Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

39.BÖLÜM

Medya; Akın (Temsili)

Bölüm şarkısı; Mabel Matiz - Git diyemem, Kal diyemem

♥Keyifli okumalar dilerim♥

* * *

*Soranlar olmuş; Başlıktaki sözler tamamen bana aittir.👇

"Kimsenin taşımaya gücü yetmeyeceği kadar seveceğim seni. Kork benden... "

"Eğer buna Aşk diyorlarsa; bu acının yanında halt etmişler..."

Duyduklarım karşısında uğradığım şaşkınlık dakikalar boyunca üzerimden ayrılmadı. Aynı şekilde onunda gözlerinde beliren, çözülmesi zor bir lekeyi andıran parıltılara karşın derin bir arzuyu taşıyan duygular alaboradan ibaretti. Kendi bile ne dediğini yeni farketmiş gibi sertçe yutkundu ve gözlerini benden kopararak bir, iki adım uzaklaştı. Bedenim işte o an üşüdü.

"Abi..."dedi Emre yanımıza geldiğinde. Gözleri bir benim bir de Miraç'ın üzerinde dolanıyordu. "İçerisi karıştı."

"Bırak Ragip halletsin," Umursamaz bir ifade takındı yüzüne ve tekrar bana baktığında koyu gözleri karanlıkta kayboldu.

"Eşyaların nerde?"diye sordu dişlerinin arasından tıslarcasına. Üzerimdeki eteğe bakmamaya çalışıyor, sürekli gözlerini kaçırıyordu. Aksi halde onu kimse durduramayacak gibi derince içlendi.

"Alt katta, küçük bir odada. Köşede ki beyaz dolaplardan ikincisi." Üzerimdeki eteğin cebinden anahtarı çıkararak Emre'ye doğru uzattım. Başını sallayarak elimden aldığında gözleri Miraç'a doğru çevrildi, daha sonra bir şey demeden arkasını dönerek ilerledi.

"Bin..." Kısa ve öz. Farklı bir cümle daha kurmadan arabanın kilidini açarak şöför koltuğuna oturdu ve sertçe kapıyı çarparak kapattı.

Miraç'dan daha sakin ve yavaşça bir şekilde arabaya bindiğimden birkaç dakika sonra, Emre elinde çantam ve bir poşetle geldi. Açık pencereden elindekilerini bana uzattığında teşekkür ederek aldım. Poşette çıkardığım kıyafetler duruyordu.

Araba hareket ederek ilk ve son günümü berbat şekilde atlattığım iş yerimden uzaklaşarak asfalt yolda ilerlemeye başladı. Belki de hayatımın en berbat günüydü. O adamı bir an bile düşünmeden vurması, bir insanın hayatına son vermesi onun için o kadar kolaydı ki. Nasıl bu kadar duygusuz olabiliyor anlayamıyorum. Az önce ise bana karşı hissettiklerini açıklaması bambaşka bir olaydı zaten.

Benim hissiz kalpli bildiğim adam, resmen bana âşık olduğunu ilan etmişti. Tam olarak öyle değilse bile Miraç, bana karşı bir sevgi besliyordu içinde. Bu günü tarihlemem gerekiyor mu? Hem bu kadar mutlu, hem de bu kadar boğulmuş hissetmem normal mi peki?

"İçin rahat edecekse söyleyim,"diye mırıldandı bir an bile gözlerini yoldan ayırmadan. Arabanın içinde ki ışık yanmıyor, sadece dışardan parlayan yansımalarla yüzü aydınlanıyordu. Konuşması benim için daha iyi. Arabada ki sessizlik daha da canımı sıkıyordu çünkü.

"O adam, Çetiner'in eski ortağı. Pezevengin tekiydi. Kadın pazarlama, fuhuş, uyuşturucu ne bok ararsan var. Çetiner'den bu kadar nefret etmesi ise, dolandırılması. Ekrem, onun elinde ne var, ne yok almıştı. Ona olan nefreti ve hırsına karşı benimle birlik olmaya çalışıyordu. Bu yüzden bugün o masadaydı."

Her kelimesiyle daha da irileşen gözlerimle birlikte donup kaldım. Ürpererek kollarımı kendime sararken, dudaklarım aralanmıştı. O adam bu yüzden mi benden nefret ediyordu? Kendi yaptıkları karşısında, beni iğrenç bir varlık mışım gibi süzmesi gözlerimin önünde canlandı. O an ağlayacak gibi dolup taşmışken, kendimi bir pislik gibi hissederken, o adamın sanki kendi tertemiz bir insanmış gibi söyledikleri çok saçma geliyordu şimdi bana. Kadın pazarlama, fuhuş? Uyuşturucu? Bunlar öyle pis bir şeydi ki, o an Miraç'ın da böyle bir şey yapıp yapmadığı düştü zihnime. Ne iş yaptığını bile bilmezken, onun parasını kullanmamı nasıl beklerdi?

"S-sen de mi kadın sa-"demeye kalmadan, sert sesiyle kurmaya çalıştığım cümlemi sonlandırdı.

"Pezevenk değilim ben!"diye kükrercesine bağırdı arabanın içinde.
"Ben sana ne söylüyorum, sen ne anlıyorsun?! O işi yaptıracak kadar düşmedim!"

"Ne iş yapıyorsun o zaman?" dedim. 'Anlatta bileyim!' der gibi bir sitemle. Sinirle soluyarak sağ elini direksiyondan çekti ve gür siyah saçlarına atarak karıştırdı.

"Silah kaçakçılığı."diye söylendi elini saçlarından çekerek. Hala bana bakmıyordu ve dinmeyen öfkesi hala yerli yerindeydi. "Ayrıyetten, şehirde ki tüm bölgenin sahibi benim. Masada ki adamlara istedikleri bölgeleri veriyor veya paylaştırıyorum, onlarda keyiflerine göre işletiyorlar. Her ay karşılığını hesabıma yatırmak sûretiyle tabii. Kiralamak gibi düşün. Neyse!.. Oturup, tek tek sana işlerin nasıl yürütüldüğünü anlatacak değilim..."diye ters bir ifadeyle sonlandırdı cümlelerini.

"Onlar uyuşturucu, fuhuş gibi şeyler yaptırıyorlarsa peki o bölgelerde?"

"Yasak."dedi en sonunda gözlerini yoldan ayırarak kısa bir an kahve gözlerimle buluşturdu. "Benden gizli bir şey yapamazlar. Uyuşturucu beni ilgilendirmez. Yapan var ama zorla kadın pazarlamak yasak."

"Zorla?"dedim anlamadığımdan kaşlarım çatılırken. Hem ne demek uyuşturucu beni ilgilendirmez? Kaç tane genç çocuk ölüyor, hayatı sönüyor sırf bu pislik yüzünden. Hiç mi haber izlemiyor bu adam? Ah tabii Miraç Uluhan umursamaz adamın tekiydi, unutmamak lazım!

"İstiyerek yapan var Zeliş,"diye mırıldandığında şaşkınlıkla gözlerim irileşti, dudaklarım aralandı. Yutkunarak gözlerimi kırpıştırdım ve önüme döndüm.

"Genellikle barlar olsun, kumar masaları vesayre. Para karşılığında bu işi yapıp geçiniyorlar kendilerince. Bazıları ise para almadan, zevk karşılığında..."

"Tamam, sus."diye homurdandım devam edeceği sırada. Nerden sapmıştık ki biz bu konuya?

"Utandın mı?" Sesinde gezen imâlar açıkta kalan bacaklarıma battı. "Bacaklarını o adamlara sergilerken utanmadın ama?" Ben bile rahatsız olurken, keyfimden giydiğimi mi sanıyor bu adam?

"Bu iki oluyor."dedim sinirle ona doğru dönerek.

"Ne iki oluyor?"diye sorduğunda, "Beni fahişelerle bir tutman!" İstemsizce yükselen sesimle direksiyonu tutan elinin sıkılaştığını farkettim ama umursamadan cümlelerimi devam ettirdim.
"Sırf kısa bir etek giydim diye onlarla beni bir tutamazsın! Etek giymekten hoşlanmadığımı en iyi sen biliyorsun."

Miraç söylediklerime karşın gülmeye başladığında duraksayarak kaşlarımı çattım. Bilindiği üzere normal bir gülüş değildi tabii ki. Sanki bir aptalmışım hissi veren bu gülüş benim sinirimi katlamaya yetiyordu. Eskiden olsa korkardım bu gülüşünden. Çünkü Miraç bu gülümsemenin hemen ardından fırtınalar estirir, tüm her şeyi hârabeye çevirirdi. Beklediğim gibi de oldu. Bir an da yolun ortasında hızla giden araba fren yaparak durdu.

"S*keyim böyle işi! Hani dedin ya az önce, her defasında kan mı dökülecek diye. Peki sen Zeliş?"Oturduğu koltukta bana doğru çevrilen bakışları sinirden kızarmıştı. "Her defasında yaptıklarımı, söylediklerimi yüzüme mi vuracaksın?" Öfkeyle inip kalkan göğsüne karşın elinin tersiyle alnında biriken teri sildi.

"Tokat atsan daha iyi."dedi kendi kendine konuşurcasına. Hızla üzerinde ki siyah ceketi çıkardı ve gelişigüzel arka koltuğa fırlatırcasına attı.

"Ben sana, şu s*ktiğimin eteğini giydin diye öyle bir şey demedim. Demem de! Ayrıca ilkinde öyle söylediğim zaman, amacım sadece canını yakmaktı! Bunu sen de biliyorsun."

"Ben artık hiçbir şey bilmiyorum." diye söylendim. Bazen lal olan dilim bugün nedendir bilinmez susmuyordu. Ancak gerçek şuydu ki; onunla sohbet etmek hoşuma gidiyor. Sinirliyken veya değilken. En azından bana artık zarar vermeyeceğini bilerek ve bunun cesaretiyle ona cevap yetiştiriyordum. Gerektiği yerde karşı çıkıyordum.

"Yapma Zeliş,"derinden gelen bir yakarış içeren sesine karşın donuk gözleriyle, "Yapma..."diye mırıldandı.

"Gidelim mi?" derken önüme dönerek ona bakmamaya çalışıyordum. Biliyorum, pişmandı yaptıklarından ama dediğim gibi ona karşı farklı hislerim olsa da yaptıklarının hesabını vermesi gerekiyor ve verecek de. Öyle kolay kurtulamazsın Miraç Uluhan...

Araba tekrar yola koyulduğunda gecenin karanlığına eşlik eden cadde ışıkları boş yolu aydınlatıyordu. Tek tük arabalar geçip giderken, biz de onlardan bir tanesiydik. Birkaç dakika geçtiğinde arabanın içini hala sessizlik sarmıştı. Bazen ona kıyamıyor değilim. Şu an mesela, öyle hisler vardı ki içimde. Dönüp onu izlemek istiyor, omuzuna başımı yaslamak, sigara dumanına karışan teninin kendine has kokusunu solumak ve en çok da... Kusursuz yüzüne dokunmak.

Neydi beni bunlardan alıkoyan?

Beni engelleyen neydi ki, santimler uzaklığımda olan adam sanki metrelerce uzak gibi? Belki de çekiniyorum. Acaba nasıl karşılar davranışlarımı diye düşünmek var bir de. Kızar mı? Öyle olsa bana sarılarak uyumazdı ki. Kokumu içine çekerek saatlerce öyle durmazdı değil mi?

Suskunluk canımı sıktığında, ona doğru döneceğim sırada yol kenarında ki hareketlilik dikkatimi çekti. Yanından geçip gitmeye saniyeler kala görüntü iyice netleşti ve o an da tek bir şey dudaklarımdan çıktı. Çünkü yol kenarında ufak çocuğu kolundan tutup tartaklayan adam tanıdıktı. Aslında daha çok, ufak çocuk tanıdık desek daha doğru olurdu. Çünkü tartaklanan, itilip kalkan çocuk Akın'dan başkası değildi! Adam ise, öğlen Akın'ın korkup kaçmasına sebep olandı.

"Dur!"dedim hızla. "Miraç durdur arabayı! Dur!"

Miraç ne olduğunu sormadan arabayı onların birkaç metre yakınında durdurduğunda hızla indim ve onlara doğru koştum.

"Bir daha kaçacak mısın lan evden?! Söyle, kaçacak mısın?!"

"Amca yapma, ne olur yapma... Vallaha bir daha sözünden çıkmam..." Boşta kalan eliyle ona vuran kişiden başını korumaya çalışan Akın yüreğimi sızlatırken, sinirle yanına yaklaştığım adam denilen pisliği itttirdim.

"Bırak onu!"diye bağırarak konuşurken, tırnaklarımı adamın kendi gibi pis eline geçirerek Akın'ın kolunu kurtardım ondan.

"Ne yaptığını sanıyorsun sen! Gücün küçücük çocuğa mı yetiyor?!" Sinirden soluk soluğa kaldığım sırada Akın'ın hıçkırıkları beni gördüğü an duraksadı ve ıslak kirpiklerinin ardından şaşkınlıkla, "Zeliş?" dedi.

"Sen kimsin lan?! Çek git, kendi işine bak!" diyen adam tekrar Akın'a uzanacağı sırada hızla Akın'ı arkama aldım.

"Uzak dur ondan!" Tehdit edercesine işaret parmağımı ona doğru tuttuğumda adamdan gelen kokuyu o an farketmiştim. Sarhoştu. Yüzümü buruşturarak zorlukla yutkundum. Az daha bu kokuyu içime çekersem kusacağım.

"Asıl sen uzak dur! Kimsin sen, sana ne? O çocuk benim yeğnim, polisi çağırttırma bana!" Yayvan konuşan dili de cabası yaptıklarına karşı.

"Çağır! Çağırmazsan adam değilsin. Ben de polislere çocuğa şiddet uyguladığını söylerim! Bakalım o zaman ne olacak? Hadi, çağırsana!"

"Ulan ben senin..." Bir adım atarak elini kaldırdığı an bana vuracak sanarken, Miraç havada durdurduğu adamın bileğini ters çevirerek sırtında tutması bir olmuştu.

Adam acıyla inlediğinde karnımın ürinde ufak bir el hissettim. Akın. Üzerimde ki kazağın ucunu korkuyla tutuyor ve amcası denilen adama bakıyordu. Bu ufacık bedene nasıl kıyabiliyorlardı?!

"Korkma."diye mırıldanarak kazağımı tutan elini çekip avucumun içine aldım ve diğer elimle başını okşadım şefkatle. Eli buz gibiydi. Yanağında kızarık izi yüzüne darbe aldığını belirtirken, kaşlarım çatılarak nefretle Miraç'ın elinde acıyla kıvranan adama baktım. Adam demeye bin şahit.

"Çocuk yetmedi, bir de karıma vuracaksın ha?" Bileğini biraz daha çevirdiğinde acıyla bağıran adamı duymuyor gibiydi. "Seni bana Allah mı gönderdi lan? Ellerim kaşınıyordu zaten." Öfkeyle solurken aynı zamanda hafifçe sırıttı dudağının kenarıyla. O da en az benim kadar sinirliydi. Öyle ki az önceki bütün sinirini iletecek bir beden bulmanın sevincini yaşıyordu parlayan irisleri.
"Gel bakalım sen şöyle... Gel..."

"Zeliş, sen de çocuğu al arabaya geç." Bana bakmadan konuşurken, bileğini çevirdiği adamı biraz ötede ki ara sokağa çekmeye başladı. İşte şimdi benim de gözlerim irileşmişti.
Onu da mı öldürecekti?!

"Miraç."diye seslendiğim an, sanki sesimde gizlenen tüm soruları çözmüş gibi duraksayarak omuzunun üzerinden bana baktı.

"Öldürmeyeceğim." Gözleri kısık ve bir o kadar soğuktu. Hala orada çalıştığım için bana kızgındı. Öfkeliydi. O adamlara hizmet etmem onu derinden etkilemiş olduğu gözlerinden yansırken, suçluluk hissiyle yutkundum.
"Şimdi arabaya geçin. Geleceğim birazdan."

Tekrar ilerleyerek çekiştirdiği adam ile birlikte ara sokağa girdiğinde, Akın ile birlikte yalnız kaldık yol kenarında. Akın'a baktığımda onun da bana bakıyor olduğunu gördüm.

"Hadi gel..."diyerek arabaya doğru ilerlettirdim ve beraber arka koltuğa oturduk.

"İyi misin?" Baştan sona onu incelerken, diğer yandan dakikalar önce Miraç'ın üzerinden çıkarıp arka koltuğa attığı ceketini alarak Akın'ın omuzlarına örtüyordum. Daha sonra elim kızarık yanağına gittiğinde içimde ki hislerle dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Kimdi o adam Akın? Neden sana vuruyordu? Anlat hadi." Yumuşacık hisslerle onu konuşturma çabam yersiz gibiydi. Çok korkmuş olmalı.

"Akın..."dediğimde tekrar gözleri doldu. Ağlamak üzeri dolu dolu bana bakarken,"Sakın bak ağlama. O adam dokunamaz sana bir daha, izin vermem. Korkma olur mu? Güvendesin." diyerek onu göğsüme doğru çektim ve başını okşamaya devam ettim. Onun da bana karşılık vererek karnımın üzerinden ellerini dolamasıyla derin bir iç çektim ve başına öpücük kondurdum.

Dakikalar geçtiğinde sessizlikten istifade Akın biraz daha rahatlar gibi gevşedi vücudu kollarımın arasında. Teni de ısınmıştı. Yine de omuzlarını iyice ceketle sarmaladım. On dakika kadar geçen bir süre zamanından hemen sonra Miraç ara sokaktan çıkarak baskın adımlarıyla arabaya doğru ilerledi ve şöför koltuğuna yerleşti.

"Ya*şak. Hak etti piç. Sen kimsin lan pezevenk. S*ktiğimin ev-" Boğazımı temizlercesine uyarır bir tonda ses çıkardığımda çatılmış kaşlarının altından dikiz aynasından bana baktı. Sakinleşmek ister gibi derin bir nefes alarak tekrar önüne döndüğünde arabayı çalıştırdı ve yola devam etti.

"Var mı bir sorun?" derken gözleri yoldaydı. Dişlerini sıktığı yetmezmiş gibi, elinin kanlaşmış ve soyulmuş olduğunu farkettim. Kendi bu durumdaysa kim bilir o adama ne yapmıştı? Açıkçası o adam dayağın en büyüğünü hak ediyordu. Küçücük çocuğa el kaldırmak ne demek?!

"Hayır."dedim sorusunu cevaplayarak. Akın'a kısa bir göz attığımda merakla harmanlanan açık kahverengi gözleri Miraç da olduğunu gördüm. "Nereye gidiyoruz?"

"Eve."

"Ama beni eve almaz ki yengem." Akın konuşmaya dahil olduğunda kucağımda kıpırdamasıyla ona yardım ederek doğrulmasını sağladım. "Eve geç kaldıysam bahçede yatmamı söylemişti..."

Elim Akın'ın saçları arasında duraksadı. Miraç'a bir an gözlerim çevrildi, onun da en az benim kadar sinirli, şaşkın ve çaresiz olduğu aşikardı. İkimizin de çocuklara karşı ilgimiz nötür iken, şimdi ne yapacağımızı bilmiyorduk.

"Akın..."dedim yutkunarak. Elimi çenesine yerleştirerek bana bakmasını sağladım. Onu kırmayacak, korkutmayacak bir şekilde şefkatle bakarken, acı gerçeği duyacağımı bile bile dilimin ucuna geleni yavaşça döktüm. "Annen ve baban nerde?"

"Onlar, melek oldu. Öyle söylemişti dedem. Ama geçen sene o da melek oldu. Amcamın evinde kalmaya başladım sonra ben. Ama o kötü. Çok kötü biri. İyiler hep melek oluyor Zeliş. Niye kimse insan olmuyor? İnsan olmak çok mu kötü?"

Merakla bana bakan ufaklığın sorduğu soru ve söylediği sözler altında ruhum darmadağın olurken ne diyeceğimi bilemedim. Çaresizlik, bedeni yakıp kavuran ve buna rağmen bir damla suya muhtaç kalmak kadar acı verici. Melek olmak, bu kadar masum bir çocuğa nasıl anlatılır ki? Ölüm ve melek arasındaki o ince çizginin acı hissini nasıl anlatabilirim? Nasıl diyebilirim, 'Ölüm geri dönüşü olmayan bir yolculuk.' diye?

"İnsan olmak kötü değil,"diye mırıldandım. "Bu bir seçim. Sen kötü olmayı seçersen, tıpkı amcan gibi olursun. Yanii bu senin elinde olan bir şey. İnsanlar, bazen gözleri önünde ki masumluğu göremiyor malesef..." Oturduğu yerde dikleşerek burnundan derin bir iç çekti ve ufak elleriyle yanaklarını kuruladı.

"Ben büyüdüğümde kötü olmayacağım." Kendinden emin çıkardığı sesiyle çekik kahve gözlerini ben ve Miraç üzerinde gezdirdi. "Tıpkı senin ve bu abi gibi iyi biri olacağım."

Daha iyi görünen ifadesine karşın gülümseyerek dağınık saçlarını yana doğru taradım parmaklarımla. Gür ve yumuşaktı saçları. Her ne kadar kirli olsa da masumluğundan vazgeçmeyen ufak bir beden...

"Pekii, bu abi kim?"diye sorduğunda dikiz aynasında tekrar Miraç ile kesişen gözlerimiz birbirine dolandı. Derin bir nefes aldım gözlerimi ondan ayırmadan.

"O, benim kocam..."dedim belki de dakikalar sonra. Bilmiyorum ama sanki o bir saniye içinde bir çok duyguyla dolan kalbim ferah oluyor, kuş olup uçuyor, hissedemiyordum. Bedenimden kopup gidiyordu adeta. Düşünceler kayıp gidiyor, tutamıyorum.

"Miraç mı O?" Akın, heyecanlı çıkan sesiyle bir an da Miraç'ın ismini söylediğinde, Miraç kaşlarını kaldırarak tuhaf bir bakış attı bana.
"Hani sahilin oradayken söylemiştin..."

"Sahil?"diye sordu Miraç arkada olan konuşmalara dahil olurken. Ettiği küfürlerden sonra sessiliğe gömülen adamın siniri az da olsa dinmiş gibiydi. Buna yönelik rahatlayarak dudaklarımı araladım ve, "Şey bugün-"dicekken, "Ben Akın'a sordum."dedi dingin bir ifadeyle.

Bir an dikiz aynasında çok kısa süre koyu gözlerini üzerime dikti, sonra hemen yola tekrar dikkatini verdi. Ben siniri geçmiş mi demiştim? Söylemedim farzedelim!

"Nerden tanışıyorsunuz siz Akın, anlatsana bir?" Yutkunarak yan taraftan yolu izlemeye başladım.

Tahmin ettiğimden çok daha fazla bana sinirliydi demek ki. Haklı olabilirdi ama çalışmak benim de hakkım. Yaptığım tek hata; nerede çalışmaya başladığımı Miraç'a söylemediğimdi. Aslında onda da kabahatli olan yine o olmasına rağmen ben suçlu bulunuyordum. Her ne kadar suçsuz olsam da hissettiğim suçluluk içimi huzursuz ediyordu. Miraç bana küstü mü şimdi?

"Şey... Ben mendil satıyordum sahilin orada. Sonra Zeliş'i gördüm, oturuyordu. Ona sordum mendil alır mı diye. Ama o, benimle arkadaş olmak istedi. Bende kabul ettim. Sonra simit ve ayran aldı bana..." Tüm sahil maceramızı Akın hevesle, Miraç'a anlatırken düşüncelerle dolu zihnimle birlikte yolu izliyordum. Miraç ise tek bir soru sormadan Akın'ı dinliyordu, veyahut dinlemiyordu.

Eve doğru ilerleyen arabanın tanıdık sokaklara sapmasıyla derin bir iç çektim. Bugün neler olmuştu böyle? Bu evden Miraç'tan habersiz ayrılmam ve sonrasında yaşananlar. Tüm günün, entrika çeviren olaylı saatlerinden sonrasında tekrar eve geliyor olmam mucize gibi. Günün yorgunluğu vardı üzerimde ancak öncesinde gönlünü almam gereken bir adam vardı.

Benim adamım... Benim.

Düşündükçe ona daha bir bağlandığım adam sanki benim herşeyim olmuştu. O, böyle benden uzak kaldıkça, soğuk konuşmasını geçtim bana kırık baktıkça ben o derin koyu gözlerinde zifiri karanlığa gömülüyordum sanki. Evet, anlatması zor biliyorum ama. Miraç zaten anlatılmaz ki. Betimlemesiz biri. Onu yaşaman gerekir. Onu görmen, veya hissetmen gerekir.

Ve ben, tüm hücremle onu hissedebiliyorum. Görebiliyorum. Anlayabiliyorum. Yanii belki biraz? Daha önemlisi... Ben Miraç'ı yaşıyorum. Hissede, hissede.

Araba tanıdık apartmanın önünde durduğunda, aynı an da ilk kattaki pencerenin perdesi aralandı ve Dilâ ile göz göze geldik. El sallayarak kaybolduğunda kapıya koştuğunu düşünmemek zor değildi.

"Gel bakalım ufaklık..." Akın ile birlikte arabadan indikten saniyeler sonra, Dila apartmandan zıplaya zıplaya koşturarak yanımıza geldi.

"Zeliş, sana bomba haberim var! Heyecandan elim ayağım titriyor, anlatmazsam çatlarım..." Soluk soluğa konuşmasına rağmen susmak bilmeyen Dila, elimi tutmuş Akın ile karşılaştığında duraksayarak bir süre Akın'a baktı.

Miraç ise o sırada arabadaki giysilerimin olduğu poşedi ve çantamı alarak yanımıza doğru ilerliyordu. Ve o, bunları yaparken bile ben onu izlediğime karşı bir an bile bana bakmadı.

"Bir dakika. Bir dakika..." Şaşkınlıkla omuzumu dürdükleyen Dila'ya döndüğümde en az benim kadar şaşkındı. Gözleri ben ve Miraç arasında mekik dokurken en son Akın'a takıldı.

"İlk önce severek evlendik, kaçtık dediniz. İnandım. Sonra yalan evliliğiniz ortaya çıktı. Hadi ona neyse de, daha iki hafta önce biz birlikteliği deneyeceğiz dediniz ona da inandım..." Tane tane konuşarak beni tedirgin etmesiyle öylece onu dinlerken, Dila yine işin ucunu nereye bağlayacak diye bekliyordum.

"Evet?" dedim devam etmesini beklerken. Miraç'a bir an baktığımda Emre'yi yanına çağırmış birkaç adım uzağımızda bir şeyler konuşuyorlardı.

"Ulan bu çocuk nerden çıktı?!" Birden sesini yükselterek bağıran Dila'ya gözlerimi irileştirmiş bakarken Akın, "Zeliş..." diyerek irkilmiş ve elime sarılmıştı.

"Ne bağırıyorsun Dila?! Çocuğu korkuttun!" Akın'ı yanıma doğru çektim ve boştaki elimi başına yerleştirerek elimi saçlarına daldırdım.

"Kim bu çocuk."dedi daha sakinleşmiş bir sesle. İki elini belinin kenarlarına atmış kısık bakan gözlerini Akın'a dikti.

"Akın benim adım. Ve çocuk değilim ben!"

"Bal gibi de çocuksun işte! Bacak kadar boyun var. Hem sus sen bir. Ben Zeliş'e soruyorum." Şaşkın şaşkın Dila'yı izlerken Akın bir anda benden uzaklaşarak tıpkı Dila gibi iki elini beline attı ve sinirle Dila'ya baktı.

"Çocuk değilim diyorum sana!"

"Bak bir de bana cevap veriyor. Gözlere bak gözlere, aynı Miraç enişte. Tipi de benziyor. Yok, kesin siz bunu daha önceden yaptınız ve bana söylemediniz değil mi? Hadi itiraf edin..."

"Dila. Saçmalama." Desem de belini bükerek Akın'a doğru eğilen Dila aklına koyduğunu yapacak gibiydi.

Akın'ı Miraç ile benzetmek ne demek yahu? Bir kere Miraç, Akın kadar masum bakmaz ki? Tamam gür saçları, esmer hali belki benziyor olabilir ama gözleri kesinlikle benzemiyor. Miraç daha derin bakıyor ve onun gözleri kahverenginin en koyu tonunu taşıyordu. Dudakları var bir de. Daha dolgun? Tamam. Galiba saçmalayan benim.

"Bana bak lan velet. Kimsin sen ha? Ayrıca kim büyütmüşse seni terbiye öğretememiş. Büyüklere saygılı olunur bilmez misin sen?" Dila'nın söyledikleriyle sinirlenen Akın'ın ağlayacağını sanıyordum. Sırf bu yüzden Dila'ya kızacakken, beni şok edecek bir diğer olay gerçekleşti.

"Benim adım velet değil! Akın!"diyerek bağıran ufaklık, üzerine doğru eğilmiş Dila'nın sarı saçlarına asıldığında gecenin kör saatinde sokakta tiz bir çığlık yankılandı.

"Bırak saçımı pis velet!"

"Akın benim adım!"

"Akın!"diyerek hızla olaya el atmaya çalışmama rağmen Akın öyle bir dolamıştı ki saçları parmaklarına Dila'ya acıdım. Boynu eğilmekten kırılacaktı. Elleriyle de Akın'ın ellerini tutmuş, güzel ve bakımlı sarı saçlarından ayırmaya çalışıyordu. Miraç ve Emre bile konuşmalarını bölmüş şaşkınlıkla bizi izliyorlardı.

"Bırak! Seni varya, linç edeceğim çocuk! Bırak güzelim saçlarımı!! Ulan bırak!"

"Tamam lan tamam! Akın senin adın! Bırak! Oğlum bıraksana saçlarımı!"

Sonunda Emre de olaya dahil olduğunda Dila'yı kurtardık el birliğiyle. Soluk soluğa birkaç adım hızla geriledi Dila ve öfkeyle Akın'a baktı. Saçları birbirine girmiş ve kabarmıştı. Şu an ki hali ciddi olmasaydı oturur günlerce kahkahayla gülerdim. Çocukla çocuk olduğu yetmezmiş gibi tartışmaya girmişti ve fena halde zararlı çıkmıştı.

"Pis sıçan seni!" Tıslarcasına konuştuğunda Akın ona doğru hareket edecekti ki hızla onu tutarak, "Dur bakalım ufaklık. Bu kadar yeterli... Hadi eve girelim artık. Rezil olduk zaten." Dedim etraftaki 3, 4 korumayla göz göze gelirken.

"Bir de eve mi gelecek bu. Babası kılıklı! Enişte al çocuğunu götür, istemiyorum ben evimde bunu!"

"İçeri geçin. Ne bok yiyecekseniz içeride yiyin." Gözleri bu kez beni hedef alıyor ve derhal içeri geçmemi tembihliyordu. Öfkeyle koyulaşan irisleri açıkta kalan bacaklarıma uyarır bir ifade bırakarak tekrar kahve gözlerime tırmanırken, elindeki poşedi ve çantamı elime tutuşturdu.

"Geç içeri."

"Sen?"diye sorduğumda beni duymazdan gelerek arabaya doğru ilerledi. Hızla önünü keserek tekrar, "Sen gelmiyor musun?"diye sordum cevabını bile bile.

"Hayır."derken kısa bir an kesişen irislerimizle kalbim burkuldu.
"Gece bekleme. Gelmeyeceğim."

Ve son bir bakışla arabasına binerek hızla uzaklaştı benden...

* * *

"Dalgınsın?"

"Düşünüyorum."dedim Dila'nın merak ettiği soruya bir cevap sunarak. Derin bir nefesle oturduğum koltukta rahatsızca kıpırdandım. Bir elim nemli saçlarıma gitttiğinde ıslaklığı parmak uçlarımı sardı. Üzerimde ki pijamaya silerek elimi kurularken gözlerim boş boş halıya takılmıştı.

Yarım saatlik bir ara bile olsa, kokusunda güveni bulup kollarında uyumaya alıştığım adam bu gece yoktu. O yokken yatağa bile girme hevesim kalmadığı gibi uykumda kaçıp gitmişti. Saat on iki civarıydı ve Akın çoktan Dila'nın odasında uykuyu bulmuştu. Bunun için ise yine birbirlerine tartışmaya gireceklerken, bu kez onlarla uğraşmadan kendi halllerine bırakıp hızla duşa girip çıkmıştım. İşin ucunda Dila vardı ve apartmanı başımıza yıkma olasılığı yüksekti. Bunlara rağmen Dila ve Akın her ne kadar anlaşamasalar da, Akın'ın koltukta uykuya kalmasına kıyamayan Dila onu kendi odasına taşımıştı.

"Neyi düşünüyorsun bu kadar? Enişle ile aranız mı bozuk? Bu gece gelmedi de hem. Ee çocuk da sizden değil.."

"Biliyor musun,"diye mırıldandım ona bakmadan durgun bir sesle. "Çok garip hissediyorum Dila. Bir an bile olsun Miraç'ı düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Elimde değil. Ne yapıyor? Yemek yedi mi? Acaba şu an nerede? Kim var yanında? Yoksa yalnız mı? İçiyor mu, bir yerlerde sızıp kaldı mı diye merak ediyorum."

"Kocan o senin, merak etmen doğal." Ona baktığımda bacak bacak üzerine atarak koltuğa yayıldı ve omuz silkti uykulu bakışlarla.

"Evet ama... Sadece kocam olduğu için mi onu bu kadar düşünüyorum?"

"Hayır." dedi başını iki yana sallayarak. "Şimdi bir şey desem, yok öyle bir şey filan diye kafamı yersin. O yüzden sen bul bu sorunun cevabını." Kaşlarımı çatarak koltukta iyice ona doğru çevirdim bedenimi.

"Nedir? Söylesene..."

"Kendin bul Zeliş."

"Ya sende susman gereken yerde konuşuyorsun. Konuşman gereken yerde lafı dolandırıp kısa kesiyorsun." Omuzlarımı düşürerek yardım dilenen bakışlarla Dila'ya bakıyordum. Yardımı dokunacak mı bilmiyorum ama bir şeyler söylese ve şu beynimi sulandıran düşüncelere bir yol bulsa ona dua edecek derecedeydim. Çünkü artık başım çatlıyordu düşünmekten ve ben bu içimi yakıp kavuran hislere bir çözüm bulamazsam delireceğim.

"Bak,"diye başladım derin bir nefes alarak. "Ben hiç böyle şeyler hissetmedim Dila ve adına ne vereceğimi bilmiyorum. Yardım et lütfen... Canım yanıyor. Tam şurada, bir alev topu var sanki..."derken sağ elimin işaret parmağı kalbimi hedefliyordu.

"Bu ateş tüm hücremi cayır cayır yakıyor. Eğer bu basit bir şey ise, söyle bileyim ve geçip içeride lanet uykumu arayayım. Ama uyuyamayacağımı biliyorum. Onsuzluğa alışamam ben Dila. Onun yanındayken çok tuhaf hissediyorum. Sanki etrafta hiç kimse yok, ben ve O var. Sadece biz. Ve en güzeli ne biliyor musun? Ben onun yanındayken, huzur buluyorum. Güveni iliklerime kadar tadıyorum. Bana kimse zarar veremezmiş gibi..."

Başımı kaldırıp buruk bir tebessüm ile Dila'ya baktığımda uyuduğunu görmek beni tepeden aşağı düşercesine bocaladı. Dila uyuyordu? Onca anlattığımı dinlemeden?! Dişlerimi sinirle birbirine geçirirken hızla Dila'yı omuzlarından sarstım.

"Allah!!! Noluyor ya?! Deprem mi?!-" daha bağıracakken elimi dudaklarına bastırarak onu susturdum. Yoksa bu manyak kız Akın'ı uyandıracaktı cırtlak sesiyle. Sinirli bir halde ona bakarken, gözlerini kırpıştırarak bana baktı ve o an durumu anlar gibi masum masum bakmaya başladı. Elimi dudaklarından çektim.

"Bir daha sana asla bir şey anlatmayacağım Dila! Nasıl uyursun ya? Ben burda içimi açayım sana, sen beni dinlemeden uyu! Görürsün sen!"

"Ya özür dilerim. Valla içim geçmiş, öyle güzel anlatıyordun ki, masal gibi geldi."

"İyi, sen uykuna devam et." Hızla koltuktan kalkarak odanın çıkışına doğru ilerlerken arkamdan geliyordu.

"Ya tamam, özür diledim ya. Ayrıca bak bir yerden duydum. Bahsettiğin şeyler ilk nerede ve ne zaman başladıysa o anı iyice düşün. Tüm cevaplar orada gizli. Ayrıca hissettiklerin cillop gibi enişteye aşık olduğunu belirtiyor. Hiç inkâr etme."

Odamın kapısına vardığımda duyduklarımla öylece kalakaldım. Nasıl yani? Bu acının, burukluğun, eksikliğin hepsinin sebebi bir aşk mı? Ben Miraç'a... Dila'ya doğru döndüğümde kısılmış gözlerim ona şüpheyle bakıyordu.

"İlk hislerin yeri ve zamanı neden bu kadar önemli olsun ki?"

"Çünkü, ilk defa o an kalbinin sesini duymuşsundur." Kollarını göğsünde bağlayarak omuz silkti. "Ben anlamam, hiç aşık olmadım. Babam söylemişti bunu. Ben de sana söyledim. Benim sana tavsiyem; git şu enişteyi bul evine getir. Nerden bulacağını da bana sorma, Emre denilen herife sor. Dibinden ayrılmıyor eniştenin ne de olsa. Hem nasıl bir şeysin sen ya, kıskanmıyor musun? Enişte senden daha çok Emre ile birlikte takılıyor..."

Dila uykusuzluktan saçmalamaya başladığında hızla geriye dönerek odama girdim ve dolabıma ilerledim. Altımda ki gri pijamayı çıkarıp buz rengi bol pantolonumu giydim. Karın bölgesi kalın kemer modelinde tamamen bol bir pantolondu. Üzerimde ise beyaz bir tişört vardı. Hızla siyah ince hırkamı elime alarak odadan çıktım ve hırkamı üzerime geçirirken aynı zamanda dış kapıya koşturdum. Kararımdan vaz geçmeden aklıma geleni yapmam gerekiyordu. Emre zaten kapıda korumalarla beraber duruyordu. Miraç kendi yokluğunda onu başıma dikmişti ancak nerede olduğunu adı kadar bildiğine emindim. Bilmiyor olsa bile bulması zor olmazdı. Çünkü Dila'nın dediği gibi; Miraç demek, Emre demek.

Dila ortalıklarda yoktu. Muhtemelen odasına geçmişti veya koltukta uyuyordu. Nereye kaybolduğunu umursamadan ayakkabılarımı ayağıma geçirerek dışarı çıktım ve koşar adımlarla Emre'nin bulunduğu arabaya bindim. Elinde telefonuyla ne olup bittiğini anlarcasına bana bakıyordu.

"Ne oldu?"dedi kaşlarını çatarak eve kısa bir bakış attı.

"Beni Miraç'a götür."dedim direkt.

"Rüyanda falan mı gördün? Saçmalama geç oldu Zeliş, git uyu."

"Hayır, hiç itiraz filan etme. Beni götüreceksin. Yoksa gider şu önde ki korumalardan yardım isterim! Ancak biliyorsun, Miraç onlarla konuşmama bile izin vermez. Yanii, beni ona götürmeye mecbursun!"

"Nerede olduğunu bilmiyorum." derken sıkıntıyla soluyordu.

"Ara, öğren o zaman."

"Zeliş bak, çok kızacak. Beni öldürür. Bırak kafası ne zaman eserse gelir kendisi. Yalnız kalmak istediği zamanlar yanına yaklaşamazsın."

"Lütfen Emre. Çok önemli olmazsa yemin ederim ısrar etmezdim." Yalvarırcasına bakan bakışlarıma rağmen inatla olumsuz ifadeler yansıtıyordu, "Lütfen." dedim tekrar.

"Önemli diyorum. Neden anlamıyorsun?... Ya ne olur yardım etsen?" Daha fazla dayanamayan Emre oflayarak başını salladığında yüzümde büyük bir gülümseme peyda oldu.

Eline telefonu aldı ve birkaç tuşa basarak Miraç'ı aradı. Bir süre çaldırsa da açan olmayınca tam ümidi kesecekken, Miraç'ın sesi duyuldu. Ancak çok kısık mırıltılar olduğundan ben duyamadım.

"Abi nerdesin?... Yok abi, ben burdayım ne sorunu olacak... Uyuyorlar..." Kısa bir an sustu ve bana baktığında gözleri 'başımı ne belaya soktun!' Der gibi sitemliydi.

"Yok, Ragip hallediyor onu. Ben de onunla az önce konuşuyordum, sana ulaşamamış. Önemli bir konuyu sana iletmesi gerektiğini söyledi, uzakta mısın?" Umutla omuzlarım dikleşti. Bir cevap. Sadece nerede olduğunu söyleyecek tek bir cevap!

"Bana da anlatmadı, telefonda olmaz dedi... Tamam abi, tamam... Mesaj atarım şimdi ben ona senin nerede olduğunu, o da yanına gelir..." Telefonu kapattığında dakikalardır kasılan bedeni gevşeyerek oturduğu koltuğa sindi.

"Umarım yiyeceğim dayak kadar önemli bir konudur."dedi bana bakmadan telefonunu cebine yerleştirirken. "Bekle. Geliyorum." diyerek arabadan indi ve önde ki arabada bekleyen korumalara bir şeyler söyledikten sonra tekrar arabaya bindi.

Beklemeden hızla arabayı çalıştırarak sokaktan çıktığında, arkama yaslanarak yolu izlerken iyice düşünmeye başladım. Belki de düşünmem saçma. Çünkü ne kadar düşünsem de vardığım sonuçlar hep bir belirsizlik...

Bazen bir şeyleri akışına bırakmak gerekiyordur belki?

* * *

Oradaydı.

Tam karşımda, sırtı bana dönük, elleri cebinde öylece dikilmiş denizi izliyordu. Gecenin karanlığı bedeni üzerine çökmüş, gölgesi ise ayın ışığıyla yerde bir karartı oluşturmuştu.

Şuan bir ressam olmayı dilerdim.

Oturacağım birkaç metre gerisinde. Onun, deniz ve gecenin muhteşem görüntüsüyle birleşmiş ruhunu çizeceğim. Çiğdiğim resme dokunmaya kıyamazdım ki ben...

Kendi gibi karanlıkla bütünleşmiş bedeni, geceyi kıskandırır nitelikteydi. Arabanın kapısını açarak inerken, Emre arabadan inmeden ikimizi izliyordu. Kapıyı kapatarak birkaç adım attım. Ağır adımlarla ona doğru ilerlerken buraya gelene kadar aklımda düşündüklerim, yapacaklarım ve söyleyeceklerim vardı. Ancak şimdi bomboştu zihnim. Nereye kaçıp saklandılar?

Emre arabayı hareket ettirerek geri geri sürmeye başladı. O an sanki hissetmiş gibi Miraç hareketlenerek omuzunun üzerinden geriye baktı ve beni gördüğünde birkaç saniyelik bir şaşkınlığın ardından gözleri hızla arabayı geriye doğru çeviren Emre'ye çevrildi. Elinin tekini saçlarına atarak, tahminen bir küfür savurdu dudakları arasından ve başını iki yana sallayarak tekrar önüne döndü.

Beni görmezden geliyordu.

Yılmadım yine de. Yalnız kalmasını istemiyorum ne yapayım? Yanında dururdum, istemezse hiç konuşmazdım. Çıtımı bile çıkarmaz onu istediği kadar yalnızlığa boğardım. Ama benim gözlerimin önünde kalacaktı. Başka türlü olmaz.

"Ne işin var burada?"diye sordu iki adım gerisinde duraksadığımda. Sorduğu soru ise içimi ferahlatmaya yetti. Benimle konuşuyordu. Soru soruyordu. Beni görmezden geliyor dediğim adam, beni umursuyordu.

Geceden, aydan, denizden ve ençok da ondan gelen bir umut ışığıyla iki adımı daha geride bıraktım ve kollarımı beline doladım.

"Özür dilerim..."diye mırıldandım yüzümü geniş sırtına gömerken. Kollarımın arasında bedeni kasılırken kokusunu derince soludum. Şu kokudan bir parfüm yapsalar? Ama sadece ben kullanacağım!

"Bugün için. Söylediklerim, yaptıklarım için özür dilerim..."

"Dileme..."dedi sözlerimi yarıda keserek. Yanağımı sırtına yasladım bu kez. Buz gibi sözlerine rağmen sıcacık olmayı nasıl başarabiliyordu bu adam? Hala ona sarılırken, kollarımın arasında kıpırdadığını hissettim. Sonra ellerimin üzerinde iri ellerini.

"Özür dilenecek bir şey yapmadın sen. Her şeyi ben yaptım... O kadar çok hata yaptım ki ve sen bunlara rağmen yanımdayken, benden sakın özür dileme."

Ellerimi bedeninden çözdüğünde ondan uzaklaşarak bana dönmesini izledim. Gözlerinin ifadesizliği yerli yerinde duruyordu. Sinirli filan değildi ancak boş bakışlarına sinirli halini tercih ederdim. İri parmakları ellerimi sarmaladığında gözlerim birleşen ellerimize doğru indi. Eklem kemiklerinde hala soyulmuş izler vardı. Baş parmaklarımla yaralarının üzerini okşadım.

"Öyle safsın ki, kızamıyorum bile sana. Çünkü ne dediğimi anlamayacaksın."

"Anlatsan belki anlarım."

"Benim karanlığımı hiçbir zaman anlayamayacaksın. Anlaman için benim kadar kirli ellere sahip olman gerek."

Başımı kaldırıp onun gece kadar kara gözlerine bakarken, içimde bir savaş başlattığından habersizdi. Umutlarım ve Miraç'ın buzul sözleri birbirine tutuşmuş üstlük kazanmaya çalışıyorlardı. Buraya gelene kadar hislerimden o kadar emindim ki, Miraç bilmeden içimde ki umudu öldürüyordu.

"Bu gece gördün. Benim hayatım senin de dediğin gibi hep böyle sürecek. Kan, ölüm, cesetler her yerde olacak. Bundan ötesi yok... Ben umut etmeyi nerede bıraktım biliyor musun?" Dişlerini sıkarak konuşmasına kısa bir ara verdiğinde parmakları ellerimi avucuna hapsetti. Sıkıydı ancak can acıtmayacak derecede.

"Seni kapattıkları yerde mi?"diye sorduğumda başını iki yana sallayarak derin bir soluk bıraktı dudakları arasından.

"Annemin intihar videosunu izlediğim gün, ben umut etmeyi bıraktım. Beni kapattıkları yerde bile bir umudum vardı. Ailemi son bir kez bile olsa görmek... Dayımdan gizli izlediğim CD benim hayatımın sonu oldu Zeliş. İşte o gün, ben bir bataklığa battım bir daha da çıkamadım. Umutlarım ise, annemi gömdükleri yerde can verdiler."

Boğazıma bir yumru oturdu. Nefes alamazken dolan gözlerimle birlikte, "Böyle konuşma..."dedim titrek bir sesle. Acısı sanki benim acımdı da iliklerime kadar canım yanıyordu.
"Hala bir umudun var senin. Bak baban yaşıyormuş, kardeşini ve onu bulabilirsin, bulacaksın...
Ayrıca ben varım?.." sol gözümden akan yaşı durduramadım. O damla yanağımdan kayıp, dudaklarımın üzerinden bir yol izleyerek birleşen ellerimizin üzerine düştüğünde dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Seni seviyorum..."dediğimde gözleri gözlerimde takılı kaldı. Kara deliklerinin arasında küçücük bir ışıltı hissettiğim an, kalbimin kulak inleten sesiyle birlikte gülümsedim.

Umut vardı işte! Küçük bir çocuk misali, güzel bir söze dayanamıyordu benim adamım.

"Evet, doğru duydun adam." derken istemsizce güldüm ve hafifçe omuzlarımı kaldırıp indirdim.
"Seni seviyorum." Şaşkındı. Donuktu. Bocalamış bedeninden faydalanarak sol elimi avucundan çektim ve kirli sakallarıyla süslenen yanağına yerleştirdim. Sağ elim ise hala avucuna esirdi.

"Ben o inşaatın tepesinden atlarken, bu eline tutundum." Koyu gözleri sağ elimi tutmuş eline indi kısa bir an. Sonra tekrar gözlerime tırmandı.
"Bu elinle bana yeni bir hayat verdin. Ben o gün, meğerse tekrar doğmuşum. Eskiyi hatırlatıp bu anı bozmak istemiyorum. Ama gerçek şu ki; Beni ittiğin uçurumun ucundan, yine sen çekip aldın... Tuttun elimi ve bana kendini sundun. Bedenini, yaralı ruhunu verdin. Belki bir gün varlığını unuttuğun kalbini de verirsin, acelem yok. Beklerim... Ve ben şimdi diyorum ki, Bir daha bu eli bırakırsan Miraç Uluhan; seni ölmekten beter ederim!"

Kuruyan dudaklarımı ıslatarak yutkundum. Gözlerimiz birbirinden kopmazken bir şeyler demesini bekledim. Olumlu veya olumsuz herhangi bir şey. Ama o dakikalarca sustu. Elim yanağında dolaşıyorken anın tadını çıkarmanın yanısıra bir yanım korkuyordu. Evet ben bu adamı seviyorum. Belki de daha fazlası, aşığım. Bunu artık inkar etmeyeceğim.

Ben bu adama deliler gibi sevdalıyım.

Kara sevda olmayacak kadar ışıklıydı benim hislerim. Miraç'ın suskunluğu ise beni huzursuzlandırırken, elimi yanağından çekeceğim sırada birden beni kollarının arasına aldı.

Öyle hızlı çekti ki beni kendine doğru bedenlerimiz birleşti adeta. Uçuşan saçlarım sakallarına ve kirpiklerine çarparken, birkaç tanesi onlara tutundu. Miraç hiç rahatsız olmadan yüzünü daha çok saçlarımın arasına gömdüğünde kollarım çoktan boynuna dolanmıştı sımsıkı.

İşte, dakikalardır beklediğim ışık ruhumu aydınlığa kavuşturuyordu.

"Beni kendine bağladın artık kadın."dedi boğuk bir sesle. Ilık nefesi ense bölgemi ısıtıyor, saçlarımın arasına dağılıyordu. Gülümseyerek derin bir nefes aldım.

"İstesen de kopmaz bu eller."

* * *

DİLÂ ATAY' dan
(Yoğun istek üzerine...)

Sabahın erken saatinde başucumdan gelen seslerle uykum bölünürken, mırıldanarak yatakta diğer tarafa döndüm. Biri benim omuzumu sarsıyordu.

"Hey, uyansana..." Bu kez yüzüstü döndüğümde sırtımı tartaklamaya başladı minik eller.

"Of... Çok acıktım ben ya uyan... Uyansana... İyii, uyanmazsan uyanma, ben de gider dolabı karıştırırım." Yatakta bir hareketlilik oldu ve sarsılma kesildi.

Umursamadan tekrar uykuya daldım. Ancak çok sürmeden büyük bir gürültüyle yattığım yatakta zıplayarak uyandım. Gözlerimi ovuştururken, beynimin de benimle birlikte uyanmasını bekliyordum. O neydi be?! Cam mı kırıldı? Kim kırdı ki? Zeliş benim kadar sakar olamazdı...

Çok sürmeden bir ağlama sesi geldiğinde beynim nihayet yerine oturdu. Akın denilen velet! Ah olamaz yine ne yaptı bu küçük yaramaz?! Hızla oturduğum yatakta ayağa kalkarak yere zıpladım ve koşturarak seslerin geldiği mutfağa girdim. Aynı an da kapı zili çalmaya başlamıştı.

"Ulan küçük afacan! Ne yaptın sen?!" Yataktan fırlamış halimle mutfakta gördüğüm görüntüyle neredeyse bende Akın ile birlikte ağlayacaktım. Nutella kavanozum! Hemde henüz açılmamışken yerde paramparçaydı.

Benim! Çikolata dolu kavanozum! Yerde! parçalanmıştı!

"Akın!!!" diye çığlık attım ayaklarımı yere teperek. Sabah sabah bu kabusu yaşıyor olamazdım!

Benim bağırmamla daha çok ağlayan Akın'ı umursamamaya çalıştım. Hayır, o senin saçlarını yoldu Dilâ, nutella kavanozunu parçalara ayırmış Dilâ acıma! Ama çok ağlıyor. Yalandan ağlıyordur! İnanma! Yok ama bak ya göz yaşlarında boğulacak. Nasıl da içten. Biraz da korkmuş gibi. Bir yerine cam mı battı acaba? Ama kan filan yok. Gayette sağlıklı oturuyor sandalyede. Hay şu zilin de ben taa! Off...

"Geldim, geldim! Patlama!" diye bağırdım kapıya doğru bakarak. Kapı eşiğinde olduğumdan her iki tarafıda görüyordum. Sonra küçük velete dönerek, "Sen de ağlama. Kırılan benim çikolata kavanozum be. Senin değil! Asıl benim ağlamam gerek."dedim.

Kapıya doğru ilerlerken Zeliş'e seslendim bir yandan. Bu kadar gürültüye rağmen hala nasıl uyuyordu bu kız? Ah tabii yanında Miraç enişte varsa normaldir. Acaba dün gece ne yaptılar? Böyle romantik romantik bir birlerine aşk sözleri söyleyip sonra öpüş- "Zile basan elin kopsun emi! Bir hayal kurdutmadınız!"

Kapıyı söylenerek sertçe açtığımda Emre ile karşılaştım. Bu adam da her an kapı önündeydi. Hiç mi uyumuyor, yemiyor, içmiyor ve tuvaletini yapmıyor? Hem bu adam tuvaletini nereye yapıyor yahu, sürekli kapı önünde veya Miraç eniştenin peşinde.

"Yine ne hayali kuruyorsun kim bilir?.."dedi kaşlarını çatarak.

"Tuvaletini nereye yaptığını."

"Ne?"dediği an beynimin yerine tam oturmadığını anlayarak hızla iki elimi dudaklarımın üzerine yerleştirdim ve irileşmiş gözlerle başımı iki yana salladım.

"Hiç. Yok bir şey."derken masum masum bakarak otuz iki diş sırıtıyordum.

"Neyse... Çocuk niye ağlıyor, sesi dışarıdan duyuluyor." Arkama doğru kısa bir bakış atarak tekrar bana döndüğünde gözleri üzerimi süzdü.

Üzerimde koyu kırmızı, dizlerimin altında biten bir tayt vardı ve beyaz, bol bir tişörtüm kalçama kadar kaplıyordu. İyidi aslında üzerimdekiler ancak aynı şeyi saçlarım için söyleyemezdim.

"Çikolata dolu kavanozumu kırmış o velet. Bir de üzerine ağlıyor, sanki dün gece saçlarıma asılan o değilmiş gibi. Zeliş ilgilensin, bana ne." Omuz silkerek kollarımı göğsümde bağladım. Gözleri üzerimde dolaşan Emre sonunda beni süzmeye son vererek yeşil gözlerime baktı.

"Zeliş evde değil." Ters ters bakması yok mu, o derin çikolata renk gözlerine ne güzel yakışıyordu. Bedeninde en güzel organdı bence gözleri. Biraz egolu olmazsa gideri var aslında. Hele ki siyahlar içinde duruyorken çok fena etkiliyordu kalbimi. Hey! Ben ondan hoşlanamam ki? Önemli bir ayrıntı; Emre esmer! Sonra dediği şey düştü geç çalışmaya başlayan beynimin boş bir kısmına.

"Ne demek Zeliş evde yok? Dün gece gelmedi mi bu kız? Hem bunu sen nerden-"diye soracakken sustum. Eniştenin baş adamı Emre her şeyi bilir!

"Çocuk ağlıyor, çekil şurdan."diyerek omuzumdan itip içeri gireceği sırada hızla bir adım atarak önüne geçtim, "Hey, hey... Dur bakalım orada. Yalnız yaşayan genç bir kızın evine bu şekilde giremezsin! İzin al bakalım önce." Dedim çenemi dikleştirerek. Elindeki poşetleri o an farketmiştim. Üç veya dört mağaza poşedi vardı elinde ve tek eliyle tutuyordu o kadar poşedi. Ben olsam iki adım atamaz, yeri boylardım.

"Kızım manyak mısın, çekilsene!" Omuzuma çarparak içeri girdi ve hızla ayakkabılarını soyarken elindeki poşetleri vestiyere bırakarak mutfağa doğru ilerledi.

"Ev sahibi biz değil de onlar sanki! Bu ne terbiyesizlik yahu! Hay Allah'ım! Yaratıyorsun, bari takip et. Böyle insanlardan uzak tut yarabbim!"

Söylene söylene kapıyı örterek mutağın girişine doğru ilerledim. Emre, Akın'ı sandalyeden kaldırmış masa üzerine oturtmuştu ve göz yaşlarını siliyordu.

"Tamam oğlum ne ağlıyorsun. Delikanlı adam ağlar mı böyle ufak şey için. Şimdi temizleriz buraları. Kahvaltı yaptın mı?"

"Hah, ben de ondan bahsedecektim. Hazır gelmişken gözümün önünden o yerde ki çikolatayı yok eder misin Emre'cim? Yoksa ben bu küçük sıçanı yok edeceğim!" Emre'nin irileşerek tuhaf bakan çikolata gözlerini zor olsa da umursamadan zoraki gülümsedim ve onları ardımda bırakarak banyoya doğru ilerledim.

Zeliş dün gece ufaktan anlatmıştı Akın olayını, ancak bu ona acıyacağım anlamına gelmezdi. Tamam üzülmemiş olamazdım durumuna. Ben de annesiz büyüdüm ve yıllardır üvey anne derdini çektim. Akın'ı anlayabilirim. Anlıyorum da ancak bu yaramaz çocuk sürekli bana karşıydı ve şey... Yıldızlarımız uyuşmadı? Evet, kesinlikle uyuşmuyordu. Hadi ama ben çocuklardan nefret ederim! Çünkü hepsi sarı saçlarımı garipsiyor ve çekmeden duramıyorlardı! Saçlarım benim en değerli varlığım. Onlara kimse dokunamaz!

Ah benim güzel saçlarım... Aynada karşı karşıya gelince daha bir büyüyordu gözümde değeri. Ama şu an birbirine geçmişti. Musluğu açarak elimi yüzümü yıkadım ve kendime iyice gelmeye başlama sürem dolana kadar saçlarımı taradım. Yarım saat oyalanmış olabilirim bu bebek saçları eski haline getirene kadar.

Sırtıma doğru salık bırakarak işimi bitirdiğimde mutfağa doğru adımladım. En azından ufaklığın sesi gelmiyordu artık. Mutfağa girdiğimde Emre ve Akın beraber kahvaltı hazırlıyorlardı. Yerlerde çikolatam ve kavanoz parçacıkları yoktu.

Akın bu kez tezgahın üzerinde oturuyordu ve tabakta ki çırpılmış yumurtayı kaşık yardımıyla ağır ağır karıştırıyordu. Akın'ın kahkahası mutfağı sararken mutfak girişinde duraksadım. Emre bir şeyler anlatıyordu belli ki ancak ben geldiğim an susmuşlardı ikiside. Gözlerimi kısarak ikisine şüpheci bakışlarımı yolladım.

"Benim dedikodumu yapıyordunuz herhalde. Ben gelince sustuğunuza göre."

"Yoo,"dedi Emre bana bakmadan çırpılmış yumurtayı ocaktaki tavaya dökerek. "O kadar işsiz miyiz? Kahvaltı hazırlıyoruz. Değil mi Akın?"

"Evet. Hatta Emre abi, yumurtayı sana benzetti. Dedi ki, 'yumurta gibi cıvık bu kız.'" Ağzım şaşkınlıkla aralandığında Emre öksürmeye başladı. Kısa bir an bana baktı ve tekrar gözlerini kaçırdığında sinirim tepeme tepeme fırlamaya başladı.

"Öyle mi söyledi?!" Sinirle gözlerim dolduğunda ellerimi koyacak yer aradım ve birbirine dolayarak dirseklerimi sıktım. Cıvık mıydım ben?! Böyle mi düşünüyordu cidden?

"Evet... Emre abi, cıvık ne demek?" diye sorduğunda, "Akın sus."dedi Emre. Tekrar bana baktığında gözleri mahcup doluydu ancak umrumda değildi. Sinirim geçmiyordu. Hem ne diye ben onu bu kadar ciddiye aldım ki?! Ne düşünürse düşünsün. Ben kimin ne dediğini ne zamandan beri takar oldum?! Daha fazla onların yanında bulunarak rahatsız etmemek amacı buruk bir mide ile geriye döndüm.

"Kahvaltı yapmayacak mısın?"diye konuşmaya çalışsa da dinlemedim ve odama girerek elime telefonu aldım.

Yatağa tırmanarak oturdum. Sabah kahvaltı yapmazdım zaten. Bir bardak su yeterli gelirdi bana. Ne çay severdim, ne de kahve. Sıcak çikolata hayranıyım ben, 7/24 içsem doymam. Yazın bile olsa klima karşısına geçer keyif yapardım. Babamla ne çok yapardık bunu? Ah canım babam. Değer miydi bir sürtük uğruna hapislerde yatmaya...

Sırf bu yüzden, babamı benden kopardı diye o kadına öfkeliydim. Ne yapsam da içim soğumazken, dün ilk defa kahkahaya boğulmuştum. O kadın ve babam boşandı sonunda. En az bu konu kadar güzel olan diğer şey ise evden atılması. İtiraz ve zorlamalarına dayanamayan yeni ev sahibi onu yakapaça sokağa atmıştı. Şimdi gitsin koynuna girdiği piçlerin evine. Ona birazcık bile acımıyorum. Babamın mahkemesine ise aylar vardı. Tek dileğim; ayların, yıllara binmemesi. Ben babamsız hayat yaşayamazdım ki. O benim herşeyim, tek varlığım.

Bir ara sanki dış kapı açılıp kapandı ancak çok da umursamadım. Bir süre daha geçtiğinde odamın kapısı tıklatıldı. Gelenin Emre veya Akın olma olasılığını bildiğimden, "Gidin başımdan!"diye seslendim ve bağdaç kurduğum bacaklarımı uzatarak yatağın üzerine yayıldım. Kapı tekrar tıklatıldığında gözlerimi devirdim ve başımı telefonumdan kaldırdım.

"Gidin dedim size. Rahat bırakın beni."diye söylenmemi umursamadan Emre içeri girdi. Dağ hanzosu! Dangalak işte! Git dememe rağmen içeri giriyor!

"Rahat bırak beni." Kaşlarım çatılı, ters bir bakış attım ona.

"Bak, ben öyle söylemek istemedim. Ciddi değildim, amacım sadece Akın'ın yüzünü güldürmekti." Elleri arkasında sıkıntılı bir soluk vererek başını sallladı iki yana. Pişman gibiydi söylediği şeyden dolayı.

"Öyle olsa bile beni ufacık bir çocuğa maytap amacı kullanamazsın."

"Tamam. Özür dilerim, oldu mu? Ama kabul et, sen de az değilsin. Bir kavanoz çikolata için çocuğa etmediğin kalmadı."

"Çikolata diyorsun! Hatırlatırım." Öyle basit bir kelime değildi ki. Çikolata benim ikinci hayranım. İlki babam tabikii. Kimse çikolata ve babam arasına giremeyeceği için, çoğu kişi çikolatadan sonra gelirdi.

"Anladık. Çikolataya takıntılısın!" Tam dudaklarımı aralayarak cevap verecekken bir kaç adım attı ve ellerini arkasından çekerek yanımdaki komidinin üzerine bir nutella kavanozu bıraktı. İçi çikolata dolu! Hızla elimdeki telefonu yatağa atarak doğruldum.

"Şimdi, affedildik mi?" Kaşlarını kaldırmış benden bir cevap beklerken elimi uzatarak kavanozu aldım.

"Sen... Ciddi misin?"dedim şaşkın şaşkın. Gidip bana bunu almıştı öyle mi? Hiç üşenmeden? İstemsizce güldüm içtenlikle. "Tabiki affedildin!"

"İyi o zaman,"dedi rahat bir soluk vererek. "Kahvaltı?"

"Ben kahvaltı etmem." Kaşları çatılsa da, 'Peki.' der gibi başını salladı.

"Akın yıkanacak. Ona, gelmeden giyecek bir şeyler almıştım. Üzerindekilerle daha fazla kalmasın çocuk... Bana yardım eder misin?"diye sordu kararsız bir ifadeyle. Dokuz yaşında bir çocuğu yıkayacak ve benden yardım mı istiyor? Ben kendimi geçtim, ya çocuk benden utanırsa?

"Sadece suyu filan, giysilerini hazırla, ben üzeriyle ilgilenirim."dedi ne düşündüğümü anlamış gibi.

"Tamam."dedim pes ederek. Ufacık çocuk. Kendi tek başına yıkanacak değildi ki.

Elimde ki çikolata dolu kavanozu komidinin üzerine bırakarak, Emre ile beraber banyoya ilerledik. Küvete doğru çıplak ayakla ilerlerken kaymamaya dikkat ediyordum. Ben terlikle duramazdım ki? Çok rahatsızdı bir kere.

"Sen Akın'ın üzerini çıkar."dedim küvete ılık sus doldurmak için suyu ayarlarken. O sırada Emre Akın'ı yanına çağırarak soydurmaya başlamıştı bile. Akın'ı küvete soktuğumuzda sesi soluğu çıkmıyordu afacanın. Banyo yapmayı seviyordu belli ki.

"Temiz kıyafetlerini getireyim ben."diyen Emre hızla banyodan çıktı. Akın ise küvetin kenarlarında duran sabun ve şampuan kutusuyla oynuyordu.

"Oynama onlarla."diye mırıldanırken dolaplara doğru ilerleyerek havlu aramaya başladım.

Temiz bir havlu bulduğumda ise arkamı dönerek Akın'a bakacakken, olanlar oldu. Tahmin edebilir misiniz ki? Ben ederim! Hislerimin kuvveti yine yanıltmadı beni. Olmaz dediğim şeyler mutlaka olurdu! Bahtsız mı dersin, şanssız mı dersin ne dersen de ama ben buna kaderin bana kıçıyla gülmesi derim!

Geriye döndüğüm an ayağımın altında hissettiğim kalın bir cisim beni uçurdu sanki. Önce kalçam ve sırtım, sonra sertçe yere çarpan başımın arka kısmı ve havada benimle birlikte raksa tutuşan çığlığım. Beynim zonkluyor, gözlerim kararıyordu. Sağ ayağımdan başlayan acı, kalçama ve sırtıma oradan da başıma yayılıyordu.

İnleye inleye küfürler yağdırırken, sesim bana ulaşmıyordu. Kukaklarım uğuldarken yanağımı hafiften tokatlayan biri vardı. He tabii, bu kadar acı yetmiyor gel üzerine tokat at!

"Dilâ. Dilâ iyi misin?! Beni duyuyor musun?!" Sesler hafiften gelmeye başladığında yüzümü buruşturarak gözlerimi aralamaya çalıştım. Oha! Dört tane Emre mi? Beş oldu. Altı? Hayır ben bir tanesine zor katlanıyorum. Yedi yakışıklı esmer?

"İyi misin Dilâ?! Hastaneye gidelim mi? Neren ağrıyor?" Sesi bana mı öyle geliyor yoksa endişeli miydi?

"Her yerim."dedim acıyla. Ama hastaneye gitmek istemiyordum. Ne olacak canım, sadece kafamı çarptım. En fazla beyin felci geçiriyorumdur!

"Emre abi..."

"Emre, niye senden bu kadar fazla var?... Ah başım çatlıyor..." Elimi kaldırarak alnıma yerleştirken gözlerimi kapattım tekrar.

"Uyuma." dediğinde, "Bu kadar acıyla nasıl uyuyabilirim?!"diye söylendim gözlerimi açmadan.

"Tamam. Tamam, hastaneye gidelim. Ama Akın? O ne olacak?" Kendi kendine konuştuğunu duyduğumda gözlerimi tekrar araladım.

"Hastaneye gitmemize gerek yok. O küçük yılanı benden uzak tut yeter!"

"Ben yılan değilim. Emre abi, kendi bastı sabuna ve düştü."

"Bak hala konuşuyor!" Sinirle ağlamaya başladım. Hıçkıra hıçkıra ağlarken elimin tekini yere vurdum. Sonra inleyerek elimin acıyla daha çok ağladım.

"Akın, kal orda sen abicim. Geliyorum hemen."

Emre yavaşça beni kucağına aldığında bunun sevincini bile yaşayamıyordum. Beni salondaki üçlü koltuğun üzerine bıraktı dikkatlice. Sonra banyoya tekrar gitti. Ellerimi yüzüme kapatarak içimde dünden beri birikenleri akıtırken, yüzüm gözyaşlarımla yıkanmıştı.

Dakilarca sinir karışımı ağlama seansım son bulduğunda burnumu çekerek yanaklarımı kuruladım. Biraz da olsa sakinleştiğimde Emre ve Akın banyodan çıkarak salona girdiler. Akın yüzündeki ve vücudundaki tüm kirlerden arınmış bir şekilde teni aydınlığa kavuşmuştu. Islak, nemli saçları dağınık bırakılmış, üzerinde kapşonlu siyah bir kazak, altında kot pantolon giymişti. Çocuk bu yaşta bu kadar yakışıklıysa büyüdüğü zamanı düşünemiyorum. Ancak bu tatlılığı bana sökmezdi. Az önce yaptığı şeyi asla unutamazdım!

Emre'nin elini tutmuş, çekingen bir ifadeyle yanıma doğru yaklaşırlarken, "Uzak tut onu benden!"diye homurdandım kaşlarımı çatarak. Koltuktan yavaşça doğrulurken ayak bileğimde beliren acıyla yüzümü buruşturarak inledim.

"Zeliş nerede ya, gelsin ilgilensin şu çocukla. Attı başımıza gitti."

"Dilâ abla..." Ürkek bir sesle mırıldanan Akın'ı umursamdan, "Emre odamdan telefonumu getirir misin? Zeliş'i arayacağım."dedim Emre'ye bakarak.

"Boşuna arama. Telefonunu evde unutmuş Zeliş, sabah Miraç'dan aradı beni. Çocuk ikimize emanet..."

Sinirle soluduğumda sızım sızım sızlayan başımın artan acısıyla elimi başıma yerleştirerek ovaladım. Bayağı sert çarpmış olmalıyım. Bileğim de acıyor. Sırtım ve oturak yerimi saymıyorum bile.

"Dilâ abla,"diyen sesin sahibi hemen yanıbaşımdan geldiğinde başımı kaldırarak uzunlamasına oturduğum koltuğa bir adım uzak duran Akın'ı göz hapsime aldım.

"Ne var?!"dedim tersleyerek.

"Özür dilerim. ..Ben bilerek yapmadım, yemin ederim... Elimden kaydı sabun ve sana söyleyemeden, sen üzerine basarak düştün. Özür dilerim Dilâ abla..."

Ellerini önünde birleştirerek başını eğdiğinde gözlerimi ondan kaçırdım. Aksi halde tatlılığına dayanamayacak ve istediğim tribi atamayacaktım. Çok fena bir çocuktu ancak bilerek yaptığını düşünmemiştim zaten. Sadece ne zaman yanıma yaklaşsa bana bir şeyler oluyordu ve zararlı çıkıyordum işin içinden!

"Bir şey demiyecek misin çocuğa?" diyen Emre'ye gözlerimi kısarak baktım. Bilerek yapıyordu ve benim Akın'ı affetmemi istiyordu ki, Akın'ı yanıma onun yolladığından adım kadar emindim.

"Demeyeceğim."dedim başımı ikisinden ters yöne çevirerek.

"O zaman..."diye mırıldanan Emre'nin yanıma doğru yaklaştığını göz ucuyla gördüm. Ağır adımlarla, gözleri Akın da ve eli havada, parmaklarıyla üçten geriye işaret veriyordu. Son işaret parmağını avucuna doğru yuvarlamasıyla birlikte, "Başla Akın!" diye bağırdı.

Daha ne olduğunu çözemezken, ikisi birden üzerime çökerek karnımı gıdıklamaya başladı. Çığlık karışımı kahkaham odayı inletirken, ikisinden de kurtulmaya çalışıyordum. Benim kahkaham, Akın ve Emre'nin gülüşme sesleriyle birleşerek odada hoş bir gülültü yaratıyordu.

"Yaa... Durun!... Yapmayın! Emre! Akın!.." Kahkahalarımın arasından uyarmama rağmen durmuyorlardı.

Gülmekten nefes alamaz hale gelirken son gayretle koltukta ayağa kalkmaya çalıştım. Tek ayakla zor olsa da başarıp kendimi diğer koltuğa atacakken, Emre'nin kolları arasına esir düştüm. Elleri karnıma dolanmış beni kucağında tutarken, gülerek geriye doğru adımladığı an ayağa orta sehpanın ayaklığına takıldı ve ikimizde yeri boyladık.

Bu kez gülen tek kişi Akın'dı.

Niye mi? Benim bedenimin altında kaskatı kesilen bir Emre varken benim gülecek olmam biraz saçma olurdu. Ya da olmazdı. Çünkü şu an sırtının acısıyla kıvranan ve soluğu kesilen Emre gözüme komik geliyordu. Gülmemek elde değildi ki.

"Kızım kalksana üzerimden!"

"Ne oldu? Koca bedenin mi ezildi?! Kalkıyoruz tamam, bağırma!.."

Söylene söylene ellerimi omuzuna yerleştirdim ve kalkmaya çalıştım. Ayak bileğimi unutup, üzerine ağırlığımı vermem ise benim hatamdı. Ve o an ise, hatamın bedelini çok ağır ödedim.

Acıyla ellerimi omuzundan çekip ayak bileğime yönelmem bir salaklıkken, tekrar Emre'nin üzerine yığılmıştım. Onun da boşluğuna gelen sakarlığımın sonucu; yüzümüzü olduğundan fazla yakınlaştırmış, bu da yetmezmiş gibi dudaklarımızı birleştirmişti.

Şok olmuş birbirimize bakarken yaşadığım hissin akıl almaz cevapları farklı yerlere kaçıyordu. Kalbimin davul sesi, donmuş bedenimde hareket eden tek şeydi. Beynim ise son kullanma tarihi geçmiş gibi hayata çoktan veda etmişti.

* * *

BÖLÜM SONU...

*Nasıl buldunuz?

*Zeliş'in itirafı nasıldı sizce?

*Emre ve Dilâ?

*Akın'ı sevenler?

Yeni bölümde görüşmek üzeri♥♥ Allah'a emanet olun♥♥♥♥

♥♥♥SEVİLİYORSUNUZ♥♥♥

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro