinden. Böylesine bir mucizeyi hak edecek ne yaptığını son zamanlarda sürekli düşünüyordu. Sonrasında ağır basan bir cezayla hüzne boğuluyordu. Kaybetme korkusu vardı yüreğinde, yakıp kavrulan bir hisle birlikte aynı zamanda ruhunu üşüten.
Ve ilk defa dile getirdi düşüncelerini.
"Kızın sana hiç benzemiyor."
Ne bakışları, ne de tavırları. Zeliş bir karınca üzerine basmaya korkarken, bu adamın yaşattığı acılara boş defter sayfaları yetmezdi. Yine de tüm sakinliğini koruyarak, öfkesini içine gömdü ve ifadesizce bakmayı sürdürdü. Zihninin basınçlı isyanlarına karşı hafifçe omuz silkerek rütubetli odaya kısa bir göz süzdü.
'Oyunsa oyun Çetiner, sen iste yeter. Oyunun âlasını kurarım. Sıra bende, kuralların da canı cehenneme...'
"Eğer,"diye mırıldandı tane tane bir aptala laf anlatır gibi. "Eğer tüm sorularıma doğru cevap verirsen,"derken odayı süzmeyi bırakarak Ekrem'in gözlerinin içine baktı. Duyduklarını nasıl sindireceğini görmek istiyordu.
"Seni özgür bırakırım."
"Neden sana güveneceğim?"diye sordu Ekrem bir dakika bile düşünmeden. "Asla güvenmem sana."
"Söz veriyorum." Miraç bir an bile tereddüt etmeden yeminini dile getirdi. Yapacaktı. Miraç Uluhan sözünü tutardı, yeter ki istediğini alsın. Gerisi umurunda değildi. "Söz veriyorum sorularımı yalansız cevaplarsan, seni serbest bırakacağım."
Miraç'ın gözlerinin içine bakan Ekrem bir an duraksadığında kararsızlığını an be an göz önüne serdi. Miraç'ı tanıyordu. Yer altı dünyasının lideri, tek sahibi, sözünün eriydi. Ama yine de güvenmiyordu. Annesine yapılanları sırf birkaç sorunun cevabı karşılığında görmezden gelmezdi. Biliyordu ki, intikam almadan durmazdı. Ama diğer yanı vardı ki kaybedecek hiç bir şeyinin kalmadığını söylüyordu. Burdan çıkarsa kendini toparlar ve daha dinç bu adamın karşına çıkabilirdi. Ama bunu yapmak için Miraç Uluhan'a güvenmeyecekti. Tek düşüncesi, beklediği kişinin bir an önce onu bulup kurtarmasıydı. İçten içe homurdandı. Aylardır buradaydı ve yardım beklediği kişiden bir iz bile yoktu.
"Ama Çetiner, yalanın kokusunu alırsam yahut hissedersem, seni buna teşebbüs ettiğine bin pişman ederim."
"Sana güvenmiyorum."
"Kendin bilirsin. Güvenmekten başka seçeneğin de yok,"diyerek kapıya dönmeden hemen önce tekrar bir hatırlatmada bulundu. "İki gün. Sadece iki günün var."
Sonrasında daha fazla beklemeden oradan ayrıldı. Yukarı kata çıkıp tekrar yeşilliklerin arasına daldığında etrafın bunca güzelliğe rağmen boğucu havasına pek de şaşırmıyordu. Burası geçmişinin kirli yüzüydü. Her santiminde küçüklüğünün izi dolaşıyor, duvarlarında çığlıkları saklanıyordu. Dile kolay gelen bir anlatım vardı. Ne derlerdi?
'İnsanlar yaşamadan anlamaz derdini, yorma boşuna kendini.' Onunki de öyle bir meseleydi...
Bahçede daha öncesinde sürekli kendisiyle irtibat kuran adama durumu bildirerek gereken emirleri verdi ve arabasına doğru ilerledi. Gideceği yolun belirsizliğine adım attığında zihni boşluklarda yüzüyordu bu kez. Araba yolda hızla ilerlemesine rağmen nereye gideceğini bilmiyordu. Kırdığı bir kalp vardı ardında, eve gidemezdi. İşler son bulmadan olmazdı.
Merak duygusuyla karşı karşıya kaldığında gizli korumalardan birini arayarak Zeliş'in durumun öğrendi. Evde, güvende olduğunu öğrendiğinde ise içi bir nebze olsun rahatlamıştı. Şimdiyse birkaç saatlik yolun ardından geldiği yere baktı.
Yine akşam olmuş, gecenin bir vakti yol ortasında arabasını durdurmuştu. Işıkların açık olduğunu gördüğünde arabadan indi ve kapıyı kapatarak ağırca ilerledi. Ön kaputa yaslanarak cebinden bir sigara ve çakmak çıkardı. Dejavu hissini iliklerine kadar tatmak istiyor, öğrendiklerini zihninden kovmanın yolunu arıyordu. Dudaklarının arasına yerleştirdiği sigarayı tutuşturduğunda gıcırdayarak aralanan kapının sesi boş arazide yayılmıştı. İstifini bozmadan başını kaldırarak gökyüzüne baktı ve ilk zehiri dudaklarının arasından usulca geceye aktardı.
"İyi akşamlar evlat,"diye bir ses duyduğunda tepkisiz kaldı. Yüzü gökyüzüne çevrili, seyrek yıldızların ardındaki karanlığa dalmıştı. İki parmağı arasına sıkışmış sigarasından bir kez daha yararlandığında ciğerlerini dolduran gri dumanı bir süre içinde tuttu.
"Keyifsiz gibisin,"dedi yine aynı ses. Cevap vermeden alayla dudak kıvırdı ve içine çektiği dumanı burun deliklerinden ve dudaklarının arasından özgürlüğüne saldı. Bir süre ses gelmedi ve Miraç onun orada olduğunu unuttuğu sırada tekrar konuştuğunu duydu.
"İçinin karanlığını boşuna gecede arama, çünkü aradığını bulamayacaksın."
Gözlerini kıstı Miraç. İçinde katliamlara doymayan bir savaşın ortasında kalmanın isyanına karşı dişlerini sıkarak yavaşça ihtiyara doğru çevirdi başını. Onu ilk gördüğünden daha ağır bir yorgunluk hissetti gözlerinde. Bir insan ne kadar çökmüş görülebilirse, işte o kadardı. Kendine yakın bulduğu ihtiyar, içindeki Miraç'ı temsil eder gibiydi.
"O karanlığı aydınlatacak bir çıkış yolu var mıdır sence?"
Dakikalar sonra bir cümle kurmasına karşın sıkıntılı bir soluk verdi. Hissettiklerini anlatmaya kelimeler yetmezdi. Yüreği ağırlaşmış, boğazında yutkunmasına rağmen geçmeyen bir yumru ve midesinde tarifsiz bir sızı. Zihnine değinmiyordu bile.
"Her gecenin bir sabahı olduğu gibi, karanlığı aydınlatacak bir ışık da vardır elbet, dermanı olmayan dert vermezmiş yaradan. Ölüm hariç..."
"Ölüm hariç,"diye fısıldayarak tekrar ederken başını usulca salladı.
"Gelecek misin içeri,"dedi ihtiyar lakabı üzerine yapışan Sami. "Yoksa sen de geceye şiir yazanlardan mı olma yolundasın?" İkisinin gözleri bir an gökyüzüne çevrildi. Miraç'ın kaşları çatılmışken, omuz silkerek elindeki sigaranın dibi geldiğinden gelişi güzel taşlı toprak üzerine attı.
"Geceye şiir yazmak kolay ihtiyar," dedi Miraç umursamaz bir sesle. "Marifet geceyi yaşamakta, yalnız olmadıktan sonra..."
"Alışmayacaksın evlat. Yalnızlık bağımlılık yapar ve bir tek yalnız insanlar geceyi severler. Misal çoğu insan gece olmasını bekler, yatağında rahatça gözyaşı dökebilmek için. Bazıları gecelerini sokaklarda harcar, insanların yargılayıcı bakışlarından kaçmak için... Kimisi de geceyi izler durur, gündüz yaşadıklarını düşünmek için."
İhtiyar sessiz mırıltılarla düşüncelerini dile getirirken ellerini yeleğinin cebine yerleştirmişti. Gömleğinin üzerine yeleğini geçirmek bir alışkanlık gibiydi onun için. Tarzı, eski insanların yaşamına uygundu ve Miraç tek bir kez bile bunu önmesemeden dile almadı. İhtiyar diye söylenmesi onun için yeterli geliyordu ve Sami'nin alınmaması işini kolaylaştırıyordu.
"Sorun ne evlat?"diye sordu en sonunda. Birkaç dakika öncesine kadar masaları düzenliyordu içeride ve araba sesini duyduğunda kısa bir göz atmanın ardından pencereden Miraç'ı görmüştü. O an anlamıştı bir sıkıntısı olduğunu. Üzülüyordu içten içe onun için. Tam olarak geçmişini bilmiyordu lakin geçenlerde birkaç konuyu üstü kapalı anlatan Miraç'ın ardından zihninde bir çok taş yerine oturuyordu.
"Sorun..."diye söylendi Miraç kısık, sitemli bir sesle. "Bir çok sorun var ihtiyar ve ben düşündükçe delirecek gibi oluyorum." Cebinden sigara paketini çıkararak bir dal daha aldı ve tekrar paketi cebine attığında bu kez çakmağını çıkardı ve beklemeden sigaranın ucunu tutuşturdu. Derin bir soluk alarak ciğerlerini zehirle buluşturduğunda geceyi izleyen gözleri kısılmıştı.
"Bazen kendi kafama sıkıp, şu dünyadan s*ktir olup gidesim var."
"Seni tutan ne?"dedi ihtiyar garip bir sesle. Onu anlayabiliyordu, bunu çoğu kez denemeye kalkmışken sevgili karısına verdiği sözü hatırlayarak yaşamaya onun için devam ediyordu. Zor olan da bu değil mi? Ölmek kolay, asıl cesaret yaşamaktır.
"İntikam?"
Miraç da bilmiyordu asıl nedenini. Düşmüş birinin kalkması kolay değildi lakin yaşamak cesurluktur. Ölmek korkaklıktı. Savaşıp direnmek varken, kaçıp gitmek pek onun tarzı değildi. Bir gün bu hayatı yenmenin yolunu bulacak ve bu meydan okumayı kazanacaktı. Miraç Uluhan kendi kafasına sıkacak kadar aciz bir adam değildi.
"Seni tutan neyse, beni de tutan o." diye karşılık verdi Miraç.
Yaşam arzusunu yitiren bir gencin serzenişlerini duyuyordu zihninde. Kulak tıkatacak bir inilti zihnine unuttuklarını diziyorken, bir kez daha derince çekti usulca zehiri iki dudağı arasından. Gökyüzünden kayıp giden bir yıldız bu günün hüzünlü perdelerini aralamış gözlerinin önüne sürmüştü. Gülümsemesinde hayat bulduğu kadını gözyaşlarıyla gerisinde bırakmıştı.
Oysa, ne güzel başlamışlardı günün ışığıyla...
****
Zalim kaderin ağlarına takılan geçmişin acılarıyla savaşan, çırpınmalarının isyanlarında boğulup kalan ve esirgenmiş tek bir elin uzanmış yardımından mahrum kalmanın psikolojik baskısından çıkamayanlar. İnsanlar, affedilmekten yoksunlar. Sıkışıp kaldıkları zihninin suskunluğuna muhtaç, çığlıklarına kurban oluyorlar.
Hayattı zalim dedikleri, oysa kimse ettiklerini bilmedi. Hayat var olan bir çukurdu ve içini dolduran bizlerdik. Kirletmek ve temiz tutmak, kan döküp, barış imzası sağlamak zor geliyordu insanoğluna. Temiz bir sayfa düşünün, kalemi sizin elinizde. Yazmak veya çizmek, isterseniz kara bir mürekkebin boyasını serpin üzerine. Bu sizin tercihiniz. Ne yapmak isterdiniz?
Öyle ki, şuan o kalem Miraç'ın elinde ve çoktan ak sayfayı karalamaya başlamıştı. Zihni bir çok senaryo dizdi önüne, hepsini es geçti. Elinin tersiyle savurduğu geleceğini, geçmişine adadı. Sayfaya bulaştırdığı kara mürekkebin ardından ilk çizdiği kalın demir parmaklıklar oldu. Ruhu tehlike çanlarıyla müzik eşliğinde aklında kurduklarını bir kasırga yaratırcasına çizerken bedeni çizdiklerini hayata geçirmekle meşguldü.
İki günün ardından tekrar mahzene doğru arabayla yol alırken bomboş hissediyordu. Düşünecek çok şey oldu iki gün içinde, uykusuz geçirdiği gecelerini tek tek plan yapmaya adamıştı. Emre ile konuşmuş, Ragip'e gereken emirleri vermiş ve tüm olasılıkları gözden geçirmişti.
En sonunda ise beklenen gün geldi. Ekrem ya konuşacaktı, ya konuşacaktı. Başka şansı yoktu ve biliyordu ki asla bu tehdide boyun dikmeyecekti, dikemezdi. İçinin derinliklerinde dolaşan tarifsiz hisleri görmezden gelerek zihnini boşaltmıştı. Düşüncelerini tıpkı bir robot misali kapatmış yapılacak listesine yazılan ilk adımı atıyordu.
Bugün bu işi bitirecekti.
Ruhu temiz sayfaya kara görseller çizmeye devam ederken, arabayı geldiği yerde durdurdu. Demir çitlerle donanmış bahçeye adım attığında tüm korumalar bugünün her zamankinden farklı geçeceğini biliyordu. Sertçe kapanan arabanın kapısını duyan kangal köpekleri huzursuzça bağırmaya, kafeslerinden kurtulmak için çırpınmaya başladılar.
Miraç'ın koyu gözleri onlara çevrildi, her geldiğinde olduğu gibi. Boyları neredeyse bel hizasına gelecek kadar büyük ve iriydiler. Dişleri sivri, pençeleri kuvvetliydi. Kudurmuş köpekleri andırarak hırlamaları kulaklarına ilişirken gözlerini onlardan çevirerek binaya doğru ilerledi ve vakit kaybetmeden aşağı kata inerek Ekrem'in bulunduğu odaya adımladı.
Kapıda bulunan koruma kapıyı aralayarak geçmesine müsaade ettiğinde sert adımlarının altında ezilen çocukluğu duvarların çatlaklarına sığındı. Ekrem'in küçük yaşta kitlediği odada şimdi onu kitlemek fazlasıyla eşit bir cezaydı onun için.
Yaşadığını yaşatmak.
Kapının eşiğinde durarak usulca odayı inceledi, bu kez son hissediyordu. Son kez bu odaya girmişcesine, son kez çocukluğunun geçtiği her bir duvarı ayrıntılarıyla izledi. Duvar dibinde yarabere içindeydi çocuk hali, buz gibi beton tüm uvzuna dokunuyordu. Acı yakarışları rutübet kapmış duvarlara çarparak kulaklarını inletiyordu. Bir defasında çok kötü hastalanmış olduğundan, eski bir sünger ve battaniye verilmişti ona. İnsafa mı gelmişlerdi? Yoksa ölmesini mi istememişlerdi?
"Pişman değilim."diye bir ses duyduğunda çocukluğunun masum yüzünden koparak, Ekrem'in eskisinden beter alan yüzüne ifadesizce baktı. Tek gözü tamamen kapanmış, morarmış ve şişmişti. Vücudun çeşitli yerlerinde kesikler oluştuğuna emindi, oturduğu duvar köşesinde ölümü bekliyordu.
"Meydanda bu halde dolaşırken, videonun çekilip tüm yeraltı adamlarına dağıtıldığında da pişman olmazsın umarım." Kuru sesi duvarların soğukluğuyla bütünleşti. "Kalk."
"Hayır,"dedi Ekrem başını acılar çekerek iki yana sallarken. "Bunu yapmayacaksın. Gelmiyorum hiçbir yere."
"Uğraştırma beni Çetiner. Ya kendin kalkar düşersin önüme, yada adamlarım sana bir güzel dokunarak kaldırırlar."
"Umurumda değil. Çek vur istersen." Miraç gülümsedi. Başını hafifçe eğerek iki yana sallarken alnına dökülen koyu renk saç tutamları sallanmıştı.
"Ölümü bu kadar arzulaman hoşuma gitti." Derin bir iç çekişle birlikte arkasında duran adama dönerek bir işaret verdiğinde koruma başını sallayarak hızla Ekrem'e doğru ilerledi.
Kolundan tutarak acılar çekmesini sağlaya sağlaya onu kaldırdığında Ekrem'in acı iniltileri tıpkı çocukluğunda olduğu gibi duvarlarda yankı yaptı. Ayakta durmaya gücü yetmeyen adam tekrar yeri boylayacakken, koruma sertçe çekiştirerek onu ayakta durmaya zorladı.
"Bırak beni!"diye boğuk bir sesle bağırmasının ardından iki koruma daha içeri girdi. Biri Ekrem'in diğer kolunu tutarak arkadaşına destek olmaya başlamasıyla Miraç kollarını gevşekçe belinde bağladı ve alay dolu bir ifadeyle gülümsedi.
"Yürü bakalım Ekrem Çetiner. Fenomen olmaya gidiyorsun..."
"Hayır! Bırakın lan beni! Blöf yapıyorsun biliyorum. Beni korkutmaya çalışıyorsun!"
"Birazdan anlarsın, blöf mü gerçek mi diye..."
Omuz silkerek adamlarının onu kapıya doğru çekiştirmelerini izledi. Çıplak ayaklarını yerde sürtüyor, gücünün yettiğince engel olmaya çalışıyordu korumalara. Onun korktuğunu biliyordu Miraç ve bunu öfkesiyle ört pas etmesini zevke izlerken içinde soğumayan yerlerin aynı anda ateş gibi yanması onu garipleştiriyordu. Yutkunarak başını salladı, vaz geçmeyecekti.
Adımlarını zorlukla atmaya koyulan Ekrem'in ölüm arzusuna kıyasla tatdığı endişe gözlerine yansıdı. Ölmek sorun değildi onun için, ancak bu şekilde alay konusu olmak istediği son şey bile değildi. Lanet ediyordu Miraç'a, böyle bir duruma kendisini soktuğu için sesli küfürler yağdırmaya başladı. Bırakmalarını söylerken ki emir yüklü kelimeleri boş bir çâbadan ibaretti.
Kapı eşiğine geldiği vakit durumun ciddiyetini kavrayan Ekrem sinirle karışık korkuyla soludu. Yolun sonuna geldiğini işte şimdi anlamıştı. Küçük Uluhan ona asla acımayacaktı ve blöf filan yapmıyordu. "Tamam!" Diye bağırdı.
Pes ettiğinde omuzları öfkeyle kasılmıştı, bu yüzden tüm kasları acı içinde sızlıyordu. Berbat bir haldeydi ve başka sansı da olmadığını henüz kavrıyordu. Onun için bu lanetli bir cümle olsa da Uluhan'ın merhametine muhtaçtı ve ona güvenmekten başka şansı kalmamıştı.
"Tamam! Lanet herif, Tamam! Her şeyi anlatacağım!" demesinin üzerine Miraç'ın sert sesi duyuldu. "Bırakın."
Adamlar Miraç'ın emri üzerine gerisin geri Ekrem'i yerine doğru ilerlettirdi ve kaba bir şekilde yere bıraktılar. Yapılacak listesinde birinci adım usulca karanlandı. İkinci adım başladığında bu kez çok farklı hissediyordu. Boş duyguları ufak ufak doluşmaya başladığında ellerini belinden ayırarak boynunu sıvazlamasının ardından ensesine kaydırarak derince soluklandı.
"Söz verdin. Beni serbest bırakacaksın, unutma." Sık nefeslerinin arasından mırıldanmıştı.
"Merak etme,"dedi Miraç karanlık gözlerini onun üzerine dikerek. "Kolay kolay bir şeyi unutmam."
Yanına doğru adımlarken,"Siz yukarı çıkın,"dedi adamlarına bakmadan kısa bir cümle kurarak. "Kimse binada kalmasın, bahçede toplanın ve çıkarken kapıyı açık bırakın." Son cümlesi gerginliğini yansıtırken, adamlar beklemeden söylediklerini yapmaya koyuldu ve birkaç saniyenin ardından odada yalnız kaldılar.
"Bu odada... Kapalı kalmaktan korkuyorsun."diye mırıldanan Ekrem, Miraç'ın zayıf noktasını bulmuşcasına güldü. Sanki az öncesine kadar korkudan titreyen, acı çeken kendisi değilmiş gibi. "Bu yüzden mi kapıyı açık bırakmalarını söyledin?"
Yanıtsız kalan sorunun anlamsızlığını zihninde tartmaya koyulduğu sırada Miraç'ın onu umursamadan telefonunu çıkardığını farketti. Emre'ye buraya gelmesini kısa bir mesaj yardımıyla ileten Miraç, tekrar Ekrem'e odaklandığında elindeki telefonu cebine yollayarak bir adım önünde tek dizini yere yaslayarak önünde eşit hizaya gelmesini sağladı.
"Başla."dedi Miraç sabırsız bir sesle. Ekrem'den gelen ağır kötü kokuyla rahatsızlık hissine kapılıp yüz buruşturdu. "Leş gibi kokuyorsun." Gerisin geri ayağa kalkarak birkaç adım uzaklaştı. Ekrem'in homurtular çıkararak dudaklarının arasından söylenmelerine kaş çattığında koyu gözleri hafiften kararmaya başlamıştı.
"Oyalama beni Çetiner, söylediklerimi ikiletmeden cevapla. Yoksa neler olacağını biliyorsun."
"Tamam dedim ya." Sinirle duvara sırtını yaslayarak tepesinde dikilen adama baktı ve tıslarcasına ağzına gelen cümleyi kurdu. "Ne bilmek istiyorsun?"
"Ne bilmek istiyorum..."diye tekrar eden Miraç ağır ağır odada ileri geri dolaşmaya başlarken, ellerini tekrardan belinde bağlamış, eliyle bileğini sıkıyordu. Diğer eli ise sıkı bir yumruk şekline dönmüştü. "Her şeyi, en başından, sonuna kadar. Bizi kaçırttığın zamandan tut, şimdiye kadar. Her soruma eksiksiz, yalansız yanıt vereceksin. Yalan sevmem ve beni ufacık bir şüpheye düşürmeyeceğini umuyorum. Kendi iyiliğin için, anladın?" Başını sallayarak onaylayan Ekrem'in ardından ilk soruyu sordu.
"Anneme, gerçekten aşık mıydın?" Sevginin kavramını bilmeyen adam neyi nerden öğreneceğini bilmezken, örnek alınmayacak tek kişinin en azından Ekrem olmadığını iyi biliyordu. Aşk ve bu pislik bir arada çağrıştırılamazdı.
"Hemde deliler gibi!"diye hırlayarak söylenen adama ezikleyici bir bakış sundu. "Belli,"diye geveledi dudaklarının arasından.
"Ruh hastası."
"Bunun için bizi kaçırdın?"
"Hepsi intikam içindi. Yeminliydim, Asaf'ı bitirecektim. Her şeyini elinden alacaktım, aldım da." Bunlar bildiği şeylerdi, yine de tekrar tekrar sorup bir açık arıyordu. Ancak bu kez Ekrem'in yalan söylemediğini biliyordu. Çünkü babası yaşıyordu, en azından öyle umuyordu.
"Annen, Zeliha..." Ekrem'in gözleri kaybedilişin hissiyle yere süzüldüğünde dalgınlıkla anlatmaya başladı.
"Zeliha çok güzel bir kadındı. Öyle güzeldi ki, gözlerine bakmak yeterdi huzur bulmak için. Ne yapsam, ne desem de ikna edemedim onu. Asaf'a aşık oldu, beni tek bir kez bile dinlemedi. Dünyayı önüne sereceğimi söylesem dönüp bakmayacak kadar çok seviyordu babanı. Aslında tüm suç babanındı. Zeliha'yı sevdiğimi biliyordu buna rağmen elimden aldı. Onları tanıştırdığıma öyle çok pişman oldum ki... Asaf ile aramızda büyük bir kavga oldu, dostluk bozuldu. Düşman kesildik birbirimize. Yeraltı dünyasından atıldım, tek bir yetkim bile kalmamıştı. İşimi her şeyimi kaybetmiştim. Sonra yemin ettim, onlara bu hayatı zindan edeceğime dair büyük bir yemin. Aradan birkaç yıl geçti, geri döndüğümde Asaf ortadan kaybolmamın rahatlığıyla güvenliği azaltmıştı. Bu işime geldi... Sonrasında sizi kaçırttığım zaman, nihayet kozlar elime geçti. Zeliha, ne desem tamam demeye razıydı. Bir gün Asaf'ın haberi olmadan ona ulaştım ve bir şart koydum." Tek gözünün verdiği bir bakış açısıyla Miraç'a baktığında kendisinden farksız bir soğukluğa sahip adamın dikkatle onu dinlediğini farketti. Uzun uzun konuşurken, canı yanıyor, boğazı kuruyordu ancak biliyordu ki su içmeye henüz vakit değildi. Yutkunarak hafifçe boğazını temizledi.
"Sen ve Meral arasında tercih yapmadan önce bir birliktelik yaşayacaktık. Ondan sadece tek bir gece istedim..." Miraç'ın gittikce kararan bakışları duygusunu yitirdiğinde tırnakları avucuna saplanır derecede parmakları sıkılaştı. Gerisinde duyulacak olan acıyı iki gün öncesinde yaşamışken tekrar duyacak olmak ve bunu acı kaynağının sahibinden işitmek sinir hücrelerini canlandırıyor, kontrolünü yitiriyordu.
"Tek bir gece... Ona tecavüz etmedim. Tehdit etkisiyle olsa bile, kendi isteğiyle geldi bana. Siz kaçırıldıktan beş ay sonra, o gece-"demeye kalmadan daha fazla dayanamadı Miraç ve, "Geç orayı,"dedi sert bir dille. İşitmek istemiyordu. Ne olursa olsun annesinin kendini bu adama sunmasını kabullenmeyecek, affetmeyecekti. "Meral'e gel."
Kaşlarını çatan Ekrem sinirle soludu ancak umursamamaya çalışarak devam etti. Öyle ki, Miraç'a anlattıklarıyla işkenceler çektirdiğinin bilincindeydi ve bu onun hoşuna gidiyordu. Kendinin çektiği bedensel acıya kıyasla ruhsal acı vermek daha zevk verici diye düşündü.
"Meral'i teslim ettiğim gece-" diye söze başladığında Miraç tekrar cümlesini yarıda bıraktı. "Ondan öncesi,"dedi uyarır bir tonda. "Annemi delirttiğiniz geceyi anlat bana."
Ekrem ufak bir şaşkınlık yaşadı. O geceyi sayılı kişiler biliyordu ve Miraç'ın bir şeyler bildiğini anımsadı. Bir an duraksadı. Neyi öğrenmek istediğini ya da neyi ne kadar bildiğini merak etti. Gerçek olanı, yahut gerçeği örten yalanı mı? Miraç odada dolanan adımlarını durdurdu ve usulca ona çevirdi bedenini. Tırnakları cildinin içine dalarken canının yandığını hissetmeyecek kadar bir boşluğun içeresindeydi. Uyarır bir tonda, "Konuş Ekrem,"dedi dişlerinin arsından bir hatırlatma sunarcasına. "Yalansız." derken bir baskı vardı harflerin ardına gizlenmiş.
"Annene, birliktelik geçirdiğimiz o gecenin ertesi günü benimle kaçması için bir teklif daha sundum," Ekrem rahatsızca oturduğu yerden kıpırdarken bacağındaki kesikten dolayı hissettiği sızıyla inleyerek derin bir nefes aldı ve zorlukla devam etti.
"Telefonda onunla konuşurken, 'Çocukların elimde, sen yeterki iste. Gel hep birlikte uzaklaşalım buralardan. Kimsenin bizi bulamayacağı bir yerlere gidelim. Sen, ben ve çocukların çok mutlu oluruz' dedim... Annen dinlemedi. Sizi bırakmam için yalvardı, ağlayıp durdu. Çok sinirlendim, öyle sinirlendim ki..." Sustu.
"Ne yaptın?"diye sordu Miraç gelecek olan yıkımın farkına vararak. Ekrem'in gözlerinde bir boşluk oluştu. Başını suçsuz bir ifadeyle iki yana salladı.
"Hepsi onun hatasıydı. Benimle gelmesi için çok dil döktüm. Hatta belki onu ikna eder diye kızı Meral ile konuşturdum... Yine de dönmedi kararından ve bende o an aklıma geleni yaptım... Yanık Tilki'yi hatırlıyor musun?"
Gecelerinin kabusuna eşlik eden ve uykusunu elinden alan adamı nasıl unutabilirdi ki? Hele ki geçen gün tekrar yüzünü canlı canlı görmüşken? Videoda canlanan her bir haresi zihnin saklı bölümünden fırlamış bir canavarı andırıyordu. Bir an soluksuz kalan Miraç kaskatı kesilirken zorlukla başını salladı. Simsiyah gözlerinin etrafı kızarmış, damarları kendini sıkmaktan şişip belirginleşmişti.
"O an Meral ile ilgilenen Yanık Tilki'di... Ve ben de, o sinirle bir emir verdim." Duraksayarak Miraç'ın hal ve tavırlarını kısaca izledi ve beklediği tepkiyi alamamanın huzursuzluğuyla ağırca devam etti. Yalan söylemek işine gelmezdi, ne yapıp edip Miraç'a gerçekleri anlatarak zaman kazanma niyetindeydi. Gerçekler bundan sonra işine yaramazdı, madem çöplüğü boylamanın zamanıydı o da öyle yapacaktı.
"Telefonun bir ucunda annen varken, ona kızının çığlıklarını dinlettirdim... Tecav-" Bu kez sert bir tekme Ekrem'in bacak arasına isabet etti. Fazlasıyla sabır gösteren Miraç ağır bir küfür savurdu ve tüm gücüyle tekrar bir tekme attı.
Haykırarak bağıran Ekrem tüm acısını duvarları inleten sesiyle durmasını istedi. Bacak arası zaten yaralı olmasıyla oluk oluk kanın tekrardan yerleri ıslatması Miraç'ı durdurmadı. Düşüncesinde dolaşan ve delirmesini sağlayan zonklayıcı fısıltılı kelimeler diline bir küfür olarak düşüyordu.
"Dur!!"diye bağırdı Ekrem boğuk acı içerisinde. "Dur yapma!" Bağırtılarına karışan ağlamaklı bir sesle hıçkırdı. Yerde acılar içinde kıvrılırken kendinin de ettiği küfürler öfkesinin izini taşıyordu. "Dinlemiyorsun beni o*..."
Üzerine karabasan misali çökerek omuzlarını kavradı Miraç. "Dinlemiyorum öyle mi?! Neyini dinleyeceğim lan ben senin p*ç kurusu!" Elinin yumruğunu kaldırarak şiddetle savuracağı sırada Ekrem hızla bir cümle kurdu.
"Oyun oynadık!" Acılar içinde kanlarla kaplanan avucunu beton zemine vurdu. Her tarafı kan olmuştu. Miraç'ın eli ise havada asılı kaldı.
"Ne oyunu?!"diye sordu öfkeyle. "Konuşsana lan!"
"Son an da..."İnleyerek sözleri yarım kaldı ve bir kaç saniyelik bir duraksamanın ardından Miraç'ın onu sabırsızca sarsmasıyla kaldığı yerden devam etti. "Son an da Yanık Tilki'yi durdurdum."diye soludu. "Annen o sırada bir kriz geçirdiğinde telefon kendiliğinden kapanmıştı. Sonrasında, Tilki'yi durdurdum... Hiç bir şey olmadı..."
Ve karanlığın ortasından bir ışık süzüldüğünde göğsünün ortasına saplanan bir acı yok oldu. Ruhu usulca eline farklı bir ton mürekkep almış kalın parmaklıklar ardına gizlenmiş yağmurlu bir bulut çizmeye koyuldu. Güneş bulutlar ardına gizlenmiş, yağmur damlalarını usulca yere serpiştiriyordu. O an kulaklarını tırmalayan gök gürlemesiyle gerçekten yağmurun yağdığını anladı.
"Meral?"dedi tekrar. Öfkesi dinmiş gözükmese de içinde bir yerlerde yeşeren umut tomurcukları geleceğe yansıdı.
"Tam hatırlamıyorum, çok zaman oldu... Ama sanırım o sırada korkudan bayılmıştı..."
"Yani bir şey bilmiyor?" Yalanın kokusunu alır yahut hissederdi ancak Ekrem'in korkusuna kıyasla burdan elini kolunu sallayarak çıkma arzusunu gözlerinde görebiliyordu. Ne hikmetse, birine güvendiğine adı kadar emindi. Bunu sonra düşüneceğini zihninde fısıldarken, elinin tekini Ekrem'in boğazına yerleştirdi. Sıkmıyordu ancak bir tehdit amaçlı göz boyuyordu.
Yalan eşittir ölüm der gibi.
Başını hafifçe iki yana salladı Ekrem sorusuna yanıt olarak. Öyleyse, ona videoyu yollayan kimdi? Meral olabilir miydi? Hayır, öyle olsa bile neden karşına çıkmak yerine bir Cd yollamayı tercih etmişti? Düşmanlarından biri olabilirdi diye düşünse de bu şıkkı direkt eledi. Herkes Ekrem'in öldüğünü sanıyordu. Hoş güzel bir ölüm onu beklemiyor değil ama daha öncesinden alacakları vardı ondan.
"Bana bir Cd geldi. İçinde Ömür'ün videosu vardı, işkence gördüğü bir zamanda çekilmiş ve yalnız o da değil. Sen, Salih ve Yanık Tilki. Üçünüz..."
"Bu imkansız,"diye söylendiğinde kaşlarını çatan Miraç oldu. "O video yalnızca Yanık Tilki'nin elinde vardı ve onu yıllardır görmüyorum. En son Salih'in evine gitmişti, bundan birkaç yıl önce. Ondan sonrasında kimse ondan haber alamadı."
"Cd'yi bana yollayan kim olabilir sence?"
"Bilmiyorum. Yemin ederim bilmiyorum."
"Pekâlâ.."diye mırıldandı dudaklarının arasından usulca ve zihninin en cok merak ettiği soruyu sormaya karar verdi. Dizleri üzerine çökmüş bir eli omuzunu tiksintiyle kavrarken, diğer eli boynuna yer etmişti, ellerini geri çekti. Derin bir nefes aldı.
"Ömür?" Sesinin fazla meraklı çıkmasını engelleyemedi. Şu ana dek haber alamadığı tek kişiydi. Meral, annesi ve babasından ufak da olsa bilgiler edinmişti ancak kuzenine dair tek bir bilgi yoktu. Temenni ettiği ölmüş olmamasıydı.
Kenan dayısından çok, yengesine üzülüyordu. Ayperi, kızını kaybeden bir anneydi ve onun ardından tıpkı kendi annesi gibi aklını yitirmişti. Üzerine titriyordu kendine bir şey yapmasından çekinerek. Dayısı Kenan. Öz dayısı değildi ancak bir kez olsun üveyliğini hissettirmedini biliyordu. Annesinin üvey abisiydi, Kenan dayısı.
Miraç'ın dedesinin, ikinci karısının kendinden ayrı bir kızı vardı, Zeliha. Kenan ve Zeliha, ikiside farklı anne babaya sahip olmasına kıyasla birbirlerine üveylik nâmına tek bir cümle kurmaksızın öz kardeş gibi büyümüşlerdi. Zeliha'ya abilik yapan Kenan, benimsediği tek kardeşini koruyup kollamış gerçek bir kan bağını aratmamıştı. Kenan'ın annesinin doğumda ölmesinin ardından, yıllar sonra tekrar evlenmeyi düşünen babası Zeliha'nın annesiyle karşılaşmıştı ve ikisininde farklı birer çocuğunun olmasını anlayışla karşılamış, birbirlerinin çocuklarını kendi öz evlatları bilmişlerdi. Bu yüzdendi Kenan ve Zeliha'nın birbirine olan bağları.
"Ömür'e ne oldu?" Ekrem sustu bir süre.
İşte oyunun joker kartı tam olarak burada gizliydi. Elindeki kartı masaya serdiği an oyun bitecekti ve masa bir daha asla kurulmayacaktı. Usulca dudaklarının arasından bir soluk alırken üzerine eğilmiş, ondan bir cevap bekleyen adamı süzdü. Söyleyip de sölememek arasında kararsız dakikalar harcadığında uzanmış bir oyunun bunaltıcı havasını soludu.
"Gerçekten,"dedi gözünü Miraç'ın kara hârelerine dikerek. "Şimdiye kadar hiç mi fark etmedin?" Miraç'ın kaşları anlamsızca büküldüğünde sabırsızlanan kotosı dolmak üzeriydi. "Bende seni akıllı sanırdım."
"Ne saçmalıyorsun?" O an Emre'nin içeri girdiğini göz ucuyla gördü. Beklediğinden erken gelmişti.
"Salih'in hiç çocuğu olmuyordu. Kısırdı anlayacağın...Karısı ondan kaçmak için yer ararken, birden kucağında bir kız çocuğuyla eve gelen kocasını ne yaptı dersin? En fazla altı veya sekiz seneye yakın dayana bildi. Kendinden olmayan kızına ve kocasına..."
Kasılıp kalan Miraç'ın zihninde oluşan soru bombardımanı yağmur misali beynine düşüp bir okyanusu andırırcasına dolmaya başlarken, boğazına bir yumru daha yerleşti. Zeliş'i büyüten adamın geçmişi onu ilgilendirmiyordu. Kendisine Ömür'ü sormuşken, bu adamın ne saçmaladığını bilemedi.
Yada zihni bir gerçeği kabul edemedi.
"Ben... Kendi çocuğumu neden büyütmesi için bir başkasına vereyim? Ya da... Neden bir oyuna kurban edeyim, hiç düşünmedin mi?"
Yutkunmaya çalıştı Miraç. Omuzunu kavrayan eli usulca kendinden uzaklaştırdı ve zorlukla ayağa kalkarak gözlerini kaçırdı. Bunu bir çok defa düşünmüştü elbette ama böyle bir adamın kendi kızına bile değer vereceği aklının ucuna gelmezdi. Onu her anıyla kötü biliyordu ve kötü bir baba kılıfı direkt üzerine sindirmişi.
Ekrem zorlukla uzandığı yerden doğrulmaya çalışırken hissetiği acısı aldığı intikamın zevkiyle birleşti. Kendini kazanmış görüyordu, herhalükârda. İnleyerek doğruldu ve başını kaldırarak Miraç'a baktı.
"Ömür... İlk öncesinde onu kaçırtmak planımda yoktu. Niyetim sadece sen ve kardeşin üzerineydi ancak parkta sürekli dibindeydin onun, mecburen onu da almak zorunda kaldı adamlarım." O anları hayal meyal hatırlıyordu Miraç. Beti benzi attığında kanının çekilişini damarlarının gerilmesinden farkediyordu. Gözleri olabildiğince daha çok karardı.
Umut mu demişti? Ruhu çizdiği görsele, ona uygun bir mürekkep bulamadı. Bomboştu o kısım.
"Aylarca tıpkı sizler gibi bir odada tıkılı kaldı... Meral'e olanlardan sonra, videoda izlediğin gibi, bedenine Yanık Tilki tarafından ağır darbeler aldı... En son darbe başına isabet ettiğinden, beyin kanaması geçirdi ve komaya girdi..."
Dudakları aralandı Miraç'ın. 'Öldü mü?' Demeye dili varmazken kasılan bedeni öylece donup kalmıştı. Ne düşüneceğini bilmiyor, zihnin çığlıklarının hangi birine koşacağının çâresizliğini yaşıyordu. Emre arkasında sessizce olanları ve duyulanları işitiyorken, aklında kurduklarıyla gözlerini sıkıntıyla kapatarak başını eğmişti.
"Ne yalan söyleyeyim, ölmesini istedim." Hafifçe öksürdüğünde hırıltılı nefesi canını yakmıştı. "Ama ölmedi." dedi tüm acısına rağmen meydan okuyan bir bakışla Miraç'a bakarak. Söylediklerinden sonra yaşayacağı hiç bir anı kaçırmak istemiyordu.
"İki aya yakın bir komanın ardından, gözlerini açtı... Ancak geçirdiği travma etkisiyle hafızasını yitirmişti..." Miraç'in gözleri hafif bir durağanlık yaşarken, "Şimdi nerde?..." diye fısıldar bir sesle konuştu.
"Salih,"dedi tek bir cümlenin gerisinde gelecek olan depremin bilinciyle bir gülüş doğdu yüzünde.
"Şah ve Mat Uluhan..." Zorlukla gülmeyi başardığında yavaşça devam etti. "Salih aldı onu. Kendi kızı olarak büyütmek için... Peki ben ne yaptım biliyor musun?... Hafızasını yitiren küçük kıza bir isim verdim. Zeliha..."
Acının dozuyla darbe alan kolon, çatırdayarak tozu toprağı etrafa savurmasıyla bir yıkıntı oluşturdu. Dehşetin adım adım izini bedeninde yaşayan Miraç inanamaz bir ifadeye kapıldı. Soluğu kesilmiş, boğazına kalın bir ip dolanmıştı. Başını salladı iki yana ağırca, inanmıyordu.
"Ömür..." Sesi zorlukla boğazından yukarı tırmanmış sadece dudaklarını kıpırdatabilmişti.
"Senin karın."diye tamamladı Ekrem yıllardır bu anı bekler gibi bir hevesle.
'Senin karın.'
'Senin karın.'
'Senin karın.'
Zihninde fısıltılarla esen kasırgalar damarlarında dolaşarak hızla yüreğine ilerledi. Küllenen bir ateş, ufak bir esintiyle harlandığında yanan ruhu oldu. Cehennemin ortasında elindeki kalemi düşürmeden parmaklıklar ardına çizdiği resime odaklanmış ruhu, bedeninin acısı canlandırır gibiydi. Ruhu çiziyor, bedeni yaşıyor, canı yanıyordu.
Artan bir acıyla Miraç yüzünü buruşturarak elini göğsünün sol kısmına bastırdı. İnkar edercesine dudakları kıpırdıyor, belirsiz mırıltılarla, "Olmaz lan,"demekten geri kalamıyordu.
"Olamaz ki... Yapılmaz lan bu..." Yüreğindeki ateş geçen her bir sürede büyüyerek inkarlığını yitirirken puslanan bakışlarını etrafta gezdiriyordu, bir kaçış yolu ararcasına.
"Yalan."dedi seslice soluyarak boğuk bir sesle. Gözleri kızarmıştı, teni esmerliğinden çekilen kanın ardından bembeyaz kesilmişti. "Yalan söylüyorsun."
"Oyun. Hepsi bir oyundan ibaretti. Salih de bu işin içine girdi, yıllarca kaçtılar benim yardımımla. Sonrasını biliyorsun zaten. Kumar masasında olanlardan sonra, Zeliha'nın benim kızım olduğunu duyurdum. Bu söylentinin senin kulağına geleceğini biliyordum, bu yüzden kuzenine kendi ellerinle acı çektirmeni istedim. Zeliha aslında-" derken Miraç'ın sesi duyuldu kirli odada.
"Sus!"diye kükrercesine bağırdı. Elleri kulaklarına doğru gitti. "Sus duymak istemiyorum lan! Sus!" Elleriyle kulaklarını kapatıyor ve aynı zamanda kendini tartaklayarak, avuçlarıyla başına darbe indiriyordu. "Kapat çeneni! Yalan söylüyorsun! İnanmıyorum lan sana! Yalan bu söylediklerin!"
İnkar etmesinin sebebi umudunu kanlar içinde kaybetmişti. Yakıştırmadığından yahut bilmek istemediğinden değildi bu acı. Zonklayan beyniyle birlikte haykırarak duvara döndü ve sert bir yumruk attı. Kanayan elinin hissizliği duygusuzluğuna gömülürken, düşüncelerinin tesiri altında kıpraşan geçmişiyle aylardır uzak kaldığı bir krizin etkisine düştü.
Ne yaptığını bilmeden bağıra bağıra duvara sert yumruklarını indirirken, zihni ona işkenceler sunarcasına birkaç anı iletiyordu. Kıyamet. Kıyametin habercisiydi tüm bu olanlar. Dibi çekilen bir bataklığın başında gün yüzüne çıkmış cesetlerin arasına sıkışmıştı sanki. İlk zamanlara gitti kaybettiği aklı. Ona... Ona çektirdiklerini hatırladı, ölümle tehdit edişini, ağlayışından, korkusundan zevk alışını. Lanetler savurdu kendine. Çıldırmış gibi önüne gelen her şeyi savuruyor, Ekrem'e ağır yaralayıcı darbelerini indiriyordu. Neden gebermiyordu bu adam! Karanlığa hapsettigi günü hatırlarken buzul bakışlarının ardından gördüğü Emre'nin onu sakinleştirmeye çalışması ve duvardan uzaklaştırmasıyla bir darbenin de kendi bedenine yerleşmesiyle sonuçlandı. Sertçe itmişti onu. Soluk soluğa kalmış, sık nefesler alırken ruhunu bitik hissediyordu. Aldığı soluklar ona yetmiyor, zorlanıyordu.
Ömür'ün yaşamasını elbette istiyordu ancak, onun aylardır yanında olduğunu ve bilmeden ona azap çektirdiğini öğrenmek onu cayır cayır yakmaya başlamıştı. Ekrem'in yalan söylemiş olmasını isterdi, sırf bu yüzden bile onu özgürleştirebilirdi.
Ama değildi. Kahreden bir gerçekle yıkılıp kaldı. Kalbini deşen acıyla kendinden acizleşen bedeni duvara dayandığında zorlukla yutkundu ve süzülerek usulca kaydı beton üzerine. Tüm gücünü yitirmiş bir halde azrailin gözlerinin içine bakmış, bir merhamet dilenmişti. Bataklığa çekileceğini bilmeden.
Emre yanıbaşına diz çökmüştü ve ellerini Miraç'ın omuzuna katarak bir şeyler söylüyordu. Zihni donuklaşan Miraç'ın kendini dünyaya kapatmasıyla, zehirli anıların arasında gezintiye çıkmıştı. Düşündü bir an.
Onun gerçekten Ömür olabileceğini...
Karanlık gözleri doldu. Kimsesizleşen adamın çocukluğuna dönmüş hali usulca bir damla akıttığında zihni tonlarca bahaneler üretme çabasına girişti. Elleri boşluğa düşmüş, sırtı duvarın soğukluğuna dayanmıştı. Yanan bedenine bu soğukluk az geliyordu. İlk defa bu kadar ağır basan bir acı hissetti yüreğinin ortasında. Bu öyle bir acıydı ki, sanki biri eline bir hançer almış acımadan darbelerini yüreğine indirip duruyordu. Gözlerini kapatarak, başını duvara yasladığında bir damla daha süzüldü sol gözünden akıp kirli sakallarının arasından kayıp giderek.
Hatırladı. Onun bacağında olan lekeyi anımsadığında sert bir yutkunmayla boğazını hareketlendirerek yutkundu. O iz onu her defasında şüpheye düşürmüştü. Parmaklarının ucu değmiş, avuçları o iz üzerinde defalarca dolaşmıştı. Ellerinin ateşe tutulduğunu hissetti o an. Dişlerini sıkarak parmaklarını içe doğru büktü.
Yaşadığı şu iki gün, onun yıllarını almış gibiydi. Ruhuna kadar çöktüğünü hissediyordu.
'Yaşananlar insanı bazen yaşlandırır, bazen de çocuk ruhuyla tanıştırır.'
Ve yakıcı gerçeği kendi fısıldadı iki dudağı arasından usulca. Düşmanının önünde bu son yıkılışıydı.
"Zeliş... Aslında Ömür."
****
"Beni bırakacağını söylemiştin." Gök kuvvetli bir sesle gürlediğinde bahçedeki adamların çoğu çoktan sırımsıklam olmuştu. "Söz verdin."
Miraç, onu umursamadan yanındaki adamına dönerek, "herkesin cep telefonlarını al ellerinden ve üzerlerini ara. Kimsenin üzerinde telefon, teknolojik alet ne b*ksa hiçbir şey kalmayacak. Sen de dahil."diye kesin bir emir verdi.
Ekrem birkaç adım uzağında, önünde duruyordu. Bahçenin ortasında, yemyeşil çimenlerin üzerinde karşı karşıya, birbirlerine nefret sunuyorlardı. Hayatının en büyük hatasını yaparak Miraç'ı karşına almanın bedelini öderken, bir zamanlar kendinin yaptıklarını şimdilerde bizzat acı sahibinden eksiksiz almanın merhametliğini tartıyordu.
Emre sağ yanında, tüm korumalar ise Miraç'ın emri üzerine etrafına dizilmişti. Diğer yanında duran adama yönelik kurduğu cümle üzerine, birkaç dakikalık bir süre içerisinde kutu içine doluşan telefonlarla geri dönen adam yanında duraksadı ve Miraç'ın gözleri önünde kendi telefonunu da kutuya yerleştirdi.
"Hepsi tamam efendim."dedi elindeki kutuyu göstererek. Hiç bir koruma atlatılmayacak, herkesin telefonları elinden alınacaktı ve alındı. Bu kez Emre'ye döndü ve sadece bir saniyelik bir bakışmanın ardından Emre, birkaç adamı daha yanına alarak gözden kayboldu.
Her şey yerli yerinde ilerliyordu. Üzerlerine yağan yağmuru umursamıyor, ıslanmanın keyfini içinde yaşıyordu. Üzerindeki kıyafetlerinin çoğunun sırımsıklam olmasının bir önemi yoktu. Deri ceketi ve boğazlı kazağı onu şiddetli yağan yağmura rağmen üşütmüyordu. Islak saçları alnına yapışmış, damlalar teker teker yüzünden kayıp gidiyordu. Ancak Ekrem için aynı şey söylenemezdi. Var denilecek kadar az bir kıyafet vardı üzerinde ve titreyen bedeni üşüdüğünün kanıtını sunuyordu.
"Neyi bekliyorsun?!"diye soludu Ekrem. Soğukta durmak, ağır yaralı bedenini ayakta tutmak fazlasıyla zor geliyordu ona. Onu bağlamamışlardı, yanında duran iki adama karşın etrafını saran bütün adamların gözleri üzerindeydi. Huzursuzca kıpırdandı.
"Söyle adamlarına beni gideceğim yere bıraksınlar!" Miraç hafifçe gözlerini kıstı. Tek bir tepki vermiyor, elleri cebinde öylece Ekrem'e bakıyordu. "İstediğin her şeyi anlattım sana, ne bir eksik ne bir fazla. Beni bırakacağına söz verdin! Uluhan, sözünü tut!"
'Merhamet... İnsanoğluna verilen özel bir duygudur. Kolay kolay kimse taşıyamaz evlat...'
İhtiyar'ın söylediği cümleyi anımsadı bir an. Zihni iki gün öncesine gitti. İhtiyar geçen gece, suskunluğunun ve karamsarlığının sebebini anlamıştı, çözmüştü onu.
'Peki sen ihtiyar?... Ellerini kana bularken, merhametini nereye sakladın?.'
'Unutuluyor evlat... Yeri geldiğinde, merhamet bile bazen unutuluyor...' Gülümsemişti ihtiyar bu cümlesi ardından. Gülüşünün ardına gizlenen acı gözlerinden okunuyordu ve Miraç inine sızmıştı. 'Ama yanlış anlama olmasın; Kıyamadığına kıysınlar bakalım, sen yerinde durabilecek misin...'
Anlamak güç belki ama hissetmek zor değildi. Kıyamadığına kıysınlar... Öylesine bir cümle, altında yatan bir çok anlam. Düşünme evresini çoktan atlamıştı Miraç, şu an farklı şeylerle meşgul olan beynini öğrendiklerinin üzerine örtmüştü. 'Yakarım!'Demişti Miraç en son ona. Ve ardından bir cümle daha kurmuştu. Zihninde parlayan ruhunu aydınlatmış ve elindeki listeyi tek tek karalamıştı.
Emre, elinde siyah renk bir şemsiye ile yanına geldiğinde gözlerini ona çevirdi. Anlaşmışlarcasına bir bakışma ardından hafifçe olumlu yönde başını sallayan Emre, her şeyin hazır olduğunu belirtirken, elinde tuttuğu şemsiyeyi Miraç'ın üzerine tuttu. Şimdi yağmurdan korunan bedeni Ekrem'in üzerine yoğunlaşmıştı.
Derin bir soluk aldı ve usulca deri ceketinin iç cebinden telefonunu çıkardığında farkettiği şeyle kaşlarını çattı. Şarjı bitmiş olmalıydı. Şimdi tam da sırasıydı diye düşünürken ufak bir küfür savurdu dudakları arasından.
"Telefonunu ver,'dedi Emre'ye elini uzatarak. Sonrasında kardeşten öte gördüğü adamından aldığı telefonun kamera bölümüne girdi. Ekrem ise bir şeylerin yolunda gitmediği hissine kapılmışcasına kaşlarını çatarken, dişlerini sıktı. Şu an ağzını açıp Miraç'a küfürler yağdırmak, eline ne geçerse ona fırlatmak, yahut tek kurşunla işini bitirmek istiyordu.
"Ne yapıyorsun! Beni bu halde videoya mı çekeceksin?! Seni bitiririm Uluhan! Yemin olsun, seni bu kez bitiririm!"
"Ne var biliyor musun?"diye sordu Miraç elindeki telefonun video kısmında beklerken. Henüz başlatmamıştı. "Aptal herifin tekisin ve benim kim olduğumu unutan bir beyinsiz." Ektrafı kısa bir göz süzdü ve tekrar Ekrem'e döndüğünde zihninde yankılanan geçen gecenin son cümlesi yankılandı.
'Yakarım!... Bedenini diri diri köpeklere atarım!' Bu yağmurlu hava ona bir iyilik yapmış gibiydi. Yakamayacağına göre diğer seçenek avucunu kaşındırıyordu. Kuru sesi usulca döküldü iki dudağı arasından ve bu kelimeler Ekrem'in duyduğu son cümleler oldu.
"Sen intikam de, ben bedel diyorum... Merhametimi son demine kadar tükettin sen Çetiner. Şimdi yarattığın eseri iyi izle."
Ve ardından tek elinde asilce tuttuğu telefonun kamerasını çalıştırdı. Diğer eli cebinde duruyor, sanki normal bir şeyi çekiyorcasına rahat bir duruş sergiliyordu. Derin bir soluk çekerek yağmur havasını soludu, birazdan bu temiz havaya hasret kalacağını biliyordu. Miraç, daha fazla beklemeden işareti verdiğinde birden arkasında, tasmaları sahiplerinin elinde altı tane kangal köpekleri belirdi. Hepsinin ağzından ayrı bir hırlayış duyulurken, Ekrem gözlerini büyüterek, tüm bu olanları anlamaya çalışıyordu. Sonradan kafasına dank eden gerçekle dehşetin izini taşıyan bir ifade canlandı yüzünde ve hızla Miraç'a baktı.
Her şey dakikalar içerisinde ve aynı saliselerle ağır çekim modunda gerçekleşti ve olanlar bir bir dizildi gözler önüne. Ekrem yaralı halinde bir yere kaçamazken, sahiplerinin verdiği komut ardından köpeklerin Ekrem'in üzerine saldırması ve havada gök gürlemesine karışarak yankılanan bağırışlara eklenen ağır hitamlı sözlere kulak asmayan Miraç, ayrıntılarıyla videoyu çekmeye devam etti.
Ruhu, kalın parmaklıklar ardına çizdiği görsele yenilerini ekledi. Her bir mürekkep, ak sayfanın üzerine akıttığı renklerin izini sürüyerek ortaya bir çizim sunuyordu. Demir parmaklıklara sarılan minik eller ve yüzü görülmeyen arkası dönük ufak bir erkek çocuğu belirdi ilk önce. O minik beden, kalın demir çubuklar arasından düşük omuzlarla manzarayı seyrediyordu. Bir orman vardı, tepesinde bulutları kararmış bir gökyüzü ve etrafı saran kötü bir koku. Yerler sırımsıklam, gölcükler oluşmuş. Yağmur yağıyordu. Kan yağmuru...
Resim sona erdi. Video durdu. Film final oldu. Bir ceset yeşil çimen üzerine serpeserilirken, yağan yağmura ölü bedenin kanı karıştı. Kan kokusu, yerde yağan yağmur ardından gölcüklerin kan rengine bulanması, köpeklerin sesine karışan gök gürlemesi, tıpkı bir cellatın son kez işini görmesi gibi bir izlenim sunuyordu. Genç adamın koyu gözlerinde beliren vahşetin her bir karesi zihninin felaketiyle karşı karşıyaydı.
'İşte kıyamet, işte felaket, işte intikam ve işte bedel.' Bir kadeh havaya kalkarak dibi sert bir darbeyle masaya vurulduğunda, her şey son buldu.
Akli denge bozacak bir portre tüm adamların gözleri önünde canlandığında durdurulan video saniyeler içerisinde tüm internet sayfasında paylaşıldı, sesi kesilmiş bir video olarak.
Öncelikle video yer altı camiasında bulunan ve adı şânıyla bilinen adamlara ulaştı. Ardından farklı sayfalara. Sessiz video, izleyen herkesin zihninde bir çukur açılmasına sebep olmuştu. Kimisi bilmeden bir cinayet izlerken, kimisi Miraç Uluhan'ın alınan intikamını bile bile izledi.
İşi bittiğinde tek kelime duyulmadı suskun yemiş dudakları arasından. İçinin yangınına serpiştirilen buzul hisler o yangını söndürmeye yetip yetmediğini düşündü. Şimdi buna verilecek bir cevap bulamazken hissizce telefonu Emre'ye uzattı.
Yağmur yavaştan kesilmeye başladığında havanın karardığının o an farkına vardı. Gece örtünmüştü siyahlığı üzerine. Kararan hayatı, geçmişi misali gökyüzüne kısa bir bakış attı ve sonra tek bir kez daha ölü bedene bakmaksızın arkasını dönerek ilerlemeye başladı, zihninde yankılalan melodi eşliğinde.
"Abi..."diye seslenen Emre'yi duymadı. Zihni öyle seslerle mesguldü ki, birilerinin sesini duymayı red etti. Emre ise Miraç'ın arkasından gidip gitmemenin kararsızlığıyla kalakalmıştı. Burayla ilgilenmesi, ortalığı toparlaması gerekiyordu. İsteksizce adamlara çevirdi yönünü, Miraç'a fiziken zarar gelmezdi. Paylaşılan videodan sonra buna kimsenin cürret edeceğini de sanmıyordu. Düşündüğü şey tek dostunun içinde verdiği savaşla yalnız kalmamasıydı lakin yine de engel olmayarak çaresizce gidişi seyretti.
Binanın arka tarafından ön bahçede duran arabasına doğru ilerleyen Miraç'ın ardında bıraktığı bir geçmişi vardı. Kolay gelecek sanıyordu. Çetiner soyadını bu dünyadan silmek o kadar kolaydı ki, yapması gereken hafif bir ölümdü. Teni buz kesmesine kıyasla içinde bir yangın vardı, sönmek bilmeyen.
Hani sönecekti? Bedel ödenince bitecekti her şey. Şu beyni çığlıklar atmak yerine susup oturacaktı, çekilecekti kenara, rahatlayacaktı. Acıma duygusu muydu bu hissettiği? Kaşları çatıldı yavaşça. Hayır. Ekrem için üzülecek değildi ve asla pişman olmayacaktı. Zihni geçmişin üzerine kapanan bir kapağın ardından geleceği sunmuştu ona. Diğer türlüsü yoktu. Cımbızla alınan farklı bir olasılığa rağmen.
Şu saatten sonra affedilebilecek miydi?
'Zeliş-Ömür...'Başını salladı iki yana. Bu şekilde seslenmiyordu ki ona. 'Ömrüm,' derdi küçük yaştayken hep ona. Kimsenin bu şekilde ona seslenmesine de izin vermezdi. Sadece kendi seslenebilirdi. Bu kıskanmak değil, benimsemekti onun lügatında. Peki, affedecek miydi Miraç'ı? Yüreği o kadarını yapabilecek miydi? Peki Miraç, bunu hak ediyor muydu?
Derin nefes almaya çalıştı. Yağmur seyrekleşmiş, gittikce silikleşirken binanın köşesini döndü ve birden adımları durdu. Farkettiği şeyle anında eli belindeki silahı kavramış ve karşındaki kim olduğunu bilmediği bedene doğrultulmuştu.
Duvara yaslanmış siyahlar içerisindeki yüzü maskeli beden Miraç'ın gelmesiyle duvardan sırtını ayırdı ve bir adımda karşına dikildi. Rahat tavrından ödün vermezken, Miraç'ın kaşları olağan bir şekilde çatılmış kendisini süzmekteydi.
Kimdi bu çelimsiz kişi? Gözleri kısıldığında daha dikkali inceledi karşındakini, bu bir kadındı. İnce vücudundan ve belirgin yerlerinden bunu anlamak zor olmadı. Siyah dar bir pantolon, yine siyah deri bir ceket, içerisine giymiş olduğu siyah yün kazağı ve... Kar maskesi? Gözleri görünüyordu sadece. Karanlıkta pek farkedemese de kahve tonunu alan gözler ona hiç yabancı gelmemişti. O an her şeye rağmen bulanık zihniyle karşındaki yüzü maskeli kızı hatırladığında gözleri mümkünmüş gibi daha da karardı.
'Tekrar karşılaşacağız, Uluhan.'
'Sana tekrar karşılaşacağımızı söylemiştim Uluhan...'
"Kimsin?..."diye sordu dişlerinin arasından. Yeni bir düşman daha istemiyordu, zirâ listesi birhayli kalabalıktı. Gözleri bir an etrafı izledi ve tekrar maskeli kıza döndü. Adamlarının hepsi arka bahçedeydi ve ufak bir cinayeti örtmekle meşgulerdi.
Kızdan bir cevap alamadığında tekrar, "Kimsin,"diye basınçla uygulanan sert bir dille yeniledi cümlesini.
Kız hareketlendiğinde elindeki silahı avuçlarında sıkılaştırdı. Vurabilirdi istese ama kim olduğunu bilmeden bunu yapamazdı. Ayrıca rakibinin elinde bu kez silah namına tek bir alet yoktu. Bomboş duruyordu karşında. Yine de bunun bir pusu olabileceğinden şüphelendi. Nitekim geçen karşılaştığında silah doğrultan kendisi değildi ve bayılmasına sebep olmuştu. O an düşmanının ininde yakalandığını düşünse de gözlerini açtığında kendini evde bulmasını garipsemişti. Tüm bu olanları zihninden geçirdiğinde hiçbir şey beklediği gibi olmadı.
Kim olduğunu bilmediği kız, elini yukarı kaldırarak maskesine yerleştirdi ve çenesinin altından boylu boyunca sarmalayan maskenin ucunu tutarak usulca çıkardı.
Maskenin altından çıkan yüz ardından öylece duraksayan Miraç ağırca gözlerini kırptı. Omuzlarının altında biten uzun saçları dağılarak maskeden uzaklaşırken dalgalı bir halde düşürdü her bir tutamını. Kızıla çalan kahve saçlar gecenin karanlığını taşıyorken, ince kavisli kaşları, hafif dolgun dudakları ve küçük burnuyla çehresinin güzelliğini göz önüne düşürdü.
Miraç, hissettiği duyguların altında ezildi adeta.
Bu kız... Tanıyordu...
Tanımamak mümkün mü? Hisleri onu yanıltmış olamazdı. Bu kadar benzerliğin üzerine tesadüfü ekleyecek kadar inanmıyordu bu kavrama. Avucundaki silah tonlarca bir ağırlığı taşır misali usulca indi ve parmaklarının arasından kayıp ıslak çimenliğe düştü.
"Sen..."diye fısıldadı zorlukla. Dili devamını getirmeye yetmediğinde, başını olumlu yönde ağırca salladı karşındaki kız.
"Ben," derin bir nefes aldığında gözlerinin dolduğunu hisseden kız elindeki maskeyi parmaklarını gevşeterek yere attı. Nefes alamıyor, yüreği yaşadığı heyecana karışan bir çok duygudan yerinden çıkacak gibi atıyordu. Gözleri ayrılmıyordu birbirinden. Kaç yıl beklemişti bu anı? Kaç zaman? Kaç saat? Bir çember oluşmuştu sanki o an. Çevresi yanarken, ikisi tüm o yangına kulak tıkamışlardı.
"Ben Meral..."
***
BÖLÜM SONU...
*Miraç anlatımıyla bölüm nasıldı?
*Zeliş = Ömür (Birçoğunuz bunu tahmin ediyordu zaten pek şaşırmadınız değil mi) Şaşıranlar ve aklında soru işareti olanlar varsa yazabilirler :")
*Sizi çok seviyorum♡
Allah'a emanetsiniz♡
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro