42.BÖLÜM
8 BİN Kelimelik bir bölümle herkese merhabaaa. Saat 00:00 dedim ama bitirir bitirmez paylaşayım dedim. Bekleyemedimmmm...
İnstagram ve Wattpad sayfalarımdan belirttiğim üzere malesef sınır katacağım. Geçen her bölümlerde emeğimin birazını bile almış değilim ve bu beni çok üzüyor :/
İlhamın onlardan geliyor ve yorum vs yıldıza basmaya zorlanıyorsunuz. Lütfen yapmayın ve düşüncelerinizi belirtin...
Sınır= 5 bin vote (🌟) + 5 bin yorum. Random atarak degil. Satır arası yorumlar yapabilirsiniz mesela. Bence çok değil. 40 veya 50 bin okuyucu varken birkaç yorumda bulunabilir ve tamamlayabilirsiniz. Emeğime saygı duyarak anlayışla karşılarsınız umarım. Sınır geçildiği an yeni bölüm sizlerle olacaktır.
Ayrıca sizden ufacık ricam; Eski bölümleri kontrol ederek yıldıza bastığınızdan emin olabilir misiniz? Mir&Zel çifti çoooook yıldız (🌟) hak ediyor benceee :")
♥Keyifli okumalar dilerim♥
***
'Git Diyemeyecek Kadar Bencil Bir Kalbe Sahibim.
Kal Demek İse, İçimden Gelmiyor...'
İnsanları anlamakta zorluk çektiğim bi ânı daha yaşıyordum. Ne yaptığını bilmeden veya farkında olduğuna rağmen tabiri yüzsüzlüğü üzerine biçilmiş bir elbise gibi sürekli giyinen. Kirliliğine aldırmayan insanlardan nefret ediyordum. Bir insan yaptığı şeylere rağmen neden hiçbir şey olmamış gibi davranır ki?
Evet, Yeşim.
Şu an üzerinde olan şuh maskesini bir an olsun düşürmeden gülümseyerek yeşil gözleriyle beni süzdü. Gözlerinde beliren ifade daha çok iğneleyici tonda, ezici bakışlara gebeydi. O an benim gözlerim onun belirginleşen karnına doğru indiğinde ufak bir şaşkınlık yaşadım. Çok kısa süren bu şaşkınlıktan sonra, gözlerimi kırpıştırarak şişkin karnından çektim ve yeşillerine tekrar baktım.
"Çekilecek misin artık?"diye sordu imâ barındıran bir ses tonuyla.
Dudaklarımı aralayarak bir şey söyleyeceğim sırada oflarcasına sesli bir soluk verdi ve, "Hiç seni çekecek havamda değilim." diyerek eliyle beni hafifçe geriye doğru ittirdi.
Bavuluyla birlikte salona doğru ilerleyen bedenini, üzerimden atamadığım bir afallamayla izlerken, inanamayarak güldüm ve başımı iki yana salladım. Bu kadar da yüzsüzlük fazla değil mi? Kendimi görünmez bir varlık gibi hissediyordum artık. Kapıyı sinirle kapatacağım sırada farkettim Ragip'in de kapıda beklediğini. Bana kısa bir bakış atarak, onun da Yeşim'in ardından salona ilerlemesiyle duraksayan bedenimi hareketlendirdim ve kapıyı kapatarak peşisıra salona girdim.
"Senin ne işin var burada?" Salona girdiğim an koltuğa çoktan yerleşmiş Yeşim'in karşısına geçtim.
"Keyfimden geldiğim pek söylenemez," derken başını çevirerek Ragip'e doğru ters bir bakış attı. O an anladım Ragip'in, Yeşim'i bulup getirdiğini. Ragip ise, kapı yanındaki duvara yaslanmış, boş bakışlarla ikimizi süzüyordu. Konuştuğuna çok fazla şahit olmamıştım zaten.
"Hem, o soruyu benim sana sormam gerekmez miydi? Duyduğuma göre Ekrem Çetiner ölmüş yada her ne olduysa ortalıktan yok oldu. Yani... Miraç ve intikam hırsı, bitti! Senin buradan def olup gitmen gerekmez miydi?! Hala ne arıyorsun burada?"
Elleri şişkin karnının üzerinde, sebebini hala bilmediğim bir nefretle bana bakıyor oluşu gözlerimi kısmama neden oldu. Bu kadınla herhangi bir savaşa girmediğime adım kadar eminken, bu nefretin kaynağını çözemiyordum. Sebebi Miraç mı? Katılmıyorum bu cevaba. Öyle olsa bile, karnındaki bebeğin babası farklı biriyken, Miraç'a aşık olamazdı.
"Etrafta ne olup, bittiğini duyacak kadar yakındaydın demek. Bunca zaman seni bulamamaları garip... Peki ya, ne oldu da Miraç'a iftira atmanın ertesi günü, kaçıp gittin?" Beyaz tenli yüzü söylediklerimle birlikte gözle görülür derecede gerildiğinde, gözlerini kaçırarak başka yöne baktı.
"Enişte?"diyerek yaslandığı yerden doğrulduğunda arkamı dönerek kapı girişinde bekleyen Kenan amcaya baktım.
"Yeşim?"diye karşılık veren Kenan amca şaşkındı. Birkaç adım atarak yaklaştığında Yeşim'i süzen kahverengi gözleri gittikçe daha da belirginleşerek büyüdü. Yeşim'in karnına takılı kalmıştı gözleri.
Benim gözlerim ise aklım gibi Miraç'ı aradığında yokluğuyla boşluğun esaretine düştüm. Neden inmiyordu? Kötü bir şey mi olmuştu? Ama öyle olsa Kenan amca aşağı inmez, karısını o durumda bırakmazdı. Peki, Ayperi hanım nasıldı acaba? Yutkunarak, derin bir nefes aldım ve önüme döneceğim sırada Ragip'in delici bakışlarının üzerime dikildiğini farkettim. Onu, beni izlerken yakalamama rağmen gözlerini ayırmadan öylece bakması kaşlarımı çatmama neden oldu. Çok tuhaf biriydi. Öyle boş bakıyordu ki, dolu olduğunu bilmene rağmen suskun bedeni göze çarpıyordu. İçimi titreten bir ürpermeyle gözlerimi hızla ondan kopardım. Aksi halde korkutan bakışlarına mahkum düşeceğim. Miraç'a benzetiyordum bazen. İlk günlerde olduğu gibi, korkutucu ve ürperten cinsten, açık renk gözlerine kıyasla Miraç'ın gözleri daha koyuydu. Bir tutulmazdı ama örnek olarak sunulabilirdi.
"Senin ne işin var burada? Nerelerdeydin Yeşim?! Karnın..."deyip sustu Kenan amca. "Sen gerçekten hamile misin?" Öyle şaşkındı ki ne yapacağını, ne söylemesi gerektiğini bilmiyor gibiydi.
"Enişte ben..." Yeşim'in gözleri dakika sürmeden dolup ağlamaya başladığında oynadığı oyuna kaşlarımı kaldırarak şaşırmış bir tepki verdim. Oturduğu üçlü koltuktan yavaşça kalkarak eniştesine doğru adımlarını ilerletti ve ellerini hızla tuttu.
"Affet beni ne olur. Korktum enişte ben. Çok korktum... Beni yargılayacağınızı, tiksineceğinizi, aşağılayacağını düşündüm." Birden hıçkırmaya başlayarak sesli ağlamaya başlayan Yeşim'i izlerken, inanamayan bir tavırla başımı salladım. Kenan amcanın ellerini tutarak öpmesi ve af dileyen cümleleriyle, ödül alınacak bir rol sergiliyordu.
"Ben, Miraç'a iftira atmak istemezdim. Ama o an öyle bir yalan uydurmak zorunda kaldım. Sonra... Sonra utancımdan kaçıp gittim. Biliyorum hatamı. Ama çok geçti..."
Miraç'ın adı geçtiği an sinirle kaşlarımı çatarken, araya girmemek için dişlerimi sıktım. Ellerim Yeşim'in üzerine atlayıp saçlarını yolmak için kaşınıyor, zihnim ise ona uyum sağlayarak teşvik edici cümleler kuruyordu.
'Sırf onun iftirası yüzünden gözyaşı döktün sen! Miraç'ın seni aldattığını düşündün! Yalan söylediğini düşünüp harap ettin kendini! Düşmanlarının elinde eziyet edilirken, Miraç için üzülmedin!'
Yeşim geri çekilerek burnunu çekti ve yanaklarını hızla kurulayarak ellerini belirgin karnının üzerine yerleştirdi. Açık yeşil bir elbise vardı üzerinde. Hamilelik olarak, göğüs altından dizlerinin üzerine kadar bollaşan, dökümlü bir elbise. Sarı saçları omuzlarından aşağı dökülüyorken, yüzünde abartılı fakat şuan bir kısmı gözyaşından dağılan makyajı vardı.
Gerçekten çok güzeldi, iç çirkinliğine kıyasla.
"Babası, hamile olduğumu duyar duymaz beni terk etti. Onu aldırmamı istiyordu. Ben, bebeğime kıyamadım. Karşı çıkınca beni ortada bıraktı, gitti. Sizde öğrenince... Utancımdan dayanamayıp kaçtım..."
"Güzel yalan."diye dayanamayarak atıldığımda gözler bana çevrildi.
"Aylardır da onun yanında değilsindir zaten. Bu kadar iyi saklandığına göre, kendi başının çaresine bakıyorsundur."
Az öncesine kadar masumca ağlayan Yeşim'in ifadesi değişerek gözleri sinirle parladığında yanına doğru ilerledim ve iki adım kala durdum.
"Ne saçmalıyorsun sen?"
"Ben değil, sen. Saçmalıyorsun. Miraç'a iftira atıp kaçtın. Geride ne olduğunu düşünmeden çekip gittin. Bir not veya bir kağıda gerçeği yazıp daha önceden de gidebilirdin. Ama Miraç düşmanının elinde, sağ çıkacağı mechulken, aynı gün senin böyle bir yalan atman, zaman kazanmaktan başka bir şey değildi. Ayrıca ne hikmetse, Miraç kurtulduğu an, Yeşim hanım ortadan kayboldu! Acaba neden?!"
Öfkeyle elleri yumruk şeklini alan Yeşim'in, söylediklerimle artarak çoğalan siniriyle birlikte bir an da üzerime atılması ve, "Sen kendini ne sanıyorsun?!"diye bağırarak omuzlarımdan itmesiyle geriye doğru sendeledim. Son an da kendimi tutarak dengede durmuştum. Üzerime tekrar bir atak yapacağı sırada, Kenan amca onu tuttu.
"Ne demeye çalışıyorsun sen?! Ben öyle bir kadın değilim! Ne hakla böyle bir şey imâ edersin!"
"Ben bir şey imâ etmedim! Olan neyse onu söyledim!" Susmamı gözleriyle işaret eden Kenan amca, "Zeliş."diye uyarır tonda seslenmesini görmezden gelerek Yeşim'e tüm hislerimi kusarcasına baktım. Onun ki kadar bir nefret karışımı öfke olmasa da bende sinirliydim. Ancak saldırmak gibi bir niyetim yoktu. Karnındaki bebeğe dua etmesi gerekirdi bunun için.
"Bana söyleyeceğine kendine baksana sen! Hangi yüzle bu insanlara bakabiliyorsun! Babanın yaptıkları yetmedi mi?!"
Dişlerimi birbirine geçercesine bastırırken, can evimden vuran cümleleriyle gerildim. Bilerek bu noktaya değindiğini adım kadar biliyordum. Yeşim daha öncesinde duygularını içinden yaşayan biriyken, şu an karşımda sinsiliğini gözler önüne seriyordu.
"Yeşim yeter!"diye araya girdi Kenan amca, fakat Yeşim zehirli bir yılan misali sözlerini dökmeye devam ettiğinde hamileliği nedeniyle dizginlemeye çalıştığım öfkem başarısızlaşıyordu gittikçe.
"Hayır enişte! Buradan gitmesi gereken kişi asıl O! Sana, teyzeme, Miraç'a, kuzenime, Meral'e... Daha saymamı ister misin?! Babanın, iki aileyi birden nasıl darmadağın ettiğini duymak ister misin?!" Onu tutan Kenan amcadan kurtulmak istercesine çırpınarak sinirle soludu ve tekrar bana baktı. Yeşil gözleri cayır cayır yanıyordu sanki.
"En çok merak ettiğim şey ne biliyor musun?!... Miraç'ın yüzüne nasıl bakabiliyorsun?! Hala senin nefes almana şaşırıyorum! "
Dayanamadım bu kez. Çatılmış kaşlarımın ardından onun söylediklerini dinleme çabam sonsuzluk ipini kopardı.
"Bu seni hiç ilgilendirmez!" diyerek tam adım atmış ona doğru atılacakken, birinin kolumdan tutup bedenimi hızla geri çektiğini hissettim ancak beni tutan kişinin kim olduğuna bakmadan Yeşim'e öfkeli bakışlarımı atmayı sürdürdüm.
"Yüzsüzsün!"diye dinmeyen ateşiyle bağırdığında, "Senin kadar olamam!" diyerek cevabımı sundum.
"Kesin artık!" Kenan amcanın sesi salonda yankılandığında, kapıda beliren Miraç'ın koyu gözleriyle buluştu kahvelerim.
"Ne oluyor burada?" Sert sesi salonu sessizliğe boğdu. Kaşları herzaman ki gibi kavislenerek çatılmış, siyaha yakın kara gözleriyle salonda ki her bedeni tek tek süzdü.
Gözleri bir an Yeşim'e takıldı, sonra devam ederek bana ve yan tarafıma doğru baktı. En son ise gözleri yavaşça koluma indiğinde, gözlerinin son kademe olduğunu düşündüğüm tonda karardı. Hızla tekrar sağ tarafımda varlığını hissettiğim bedene baktı. Benim gözlerim de, onun bu tavrıyla sağ tarafıma çevrildiğinde Ragip'i bu kadar yakınımda görmeyi beklemiyordum. Boğazım kurudu, irkildim birden.
"Çek. Elini. Ondan." Miraç, kısık bir cümle kurmasına rağmen sesinin yüksek derecede etkili çıkmasının ardından Ragip elini kolumdan çekti ve bir adım geriledi.
Beni tutan kişinin Ragip olduğunu bile farkedemediğim bir sinirin etkisinde olmam beni şaşırtmış, bir o kadar ürkütmüştü. Yutkunarak, kollarımı vücuduma sardım. Yeşim, dizginlenmemiş öfkesine kıyasla onu tutan eniştesini aldırmadan bize doğru adımlayan Miraç'a bakıyordu. Bir an içimde kıpraşma yaşandığını hissettim. Karnındaki bebeğe rağmen Miraç'a olan bakışları azıcık bile olsa dinen sinirimi katmerleştirmişti. Bunun hırsıyla tırnaklarımı kendi koluma saplamaktan öteye gidemedim. Öyle ki, kendi kolumdan ayrı, Yeşim'i tırmıklamak isteyen yanım zil çalarak kendini belli ediyordu.
"Nihayet birileri bir işe yaramış,"diye sert bir dille kurduğu cümleyle Ragip'e ters bir bakış atarak, Yeşim'e döndü.
"Senin ifadeni daha sonra alacaktım ama görüyorum ki çok sabırsızsın." Tek kaşı usulca yukarı kalkarken, koyu gözlerinde barındırdığı tehlikeli hisler ayna misali karşındakine iletiliyordu. Bunu bilerek yaptığına adım kadar emin olduğum bir düşünceyle omuzlarım dikleşti ve birkaç adım ilerleyerek Miraç'ın yanında yerimi aldım. O an Yeşim'in gözleri tekrar bana çevrildi.
"Kimseye ifade filan vermeyeceğim, ben enişteme gereken açıklamayı yaptım."derken gözleri kısa bir an yanında dikilen Kenan amcaya değdi.
"Vereceksin. Bana iftira atıp nasıl çekip gittiysen; nedenini, nasılını dökeceksin." Her kelimesine ayrı bir baskı uygulayan Miraç'ın sesinde gezen emir ton, mıh gibi yerine sinmişti. Elini kaldırarak işaret parmağıyla Yeşim'e bir tepki gösterdiğinde, onu bu kadar sıkıştırıp köşeye sindirmesi nedensizce beni içten içe mutlu etmişti. Kendimi gülümsemekten zor alıkoyuyordum.
"Şimdi söyle. Baştan. Sona. Tek harfini kaçırmadan anlat."
"Sen onu, bunu bırak da Miraç. Nasıl oluyorda hala bu kadını boşamadın? Bu evin çevresinde bile dolaşmasına müsaade etmemen gereken kişiyi, bu evde nasıl barındırıyorsun?"
"Sana. Anlatacaksın. Dedim." Miraç'ın öfkelendiğini belirten yüz hareleriyle gerildim ve kollarımı kendimden çekerek ani bir tepkiye hazır hale geldim.
"Anlatmayacağım."
"Ulan, ben şimdi senin..."Miraç Yeşim'e doğru adım attığı an hızla önüne geçerek, "Miraç!"dedim ve ellerimi kendi ruhu kadar sert bedeninden göğsüne yerleştirerek, onu durdurdum. "O, hamile."diye hatırlattığım an kararan gözleri Yeşim'in karnına indi, sonrasında ise derin bir soluk alarak birkaç saniyeliğe gözlerini sımsıkı kapattı. Sakinleşmek istercesine.
"Hamile olmasaydım ne olacaktı? Beni mi döveceksin Miraç?! Yanında düşmanının kızı varken, sırf yalan söylediğim için beni mi harcayacaksın?!"
"Kapat çeneni!"diye bağırdım arkamı dönerek Yeşim'e bakarken. Miraç'ın sinir hastası olduğunu bilmiyormuş gibi üzerine bu şekilde gitmesi beni sinirlendiriyordu.
"Asıl sen kapat çeneni ve def ol bu evden! Miraç, o adamın neler yaptığını nasıl unutursun?! Enişte sen söyle! Teyzem yıllardır bunun acısını çekmiyor mu?! O adamın kızını nasıl bu evde tutarsınız?! İnanamıyorum size ya!" Miraç'a ayrı, Kenan amcaya ayrı ilgili cûmleler kurması kalbime sancılarını iletirken yutkundum ve öfkeyle soludum. Yeşim birden, "Ah-"diyerek elini karnına attı ve hafifçe beli büküldüğünde Kenan amca nihayet bir tepki göstermiş ve endişeyle Yeşim'in yere düşmesine mani olmuştu.
"Yeşim, iyi misin?" İki büklüm olan Yeşim'in canı acıdığını belirten beyaz tenli yüzü buruşurken, "Bebeğim." diye bir kez daha acıyla inledi. Kenan amca onu koltuklara doğru yöneltti.
"Gel şöyle, otur." Koltuğa çöktüklerinde Kenan amcanın endişeli bakışları kısa bir an bize değmiş sonra tekrar Yeşim'e dönmüştü. "Daha iyi misin? Hastaneye götürelim mi? Derin nefes almaya çalış kızım..."
Onu bir an da öyle görmek tüm sinir karşımı duyguları çekip almıştı benden. O hamileydi ve üzerine çok fazla gitmiştik. Kendi değil, karnındaki bebeği düşünmeden esip gürlemiş ve bu noktaya getirmiştik. Eğer o bebeğe bir şey olsaydı kendimi asla affetmezdim. Ne olursa olsun, onun da bir canı vardı. Başımı pişmanlıkla eğerken, bir elimi enseme attım ve sıkıntıyla tırnaklarımı derime saplayacağım sırada bileğimden biri tutarak elimi ensemden ayırdı.
"Benimle gel."diye fısıldayan sesi kulağımın tam arkasından ılık nefesiyle tenimi yakarken, Miraç bileğimden tutarak, bahçeye açılan boydan cam kapıya doğru ilerlettirdi.
İtiraz filan etmedim. Beraber salondan bahçeye çıktığımız an üzerimden öyle ağır bir yük kalkmıştı ki feraha varar oldum. Havuz başına doğru durmadan ilerlerken, etrafta dolanan korumalardan birkaçı bize çevrilen bakışlarını Miraç'ı gördükleri an eski konumlarına döndürmüştü.
'Miraç etkisi.'diye fısıldadı zihnim tehlikeli bir hayranlıkla. Korku ve ürkme nasıl bir hayranlık belirtisiydi bilmiyorum ancak kendimin normal olduğumdan süpheliydim artık.
"Sakın kendini suçlamak gibi bir düşünceye kapılma."dedi bileğimi bırakmadan havuz başında çimenlikler arasında duraksadığımızda. "Ne yaptıysa onun kendi aptallığı."
"Üzerine fazla gittik. Bebeğine bir şey olabi-"diyeceğim sırada boştaki elini kaldırarak çene hizamda yanağıma yerleştirdi ve baş parmağını dudaklarımın üzerine bastırarak beni susturdu. Sesli bir soluk verirken eğdiği yüzü birkaç santim ötemde yerini aldı.
"Düzgünce sorduk değil mi? Düzgünce ona, anlat dedim. Dinlemedi. Konuyu farklı yöne çevirmeye yeltendi." Her kelimesini dökerken, tek tek anlamamı ister gibi ağır bir yavaşlığa karşın baskıcıydı. "Beni susturmak için, seni kullandı."
Hafifçe başımı sallayarak dolan gözlerimi kırpıştırdım. Beni bu kadar iyi anlaması nefesimi kesiyordu. Ona cani derken bile şimdi haklı olduğumu anladım. Caniydi bu adam. Katildi. Sözleriyle benim kalbimi, bedenimi ve ruhumu kendine esir edecek kadar hilekâr.
"Yalan söyleyecekti yine de. Ona inanmıyorum. Kenan amcaya anlattı ama söyledikleri birbirleriyle uyuşmuyor Miraç. Sözde, bebeğinin babası onun hamile olduğunu duyunca kaçıp gitmiş, terk etmiş. Bu durumda olan bir insan nasıl planlar kurabilir ki? Neden sen düşman elindeyken, iftira atmayı düşünür? Hele de sen kurtulduğun an, onun ortadan kaybolması... Tesadüf mü?"
"Tesadüf diye bir şey yok."dedi tüm söylediklerimi başını sallayarak dinlediğini beyân ederek. "Tesadüflere inanmam. Seni bulduktan sonra, asla."
Kaşlarım çatıldı kurduğu cümle ardından. Bizim birbirine olan tesadüf zıttı kader oyunu hikayemizin baş karakterini canladırdığımızı hatırlatan Miraç'a nasıl baktığımı bilmiyorum fakat neredeyse kapkara diye tabir ettiğim koyu gözleri gülümser gibi oldu. Bileğimdeki parmakları kayarak ufak elimi kendi avucuna sardı. Diğer eli ise hala yanağımın üzerinde, baş parmağıyla dokunuşlar bırakıyordu.
"Sen düşünme bunları. Bizzat ilgileneceğim. Bu işin peşini bırakmayacağım."
"Ayperi hanım nasıl?"diye sordum sergilediği mücevher benzeri rolünü es geçmeye çalışarak.
"İyi olacak."
"Neden seni görmek ona iyi geliyor?" Saatlerdir aklımı kurcalayan bir diğer soruyu dile getirdiğimde sakin bir sesle, "Sonra anlatırım sana, şimdi değil."dedi baş parmağı alt dudağımın kenarlarında dolaşırken.
"Peki, ne zaman gideceğiz?" Sesimde gezen rahatsızlık hissini kapmışcasına kaşları çatıldığında dikkatle onu izleyerek kaşlarımı kaldırdım ve ondan gelecek olumlu bir cevap bekledim. Derin bir nefes alarak kısa bir an gözlerini başka yöne çevirdi.
"Birkaç gün burada kalmamız gerekiyor." Kendi de bu durumdan rahatsızdı. Cümlesinde tonla çaresizlik vardı ancak kabul etmeyerek başımı iki yana salladım.
"Ben burada kalmak istemiyorum. İstersen sen kal, sorun değil benim için."derken Yeşim'in varlığı bir an zihnimde parlasa da umursamamaya çalıştım. "Korumalardan biri eve bırakır beni. Ayperi hanım iyi olduğu zaman sen de gelirsin."
"Hayır." Kesin bir dille red ettiği teklifimin ardından huysuzlukla yüzümü geri çekerek, yanağımı sıcacık parmaklarından zorlukla uzaklaştırdım ve kaşlarımı çattım.
"İçeride neler olduğunu gördün. Yeşim sürekli, senin düşmanının kızı olduğumu haykırıp duracak. Ben bunu duymaya katlanamıyorum artık." Sinirden gözlerim dolacağı sırada kırpıştırarak derin bir nefes aldım ve yutkundum. "Aynı alanda durmamız ikimize de zarar. Sen burada kalab-"
"Senin olmadığın yerde kalacak değilim." Sert bir sesle cümlelerimi yarıda kesti. Bir şahini andıran keskin çehresiyle dişlerinin arasından konuşurken, gözleri kısılmıştı.
"Yengemi de alırız o zaman, beraber gideriz."
Kurduğu son cümlenin ardından gözlerim irileştiğinde bunu yapabilecek güçte olup olmadığını zihnimde tarttım. Sırf ben burada kalmak istemiyorum diye, peşimden mi gelecekti? Dahası, Ayperi hanımı bu koca evden, korumalara inat, Kenan amcaya inat çıkarabilecek miydi?
"Ama..."
"Yengem o kadar kötü değil. Ve senin, ona ne kadar iyi bakacağına kefil olabilirim." Söyledikleriyle birlikte yüzümde saçma bir gülümseme oluştu. Ve zihnime koca bir kıvılcım düştü.
'Miraç Uluhan, Ekrem Çetiner'in kızına yengesini emanet edecek kadar çok güveniyor...'
"Bana bu kadar çok güveniyor musun?" Belki de gerçek soru; 'beni bu kadar çok seviyor musun?' olacaktı. Ama ne farkı vardı ki? Sevmek ve güvenmek. Sevdiğine güvenmek. Aynı şey değilse, nedir?
"Sana, bu kadar çok güveniyorum."
'Seni, bu kadar çok seviyorum.' Zihnim tüm kelimeleri çevirdi. Tek kelimesini bile kaçırmadan her bir harfi birleştirerek kelimeye tonlarca anlam yüklemiş ve baskıyla kurmuştu.
Kalbimin hızı anında değişirken, yüzümde solmayan bir gülümsemeyle Miraç'a hızla sarıldığımda karşılığı gelen sıcacık kollar belime dolandı. Sımsıkı. Sonrası ise zihnimin felaketiydi.
Felaket ise, herşeyim olan adamın ta kendisiydi...
***
"Asla olmaz!"diye bağırdı Kenan amca salonda gür sesinin dışarı taşmasını umursamadan. "Ayperi'yi hiç bir yere götüremezsin!"
"Öyle bir götürürüm ki," derken Miraç, Kenan amcaya olan bakışlarının tarifi yoktu. Korkusuz ve dediğini yapacağını belirten ifadeler irislerinde parlıyordu. "Aklın şaşar."
"Miraç! Beni sinirlendiriyorsun! Her şeye susarım, karışmam. Ama buna asla izin vermem. Onu bu evden çıkaramazsın. Benden koparmana izin vermem!"
"Senden kopardığım filan yok!" Dakikalardır kendini gürlememek için dizginleyen adamın ipini koparır gibi atak yapmasıyla irkilerek başımı onlardan çevirdim.
Yeşim, öfkeyle birbiri üzerine attığı bacaklarından üstekini sallarken gözleriyle ilettiği silah misali alevleri umurumda bile değildi. Şu an tek düşündüğüm, dayı ve yeğenin birbirine girmemesi. İkisi de normal değildi. Bellerinde taşıdıkları silah, onlara her bakışımda bana göz kırparken, anında uğursuz düşünceler siniyordu zihnime. Karşı karşıya, birbirlerine dikiliyor, kim daha üstün diye bilinmezliğin adını kazıyorlardı. Miraç ise bahçeden içeri girer girmez evde çalışanlara emir vermiş ve Ayperi hanımı hazırlamalarını söylemişti.
"Sadece birkaç gün! Kafa dinlemesi için, sadece birkaç gün. İstediğin kadar gelip görürsün, kal istersen yanında ama ne yaparsan yap onu buradan götüreceğim."
"Ayperi'yi, o eve götürmene izin vermem!"diye sertçe konuşmasına devam eden Kenan amcanın kurduğu cümleyle parmaklarım avuç içime doğru büküldü. Derin bir nefes alarak dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Yeşim'i gönderecek misin buradan?"diye sordu Miraç ters bir ifadeyle. Öfkeliydi. Onun da Kenan amcanın kurduğu cümlenin ne demek istediğini anladığını biliyordum ama konuyu Yeşim'e vurmasında bir neden arasam da bulamadım.
"O bana emanet, bunu biliyorsun." Emanet. Ne garip bir kaçış yolu cümlesi.
Yeşim'i göndermem. Ayperi'yi asla. Zeliş'in ise burada yeri yok.
Bunu anlamak bu kadar zor değildi. Benim olduğum, benim olan bir eve, karısını yollayacak kadar güven, yahut bir değer yoktu. Haftalarca, aylarca bu evde kalmama rağmen Ayperi hanımın odasının önünden bile geçmeme izin vermeyen adamdan bu kadarını beklemiyordum. Nedenini bilmeden yüreğimde bir burukluk hissettim. Beni hiç mi tanımadı? Ona bir zarar vereceğimi mi düşünüyor?
"Miraç..."diye seslenmeme rağmen beni dinlemeden öfkeyle Kenan amcaya dikti gözlerini. Hemen yanımda dikilmiş bedeni kasılırken sertçe soluduğunu farkettim.
"Karımın istenmediği yerde, ben duracak değilim. Şimdi karımı da, yengemi de alıp çıkacağım buradan. Olabiliyorsan, mâni ol bakalım!"
Elimi birden tutarak arkasını döndü ve salon çıkışına doğru ilerledi. Salondan çıktığımız an merdivenleri beraber hızlı adımlarla tırmanırdık. Adımlarına zorlukla eşlik ediyorken Kenan amcanın Miraç'a olan seslenişleri kulak ardı ediliyordu.
Miraç öyle hızlı hareket ediyordu ki, büyük adımlarına yetişmekte zorlanıyor, bazen de tökezliyordum. Dudaklarımı aralayıp bir şey söylemek istiyordum ancak bunu yapmaya ne cesaretim ne de fırsatım vardı. Sırf benim için inat bildiği bir şeyi yapmasını istemiyordum. Ama buna yönelik tek kelime de edemiyordum. Lal olmuştu sanki dilim.
Ayperi hanım'ın odasına girdiğimizde safiye teyze ve ikiz kızlarını odada gördüm. Doktor olduğunu tahmin ettiğim bir kadın daha vardı ve kendi çantasını omuzuna atarak kapıya iletleyeceği sıra bizi görünce duraksadı.
"Benim işim bitti. İlaçları bıraktım, düzenli içeceği takdirde bir sorun olacağını sanmıyorum." Diye söylenen doktoru başını sallayarak onaylayan Miraç, "Gidebilirsin."diye emir yüklü bir cümle kurdu.
"Hazır mı?" Elimi bırakarak Safiye teyzelere döndüğünde, "Her şey hazır oğlum, kıyafetleri ve tüm ihtiyaçları bu çantada. İlaçlarını da içine kattım." diye cevapladı Safiye teyze.
"Zeliş sen çantayı al." Bana bakmadan kurduğu cümlenin ardından yatakta uyuyan Ayperi hanıma ilerledi ve üzerine örtülen battanyeyi onu uyandırmamaya dikkat ederek çekti.
Çanta o kadar ağır değildi. Küçük mor renk bir bavuldu. Tutacağından kavradığım an içeri Kenan amca girdi. Öfkeyle bağıracağını sanarken, karısının uyuduğunu gören adam anında sustu ve çaresizlikle karısına baktı. Gözleriyle Miraç'a yalvaran adamın hüzünlü bakışları yüreğimi kor gibi yakarken, bu durumun sorumlusu olmaktan utanç duyarak gözlerimi ondan çektim ve Ayperi hanımı kucaklayarak odadan çıkaran Miraç'ı takip ettim.
Merdivenlere geldiğimiz an duraksayarak benim önden geçmemi bekledi. Elimde bavul ile birlikte merdivenlerden indiğimde betimlemeye gerek bulunmayan bakışlarıyla bizi izleyen Yeşim'i görmezden gelerek kapıyı Miraç'ın rahat geçebileceği şekilde tamamen açık bıraktım ve arabaya doğru ilerlemeye başladım. Ta ki önümde korumalar durana kadar. Ellerinde ki silah bana doğrultulduğu sırada irkilerek duraksadım.
"Devam et ve arka kapıyı aç."diye bir ses duydum yanımdan geçen tanıdık sesten. Sesi neredeyse küfreder gibi sert ve öfkeliydi. Koyu gözleri ise bana silah doğrultmuş olan korumaların üzerindeydi.
"Miraç, hiç bir yere götüremezsin onu!" Kapıdan bağıran adamın sesi bahçeyi turlayarak tekrar kulaklarıma iliştiğinde duraksayan adımlarımı kararsızca devam ettirdim.
Gözlerim korumalarda, korumaların gözleri ise Kenan amcada. Ufacık bir işaret belki de benim delik teşik olmama sebep olurdu ancak Miraç bunu bile bile bana devam etmemi belirtmişti. Bu beni umursamadığına mı yoksa korumaların o tetiğe basacak cesaretleri olmadığını bildiğine mi delaletti anlamadım.
Arabanın arka kapısını açtım ve Miraç'ın, Ayperi hanımı yerleştirmesini izledim. Yavaş ve dikkatle arka koltuklara kadını uzandırdı ve doğrularak, kapıyı kapattı. Derin bir soluğun ardından elimden bavulu aldı ve bu kez bağaja doğru ilerleyerek, bavulu yerleştirdi.
"Miraç." Ses daha yakından geldiğinde, "Boşuna nefesini tüketme dayı," mırıldanarak bağajı kapatan Miraç'ın en sonunda gözleri bana çevrildiğinde başıyla arabaya binmemi işaret etti.
"O, bensiz duramaz."
"Anlamıyorsun değil mi?"derken adımları bana doğru, yani şöför koltuğunun bulunduğu kapıya doğru ilerledi. Kenan amca ise bizden iki adım ötedeydi. "Onu senden ayırmıyorum. Sadece birkaç gün dedim. İyi olduği an, tekrar getireceğim onu sana."
"Ya daha kötü olursa?"
"Olmayacak."dedi kendinden emin bir sesle ve tekrar bana doğru döneceği sırada gözleri korumalara takıldı. "O silahları size yedirmeden, işinize bakın!"
Korumaların aniden yön çevirmeleri ,dağılmaları saniyeler sürdü ve Miraç çatılmış kaşlarının altından kara gözleriyle neden hala yerinde durduğumu tartarcasına bana bakarak tek kaşını kaldırdığı sırada sergilediği portre kıvamında kusursuz çehresiyle yutkundum ve arabanın etrafından dolanarak şöför koltuğunun hemen yanındaki yerimi aldım.
Kendisi. Ta kendisi...
Güçlü duruşu, korumacı tavrı ve asikâr bakışlarıydı; deprem misali kalbimin sarsılış sebebi.
***
Bazen öyle şeyler düşünüyorum ki, kendimden korkar oluyorum. İnsanlara karşı bir tepkim yok denecek kadar azken, zararım hiç yoktu. Ancak onlar öyle düşünmüyor ve benim tıpkı bir lanetli olduğumu belirten koca gözleriyle çekinmeden iletiyorlardı.
Kenan amcanın son bakışı zihnimden kopmak bilmiyor, aksine beni ucu bucaksız bir uçuruma sürüklüyor ve çekinmeden itiyordu. Yeşim de aynı şekildeydi. Miraç'ı listenin başına eklemiştim zaten. Ve benim Ekrem Çetiner'in kızı olduğumu duyan herkes.
Anne ve babalarının günahlarını çocukları çeker diye bir tabir duymuştum ve bunu bizzat yaşamak içimde bir yara oluşturuyor, her soluğumda karnıma bir tekme yemiş hissi uyandırıyordu. İçimde biriken kasveti ise ne kadar solusam da içimden atamıyordum. Ciğerlerimi yuva bilmişti adeta.
"Zeliş..."diye mırıldandı kucağımda, dizlerimin üzerinde oturan Akın. Beni düşünce çukurundan çekip almaya çalışan mırıltılı sesiyle gözlerimi kırpıştırdım ve ona baktım. Eve geleli yarım saatten fazla bir süre olmuştu. Miraç, Ayperi hanımı benim odama yerleştirdiği süre boyunca tek bir kelime etmemişken, onu yalnız bırakarak, salona Akın'ın yanına gelmiştim. Zirâ beni tek özleyen, ufak arkadaşım gelir gelmez koşup sarılmış ve sevincini bollukla dile getirmişti.
"Efendim?"derken sol elimi kaldırarak alnına dökülmüş saçlarını parmak uçlarım yardımıyla yana doğru ittirdim.
"Dilâ ve Emre abi konuşurken duydum, ben yetimhaneye mi gideceğim?"
Kaşlarım çatıldığında rahatsızlıkla kıpırdandım oturduğum koltukta. Gözlerim Emre ve Dilâ'yı aradı. Çok sürmeden karşımda oturan Dilâ'ya rastladığımda suçlulukla oturduğu tekli koltuğa sinerek başını eğdi. Emre ise ortalıkta değildi. Oysa, az önce burada olduğunu biliyordum.
"Aslında... Tam olarak... Yani, şöyle..."ne diyeceğimi bilmeyerek gevelediğim sırada, "Evet yetimhaneye gideceksin."diye direk cümleyi kuran Emre arkamda belirdi. Kurduğu fazla gerçekçi cümleyle ona dönerek kızacaktım ama Emre, Akın'ı kucağımdan bir an da çekip aldı ve kendi kucağına alarak, hemen solumda duran üçlü koltuğa çöktü.
"Beni artık istemiyor musunuz?"diye masumca bir soru sordu dolu gözleriyle. Emre'nın kavislenen kaşlarının altındaki çikolata renginde gözleri hafif sertleşti. Keskin çehresiyle göz kamaştıran tavırları birbiri ardına uyum içerinde yakışlılığına damga vuruyordu. Gerçekten yakışıklı bir adamdı. Agır bir yapısı ve düşünceli haliyle her kadını kendine çekecek kadar iyi biriydi. Derken gözlerim karşımda oturan Dilâ'ya takıldı ve hayranlıkla Emre'yi dikizlemesi beni neredeyde gülümsetecekti. Akın'ın sorduğu soru olmasaydı.
"O nasıl söz öyle?"dedim kızarcasına. "B evde her zaman yerin var senin."
"O zaman beni neden gönderiyorsunuz?"
"Burada kalıp ne yapacaksın oğlum?!" Azar tonuyla çocukla çocuk olan Emre'ye döndüğümüzde onun gözleri kucağına oturmuş Akın'a çevriliydi.
"Hepimiz kocaman insanlarız. Şimdi yanındayız ama yarın herkes işinin başına geçecek. Sen ne yapacaksın? Bu evde tek başına oturup çizgi film mi izleyeceksin?" Yüzünü buruşturduğunda bu kez Akın'ın belli belirsiz kaşları düşünceyle büküldü.
"Çok sıkıcı. Hem, ben de yetimhanede kaldım, korkulacak kadar kötü bir yer değil. Orda büyüdüm, bir ton arkadaşım oldu. Beraber oyunlar oynadık, resimler yaptık. Çok eğleniyorduk..."
"Gerçekten mi?" Merakla soru soran afacanın yüzündeki şaşkınlık en az bizim kadardı. Emre'nin yetimhanede büyüdüğünü bilmiyordum. Bunu söylerken ki duygularını çözmeye çalışma çabam ise yersiz bir ifadesizlikle çarpıştı.
"Tabii,"diye olumlu bir cevap verdiğinde Akın'ın yüzünde canlanan ifade beni biraz bile olsa rahatlattı. Miraç ve Emre'nin onunla yakından ilgileneceğine olan güvencem tamken aklım odadan hala neden çıkmadığını düşündüğüm Miraç'a kaydı. Acaba gidip baksamıydım? Ya da bir şeyler hazırlayabilirim. Kadın uyandığı sırada acıkacaktır ve hazırda bir şeyler olmalıydı.
"Okula da gidecek miyim?"
"Gideceksin. İstediğin kadar oyun oynayacaksın. Arkadaşların olacak..."
Ayağa kalkarak Emre'nin, Akın'ı heves içine sokan cesaret verici cümlelerine kulak tıkadım ve mutfağa adımladım. Dolaptan birkaç sebze çıkararak çorba yapmaya başladım. Sebze çorbasını hayatta içmezdim ancak Kenan amca'nın evinde kaldığım sürede, Ayperi hanımın sebze çorbası çok sevdiğini duymuş ve hergün kokusunu içime çekip solumak zorunda kalmıştım.
"Zeliş,"diye seslendi arkamdan gelen Dilâ. Ufak bir mırıltıyla, 'hım,'layarak devam etmesini belirtirken, işimi yapmaya devam ediyordum. Çorbayı daha önce de bir çok kez yaptığımdan nasıl olduğunu biliyordum. Öyle ki, beni büyüten sahte babam güzel yaptığımı ara da bir dile getirirdi. Ve bunun beni ne kadar mutlu ettiğini asla görmezdi.
Tatlı bir sözle, insanı mutlu etmek işte bu kadar kolaydı.
"Ev iyice kalabalık oldu. Zaten iki oda var, birinde ben kalıyorum. O kadın da geldi, senin odanda kalacak. Diyorum ki, ben bir otele gideyim, daha fazla rahatsızlık vermeyeyim."
Ocağa indirdiğim tencerenin ardından kaşlarımı çatarak Dilâ'ya doğru döndüm.
"Söylediklerini duymadım farz ediyorum. Bu ev sadece benim değil, senin de. Ve kendini fazlalık gibi hissedeyim deme."
"Ama-"diye uzatacağı sırada, "Konu kapandı." diye kestirip attım. "Marketten birkaç ihtiyaç var. Hava kararmadan gidip alman gerekiyor." Tekrar işime döndüğümde oflar kıvamında soluğunu duymazdan geldim.
Yarım saat kadar geçe bir süre sonunda çorba hazır halde tepside yerini almışken, eksik bir şey var mı diye kontrol etmemin ardından elime tepsiyi alarak kendi odamın yolunu tuttum. Dilâ ile birlikte gitmeyi öne sunan Emre, yanına Akın'ı alarak beraber çıkmışlardı. Şimdi ise evde, belli belirsiz üç beden duruyorken, hareketsiz iki bedenin ne durumda olduğunun merakıyla ve elimde bahanemle tepsiyi tek elim ve karnım arasında sabitleyerek boş kalan sol elimle iki defa odamın kapısını tıklattım. Cevabı beklemeden kapıyı yavaşça araladığım an irislerimle buluşan koyu gözlerin kıskaçlarına tutuldum.
"Çorba,"diye hafif bir mırıltıyla dudaklarım arasından sesimi duyurdum. Onu baştan sona yılların özlemi misali süzüyor ve dikkatle inceliyordum. Başını eğerek onayladığı sırada, "Gel,"dedi kuru bir sesle oturduğu koltuktan kalkarak.
Odamdaki tekli koltuğu yatağın baş ucuna çekmişti. Gözlerim uyuyor sandığım kadına doğru çevrilirken, tepsiyi iki elimin parmakları arasına sıkıştırdım. Uyanıktı. Hafif oturur pozisyonunda, açık kahve gözleriyle boş bakışlarını üzerime sabitlemişti.
Birkaç adım atarak ilerledim. Miraç elimden çorba dolu kase yerleştirilmiş tepsiyi aldı ve komidinin üzerine bıraktı. Yengesini iyice doğrultarak rahat bir konuma getirdi ve kendisi de yatağın boş kısmına oturdu.
"Gel buraya,"diye seslendiğinde ilk önce kime söylediğini anlamadım. Ancak kıpırdamayan bana doğru başını çevirip baktığında kaşları çatılmıştı. Oturmamı belirterek tekli koltuğu işaret etti çenesinin ucuyla.
Yutkunarak kararsız birkaç saniye yaşadım. Daha öncesinde Ayperi hanımın yanına yaklaşılması kesinlikle yasaklanan ben, şuan birkaç adım uzağında duruyordum. Ve bununla da kalmadım. Adımlarım kendiliğinden ilerledi ve bedenim eskimiş tekli koltuğa çöktü. Kadının gözleri ise bir an olsun üzerimden çekilmemiş, öylece beni izliyordu.
Ne diyeceğimi bilemeyerek kuruyan dudaklarımın dilim yardımıyla ıslattım.
"İyi misiniz?"diye sormam bir balon misali odada uçup durdu ve öylece tavanda asılı kaldı. "Çorba yaptım, sizin sevdiğinizden. Sebze çorbası." Miraç'a doğru çevirdim gözlerimi ve, "Orda kaldığım zamanlarda sevdiğini duymuştum."diye bir açıklama sundum.
"Sever..."dedi bir süre anlamını çözemediğim bakışlarını gözlerime dikerek. Sanki, bir içtenlik sezmiştim o duygularda. Bunun hissiyle hafif bir tebessüm sundum ona karşı.
Tepsiyi dizleri üzerine alarak yengesine dönen, tüm odağı ve ilgisiyle onunla ilgilenen Miraç'ı izlemeye koyuldum. Daha öncesinde birine değer verebileceği düşüncesi bile beni alayla güldürecek nitelideyken, şimdi gözlerim önünde yengesine ilgiyle çorbayı içiren ve kadın cağızın dudakları kenarından akan sıvıyı peçeteyle iğrenmeden temizleyen adam, o kadar farklı görünüyordu ki gözümde, tüm kusurları yok oluyor ve köreliyordum ona bakarken. Çorbayı beğendiğinden mi yoksa acıktığından mı bilinmez, çıtını çıkarmadan içen kadına baktım.
Geldiğinden beri tek bir söz çıkmamıştı ince dudakları arasından. Sessizliğe bağımlı olmalıydı ki, suskundu. Miraç'ın telefonunun sesi odayı doldurduğunda elindeki kaşığı tepsiye bırakarak cebinden telefonunu çıkarıp kimin aradığına baktı. O an gerilen yüz hatlarının karşısına dikilen merakım kimin aradığına yönelikti. Meşgule attı ve kucağındaki tepsiyi daha ne olduğunu anlamadan benim kucağıma bıraktı.
"Sen devam et, bir saate kalmaz gelirim. Acil işim çıktı."
Dudaklarımı aralamış, ona itiraz nüksedici cümlelerimi sıralayacağım sırada ayağa kalkan bedeniyle birlikte bana doğru ilerledi. Hareketleri öyle fevriydi ki içimdeki merak büyüdü.
"Miraç ama ben-"diyemeden iri elinin parmaklarını saçlarımın arasına daldırarak alnımın üzerine dudaklarını bastırdı ve derin bir öpücük kondurdu. Sonrasında hızla odadan çıkıp gitti. Son an da farketmiştim kapıdan çıkmadan önce belindeki silahı eliyle kontrol ettiğini. Dış kapının gürültüyle kapanma sesi ise kendi benliğime kıyasla alnımın üzerindeki baskıyla çelişiyordu.
Elimde tepsiyle başbaşa kaldığım boş ruhu taşıyan bedenle ne yapacağımı bilemedim. Gözlerim ona çevrildi yavaşça. Boğazımı temizleyerek kısa bir an beklememin ardından Miraç'ın boş bıraktığı yere ben oturdum ve elime kaşığı alarak, Ayperi hanımla ilgilenmeye başladım. Birkaç dakika sonra tamamen boşalan kasenin ardından hafif bir tebessüm ettim.
"Çorbayı beğendiniz mi?" Küçük bir çocuk vardı sanki karşımda ve eline bir şeker vermek ister gibi sevecen çıkan sesimle boş bakan irislerinde bir kıpırdama hissettim. Sonrasında ise ağır bir halde başını eğip, kaldırarak sorumu cevapladı. Beni anlıyordu.
"Tarak..." Kısık bir ses kulaklarıma çalındığında kaşlarım çatıldı anlamsızca. "Efendim? Anlamadım."dediğimde gözleri saçlarıma doğru kaydı.
"Çok... Güzel. Saçların... Tarak. Ver... Tarayacağım."
Yüzümde usulca bir gülümseme doğduğunda gözleri saçlarımdan kayarak dudaklarıma değdi. Sonrasında ise, ilk defa dudakları yukarı doğru kıvrılarak gülümsemeye çalıştığına şahit olduğum kadının az öncesine kadar boş bakan gözlerinin canlandığı hissine kapıldım.
Babam denilen o adamın, şu güzellikten mahrum ettiği ve çektirdiği acıları elimde olsa sarmak isterdim. Miraç'a, Ayperi hanıma...
Gülümsemek, güzel bir şeydi. Ve bunu kimse kimsenin elinden çekip almaya hakkı yoktu.
Başımı sallayarak tepsiyi komidinin üzerine bıraktım ve hızla Ayperi hanım için hazırlanan ufak bavula ilerleyerek yere oturdum. Bavulu alelacele bir hareketle açarak kurcalamamın ardından tarağını buldum ve elime alarak ayağa kalktım. Yatakta iyice doğrulmuş beni bekliyordu.
İlerleyerek yatağa tekrar oturdum ve tarağı ona uzatmamın ardından, ona sırtımı döndüm. Birkaç saniye geçti gitti. Ancak saçlarıma, tarağın ucu bile değmedi. Biraz daha bekledikten sonra pes ederek onu korkutmadan ona tekrar döneceğim sırada saçlarımda çok hafif bir acıya kıyasla değişik bir şey hissettim. Saçlarımı tarıyordu.
Yıllar sonra ilk defa biri benim saçlarımı tarıyordu. Düz ve ince olduğundan sürekli salık bırakmak işime geliyorken, aylardır kesmediğimden çok uzamıştı. Saçlarımı seviyordum ancak içimdeki hislerin acısına karşın sürekli keserdim. Kuaföre bile gidip dokundurtmadığım saçlarıma kıyıp kesmek, annesiz büyümenin acısından kaynaklıydı. Küçükken kendi başıma taramak zor olduğundan beni büyüten babam sürekli omuzum hizasında keserdi. Derin bir nefes aldım ve anın güzelliğine odaklanmaya başladım.
Aksi halde arkamda saçlarımı okşayarak tarayan kadının bahşettiği muhteşem histen mahrum kalacağım.
***
Saatler geçmesine rağmen Miraç'ın tek bir haber bile vermeden ortadan kaybolması içimi huzursuzlandırıyordu. Öyle bir halde, belinde silahıyla evden çıkıp gitmesi zihnimde sürekli tekrar ediyor ve benim içimde endişe tomurcukları oluşturuyordu. Merak ediyordum ancak Emre'nin burada olması bir nebze olsa beni rahatlatıyordu. Kötü bir şey olsa Emre burada durmazdı, öyle değil mi? Hele ki böylesine rahatça oturamazdı.
İkili koltukta oturan Ayperi hanıma baktım bir süre. Tertemiz elbisesiyle, kurutulmuş koyu kahve saçlarıyla Akın'ı izliyordu. Sürekli odada kalmasını istemediğimden ve biraz insan yüzü görmek ona iyi geleceğini düşündüğümden onu salona getirmiştim. Öncesinde ise onu güzel bir duş aldırdığım zihnime sızdığında bir kez daha gülümsedim.
Yıkanmayı sevmesi işime gelmişti. Ufak banyoda onu tek başıma yıkamış-kendimi de onunla birlikte ıslatma anını yok sayarak- ve bu kez ben, onun saçlarını taramıştım onun kendi tarağıyla. Sonrasında güzel bir elbise giydirerek saçlarını kurulamıştım. O sırada ise Dila ve Emre'nin mutfakta akşam yemeği hazırladıklarını görmekle birlikte Emre'ye, Miraç'ı sormuştum. Net bir cevap almamanın huzursuzluğuyla geçen akşam yemeğimizin ardından, salona kurulduk ve Akın'ın sürekli sorulan sorularına cevap arar olduk. Benim aklımsa, Miraç'tan ayrı bir yerlere değmiyordu. Saatler olmuştu ve hala ortada yoktu. Oturduğum üçlü koltukta rahatsızca kıpırdandım.
"Teyzeciğim, senin adın ne?" Akın, Dila ve Emre'den uzaklaşarak Ayperi hanıma ilerledi ve önünde durdu.
"Akın, gelesene oğlum buraya. Rahat bırak kadını." Emre'nin bir babacan tavrıyla kurduğu cümlenin arasında gizlenen gerginliğini bir tek benim farketmediğimi biliyordum. Dilâ'nın hayran bakışlarına inen gölgenin ardından Akın omuz silkerek kadına döndü tekrar.
"Ama merak ediyorum. Hepinizin adını biliyorum, teyzeyin adını bilmiyorum."
"Geveze,"diye seslendi Dilâ, "Gel bakalım sen buraya." Akın tekrar omuz silktiği sırada oturduğu yerde kıpırdanan kadına baktık.
Yavaşça yaslandığı koltuktan doğruldu ve sağ elini kaldırarak işaret parmağını uzattı. Kaşlarımı çatarak ne yapmaya çalıştığını bilmediğim kadını izledim. İşaret parmağını uzattı ve yavaşça Akın'ın yanağına parmağının ucunu değdirdi. Temas ettiği an hızla elini geri çekti ve gözlerini kırpıştırarak karşı koltukta oturan bana baktı.
"Gerçek..."dedi kırık bir sesle. Yutkunarak ne demek istediğini anlamadığım kadına söyleyecek bir şey aradım ancak bulamadım.
"Ayperi.... Ayperi..."Akın'a dönerek tekrar ettiği kelimelerin ardından, "Ayperi. Adın çok güzelmiş." diye hevesle mırıldandı Akın.
O sırada kapı zili çaldığında benden beklenilmeyecek bir hızlı hareketle yerimden kalkarak kapıya doğru koşar adım ilerledim. Kapıyı açtığım an koyu gözlerle birleşen kahve gözlerimin ardından içimde kıpraşan heyecan ve merak karışımı hislerle kapıyı sonuna kadar açtım ve içeri geçmesini izledim.
"Nerdeydin? Bir saat, demiştin. Oysa saatler geçti. Bir haber bile vermedin." Sorguya çektiğim adamın yorgun ve aynı zamanda öfkeli olduğunu düşündüğüm gözleri bana dikeldi.
"Konuşacağız." Tek kelimenin ardından ayağındakileri çıkartarak banyoya ilerlediğinde arkasından takip ettim.
O an kısa bir duraksama yaşadı. Çatılmış kaşlarının altındaki koyu gözleri bir yere takıldı ve sonra arkasında duran bana doğru çevirdi bedenini.
"Yengem, salonda?" Sesi hesap sorar derecede ne olduğunu çözmeye çalışırken, gözlerim Miraç'ın ardındaki salonda oturan kadına değdi.
"Küçücük odaya tıkılıp kalmasından iyidir diye düşündüm."
"Kriz filan olmadı yani?" Bu soruyla birlikte çatılan kaşları başımı iki yana sallamamın ardından ufak bir şaşkınlıkla yukarı kalktı ve tekrar yengesine baktı.
"Peki... Konuştu mu hiç?"
"Dilsiz değil o kadın, Miraç." Kurduğum cümlenin ardından bana bakmadan bu kez başını belli belirsiz sallayan Miraç oldu. Daha sonra duraksayan adımları ilerleyerek banyoya girdiğinde ben de arkasından girdim.
Musluğu açıp ellerini yıkamaya koyulduğu sırada gözlerim hareketlerini takip ediyordu. O an farkettiğim ayrıntıyla gözlerim irileşti ve dudaklarım aralandı.
"Miraç,"deyip hızla ona doğru yaklaştım ve musluğun altına tuttuğu ıslak ellerini tuttum. "Bunlar..." Ellerinin üzerinde kurumuş kan lekeleri vardı, parmak buğumlarında çizik ve soyulmaları görmek içimde anlamsız duygulara gebe olurken, soluyarak başımı kaldırıp Miraç'a baktım. "Bunlar ne?"derken sesimde gizlenen bir korku vardı.
Yine birinin ölüm fermanını imzalamış olmasından korkuyordum. Onun bir seri katil gibi sürekli adam öldüren biri olduğunu düşünce listemden karalayıp durmak ne kadar acı verici, zor bir şey olduğunu bilmiyordu. Bunu duymak bile istemiyordum.
"Kimseyi öldürmedim,"diye sinirle homurdandığında kalbimin üzerinde yanan alevin üzerine su dökülmüşcesine rahatlarken,
'O zaman?' dercesine kaşlarımı kaldırarak soru dolu bir bakış attım. Sesli bir soluk vererek ellerini avuçlarım üzerinden çekip aldı.
"Sana tek bir şey söyleyeceğim. Bunu; uyarı, emir, rica, istek ne anlarsan anla. Ufuk denen piçi yolda görsen bile selam vermeyeceksin. Anladın mı?"
Gözlerim, Miraç'ın kurduğu, daha çok emir yüklü cümleyle birlikte anlamsızlıkla kısıldı. Ancak zihnimde dolanıp tekrar eden cümlede geçen yabancı isimin kime ait olduğunu bulamadım.
"Ufuk?"diye mırıldandım kim olduğunu sorar bir ifadeyle. Duraksayan gözmercekleri bir süre beni süzdü. Kim olduğunu bilmediğimi gerçekten tartar gibi. Sonrasında ise başını sallayarak dudakları asından sessiz bir şey söyledi ancak tam anlayamadım.
"Geçen gün seni işe alan adam. Masada oturanlardan biriydi..." Aklıma gelen patronumun konuyla ve Miraç'ın elindeki çiziklerle ne ilgisi olduğunu bilemeden dudaklarım aralandı.
"Ufuk bey..."dedim hızla hatırlar hatırlamaz. "Beni işe alan patronum-"
"Ne patronundan bahsediyorsun sen?" Dişlerinin arasından tıslarcasına konuşmasıyla irkilerek dudaklarımı birbirine bastırdım. "Benim bölgemde, benim olan bir mekanda karımı işe almak neymiş bizzat gösterdim ona."
Duyduklarımın şokuyla öylece kalakaldım. O koca, lüks lokanta Miraç'ın mıydı? Dahası kavga ettiği kişi, beni işe alan Ufuk bey miydi? Ellerine baktım kısa bir an. Bileğine kadar sıçrayan damla damla kanlar vardı ve bunun Miraç'a ait olduğunu hiç sanmıyordum.
"Na-nasıl yani?"
"Senin, benim karım olduğunu bile bile işe aldı. Orayı ona tahsil eden benim. Ufuk işletiyor, gelir ise bana ait. Şimdi anladın mı? Bu yüzden o gece, o masadaydı." İma dolu gözleri üzerime yerleştiğinde şaşkınlıktan hareket edemedim. Sinirle dudaklarını diliyle ıslatarak başını bana doğru biraz daha eğdi. Şimdi birkaç santim vardı aramızda.
"O adamda haz etmediğim şeyler var. Sana..."deyip sustuğunda, "Bana?"diye devam etmesi için bir baskı uyguladım. Santimler ötemdeki koyu gözlerini kapattığı sırada alnıma değen asi saç tutamlarını hissettim. Ve hemen ardından tenini. Gözlerim yüz harelerinden hareket eden adem elmasına kaydı. O inip kalkan çıkıntıyı parmak uçlarımda hissetmeyi düşünmek bile parmak uçlarıma yakıcı bir alev tutuşturuyordu.
Bir şey vardı onda.
Düşüncelerini delip geçen.
"Sana bulaşmasını istemiyorum." Öfkesi, siniri uçup gitmiş yerini dingin bir denize bırakarak ayaza teslim etmişti. "Kimsenin, hiçkimsenin sana bulaşmasını istemiyorum."
Yara bere içindeki sol eli usulca yanağıma yerleştiğinde ufak bir titreme hissettim tüm uzuvlarımda. Bana her dokunuşu, ilk miş gibi heyecanlandırması hiç adil değildi. Kalbimin sesi yine yükseldiğinde, onun da aynı duyguyu tadıp, tatmadığını merak ederek titreyen sağ elimi kaldırdım ve siyah kazağının üzeriden kalbinin bulunduğu sol kısmına avucumu yerleştirdim.
O an soluğumu kesen hislerle birlikte dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Kalbi, avucumda atıyordu sanki. Sağ avucumun ortasına her atışta hissedilen elektirik akımı misali. Ve öyle hızlıydı ki...
"Miraç,"diye fısıldadım ister istemez. Gözleri hala kapalıydı. Ama ona dokunduğumu hissediyordu ve onun da boştaki kan bulaşan eli kalbimin olduğu kısma yerleştiği an gözlerini açarak kara deliği andıran irislerini kahve gözlerime yerleştirdi.
"Neden bu kadar hızlı?"
Soru ikimizin dudakları arasından düşüp banyo fayansında çatırdadığında Miraç'ın kaşları düşünceyle çatıldı.
"Bunu yapman hoşuma gitmiyor."
"Neyi?"diye sordum sessizce. Sanki biri bizi duyacak ve idam edilecekmiş gibi ürkek çıkan sesimin ardından nefes almaya çalışan çiğerlerime Miraç'ın kendine has kokusu çekildi.
"Az önce sinirliydim. Sana kızmam ve uyarmam gerekiyorken, beni düşürdüğün duruma bak. Beni değiştiriyorsun."
Bundan hoşlanmadığını dile getirmesine rağmen hoşnut aldığı, kıvılcımlar oluşturan irislerinin parlamasından anlamak zor olmadı. Öyle ki yakınlığından ötürü dudaklarıma kayan kararmış gözlerinde parıldayan haylaz duygular bu anı bekliyormuş gibi can bulmuştu.
"Sanırım,"derken yüzünü hareket ettirerek yaklaştırmaya başladığında ne yapmaya çalıştığını anlayıp, sessiz kalmakta zorlandım. "Özledim."
Ve kalbim bedenimden, onun ellerine kaçıp gitmek için daha çok çırpındı.
Az kalmıştı. Santimleri katlederek, nefesini dudaklarım üzerinde hissedecek kadar bir medefe oldu. Kuruyan dudaklarım kendiliğinden aralanmış, onu kabul edecek anı beklerken, arkamdan gelen sesle irkildim. Ve sadece temas sayılan dokunuş, dudağımın onun dudakları kenarına sürtülmesi oldu.
"Bunu görmeniz gerek!"
Hızla Miraç'ı ittirerek kendimden uzaklaştırmaya çalışmam yersiz sonuçlanırken, bir adım geri giderek soluk sokuğa benbeyaz bir tenle kapıda beliren Dilâ'ya döndüm.
"Siz..."dedi Dilâ şaşkın ve utanç içinde. "Ne yapıyordunuz?"
Şimdi kalbim duracaktı. Tenim kutupta çıplak kalmış bir beden misali buz keserken, dudaklarım aralandı ama bir şey diyemeden tekrar kapandı. Kulaklarıma kadar kızardığımı bildiğim tenim karma karışık hislerle cebelleşiyordu. Kanım donuyorken, vücudumun alev alev yanmasının başka bir açıklaması olamazdı. Titreyen elimi enseme doğru atarak tenimi tırnaklarımla arşınladım.
"Kaybol." Yanımda çekinmeden sertçe Dilâ'yı kovan Miraç'a bakamadım. Dilâ'ya da tam olarak bakabilmiş sayılmam.
"Aman canım. Siz devam edin. Ben açık bıraktığınız kapıyı örterim." Elini kapıya atarak kapatacağı sırada tam adım atıp itiraz edecekken, Miraç kolumdan tuttu.
"Ellerimi temizler misin?" Cümlesi daha çok burada kalmam ve kıpırdamamam gerektiğini ima ediyordu. Ancak başımı iki yana sallayarak Dilâ kapıyı kapatmadan kolumu onun parmakları arasından kurtardım ve hızla banyodan çıktım.
Arkamda tekrar öfkesini enjekte etmiş bir Miraç bırakarak.
"Şuraya bak."dedi Dilâ salona girdiğimiz an. Az önceki sahneden tek kelime etmemiş olmasına sevinemeden kurduğu cümlenin bana yönelik olduğunu sandım ancak sarıya çalınan kaşlarıyla karşıyı işaret ettiğinde o yöne baktım.
Gözlerim ilk önce Ayperi hanımı, daha sonra kucağında uyuklayan Akın'ı gördü. Ayperi hanımın dilinden dökülen ninni ise tüm evin içini büyülemişcesine dolanıyordu.
"Çok güzel değil mi?" Mest olmuş bir sesle mırıldanan Dilâ özlemlikle iç çekmesinin ardından çekilen derin bir içli nefes benimdi.
"Evet..."
***
Belki de hayatımın en güzel günlerinden birini yaşıyordum. Havanın soğukluğuna kıyasla içeriyi aydınlatan ve sıcacık ısıtan bir güneşin ardından gözlerim usulca açılmış ve simsiyah gözlerin yuvarlak şekilleri arasına hapsolmuştu. Üçlü koltukta, onun üzerinde uyumanın keyfini yaşayan bedenim öyle bir içlendi ki, tüm iliklerime kadar dolan kokusu mayhoş etti beni.
Sonrasında Akın'ın bugün gidecek olması aklımda canlanmış ve ufak bir, 'günaydın' sözcüğünün ardından zorlukla üzerinden kalkmıştım.
Evim. Kimsesiz, sessiz, yetim, dilsiz evim. İlk defa bu kadar kalabalıktı. Akın, gideceği için üzülmek yerine çok heyecanlıydı ve bu benim işime geliyordu. Üzülmesini istemezdim. Emre'nin de dahil olduğu kalabalık sofraya Ayperi hanımı dahil etmem Miraç'ın gözlerine farklı duygular serpiştirdi. Gururla bağlanan bir çok duygu sezdim o bakışlarda. Yoğunluğunu ise kalbimin en derinine kadar hissedebilmiş ve gözlerime tırmanarak ulaşan bir gülümseme bahşetmiştim. Güzel, bol sohbetli geçen kahvaltının sonunda Ayperi hanımı odama götürdüm ve sonrasında hep birlikte Akın'ı uğurlamak amacı kapı önüne çıktık. Emre ve Dilâ'nın, onu teslim etmeyi dile getirmekten çok, ısrar edici cümlelerini kabul etmek zorunda kalmıştım. Sadece Dilâ'nın ısrarları demek daha doğru olurdu.
"Telefon numaramı ezberledin değil mi?"diye sordum dizlerimi bükerek Akın'ın hizasına geldiğimde. Başını olumlu anlamda salladığında üzerindeki ceketin kapişonunu başına çekerek saçlarını örttüm.
"Her fırsatta seni görmeye geleceğiz, bir şey olursa hemen bana ulaşmaya çalışacaksın. Ayrıca geceleri üzerini örtmeden uyumak yok, yemeklerini de son kaşığa kadar sömüreceksin. Anlaştık mı?"
"Anlaştık."diye elini yumuruk yaparak bana doğru uzattı. Gülümseyerek ben de elimi yumruk şekline getirek uzatmanın ardından tokuşturduk. Hemen sonrasına ufak kollarını boynuma dolayarak sarılmasıyla gözlerimin dolmasını önleyemedim ve ben de ona sarıldım.
"Seni çok seviyorum Zeliş,"kulağıma doğru söylendiğinde,
"Ben de birtanem... Ben de seni çok seviyorum..." Mırıldanmamın ardından Dilâ sesini duyurdu.
"Aaa, Akıncığım. Fırtına kopmadan gitsek mi diyorum canım? Sonra mazallah çok büyük bir fırtana olur. Etraf kan ve vahşete döner..."
Geri çekilerek fırtınadan bahseden Dila'ya anlamsız bir ifadeyle baktım. O ise bana, ince sarı kaşlarıyla bir yeri işaret ediyordu. Sola doğru başımı çevirip bakmam ve Dilâ'nın kan ve vahşet diye belirttiği şeyin, Miraç'ın ters bakışlarıyla bizi izliyor olduğunu gördüğümde anlamıştım. Benden önce Miraç ile vedalaşmış olan Akın, Miraç'ın bakışlarından habersiz geri çekilerek bana gülümsedi.
Ayağa kalkarak, benden uzaklaşan ve arabaya binmekte olan bedenleri izlerken, yanıma doğru adımlayan Miraç'ın varlığı zihnimde yankılanıyordu. Sonrasında bir hareket sergiledi. Ondan beklenilmeyecek, benim ondan beklemeyeceğim. Miraç, kolunu omuzlarım üzerinden atarak beni kendine çektiğinde bedenim kendiliğinden ona yaslandı. Aldığım soluk yarım kaldığında öksürmekten zorlukla sıyrıldım ve Emre'nin kullandığı arabanın uzaklaşıp gitmesini izledim.
"Yengem daha iyi görünüyor. İki güne kalmaz onu dayıma götüreceğim. Akın da gitti." Derin bir nefes aldığını işittim. "Çatlak arkadaşın kaldı." İma barındıran cümlesini duymazdan gelerek, "Onu kovamam,"dedim.
"Ben kovabilirim." Kaşlarımı çatarak ona doğru dönmeme rağmen elini omuzumdan çekmek yerine enseme doğru kaydırdı ve diğer elini belime sardı. Vücudumuz ise birbirine yaslıydı.
"Sakın,"diye mırıldandım uyarır bir tonda. Ellerimin aramızda öylece boş durmasını istemediğimden göğsüne yerleştirdim. "Gidecek kimsesi yok."
"Parası var. Gitsin kiralık bir ev, otel odası tutsun. Olmadı, burada o kalsın. Biz gidelim?"
"Biz?"diye sordum kaşlarımı kaldırarak. Onun, bu kadar çok benimle yalnız kalmak istediğini bilmiyordum.
"Biz."dedi bastıra bastıra.
"Ben ve sen."
Gözlerim kara irislerinde takılı kalırken, zihnimde bir çok düşünceyle birlikte duygu geçti. Daha öncesini düşünmekten yorduğum kalbim, Miraç'ın her cümlesiyle kanayan yaralarını sarıyor ve iyileştiriyordu. Bunun bilincinde olmak ise bazen beni korkutmuyor değil. Boğazımı temizleyerek geri çekileceğim sırada Miraç'ın telefonunun sesi duyuldu ve bana kalmadan kendisi kaşlarını çatarak huzursuz bir ifadeyle geri çekildi.
"Ne yaptın, buldun mu?" Telefondaki kişiyi bekletmeden açması ve direkt sorduğu soru benim de kaşlarımı çatmamı sağladı.
"Güzel... Ben gelmeden tek bir şeye dokunmasına izin vermeyin. Geliyorum."
Telefonu kapattı ve başını kaldırarak bana baktığında, "İşle ilgili,"diye mırıldandı. O an ufak bir şaşkınlık yaşadım. Ben sormadan merakımı anlayarak açıklama yapması beni afallattığı yetmezmiş gibi içimde tarifi belirsiz bir his oluşturmuştu. O kıpırdanma hareket ederek, kalbime ulaşıyordu.
"Gitmem gerek." Başımı sallayarak onu onaylarken dudaklarımı birbirine bastırdım. "Yengem, kimseye değil, sana emanet. Erken gelmeye çalışacağım."
"Sorun yok."dedim gülümsemeye çalışarak. Ne kadar başardım bilmiyorum ama Miraç'ın gitmesini istemeyen yanım fazlasıyla yüreğimi ağırlaştırıyordu. Biliyorum, işi başından aşkın ve yaptığı normal bir iş değil. Eğer kalabilseydi beni, her an kriz geçirebilme olasılığı yüksek hasta yengesiyle başbaşa bırakmazdı.
O an beklemediğim bir şey yaptı. Kolumdan çekerek bedenimi kendine yaslamasının ardından kaslı kollarıyla çepeçevre sardı beni ve yüzünü saçlarım arasına gömdü. Neydi buna onu iten bilmiyorum ama kalbimin atışının gittikçe yükselmesi ve ciğerlerimi talan eden kendine has kokusuyla birlikte kollarım beline sıkıca dolandı.
"Huzursuzum."diye mırıldandı saçlarımın arasından ensemi yakan ılık soluğunu tenime bulaştırarak. "Gitmek istemiyorum, önemli olmasa... Gitme de bana." Derin bir nefes aldığını hissettim. Söyledikleriyle kalbimi bir buz parçasını ateşe sunmak misali eritirken yutkunmakta zorlandım.
"Bir şey söyle..."
Gitme demek istiyordum ona. Ama onun önemli diye belirttiği işinden alıkoymak istemiyordum. Boş yere sırf huzursuz hissediyor diye gitmesini önleyemezdim. Ne olabilirdi ki? Kapı önünde korumalar duruyorken? İki kişi olmalarına rağmen iri yapılıydılar ve Miraç'ın onları özenle seçtiğini biliyordum.
"Git ve çabuk gel."demekten kendimi alamadım. Geri çekileceğim son saniyede boynuma doğru dudaklarını bastırdı ve derin bir soluğuyla birlikte geri çekildik.
"Dikkat et." Benden uzaklaşarak kendi gibi simsiyah arabasına ilerledi. Üzerinde koyu gri pantolonu ve boğazlı siyah kazağına eşlik eden siyah bir kaban. Ve yine siyah postalları giymiş olduğu ayaklarını hareket ettirerek arabasına yerleştiğinde ön camdan bakmasıyla tekrar birleşti gözlerimiz.
Üzerimdeki bordo renk hırkanın kollarını parmaklarıma doğru çekerek, kırmızı yün kazağın sarmış olduğu bedenime doladım kollarımı. Dar, kot pantolon giymiş olduğum bacaklarımı hareket ettirmeden öylece onun gitmesini izlerken, soğuktan üşümeye başlayan parmaklarım avuclarıma hapsolmuştu. Miraç'ın koyu gözlerinde yansıyan duyguların anlamını çözmekte zorlanmadım. Gereksiz bir endişenin sarmış olduğu hislere karşı rahat olması için ona gülümsedim ve elimi kaldırarak sallamanın ardından, başını eğerek bir işaret vermesiyle alnına dökülen saçları kıpırdadı. Sonrasında ise Miraç'ın arabası sokak ordasında uzaklaşıp gitti.
Korumalara olan kısa bir bakışın ardından eve girdiğimde arkamdan kapıyı kapatarak eğildim ve ayağımdaki sporları çıkardım. Evin sessizliği ilk defa tuhaf gelmişti bana. Normalde olsa yadırgamadığım sessizliğe kıyasla gürültüyü özlediğimi hissettim. İlerleyerek salona girdiğimde kahvaltı masasına takıldı gözlerim ve ne yapmam gerektiğini belirten işin beni beklediğini anladım. Kahvaltı masası öylece duruyor ve kendisini toplamamı bekliyordu.
Ondan önce Ayperi hanıma bakmam gerektiğini düşünerek soldaki birkaç adım uzağımda olan kapıya ilerleyeceğim sırada beni duraksatan şey kapı zili oldu. Atılan iki adım ise salon ortasında hareketsiz kaldı. Miraç, bir şey mi unuttu acaba? Belki de korumalardan biridir, su filan istiyorlardır?
Düşüncelerimi bölen kapı zilinin ardından yumruklanır derecede kapıya sertçe vurulmasıyla irkildim. Ne yapacağımı şaşırmış bir halde kapıya doğru ilerledim ve beklemeden açtım. Zihnim ise aksini düşünmüyordu. 'Ne olabilir ki,' bilincindeydi.
Ancak kapıda beliren beden tüm olasılıkların katili olmuş, ruhumu bir bilinmezliğin ortasına bırakmıştı.
"Buyrun?"dedim kaşlarımı çatarak kim olduğunu bilmediğim adamı kısa bir an süzerken.
Daha önce hiç görmediğimden emin olduğum esmer tenli, uzun boylu adamın iri bedeni kapının önünü kaplar nitelikteydi. Açık kahverengi gözleri ardından ifadesini çözemediğim duygular içeren bakışları hoş denmeyecek bir samimiyetsizlik içerikliydi. Kısa kahverengi saçlı olmasının yanında özenle şekillenmiş kaşları çatıktı ve altındaki kısılmış irisleri saklamakta gerek bulmadığı bir nefreti sunuyordu.
"Kimsiniz?" Gözlerim bir an kapı önündeki korumaları aradı ve onları dış kapı önünde, dizleri üzerinde çökmüş bulduğumda başımdan aşağı kaynar su dökülmüş gibi bir his sardı bedenimi. Başlarında dikilen eli silah tutan adamlara boyun eğmiş gibi duruyorlardı.
"Ben Selim."dedi karşımda duran adam. Sesi kulaklarımdan içeri sızarak zihnimi kuşattı. Kurak bir yerde nefessiz kalmışım gibi soluklarım sıklaştı. Bu karşımdaki adamın ne niyetle buraya, bu şekilde geldiğini bilmiyordum ancak iyi bir niyetinin olmadığını anlacak kapasitedeydim.
"İçerdeki kadının oğlu. Ve annemi almaya geldim..."
***
BÖLÜM SONU...
Veee Selim geldiii....
*Acaba neler olacak onun gelmesiyle ;)
*Biliyorum bekletttim ama upuzunnnn bir bölümle geldim. İlham sunan yorumlarınızı esirgemeyin lütfen ve bölümle ilgili yorumlarınızı bekliyorum. :")
♥♥♥SEVİLİYORSUNUZ♥♥♥
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro