Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

35.BÖLÜM

VE SONUNDA YENİ BÖLÜMMMM

Arkadaşlar öncelikle şunu belirteyim. Yeni bölüm geç geliyor biliyorum ama bölüm paylaştığımda uzun bir bölüm vermeye çalışıyorum sizlere. Sırf sizi beklettiğime karşılık; 10 bin kelimelik bir bölüm yazdım. Ama benim hayatım yazmaktan ibaret değil. lütfen anlayış gösterin ve yorumları daha sakin yazın olur mu? Çok seviyorum sizleri. Umarım beğenirsiniz. 💕💕

***

Sen İstiyorsun Diye Dünya Durmaz.
Bir Gülümse Bakalım;
Kısılan Gözlerine,
Dudaklarına Şah Gibi Yerleşen Kıvrılmaya,
Belki Eşsiz Gülüşüne Kanar
Ve Durur...

Kaderin yaşattığı onca acıya misliyle karşılık verme isteğinin sadece istekle kalması ve bu da yetmezmiş gibi ne olacağını, karşımıza neyin ne zaman çıkacağını bilmez olduğumuz şu dünyada yükümüz ağırdı. Bazen merak etmiyor değildim hani. Meselâ bir çeşit geleceği gören yeteneğimiz olsaydı diye düşünüyorum.

Yaşanılan acının bir gün son bulup bulmayacağını, ileride mutlu olup olmayacağımızı, hayatımızı kiminle kuracağımızı veya ne zaman öleceğimizi. Tüm bunları bilseydim acaba ne yapardım bilmiyorum. Hayat o kadar yaşanılabilir veyahut katlanılabilir olur muydu?

Şu an meselâ. Kaçırıldıktan sonra, çektiğimiz acının üzerine iki gün başucunda beklediğim adamın uyanacağı gün çekip gitmişken ve bir daha onu görebilmenin zorlu gerçeğini tatmışken, şimdi karşımdaydı. Mutfağımda kurulmuş olan masanın baş köşesinde, kendim için hazırladığım yemekleri tabağına dolduruyordu.

Ve bu bitirmiş olduğu ikinci tabağıydı.

"Öylece bakmayı kes ve yemeğini ye."
Sonunda konuşmaya vakit ayırabilmişti demek ki. Dakikalardır sadece önündeki yemeklerle ilgileniyordu ve öyle bir iştahla yemeğini yiyiyordu ki, önünde duran tok insanın bile yemek yiyesi geliyordu.

Benim ise ona bakmakla doyan bir midem vardı sanırım. Dedim ya. Bu adam beni gittikçe dengesizleştiriyor diye.

"İyi misin?"diye sordum yüzündeki yaraları süzerken. O morluk ve yaraların oluştuğu anları anımsamak kanımı dondurdu birden. Yutkunma ihtiyacını yok sayarak koyu gözleriyle kesişmeyi bekledim.

"Neden sorduğuna bağlı." Elindeki kaşığı duraksamadan yemeğine yöneltmesi ve sanki karşında ben yokmuşum gibi davranması kaşlarımı çatmama neden oldu.

"Merak ettim."diye mırıldandım ve en sonunda umutsuzca bakışlarımı ondan çektim. Kendim için hazırladığım tabak henüz doldurulmamıştı. Kaşığımı alarak tabağımı doldurmaya koyuldum.

Bir süre sessiz kalışı beni huzursuz etmeye, içimi karamsarlaştırmaya yetiyordu. Cevapsız kalan sorumun ardından dakikalar geçtiğinde yediğim yemekten tat alamaz oldum. Buz kesilen tavırlarına ve aramıza dağlar boyu kattığı mesafesine anlam veremiyordum. İki gün önce beni sarmalayıp, kollayan adamdan eser kalmamış gibiydi.

Ne olmuş olabilir diye düşündüğümde aklıma birçok kelimeler sürünüyor, fakat birinin bile ucu dokunmuyordu zihnime. Yanlış bir şey yaptığımı sanmıyordum. Dahası, Miraç zaten ruhen de bedenen de yanlış bir adamdı. Ve ben bu yanlışı bile bile, doğru diye şıklıyordum.

Ona olan hislerim gün yüzüne çıkmak için an kolluyordu. Ne kalbim, ne de aklım benden güçlü değildi. Onlarla belki de baş edebilir ve galibiyeti elde edebilirdim, lakin farklı bir cephede olan ruhum söz dinlemiyordu. Onunla nasıl bir savaş içerisine girebileceğimi ise bilmiyorum.

Yemeğimin yarısına kadar geldiğimde düşüncelerimin arası karanlık okyanuslarla sellendi. Başımı tabağımdan ayırıp karşıma baktığımda, o karanlık hissin nereden gelmiş olduğunu anlamıştım. Yemeğini bitirmiş, yayvan şekilde sandalyesinden otururken beni izliyordu.

Koyu gözleri her bir harelerimi tek tek inceliyorken, fatkettiği ayrıntılarla çenesi kasılıyordu. Neden diye düşünen zihnime, tıpkı onun gibi yarayla bezelenmiş cildim karıncalandı. Daha sonra ise koyu irisleri sargı beziyle çevrelenmiş koluma indi ve bakışları daha da sertleşti.

"Neden gittin."dedi birden. Kara gözleri yükselerek gözlerime tırmandı yavaşça. İfadesiz bakan irisleri, tüm duyguyu kapalı bir kafese tıkmıştı.

"Ne?"dediğimde sinirlenmeye başlayan çehresiyle birlikte rahatını bozdu ve sırtını sandalyeden ayırdı.

"İki gün boyunca beni uyutup, başımda beklemişsin. O kadar bekledin mağdem, tam uyanacağım gün neden gittin?"

Amansız gelen soruyla birlikte gözlerimi kaçırdım. Bu sorunun cevabı çok derinlerde bir yerde gizleniyordu. Nasılı veya nedeni belki ona saçma gelebilir, hatta şöyle bir düşününce bana bile saçma geliyordu, ama ruhum.
Ruhum bunu istemişti.

"Güzel. Cevap vermeyeceksin." Sinirle güldü. Bu gülüş her defasında beni korkutuyordu. Geçmişin acı anıları zihnimi tartaklarken zorlukla yutkundum. Ayağa kalktığında, ellerini masaya dayaması ve üzerime doğru eğilmesiyle kasılan bedenim hareketsiz kaldı. Ürkünç bedeni korkudan ağlatırdı karşındakini, ancak şu an boş ruhumun dolu kısmı bedenimi terk etmişti.

"Öyle olması gerekiyordu. O evde durmam zaten yanlıştı, daha fazla kalamazdım." Mırıltım mutfağın ufak alanında dolaştı.

"Lan iki gün kaldın! Bir gün daha kalabilirdin değil mi?!" Bağırtısı beni irkiltirken birkaç dakika önce olan sessizliği bir anda özlediğimi hissettim. Evet, ne de güzel oturup yemek yiyiyordu.

'Fırtına öncesi sessizlikmiş meğerse.' diye fısıldadı ruhum kurulduğu köşede.

"Hadi onu geçtim... Daha yeni bir beladan kurtulmuşken sen nasıl rahatça bu s*ktiğimin evine gelebiliyorsun?!"

"Ne yapabilirdim?!"diye patladım daha fazla dayanamayarak. Takdir edilesi cesaretimi sonra tebrik etmeyi not alarak, âna odaklandım ve onun gibi ben de ayağa kalktım.
"Oradan beni alıp, bu eve getiren sendin! Arkana bile bakmadan çekip giden de sendin! Ne çabuk unutuyorsun bazı şeyleri..."

"O biz kaçırılmadan önceydi."diye bastırdı tüm harfleri kelimelerimin üzerine hükmettirerek.

"Ne fark eder?"

"Çok fark eder. Ben gözlerimi aralar aralamaz seni aradım! Lan sana bir şey oldu diye..." Sonradan kesilen mırıltısı yarım kaldığında durağanlaşan çehresiyle yutkunduğunu gördüm. Çatılmış kaşları yerini korudu, bakışları karardı.

"'Bana bir şey oldu diye' ne?" Yarıda kalan cümlesini devam etmesini beklerken geri çekildi. Ellerini masadan ayırarak yüzünü sıvazladığında, aklındaki yarım kalmış kelimeler az önce kükreyen adamı dindirmiş gibiydi. Tam olarak bilemedim.

"Ne işim varsa benim burada..." Kendi kendine mırıldanmasını az biraz işitmiştim. Ellerini yüzünden indirmiş, ne yapacağını bilemez halde gözü masada bırakmış olduğu kitaptaydı.

"Benden kaçıp gitmekle haklısın. Benim yüzümden kaçırdılar seni. Benim peşimdelerdi, sen yanımda olmasaydın bunları yaşamayacaktın." Söylediklerini kendi doğrularcasına başını sallayarak gözlerini kitaptan çekip aldı ve irislerime yerleştirdi.

Ve radarlarım simsiyah karanlığa bulandı...

"Senden uzak durmak, en doğrusu." Kalbim sıkıştı birden. Peyda olunan acı ruhuma kadar işlerken dolan gözlerimin bulandığı kara delik beni terk etti.

Yaşanmışlıklar zihnimi alabora ettiğinde Miraç çoktan mutfaktan çıkmıştı. Yine yapıyordu. Bir gelip, bir gidiyor ve her defasında beni yıkmayı başarıyordu. Tam alıştım, iyiyim derken hayatıma çomak sokması beni zehirliyordu. O zehirin panzehiri avuç içlerine gömülü, benden esirgiyordu.

Nefes alamadığım şu saniyelerde ne yaptığımı bilmeden ardından koşmaya başladım. Evet, belki bir hataydı ama söylediklerinde eksiklik vardı. Ondan uzak durmak zor gelebilir, katlanılmaz acılar yaratabilir ama ben bu duygulara yabancıydım.

Gidecekse, bir daha hiç gelmemeli.

Onu koridorda dış kapının önünde gördüm. Henüz kapıya ulaşamadan,
"Miraç."diye seslendiğimde adımları duraksadı. Arkası öylece bana dönükken, aylarımı ve benliğimi harcadığım şu bedene koşup sarılmak varken; olduğum yerde birkaç adım uzağında bekledim.

Yapamam ben. Ruhumu bu kadar küçük düşüremem.

"Doğru bildiğin yanlışlar seni yolundan çevirmesin... Ben..." Simsiyah kıyafetiyle, sırtı bana dönük bir azrail vardı karşımda. Ve ben konuşmakta zorlanıyordum.
"Ben yaralıyım. Açtığın yaralar kapanmayı bekliyor... Buna rağmen eğer gideceksen, bir daha gelme."

Kinli bir insan hiç olmadım bunca hayatım boyunca. Ancak yaşadıklarım yenir yutulur şeyler değildi. Unutulmayacak acılar benliğimi çizerken, ruhum kanamıştı ve o kanın izi hala yerli yerindeydi. Yapabilirim diye düşündüm bir an. Unutur ve hayatıma devam edebilirim. Ama ne zaman isteklerim yerine geldi ki? İlkler unutulur muydu hiç?

Birkaç adım uzağımda duraksayan beden hareket ederek bana doğru döndü. Kaşları yine çatıktı lakin, kara fırtınalarında gezen duyguların anlamlarını çözmekte zorlandım. İyi diyemezdim ancak kötü veya korkunç da diyemezdim. Belki de şimdi yine aslanlığını sergileyecek ve bağırıp duracaktı. Yine de umursamadım.

Belli ki ben, bana sarılıp kollayan adama hala güveniyordum. Ondandır bu cesaretim.

"Boşanacağız."dedim. Yaralarımı sarmaya ilk burdan başlamalıyız. İlkleri yok etmeye koyulmalıyız. Yoksa bu ruhum tenimi kazıyacak ve dokunuşlarını karalayacaktı.

Bu mümkünmü peki?

"İstemiyorum lan!"dediğinde anlamsızca gözlerim kısıldı. Başta ne demek istediğini anlayamazken, sonradan kurduğu cümlenin devamını sert bir dille dökmesiyle gözlerim irileşti.

"İstemiyorum. Boşanmayacağız! Var mı lan ötesi?!"

Anlamakta zorlandığım kelimeler zihnime doluşurken kabarcıklaşan beynim patlamak üzeriydi. Doğru mu duydum diye donup kalmışcasına ona bakmayı sürdürdüm. Taş kesilen bedenime eşlik eden bir zihnim vardı. Çalışmayan bir tüplü televizyon misali, birinin gelip tartaklamasını bekliyordu.

Evet, karıncalı bir zihin. Donuk bakışlar ve hareketsiz bir beden. 'İstemiyorum. Boşanmayacağız! Var mı lan ötesi?!' diye inleyen tüm hücrem beynime anons yolluyordu. Nefes alışlarım sıklaştığında, kulaklarımın uğultusuyla sarsıldım.

"Sa... Saçmalıyorsun?" Başını inatla iki yana salladı, bense coşturan kalbime inat ifadesizce kalmayı yeğledim. Tabii yeğlemek ne haddime? Tüm hücrem şaşkınlığı yaşıyordu. Bana doğru ilerlemeye başladığında geri geri gitme ihtiyacımı derinlere gömerken, derin bir soluk aldım kendime gelme amacıyla.

"Biliyorum, sana söz verdim. Seni özgür bırakacağım dedim. Ama ben... Ben, denemek istiyorum Zeliş." Adımları birkaç santim uzağımda duraksadı. Ve belki de beni bugün bozguna uğratacak bir hareket daha sergileyerek uzandı, sargı beziyle köprüleşmiş sol kolumdan tuttu ve parmaklarıma doğru kaydırdı iri parmaklarını.

Ah. Şu kalbim, neden bu kadar hızlı atıyordu ki?

"Ben."deyip sustuğunda kaşları daha bir kavislendi ve sıkıntılı bir soluk verdi üzerime doğru. Ben ise ne yapacağımı bilemez halde şaşkın bir tavşanı canlandırıyordum. Ancak, ne olduysa o an da oldu.

Ve Miraç tüm büyülü anı bozdu.

"Bakma bana öyle şaşkın ördek gibi. Anlasana kızım! Konuşmayı beceremiyorum işte, benden öyle süslü laflar falan bekleme! Kadınımsın sen benim bunu bil o kadar! Ben olsam da, olmasam da başkası olmayacak senin hayatında. Belasını s*kerim lan ben onun!"

Gülsem mi, ağlasam mı bilemediğim şu cümlelerde kararsız bir dakika yaşadım. Sonra ise dayanamayarak gülmeye başladım. Evet, ben onu affetmiş değilim tabi ki ama dediğim gibi kinli bir yapım da yoktu. Miraç benim kırgınlığımı, öfkemi, üzüntümü ve birçok duyguyu yavaş yavaş yok ediyordu. Bu bana yeterli geliyordu. En azından çabalıyor olduğunu görüyordum.

Ona gülüyor olduğumu gördüğünde sinirlenerek elimi bıraktı ve ters bir ifade canlandırdı koyu gözlerinde. Onunla dalga geçtiğimi sanmasın diye dudaklarımı birbirine bastırarak gülüşümü durdurmaya çalıştığımda, Miraç'ın ifadesi daha çok bozulur gibi oldu. Böylesi daha kötü olduğunda içimde patlayan kahkahamı koy verdim.

"Gülme."dedi dişlerinin arasından. Elimi dudaklarımın üzerine örterek gülüşümü gizledim.

Eskiden gülümsememi istemeyen adam benden tiksinirken, şu an ki adam benim onunla alay ettiğim hissine kapılmıştı ve gülmemi istememesine rağmen koyu radarlarında parlayan kıvılcımlar aksini belirtir gibiydi. Derin bir nefes daha alarak boğazımı temizledim.

"Şimdi sen benden boşanmayacaksın öyle mi?" Başını sallayarak onayladığı da devam ettim. "Benimle gerçek bir ilişki yaşamayı denemek istiyorsun?" Yine aynı hareketi sergiledi.
"Peki ya ben istemiyorsam?"

Aslında bunu en çok ben istiyordum. Sadece ne cevap vereceğini duymak istiyordum o kadar. Ben ona karşı bir şeyler hissederken, onun da aynı şeyleri hissettiğinden emin olmak ve bu atılacak olan büyük adımların sonunda hayalkırıklığı yaşamak istemiyordum. Çok fazla darbe alan ruhum buna dayanamazdı. Ve ben yol yakınken geri adım atar, yoluma bakardım.

"İstemen için elimden ne geliyorsa yaparım." Dedi tüm kararlılığıyla.

İşte bu cevap ruhumu kabartmaya yetti. Vazgeçmesinden korktuğum, arkasını dönüp gitmesinden ürktüğüm adam bir şeyleri başarmak için çabalıyordu.

Çünkü biliyorum. Bu adam ilk tanıdığım adamı içine gömmüştü.

"Sonra?"dedim.

"İşin sonunda eğer hala istemezsen, bir daha asla karşına bile çıkmayacağım."

Neydi bu adamı tek tabanca yolundan bu kadar çeviren? Uzak kalmak istemiyordum. Yanında olmak, derdinin arkadaşlığını yapmak, her anında o korktuğum ve aynı derecede hasretlendiğin tenine dokunmak istiyordum.

Bu fırsat elime bir daha ne zaman gelebilirdi ki? 'Dokun' diyordu hisleri bana. 'Tut elimden uçurumun kenarına birlikte gidelim.' Konuşmayı doğru dürüst beceremese de bakışlarından akan yakıcı duygular ruhumu alevlendiriyordu.

Ve bana da yanmayı göze alarak, ateşe atlamak düşüyordu....

* * *

'Bir an gelecek, tüm evren değişecek. Umutlar tam bitti derken, ay parlayacak çehrenin herbir haresine. Acı bitmez ama alışagelmiş hisler mezar kazarak gömecek duyguları derinlere. Sen... Sen ise, boşalmış benliğinle birlikte, yanlızlığı eş bilecek ve onunla yaşlanacaksın.

Ne geçmişimiz bir, ne de gelecek aciz bir gerçek. Son nefesimiz bile bizden kopup giderken, sen iliklerine kadar tatdığın aşkı kendinle birlikte iki metrelik çukura yerleştireceksin.

Mezar utanacak sevdandan, toprak kuruyacak ve çiçeklerin solacak.

Ama acı hep yerini koruyacak...'

"Daha devam edeyim mi?" Dedim kitabın diğer sayfasına geçiş yaparken.

Ufak bir onaylarcasına mırıltı çıkardığında omuzumun üzerinden ona çevirdim bakışlarımı ve kara deliği andıran gözlerine tutuldum. Her defasında beni karanlığına hapis eden şu gözler, bir gün sonum olacak gibi.

Bulunduğumuz konum içler acısı bir haldeyken, bu yakınlık bedenimi diri diri toprağa gömer nitelikteydi. O da beni izliyordu. Koyu bakışları derin bir iz sürerek kahvelerime akarken, kopmak ne mümkündü.

Benim odamda, tek kişilik yatağımdaydık. Sırtımızı yaslandığımız yatak başlığında, tek kolu omuzumun üzerinden dolanmıştı ve saçımın uç kısımlarıyla oynuyordu. Boştaki sol eli ise dizlerimin üzerinde öylece duruyordu. Ben dizlerimi kırmış otururken, beyefendimiz yayılmış olduğu yatağımı istila etmişti adeta. İri cüssesi yatağa sığmıyordu.

"Sen beni dinlemiyor musun?"dedim kaşlarımı çatarak. Kitabı ona okumamı zorlukla kabullendirmişti ve elimden tuttuğu gibi beni buraya tıkmıştı. Şimdi ise beni dinliyor olduğundan şüphe ediyordum. Saatlerdir kaç sayfa okuduğum kitaptan bir şey anlamış gibi durmuyordu.

"Dinliyorum. Okumaya devam et."dediğinde uzatmadan safça başımı sallayarak devam ettim. Hem kızıyordum ona, hem de isteğini yerine getiriyordum. Bende de bir gariplik olduğu kesin.

Bir süre aradan geçti kitaba devam edeli. Benim sesimle beslenen oda da çıt çıtmazken, uyuyor mu diye kontrol etmek amacıyla ona doğru döndüm. Ancak uyumuyordu. Aksine ben, beni dinlemiyor sanıyorken tüm odak noktası benim üzerimdeydi.

"Sıkıldın mı?"diye sordu duraksamamın ardından. Bir günde kitabı bitirecek değildik ki, biraz da gelecekti umut dolu günlere satırlar saklamalıydık. Bu düşünceyle onaylarcasına hafifçe başımı salladım.

Kitabı elimden alarak kapattı ve komidinin üzerine bıraktıktan sonra yatağa daha çok yayılarak uyku pozisyonuna girdi. Yatak küçük olduğundan geriye doğru düşer gibi olsam da kendimi tuttum ve yan dönerek oturduğum yatakta bağdaç kurdum.

"Uyuyacak mısın?"diye sordum rahatsızca. Burada uyuyacaksa ben nerede yatacaktım? Küçücük yatağa kendi bile sığmıyordu.

"Sırtımın acısı geçerse, evet uyuyacağım."diye homurdandı huzursuzca. Sırt üstü uzandığından canı yanıyor olmalıydı. Aklıma Doğan'ın, benim yaralarım için verdiği ilaçlar geldiğinde çocuksu bir kıpraşmayla hızla yataktan kalktım.

"Doğan kolum için krem ve ağrı kesici ilaç vermişti. Aynı kremden senin sırtına da sürmüştü sen baygınken. Hemen getiriyorum."

Onun cevap vermesini beklemeden salona koşturdum ve kirli kıyafetlerimin bulunduğu poşeti vestiyerde asılı gördüğümde elime alarak ilaçları alt kısımdan çıkardım. Bir kutu ağrı kesici ilaç ve krem vardı. Miraç'a da aynı ilaçlardan kullanmıştı ve bunların şimdi işe yarayacağını biliyordum. Emin olmasam, Doğan'ı arardım ancak bende numarası yoktu ki aramak Miraç'a düşerdi. Kesin bir olanak ise; Miraç asla kendi içeceği bir ilaç için Doğan'ı aramazdı. En azından onu bu kadar iyi tanıyordum.

Odaya girmeden önce mutfaktan bir bardak su aldım ve elimdeki kutularla odanın yolunu tuttum. Miraç'ı yatakta gözleri kapalı bulduğumda kaşlarım çatıldı.

"Şu ilacı iç, sonra da..." Sonrası zihnime bıçak darbesi gibi indiğinde yutkundum. Kremi kim sürecekti sırtına? Evet, o baygınken yine ben sürmüştüm ancak o zaman Doğan vardı ve bana talimatlar veriyordu. Şimdi ise kalbimi derinden feth etmeye koyulan adam gayette uyanıktı. Sesimi duyduğunda yorgun bakışları bana doğru açıldı.

"Kremi süreceğiz."diye mırıldandım ona bakmadan. Elimdekileri komidinin üzerine bırakırken, doğrulduğunu göz ucuyla gördüm.

Bardakta ki suyu ve ağrı kesici ilacı ona verdiğimde bir an gözlerimiz kesişse de hemen kaçırdım. Ne diye utandığımı bilmiyorum. Daha önce de yaptım ve tek niyetim onun bir an önce iyileşmesiydi. Tabiki şimdi de öyle ancak bir duygu daha eklenmişti belirsiz bir yerden ve bu duygu kanımı kaynatır derecede alevlendirerek derimi yakar olmuştu. İlacı ve suyu içtikten sonra boş bardağı bana uzattı.

"Daha ne kadar kızaracaksın merak ediyorum."dediğini duyduğumda dudaklarımın arasından, "Ha?" lafı çıkması daha bir rezillikti.

"Domates diyorum. Aranızda hiç bir benzerlik kalmadı." Ters ters bana bakarken koyu gözleri daha bir karanlığa çevrildi. "Sen de iç ilaçlarını." dedi son olarak.

Derin bir solukla sakinleşme çabam yersiz kalırken, hafifçe başımı salladım ve komidine dönerek bardağı ve kutu ilaçı yerine bırakarak elime kremi aldım.

Evet, geldik en can alıcı saniyeleri tatmaya. Boğazım kururken az sonra olacakların hayali bulutları tepemde birikti. Belki de abartıyordum bu durumu ancak ona dokunacak olmak ve biz artık eskisi gibi olmayacağımızı, gerçek bir karı koca olmayı deneyeceğimizi belirtmişken, bunu yok sayamıyordum.

Arkamda bir hareketlilik olduğunda elimdeki kremle birlikte Miraç'a doğru döndüm. Ancak dönmemle birlikte irislerime dizilen her bir kare soluğumu kesti. Gözlerim irileştiğinde elimden kayıp giden kremin yokluğunu bile farkedemez oldum.

"Ne yapıyorsun sen?!"diye bağırmak belki de en mantıklı olandı. Ama karşımda yarı çıplak bir Miraç varken, söylediklerimin mantık çerçevesini tartamaz olmuştum.

Kemerini çözerken, bağırmamla birlikte başını kaldırıp bana baktı. Alnına dökülen birkaç tutam saçlarının altında çatılan kara kaşları ve parlayan karanlık gözleri beynime dikenler saplıyordu sanki. Daha aşağısına bakacak cesareti ise kendimde bulamadım.

"Pantolonla uyuyacak değilim."dedi kısa ve net bir cümle kurarken.

"O adamın kıyafetlerinden birini getire-" Beni büyüten ve babam bildiğim adamın kıyafetlerinden söz edecekken, "Asla!"diye cümlelerime ecel kesildi.

Pantolonunu da beni umursamadan soyduğunda gözlerimi yere diktim ve o an farkettiğim yerdeki kremi eğilerek yerden aldım. Titreyen ellerimin arasında düşmemesi için sıkıca sardığım krem benim hayatımın sonunu getirecekti. Zorlukla derin bir defes aldım ve göz ucuyla tekrar ona baktım.

Yatağa doğru ilerleyen yan profilinde bir an yüzünün gülümsüyor olduğunu düşünecektim, hafif bir kıvrılma sezer gibi oldum. Ancak dikkatle baktığımda doğal, ifadesiz bir Miraç beni hiç şaşırtmadı.

Yatağa yüz üstü yayılarak ellerini yastığın altına geçirdiğinde gerilen geniş sırtı ve uzun iri bacakları gözler önüne serildi. Kalbimin sesi kulaklarımı dağlarken, gözlerini kapatmasıyla rahat bir nefes koy verdim ve elimi kalbime yerleştirdim. Yerinden çıkacak gibi atması hem bedenime, hem de ruhuma zarardı.

Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatarak çalışmaya başlayan zihnime uydum ve hızla dolaptan bir pike çıkardım. Pikeyi Miraç'ın beline kadar örttüğümde mecburen sırtını açıkta bırakmak zorunda kaldım. Bu titreyişle kremi nasıl sürecektim işte onu bilmiyorum.

Yüzüne baktığımda, sanırım pikeyi hissetmesinden kaynaklı kaşları çatılmıştı ancak sesini çıkarmadı. Yorgun ve halsiz görünüyordu ama uyumadığını biliyordum. Belki de dediği gibi sırtının acısından uyuyamıyordu. Bir an önce bitirme amacıyla yavaş hareketlerimi az da olsa hızlandırdım.

Sırtında ki morluklar ve eskiye ait çizikleri görmek benim saçma heyecanımı durgunlaştırdı. Uzun sopa izleri kızarmış ve ara ara morlaşmıştı. Dikiş izleri vardı eskiye ait. Biraz daha yaklaşarak yakından baktığımda az öncesine kadar yerinden çıkacak gibi atan yüreğim şu an buruk acılarla nasiplendi.

Benim kolumda bunlardan sadece bir tanesi varken, ben günlerce hareket ettirmekte zorlanmıştım. Onda ise onlarcası ve daha ağır darbeleri vardı. Yutkunarak derin bir nefes daha aldım.

"Zeliş..."diye mırıldandığında başımı zorlukla sırtından çevirip ona baktım. Yüzünün yarısı yastığa gömülüydü ama bu kez gözleri aralıktı. Bana bakmasa da, benim neden duraksadığımı tahmin ediyordu.

"Benim sabrımı sınama güzelim."

Ne zaman dolduğunu bilmediğim gözlerimi kırpıştırarak işime odaklandım. Ufacık yatağa yüz üstü uzandığından ve Miraç komple yatağı kapladığından oturacak yer yoktu. Kremin kapağını açtım ve avucuma bir miktar sıkarak kremi komidinin üzerine bıraktım.

Nasıl süreceğimi bilmeden birkaç dakika öylece kaldığımda boş bir çabaya giriştim. Kremi öylece ayakta dururken dikkatle sırtına sürmeye başladım. Canını yakmaktan korkarcasına yavaş ve ürkekçe davranıyordum. Zaten canı yanıyordu, bir de ben ekleyemezdim.

Parmak uçlarım ve avuçlarım sırtından kayıp gidiyor, ensesine kadar yol alıyordu. Daha sonra tekrar aşağı hareket ettiriyor ve omuzlarına doğru yol alıyordu. Tenim teninde kayıp giderken, az öncesine kadar biriken her bir heyecan içimde bir yerlerde kıpraşsa da zihnimi deprem misali sallayarak yıkıp parçalıyordum. Önceliğim onun iyiliği olmalıydı. Ona dokunuyor olmam geri plandı.

Birkaç dakika öylece devam ettiğimde ayakta ona doğru eğiliyor olmak sırtımı ve bacaklarımı ağrıttı. Doğrulup derin bir nefes aldım ve elime biraz daha krem dökerek tekrar ona eğildiğimde uyuyor olduğunu sanmaya başladığım adamın sesini duydum.

"Yatağa çık ve üzerime otur." dediğinde ilk başta ne demek istediğini anlamadım.

"Ne?"diye sordum saf bir aptallıkla.

"Yoruldun ayakta. Üzerime otur." Gerçekten bazen çok salak olabiliyordum. Miraç kıpırdayarak kollarını yastığın altından çıkardı ve başının altında birleştirdi.

"Hayır."dedim anında red ederek. "Bitti zaten."

"Üzerime otur ve devam et Zeliş." Kurduğu kelimeler emir verir gibi değilde, yorgun sesinde çok az, çok çok az rica bulunur gibiydi ve Miraç asla ricada bulunmazdı. Devam etmemi ve sırtına masaj yapmamı istiyordu.
"İyi geliyor."

Ne yapacağımı bilemeden birkaç saniye kararsız kaldım. Kalçalarının üzerine kadar pike örtülüydü ve o iyi değildi. Sırtı bu kadar içler acı haldeyken ona iyi gelen bir şeyi esirgemek doğru olur muydu? Onun acısı acım olsun istiyorken, isteğini nasıl geri çevirebilirdim ki? Hem de bu izler, onun beni korumasıyla oluşmuşken.

Bir dizimi yatağa destekleyerek üzerine çıktım ve daha fazla düşünmeden diğer dizimi Miraç'ın öteki tarafında bulunan boşluğa yasladım. Henüz oturmamış olmama rağmen tüm vücudum ateşler içerisinde yanıyor gibiydi. Titrek bir solukla birlikte yavaşça bacaklarını üst kısmına oturdum.

Avucumda bulunan kremi tekrar sırtına yönelttim ve derin soluklarım eşliğinde masaj yapar gibi tenine bulandırmaya başladım. Miraç'ın bir an kasılır gibi olan bedenini farkettiğimde kaşlarım çatıldı.

"Canını mı yaktım?" Neyse ki kekelemeden mırıldanmayı başarabilmiştim. Yoksa hepten rezil olacaktım.

"Hayır." Garip gelen fısıltısı, boğuk sesinde anlamsızca duygularını gizliyordu. Hayır dese de sesi aksini söyler gibiydi.
"Devam et."

Çıplak sırtına kremi yedirme sürem gittikçe artarken dakikalar sonra heyecanım dinmişti ve kalbimin sesi kulaklarımı delmekten vazgeçmişti. İlk dakikalarda utançlıkta level atlıyordum. Ama şimdi ise parmaklarımın ucuna kadar hissettiğim teni avucumdan kayıp gidiyorken alışmaya başladım. Ona dokunuyor olmak ayrı bir istek dışına çıkmıştı. Bu istek dakikalarca iyi oluşuna gebeydi ve devam etmeyi sürdürdü.

"Miraç."diye mırıldandım sessizlikten sıkılarak. Ona seslendiğimi duyduğunda bir mırıltı çıkardı rahat bir tavırla.

"Uyuyor musun?" Saçma sorumun ardından sesli bir soluk verdi.

"Sence?" Hakaret barındıran sesine göz devirerek sırtına dikkatlice masaj yapmaya devam ettim.

"Hani sen dedin ya, benim yüzümden seni de kaçırdılar diye? Uzak durmam en doğru..." Bedenimin altında duran koca cüssesi rahatsızca kıpırdadığında avucum omuzlarında duraksadı.

"Sadede gel." Sertleşen sesi hafiften pürüzlü bir sinir dalgasına tutuştu.

"Sakin ol."diye mırıldandım cümlelerimin devamını getiremeden. Sinirlenmesini istemiyordum. Hem de ben onun üzerinde oturuyorken zararlı çıkan yine ben olurdum. Duraksayan avuçlarımı tekrar hareket ettirerek sırtına doğru kaydırdım.

"Senin yanında olmasaydım da yine beni alacaklardı." Miraç bu kez gözle görülür derecede gerilen bedeniyle uzandığı yerden doğrulmaya başlarken, düşmeden hızla üzerinden kalkarak yatakta açılan boşluğa oturdum.

"Ne gördün?"diye sordu hızla doğrularak bana doğru döndüğünde. Koyulaşmış gözleri kısılmıştı ve belirgin çene kemiği dişlerini sıkmaktan kasılmıştı.

"Bir şey görmedim, daha doğrusu göremedim." Temkinlice kurduğum kelimeler nemli ellerimi birbirine sürtmemi sağladı. "Biliyorsun gözlerim kapalıydı. Beni bir yere götürdüler ve sonra patronları olarak tahmin ettiğim adama bahsettiğin kızı getirdik gibi bir cümle kurdu beni tutan adam."

Miraç, söylediklerimin ardından bir süre susmasına rağmen gözleri hala benim üzerimdeydi. Zihninin ürettiği sanaryolar arasında kaybolan adamın suskunluğu beni de beraberinde gerirken yutkunarak konuşmasını bekledim.

"Başka ne oldu? O adamın sesini duydun mu? Ya da dikkatini çeken herhangi başka bir konuşma geçti mi?" Diye sordu düşünceli bir ifadeyle. Her detayı kendi zekiliğiyle çözmeye koyuluyordu bu adam. O anları hatırlamaya çalıştığımda zihnim o gün başıma aldığım darbeye yoğunlaştı.

"Biri daha vardı, sevgilisi ya da patronlarının eşi olmalıydı." dediğimde, "Nerden biliyorsun orada bir kadın olduğunu?"diye sordu.

"Topuklu ayakkabı sesi."dedim imayla kaşlarımı kaldırırken. Sonrasında olanlar zihnime akın ettiğinde düşünceyle kaşlarım çatıldı.
"Ayrıca adam ona sevgilim diye sesleniyordu. Daha sonra kadının bana doğru yaklaştığını hissettim... Konuşmadı hiç. Yani sesini duymadım, ilk başta hafif bir dokunuşla saçımı tutmuştu, daha sonra ne olduğunu anlamadan acıtmaya başladı. O an ki acıyla kadını ittiğimi hatırlıyorum ve tam gözlerimdeki bağı açacakken, biri beni duvara doğru itti. Birkaç kargaşa sonucu ise başımı duvara vurmuşlardı ve bayıldım... Uyandığımda senin yanındaydım."

Uzun cümlelerimin sonunda derin bir iç çektim. Miraç ise sıkıntılı bir ifadeyle bir elini dağınık saçlarına atarak diplerini çekiştirdi. Yaşanılan o soğuk anlar tenimi dondururken, rahatsızca yerimden kıpırdayarak başımı eğdim ve parmaklarımla oynamaya başladım.

"Ekrem'in, kuyruğuna bastığı düşmanlarından biri olmalı. Onun kızı olduğunu biliyorlardır." Bir an, bir şeyden şüphe edercesine gözleri kısıldı. "Ama öyleyse beni niye aldılar?"dediğinde aklıma gelenle birlikte dudaklarımı araladım.

"Onun yerini sadece sen biliyorsun. Belki de onu istiyorlar, olamaz mı?" Fikrime karşılık olumsuzca başını iki yana salladı.

"Olamaz."dediğinde kaşlarım çatıldı. "Onu öldü biliyorlar."

Bir anı daha kıpraştı ejderha misali zihnimin duvarlarında. Uyanan ejder ateşini dört bir yana savururken, Miraç durgunlaşan ifademi farketti. Buruk bir his midemi tartaklarken, dudaklarım dilime kadar gelen kelimeleri yutmam için birbirine bastırıldı. Kilit bile vursam bu durumda susmayan dilim deneme sürecimizi gözden geçirmemi hatırlatıyordu bana.

"Beni de öldü biliyorlardı... Gerçekten vurmana rağmen..." Gözlerimi birbirine geçirdiğim ellerimden ayırmadan kurduğum kelimelerin yükünün Miraç'a ne kadar ağır geldiğini bilemedim. Ona bakmadan dilimi boşaltmışken, zihnime beni vururken olanlar rast geldi. O anlarda bana olan dokunuşlarını ise es geçemezdim. Şah damarıma kondurduğu o beni derinden etkileyen dudakları hala şimdi gibi aklımdaydı.

"Peki ya, o adamlar yine gelirse?" dedim konuyu çevirme amacıyla. Derin bir solukla başımı kaldırıp ona baktığımda adlandıramadığım duygu dolu koyu gözleriyle çarpıştım. Bir his vardı karanlığın en derinliğinde ama ne olduğunu çözemediğim. Sorduğum soruyu duyduğundan bile şüphe ediyordum.

O an öyle bir döngü yaşadım ki tarifi imkansız hislerin denizine düştüm.

Miraç, daha ne olduğunu anlamadan kolumdan tutarak beni sırt üstü yatağa yatırdığında neredeyse çığlık atacaktım. Öyle ki, dudaklarımı aralamam üzerine Miraç iri parmaklarıyla ağzımı kapattı ve boğuk çıkan sesimin yolunu tıkadı.

İrice açılmış gözlerimle Miraç'ın ne yapmaya çalıştığını çözerken, o an ki refleksle ellerim dudaklarımın üzerine örtülen eline sarındı. Üzerime doğru daha çok abandığında, beynim iflas etme seviyesine atılıyordu.

"Canını yaktım..."diye fısıldadı boğuk bir sesle. Kıpırdayan dolgun dudaklarına bir an gözlerim çevrilse de, tekrar kara deliklerine yükselttim bakışlarımı.

"Tam şuradan,"derken boşta duran eli kalbimin üzerine yerleşti. Hafifçe yüzü buruştuğunda gözlerini kapatarak, başını eğdi ve alnı alnıma değdi. Ne yapıyordu bu adam?! Niyeti beni diri diri toprağa gömmek mi?!
"Ve de tam şuradan..." Eli kalbimden karnıma doğru indiğinde soluğum kesildi bir an.

Dokunduğu yer tişörtümden derime kadar ulaşarak damarlarıma işliyordu adeta. Karnımın üzerinde duran avucu sıcak bir buhar yollar gibi karnımın içine sızıyor ve benim acılarımı bularak pençelerini saplıyordu sanki. Vücudumda dolanan tüm kan karnımda toplanmış gibiydi. Yanıyordu, yakıyordu dokunduğu yeri bu adam.

Gözlerini araladı ve alnını alnımdan kopardı. Bakışlarına değen gözlerim karanlığında kaybolurken, yüreğime ulaşan hislerle yutkunmak zorunda kaldım. Yutkunamadım.

"Şimdi bir şey deneyeceğim ama korkmanı istemiyorum," derken ses seviyesini bir an bile bozmadı. Kısık ve derin. Gizli sırlar barındıran cümlesiyle birlikte ne yapacağımı bilemeden donup kalan bedenimle öylece kalmaya devam ettim.

"Elimi çekeceğim. Tek kelime etmeden beni izleyeceksin ve bana engel olmayacaksın."dedi bir an bile olsun koyu gözlerini gözlerimden ayırmadan. Birkaç santim ötemde barınan çehresiyle birlikte korkmaya da başlamıştım. Açıkçası ne yapacağını bilmediğim adamın, benden izin alıyor oluşu beni hafiten korkutmuştu.

Çünkü Miraç, kimseden izin almaz, bildiğini okur bir adamdı.

"Bana güveniyor musun?"diye sorduğunda koyu radarlarını çevreleyen kapakları kısılmıştı. Beklediği cevabı düşünmeden cevaplamak bana kaldı ve ben, olumlu yönde hızla başımı salladığımda kara gözleri koyulaşabilirmiş gibi daha çok karardı. "Güzel..."

Elini dudaklarımın üzerinden ağır hareketlerle ayırdı. Ürküyor olsam da, ona izin verir gibi sustum ve ne yapacağına odaklandım. Ara ara kesilen soluklarım ciğerlerimi sıkıştırıyordu. Saniyeler geçerken derin soluklarla bahşettiğim ciğerlerim bayram ediyordu.

Miraç yüzünü bana doğru yaklaştırdığında, dudaklarım birbirine geçer gibi birleşti. Öpmesini beklediğim adamın dudaklarımdan alnıma doğru kayan nefesi beni bozguna uğratırken, son durak alnımın üzerine bastırılan dudaklarından gerçekleşti. O dokunuş tenimi alevler içerinde yaktı.

Dokunduğu yerleri yakıyordu bu adam ama haberi yok.

Derin bir soluk aldığını işitirken diğer yandan karnımın iki yanına dayanan ellerini hissettim. Tişörtümü yukarı doğru sıyırmaya başladığında ellerim hızla omuzlarına yerleşti.

"Şşhh..."dedi yavaşça kulağıma fısıldarken. Bu adam hiçbir kadına dokunmamıştı bunca zaman değil mi? Nasıl bu kadar etkileyici olabiliyordu peki?!

"Bana güven." Ufak bir öpücük daha kulağımın alt kısmına yerleştirildi.

Yutkunarak alt dudağıma dişlerimi geçirirken gözlerimi sımsıkı kapattım. Az önceki sohbetimizden nasıl bu konuma geldiğimizi bilmiyordum. Zihnim düşünmeyi çoktan kesmişti ve tenime bulaşan dokunuşlara yönelmiş, çığlıklarını karanlığa savuruyordu. Yankılann her bir yakarış kalbimin duvarlarına çarpıyor ve bu tatlı ama bir o kadar acı his soluksuz bırakıyordu beni.

Tişörtümü sıyırmasına izin verirken gözlerim birbirine geçercesine bastırılıyordu. Alt dudağımı serbest bırakarak yutkundum ve devam eden sürecin bana ne getireceğini beklemeye başladım. Miraç, hafifçe beni doğrultarak tişörtümü iyice yukarı sıyırdı ve son olarak üzerimden çıkardı. Hareketleri öyle yavaştı ki sanki bana inat yaparcasına iri parmaklarıyla ufak ufak tenimi okşuyordu. Görmesem de beni izlediğini hissedebiliyordum. O koyu gözlerin yarattığı çarpıcı his ömrümün katili oluyor gibiydi.

Tekrar beni sırt üstü uzandı. Suskunluğum içimi deliyordu. Bas bas bağıran ruhum kulaklarımı uğuldatırken ellerim iki yanımda yumruk şeklini aldı. Zihnim ise Miraç'ın karşısında yarı çıplak kalışımı kınıyordu. Uzanmış olduğum yatağın ılıklığı sırtıma tutundu. Miraç'ın elini ve nefesini karnımda hissettiğim an, azıcık bile çalışan aklım kendini uçurumdan attı.

İntihar sebebi ise; acımasızca ateşe tutulmuş bir bedendi.

"Miraç..."diye fısıldadım istemsizce. Konuşma demişti ancak karnımın üzerine bırakılan ılık nefes, benim dudaklarımın kilidini çözdü.

"Kapat çeneni."diye homurdanırken dudakları çıplak karnıma sürtünmesiyle dilimi ısırdım.

Evet, susmak en doğrusu...

Dilimin acısıyla inlememek için dişimi sıkıyordum ve bu acı öyle kötü birşeydi ki zihnim Miraç'a mı yoksa dilimin acısına mı odaklanacağını şaşırdı. Bu kararsızlık çok uzun sürmedi. Karnımın sol tarafında bastırılan ıslak dudaklarla yüzüm buruşurken, bir inleme duyuldu odada. O inlemenin sahibi bilinmez bir duvarın ardına gizlendi.

Dudakları belirli bir iz sürerek ilerledi ve sonra tekrar yerine döndü. Ancak o dudaklar tenimden kopmak bilmedi. Bilmesin de zaten. Ah! Ne diyorum ben?!...

"Burası,"diyerek mırıldandığını işitmek büyük bir mucizeydi benim için. Bu kulaklar hala duyuyor mu?
"Burası benden acı bir iz... Bu dikiş izi, bizim hikayemizin alt çizgisi." Derin bir öpücük daha kondurdu tenime.

Birkaç saniye öylece durduğunda yavaşça gözlerimi araladım. Tavanla karşı karşıya gelen bakışlarım onu bulduğunda koyu gözlerin karanlığı zifiri bir hal aldı. Öyle ki, gri irisleri bile simsiyahtı.

Aynı yaradan onda da vardı. Onu ben vurmuştum evlendiğimiz ilk gün. Nasıl da değiştiriyordu zaman bizleri. Bu hayatın bir günü, diğer bir güne uymuyordu. Onu yanlışlıkla da olsa vurmuştum. Ve o an ölebilirdi. Şimdi düşünüyorum da, iyi ki ölmemiş. Oysa, o beni vururken doktoruna kadar herşeyin planını yapmıştı. Beni vursa da ölmeyeceğimden o kadar emindi ki, sanki ruhumun bedenimden gidip gitmemesi onun elindeydi.

Ona seslenmem onu durdurmadı. Belimin iki yanında duran elleri aşağı doğru yavaş dokunuşlarla kayarak pantolonumun kenarlarına mendene gibi sarınırken dudaklarını dikiş izinden kaldırdı. Kalbime zarar gelen bu görüntünün faili olan adam üzerimden doğrulurken, nefes almayı unutan beni görmüyordu sanırım.

Dizlerimin üzerinde duruyordu ve doğrulduğunda karın kasları gözlerimin önüne serildi. Gözlerimi kapatma ihtiyacıyla tutuşma çabam boşuna olduğunu belirtircesine daha da irileşti ve elleri hareket ederek, pantolonumun düğmesini çözdü. O an da hareketsizce yumruk görevi tadan ellerim bir anda Miraç'ın ellerine sarınarak onu durdurdu.

"Ellerini çek."dedi tane tane kelimeleri dökerek. Başımı hafifçe iki yana salladım ve ellerimi daha çok parmaklarına dolandırdım. Sanırım bu kez istesem de konuşamazdım. Dilimi yutmuş da olabilirim.

"Ellerini... Çek..." Sakindi. Sesinde ne bir sinir dalgası, ne de bir durgunluk vardı. Sadece ona izin vermemi istiyordu ancak ben o kadar ileri gidebileceğimi sanmıyordum. Şu ana kadar gözlerini bir an bile olsun gözlerimden ayırmamıştı. Vücuduma değil, gözlerimin çıplaklığını izliyordu. Başımı tekrar iki yana salladığımda kaşları çatıldı.

"Bunu sen istedin."diye mırıldandı ve bir an da ellerimi bileklerimden yakalayarak çarpazladı ve tek eliyle tutarak başımın üzerinde yatağa yasladı. Korkum iki katına çıktığında derin derin sokuklarımla birlikte dudaklarım aralandı.

"Mi...Miraç." Sesimde korku bizzat ortadaydı ve bunu Miraç kolaylıkla fark ediyordu. "Ne yapıyorsun?"diye fısıldadım dehşete düşmüş bir halde.

Tek eliyle üzerimdeki ispanyol paça pantolu soyduğunda tamamen yarı çıklak kalmıştım. Tıpkı onun gibi iç çamarşırlarla duruyordum. Ne yapacaktı peki şimdi? Daha ileri gidemezdi değil mi? Korktuğumu görmesine rağmen niye zorluyordu ki?

"Miraç..."diye fısıldadığımda yutkunduğunu gördüm. Kusursuz çehresi kasılmıştı. Yüzünü yüzüme doğru yakınlaştırdı. Gözleri bir an benden koptuğunda, ne zaman aktığını bilediğim gözyaşını boşta ki elinin tersiyle yanağımdan silip aldı.

"Bana güveniyorsan, bu gözyaşı neden?" Elinin tersi yanağımı usulca okşarken gözleri tekrar puslu gözlerimi buldu. Bir süre öylece susarak bekledi. Daha sonra Miraç bir an gülümsediğinde dudaklarında beliren o kırık ve burukluk kalbimi volkan ateşine düşürdü.

"Güvenmiyorsun... Ama artık şunu iyi bil Zeliş; Acına acı katmam."

Kurduğu cümlenin hemen ardından ellerimi serbest bıraktı. Gözleri zifiri karanlığını kaybederek eski haline döndüğünde burukluğunu kalbimin en diplerinde hissettim. Ufak bir an bakışları vücuduma değdi. Bakışları kısa bir süzmenin ardından tekrar gözlerime ulaştığında buz hareleri yerini çoktan almıştı.

"S*kmişim teninin güzelliğini. Şu gözlerin çıplaklığı yetiyor bana."

Kalbimde bir acı hissettim. Acıma acı katmayacak olan adam ruhumu lekeliyordu. Son kez kesişen bakışlarımızın ardından üzerimden kalktı ve yerdeki pantolonunu hızla giyerek odadan çıktı.

Ağlamamak için kendimi zorlukla durduruyordum. Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatarak yutkundum ve derin bir soluk aldım. Kırmıştım onu. Ona koşulsuz güvenmem gerekirken huysuzluk etmiştim. Onun, benden izin istemesine ve ben izin vermeme rağmen dokunuşlarını yanlış anlamıştım.

Uzandığım yerden yavaşça doğruldum ve elimi sinirle saçıma atarak diplerini çekiştirdim. Daha sonra aklıma Miraç'ın gitmiş olduğu fikri tutuştuğunda kalbim kasıldı sanki. Böyle kırık gitmesini istemiyordum.

Gitsin hiç istemiyorum ki ben.

Yerde duran siyah tişörtü gözlerime yansıdığında yerimden kalkarak onu elime aldım. Kokusu anında burnuma kadar ilişmişti. Nasıl bir kokuydu da bu, günlerce üzerinde kalabiliyordu? Beklemeden üzerime geçirdim tişörtü. Dizlerimin bir karış üzerinde biten tişört o kadar bol durmuştu ki içinde kayboluyordum adeta. Derince bir kez daha çektim kokusunu ve soğuk bir buz kütlesine tekrar çevirdiğim adamın arkasından ilerleyerek odadan çıktım.

Karanlık salona girdiğimde ay ışıyla parlayan ufak oturma odamda, üçlü koltukta uzanmış biçimde buldum onu. Bir elini alnının üzerinden gelişi güzel atmıştı, diğeri ise çıplak karın kaslarının üzerinde duruyordu. O karanlık gözleri ise örtülmüş, uyuyor gibiydi. Bu kadar çabuk uykuya dalamazdı değil mi?

Tekrar odaya dönsem mi diye kararsız kaldım. Ancak onun böyle soğuk olmasını ve eskisi gibi uzak kalmasını istemiyordum. Belki dediği gibi ona güvenmiyor olabilirdim ama güvenmek istiyorum. Ve bu isteğimi hiçbir duygu bastıramazdı. Öyle de oldu.

Ne utanç, ne de gurur. Aptallık deseniz de, olacak bir şeyin önüne geçilmezdi. Onun yanında olmak varken neden ayrı bir odada kalayim ki? Kocam o benim. Affetmesem de, affetmek istiyordum işte. Bunun için Miraç'a izin vermem gerekiyordu. Kendini kanıtlamak için attığı adımların önünü kesersem, benden tamamen kopacaktı bu yüreğime savaş açan adam. Onu affetmek için kendini bana kanıtlamasına müsaade etmeliyim diye düşündüm.

Ve belki de düşündüğüm en doğru şeydi bu.

Yalın ayakla ilerleyerek üçlü koltukta uzanan adama doğru yöneldim. Çıplak adımlarımın sesini duyuyordu ve benim burada olduğumu biliyordu. Bunu kıpırdayarak birbirine bastırılan dudaklarından anlamıştım. Pencereden yansıyan ay ışığı yüzüne tüm enerjisini döker giydi. Üzerinde sadece pantolunu duruyorken ona yaklaşmak zarar ziyandı benim için ama benim doğamda vardı bu his.

Kimseye küs veya dargın kalamazdım ki ben.

Yanına vardığımda düşünmek istemedim. Çünkü biliyorum ki kalbim ve aklım zihnimi bulandıracak ve beni çıkmaz sokakta yalnız bırakacaklardı. Oysa onlardan akıl dilenmek hakkım değil mi? Peki ya ruhum? O neden susup oturuyordu ve olacakları bekliyordu ki? Derin bir soluk alarak koltuğun üst kısmından destek aldım ve yavaşça Miraç ile koltuk arasına sıvışmaya koyuldum.

Miraç ise hiç umursamadan öylece yerini korudu. Ben rahatsızca yerleşmeye çalıştığımda sadece yarı beden oturabilmiştim. Dizlerimi kırmış onun üzerine yerleştirmişken, ayaklarım koltuktaydı. Bir elim Miraç'ın başını yasladığı yerde duruyordu. Daha fazla hareket edemezken, rahatsızca bir iç çekerek soludum. Beni farketmesine rağmen nasıl rahatça uyuyabiliyordu bu adam?!

"Biraz kayar mısın?"diye mırıldandım dayanamayarak.

"Yatağına git." Kuru sesi karanlık odaya düştüğünde ayın ışığı kendinden utanmalıydı. Böyle bir karanlığı aydınlatmak ne haddine?

"Hayır. Gitmeyeceğim." Tüm kararlığımı yansıttığım sesimi duyduğunda sonunda gözlerini araladı ve çatık kaşlarının altından ifadesizce beni süzdü.

"Odana git dedim." Her harfine uyguladığı baskının üzerine eklediği bakışları beni yerimden kalkmam için zorluyordu. Ancak diretmeye devam ederek sinirli bir ifade canlandırdım çehremde.

"Peki madem kaymayacaksan..." Bakışlarını ve söylediklerini umursamadan onu rahatsız ede ede uzandım koltuğa.

Daha doğrusu; Miraç'ın üzerine.

Zaten koltuk geniş değildi ve ben ona kayması için uyarıda bulunmuştum. Yerime iyice yerleşerek rahat bir konum aldım. Yer belirlemesi ise; vücudumun yüzde doksanı Miraç'ın üzerindeydi. Başım onun tam kalbinin üzerine yerleşti, sargılı sol kolum onun çıplak karnının üzerindeydi ve bacaklarım onun bacaklarının üzerinde. Yan durmak rahatsız etse de, kalp atışlarını bu kadar yakından duymak tüm rahatsızlığımı aldı götürdü benden.

"Ne yaptığını sanıyorsun?" Ters konuşması sinirimi arttırıyordu. O adım atıyorsa ben de atıyordum işte. Bunu anlamak bu kadar zor mu?

Ona cevap vermeyerek, çok belli etmeden derince kokusunu içime çektim ve yanağımı iyice göğsüne yerleştirdim. İşte burası yatağa binler çekerdi. Bir süre sonra sustu ve sesi çıkmadı. Beni zorla kaldırıp yatağa gitmem içon zorlar sanıyordum, ancak çok üstelememesi benim yararıma geldi.

Uyuduğunu sandığım bir an yerinden kıpırdandı. İki gün önce onlarca adamlar tarafından tarktaklandığı aklıma dank ettiğinde gözlerim irileşti. Gerçekten! Ne yapıyordum ben?! Bazen gerçekten salak olabiliyordum. Kahretsin!

Yerimden hızla doğrulmaya çalıştığımda izin vermedi. Alnına yasladığı kolunu belime attı ve belimden sarmaladı beni. Az önce beni yanından kovan adam, şimdi izin vermiyor muydu? Başımı hafifçe kaldırarak huysuz bir ifadeyle ona baktım. İşte o an farkettim.

Saçlarımı kokladığını...

"Canın yanmıyor mu?"diye fısıldadım sanki biri bizi duyacakmış gibi.

"Şimdi mi aklına geldi?" Bir insanın azıcık da olsa bakışlarındaki karanlık dinmez miydi?

"Özür diler-" Boşta duran eliyle dudaklarımın kıpırtısını durdurdu. Parmakları dudağımın üzerinden okşar gibi kayarak çeneme doğru yönelirken, "Özür dileme."diye mırıldandı.

"Özür dilemek için fazla masumsun." Fısıltısı kulaklarımı feth ettiğinde yutkunarak gözlerimi kapattım. Bu adam böyle konuşarak kalbime sahip olacaktı. Kendi krallığı yeterdi ona. Benim kalbimden uzak dursun...

Belki de çoktan kalbimde Kral kesilmiştir.

"Ayrıca zaten kuş gibisin. Canımı yakamazsın... En azından şimdilik..." Son söylediğini duymasam da pek umursamadım. Miraç yine kendince içinden huysuzlanmıştır. Başka ne diyebilir ki?

Gözlerimi açmadan başımı eğerek, biraz yukarı kaydım ve onun elinin çenemde duruyor oluşunu görmezden gelerek alnımı sıcacık boynuna yasladım. Burası...

Burası bilinmez diyar gibi bir şey. Hani derler ya; 'Hiç kimsenin olmadığı bir yere gitmek ve huzurun tadına bakmak isterim' diye. Sanırım burası böyle bir yerdi.

"Seni affetmek istiyorum,"diye mırıldandım sessizce ve gözlerimi açmadan. "Sana güvenmek istiyorum Miraç..." Bunu gerçekten istiyorum ve bunun olması ikimizin elindeydi. Ben ona izin verecektim. O da kendi adımlarını tartarak atacaktı.

"O adamların elindeyken, sana bir şey yaptılar mı diye çok korktum. Çünkü orada sadece biz vardık. Ve biliyordum ki; bizi ancak ordan sen kurtarabilirdin." Çenemde iz sûren parmaklarının hareketleri beni mayıştırıyordu.

"O an... Senin bana yaptıklarının hiçbiri gelmedi aklıma. Belki de seni affetmem bu kadar önemli değildir, bilemiyorum... Ama... Ama biliyorum ki, içimde bir yerlerde olan o kırıklık düzelmedikçe benim sana olan hislerimin önünde hep bir duvar dikilecek. O yüzden karanlık adam, ilk önce o kırıklığı tamir etmen gerek..."

Mırıltılarım zaman zaman fısıltıya dönüşerek kısılıyordu. Beni duyduğunu ümit ettiğim adam elini bedenime daha çok sarmalarken, derin bir iç çektiğini farkettim. Öyle ki göğsü benimle birlikte yükselip, alçalmıştı. Ancak tek kelime etmedi cümlelerimin üzerine. Diğer eli çene çizgimden okşar gibi kayarak boynumda oyalanıyordu.

Dokunuşlarını tenimde hissetmek, kalp atışlarının sesini bu kadar yakından işitmek ve sert erkeksi kokusunu bu kadar derinden içime çekmek muazzam bir şeydi.

Ve bende bunun tadını çıkararak, gelen uykuma tutundum...

* * *


Sabahın erken saatinde gelen telefon sesiyle uykum bölündüğünde huzursuzca yerimde kıpırdandım. Uzandığım yerde gece boyunca hissettiğim huzurun boşluğunu farkettiğimde kaşlarım çatıldı.

Gözlerimi aralayarak etrafıma bakındım. Ne Miraç vardı ortada, ne de onun varlığına ait bir his. Homurtulu bir ses çıkararak uzandığım koltukta doğrulduğumda üzerime ne zaman örtüldüğünü bilmediğim pikeyi farkettim.

Miraç mı örtmüş olabileceği fikri zihnime doluştuğunda bunu düşünmemi engelleyen telefon zil sesini sinirli ve uykusuz kalmış ifademle takip ettim. Köşede ki masanın üzerinde çalan telefonun Miraça ait olduğu biliyordum. Peki kendisi neredeydi?

Bacaklarımın üzerine örtülen pikeyi kenara bırakarak çıplak bacaklarımı koltuktan indirdim ve ayağa kalkarak sarsak adımlarımla masaya doğru ilerledim. Çalan telefonu elime alırken, diğer elimle de terlemiş saç diplerimi kaşıyordum.

Arayan Emre'ydi. Tam ekranı kaydırıp aramayı cevaplayacağım sırada, telefon biri tarafından elimden alındı. Başımı kaldırıp telefonu elimden alan bedenin sahibine baktım. Çatılmış kaşlarının ardından sert bir bakış atarak elindeki durmadan çalan telefonu cevapladı.

"Ne var?"derken gözlerini gözlerimden ayırması ve koyu bakışlarını üzerimde dolaştırmasıyla bilinmez bir diyardan çıplak bacaklarıma soğuk bir rüzgâr esti.

Yutkunarak gözlerimi kaçırdım. Gece belki karanlıkta çok fazla önemsemedim ancak şimdi tüm renkleri ortaya seren bir aydınlık vardı. Onun da üzeri hala çıplak olamasına karşın, ıslak saç tutamları duş almış olduğunu belirtti. Altında ise pantolonu duruyordu ancak pantolonun bile bazı yerleri ıslaktı.

"Tamam... Siz hazırlığı yapın. Bir, iki saate orda oluruz."
Telefonu kapatarak tekrar bana baktı.

"Hazırlan, dışarıda kahvaltı yapacağız."dediğinde çok uzatmadan onaylayarak hafifçe başımı salladım. Arkamı dönerek ilerleyecekken kendine has sesini tekrar duyurdu.

"Ve... Üzerindekini çıkar, bana getir."

Kapı eşiğinde duraksayan adımlarımın ardından başımı çevirip ona baktım. Bir an beni utandırmak için söylediğini var sayacaktım, lakin onun elindeki telefonuyla birlikte koltuğa çöktüğünü gördüğümde hafif bir mırıltıyla, "Tamam."diyerek odayı terk ettim.

Kendi odamdan iç çamaşırlarıyla birlikte siyah bir tişört ve dar paça siyah bir pantolon alarak banyoya girdim. Miraç'ın da az önce burada duş almış olduğu ve benim şampuanımı kullanmış olduğu gerçeğini şimdilik geri plana attım. Öncelik temizlenmekti.

Üzerimde duran Miraç'ın tişörtünü soyarak ıslanmasın diye kapının arkasına astım. Daha sonra ise kolumdaki sargı bezini çözmekle dakikalarım geçerken, bir anda kapı tıklatılmasıyla buz kesildim. Miraç'ın içeri girecek olması korkusu ve utancı tüm bedenime dolandı. Hızla kapı ardına geçtim.

"Acele et, işlerim var. On dakika da çıkmazsan seni bırakıp giderim." Huysuzluğu yine tutmuş olmalıydı. Bir günaydın demeye bile tenezzül etmeyen bu kalas, sabah sabah sinirimi bozuyordu. Ona cevap vermeden önce kapının kilidini çevirdim. Yoksa cesaretim kendini klozete atar ve beni yormadan kendi sifonunu çekerdi.

"İyi. Bensiz git o zaman."dedim seslenerek ve kapı ardından çekilerek rahatça üzerimde kalanları çıkardım.

"Üzerim çıplak bir şekilde dışarı çıkmamı mı istiyorsun?" Miraç'ın kapının diğer tarafından gelen sesinde gezen tuhaf hislerin sebebini bilmezken bu duruma anlam vermekte zorlandım. Evet, garip olan söyledikleri degildi şimdilik.

Garip olan ve benim salakça hayalim; Miraç duvara üstü çıplak bir şekilde yaslanmış, kollarını karın kasları üzerinde bağdaçlayarak, yüzündeki o dağları devirecek kıvrılmayla ve koyu gözlerindeki parlak kıvılcımlarıyla benimle konuşuyordu.

Evet, güzel hayal ama imkansız.

Gerçeği ise yumruğunu kapıya dayamış ve sabırsız bir bedenin sert bakışlarını taşıyan irislerine yakışan sinirli bir çehre.

Evet, ürkütücü ama etkileyici.

"Beni ilgilendirmez."diye mırıldandım sonunda hayal aleminden çıkarak. Ve o an anladım kurduğu cümlenin balyoz etkisi kıvamını taşıyan duyguları.

Miraç, üzeri çıplak bir şekilde dışarı mı çıkacak? O kasları tüm kızlara sergileyecek?! Yanık teninin kusursuzluğuna tüm kızlar bakacak öyle mi?!

"Sekiz dakikan kaldı öyleyse..."diye uyardığında sesinde gezen bir sinir vardı. Onu umursamadığımı düşünmüş olmalıydı ama bu düpedüz yalandan ibaretti. Onun asla o şekide dışarı çıkmasına müsaade etmem.

Sinirle bir soluk aldım ve nasıl yaptığımı bilmeden hızla duş aldım. Üzerimi giyindikten sonra ise, kapı ardındaki askıda duran Miraç'ın tişörtünü elime aldım. Islak saçlarımı bile kurulamaktan geri kalmış bir halde banyodan çıktığımda, karşımda duvara yaslanmış ve bekleme pozisyonunu almış bir Miraç ile karşılaşmayı hiç mi hiç beklemiyordum. Hele ki onun beni karşında görmesinin ardından, kaldırdığı tek kaşıyla eş değer hisler taşıyan koyu bakışlarını üzerimde dolaştırması...

Anlatılmayacak betimlemeler üretiyor bu adam.

"İki dakika erken?"dedi hafif şaşırmış bir halde bileğindeki saatine göz attıktan sonra. Omuz silkerek elimde duran tişörtü uzattım ona.

Elimden çekip aldığı tişörtü hızla üzerine geçirdi. Gece boyunca o tişörtün benim üzerimde olduğu ve buna karşın terlemiş olmama rağmen tiksinmeden giymesi... Ah. Bu adam nasıl bu kadar kalbimi ferahlandırıyordu? Ben ona bu kadar bağlanmış olamazdım değil mi?..

* * *

Küçüklüğümden beri içimde beliren eksikliğin yakıcı hissi her zaman kendini bana hatırlatmayı bilirdi. Annemin yokluğu, babamın soğukluğu. Hep taşıyordu kabim bu ağırlığı, ta derinlerde hissediyordu.

Meğerse bu eksikliğin bir nedeni varmış. Babam bildiğim adam babam değil, beni terkedip giden kadın annem değilmiş.

Ve şimdi ikisi de yokken, O var karşımda.

Birbirimize bir adım atmıştık ve bugün bu adımı beraber sürdürüyorduk. Deniz kenarında bir kahvaltı salonuna gelmiştik. Teras bölümünde duran masalar şans eseri mi yoksa havanın esili oluşundan mı bilmiyorum ama hepsi boştu, sadece ben ve Miraç.

Aslında hava o kadar esmiyordu ancak içeride oturmaktansa deniz havasını solumayı ben seçmiştim ve gariptir ki Miraç sorgulamadan isteğimi yerine getirmişti. Hafif bir tebessüm oluştu dudaklarımda. Belki de hata yapıyorumdur bilmiyorum ama artık güvenmek istiyorum Miraç'a. Ve şu an bir an bile verdiğim karardan pişman değilim. En azından çabaladığını biliyorum meselâ.

"Neye gülümsüyorsun sen?" Başımı denizden zorlukla kopararak ona baktım.

"Bilmem."dedim gülümsememi gizlemekten çekinmeden.
"İçimden geldi."

"Kendi kendine gülene ne derler biliyorsundur. Deliriyor musun yoksa?" Kaşlarım çatıldığında bu kes gülecek olan kişi o gibiydi. Ancak bunun imkansız olduğu zihnime düştüğünde umutsuzca yüzümdeki gülümsemeyi soldurdum.

"Kendi kendime gülmüyorum."diye mırıldandım. Derin bir nefes alarak tazelenmiş kahvemden bir yudum aldım. Tekrar bardağımı masaya bırakırken arkama yaslanarak denizi izlemeye koyuldum. Kahvaltı yapalı çok olmuştu ancak bizim buradan kalkacağımız yoktu sanırım.

"İnsanlar akıllarına komik olduğunu düşündüğü bir anısı geldiğinde gülerler. Huzurlu olduğunu hissettiklerinde ise gülümserler..." Mânalı bir bakış attım kara gözlerine hitaben. "Gülümsemek insanlığın bir parçasıdır. Gülümsemek, güzeldir. Sana da tavsiye ederim." Söylediklerime karşın gözleri kısıldı. Rahatça yayıldığı sandalyede kıpırdamazken kısık koyu bakışlarını dudaklarımda gezdirdi.

"Peki sen..."dedi kuru bir sesle, hala gözlerini dudaklarımdan ayırmadan. "Bunca yaşadıklarına rağmen nasıl gülümseye biliyorsun?" Cümlesinde gezen çocuksu merakı derinlerde hissettiğime kalıbımı basabilirdim. O merak öyle bir histi ki, öğrenmek için tüm savaşın galibi olabilirdi.

"Sana öğretmemi ister misin?" Çokta hevesli görünmek istemiyorum onun karşısında ama bunu ona öğretmeyi çok istiyordum. Ve belki de bir gün onu gülümsetmeyi başarabilirdim.

Birden kaşları çatıldı. Koyu gözleri anlamsız ifadelerle dolduğunda yutkunarak cevabını bekledim. Huzursuzca kıpırdanarak başını denize doğru çevirdi. Birkaç dakika geçtiğinde, umudumu kestim ve ben de denize doğru döndüm.

Yaşadığı acıları elbetteki biliyordum ancak onun da bir umuda ihtiyacı yok muydu? Gülümsemenin en mükemmelini dudaklarında canlandıracağını bilirken, neden bunu esirgiyordu ki? Bu kadar mı zor?

"Zeliş."diye seslendiğinde ona doğru baktım dakikalar sonra. Ne diyeceğini bilemez halde elini ensesine atarak ovuşturdu ve kömür karası gür saçlarını daha da dağıttı. Sanki bir şey söylemek istiyor da nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. Ne diyeceğini merakla beklerken dudaklarını konuşmak için araladı ve tam o anda sanki zamanıymış gibi masanın üzerinde duran telefonum çalmaya başladı.

Dilâ'nın vakitsizliğine içimden tonlarca küfür saydım. Evet, bu kız beni bile yoldan çıkarabiliyordu! Miraç'a mahcup dolu bir bakış atarak telefonu elime aldım ve ayağa kalkarak masadan uzaklaştım. Aksi halde birazdan sayacağım kötü sözleri duyacak ve bir güzel alay konusu olacaktım.

"Ne var Dilâ!"diye söylendim telefonu açar açmaz.

"Ne bu atar Zeliş hanım az sakin..." Telefonun diğer ucundan gelen uyarıcı sesine karşı sinirle soluklandım.

"Arayacak zaman mı bulamadın?" Boştaki elimi saçlarıma atarak diplerini kaşırken arkamı dönerek Miraç'a baktım. Beni izliyordu.

Mis gibi deniz var karşında be adam, ne diye beni izliyorsun ki?

"Yanlış bir zamanda mı aradım?"diye sorduğunda derin bir iç çektim.

"Aradın artık. Ne oldu? Ne için aradın sen?"

"Sizin eve geldim ama açan yok. Evde değilsin belli ki."

"Evet... Miraç ile birlikteyim." dediğim an, "Ne!"diye çığlıklanarak muhtemelen apartmanı inletti. Ve benim kulak zarım neredeyse patlayacaktı. Yüzümü buruşturarak birkaç saniye telefonu kulağımdan uzaklaştırdım.

"Siz?.. Birlikte?.. Nasıl?"

"Oldu işte bir şeyler. Gelince anlatırım."

"Tabii ki anlatacaksın. Hem zaten ben anlamıştım sizin beraber olacağınızı. O hödük seni bırakmazdı ki. Boşanacağız deyip evden göndermeler, eve getirdikten sonra kapıda gecelemeler..." Söylediklerinin anlamsızlığına kulak asmazken son söylediğiyle birden duraksadım.

"Ne? Kim kapıda gecelemiş?"diye sordum. Dila kısa bir suskunluk yaşadı ki bu onun tarzı değildi. Dilâ ve susmak? Hele ki bu durumda. İyice şüphelenmeye başlarken tekrar soruyu yönelttim.

"Dilâ. Kim kapıda geceledi diye sordum sana." Üzerime yoğunlaşan koyu gözlerin tesirliği altında kalmaksızın telefondan gelecek sese odaklandım.

"Şey işte ya... Hani şey oldu ya." Saçmalayan bir Dilâ. Evet, kesinlikle bir şey saklıyor bu kız. Ama ne?

"Dilâ."dedim artık konuşması gerektiğini belirterek. Oflayarak derin bir soluk verdi.

"Of Zeliş ya. Miraç enişte beni öldürecek!" Şüpheyle kısılan bakışlarım Miraç'a doğru çevrildi. Yayıldığı yerde beni izlerken, birşey olduğunu farketmişcesine kaşları çatılmıştı.

"Miraç neden seni öldürecek Dilâ? Ya anlatırsın bu ikimizin arasında kalır, ya da gider Miraç'a sorarım."

"Sakın!"diye bağırdığında, "Dinliyorum..."diye mırıldandım.

"Bak, enişte duyarsa benim dilimi koparır acımadan. Ay valla dilsiz kalırım. Yok anam yok ben dilsiz kalamam. İlk önce söz ver." Bu kez oflayan bendim. Bu kızın ağzınlan laf almak bu kadar zor değildi ki. Ne oldu bu kıza? Ah tabii ki sorunun cevabı Miraç. Kim bilir ne ile korkutmuştu kızı.

"Tamam. Söz." İçimde kıpırdayan sabırsızlıkla yutkunurken saç diplerimde dolaşan elimi enseme doğru kaydırdım.

"Enişte hani bizi eve bıraktığı gece var ya. Bizi eve bırakıp gitti zannetmiştik ama işte... Yani gitmemiş. Sabah avukatın yanına gitmek için senin evden çıktığımda onu biraz ileride arabasında uyurken gördüm... Sabaha kadar orda kalmış meğerse." Gözlerim şaşkınlıkla irileştiğinde inanamaz halde Miraç'a bakıyordum.

O... Sabaha kadar benim kapımda mı beklemişti? Ben içeride, odamda onun yokluğunu çekerek uykusuz kalırken, onun kapımda sabahlaması beni alabora etti. Şaşkınlıktan konuşamaz halde ne diyeceğimi bilemedim. Hoş, ne söyleyebilirdim ki? Dilâ yalan söyleyemez, söylese de saçmalardı. Ama bu...

"T-Tamam... Bir şey diyor musun, kapatıyorum." Kapatmak daha iyidi. Yoksa daha fazlasına bu kalp dayanamazdı. Zirâ iflah olmaz bir yüreği dizginlemek imkansızdı.

"Evet! Dur kapatma. Zeliş ben şey dicektim. Bir süre sende kalabilir miyim?" Yutkunarak derin bir nefes aldım ve yaşamış olduğum az önce ki şaşkınlığımı derinlere gömmeye koyuldum. "Benim durumu biliyorsun."

"Sorun değil tabi ki Dilâ. Kalabilirsin istediğin kadar. Anahtarın yerini biliyorsun?" Elbettte ki onu bu durumda sokakta bırakacak değilim. Zaten şuan doğru düşündüğümün farkında bile değildim.

"Evet, evet biliyorum. Teşekkür ederim Zeliş."

Sorun olmadığını belirten birkaç mırıltıdan sonra kapatabildim. Aklımda veryansın eden tek cümle ise Miraç'ın kapımda sabahlamış olduğu cümlesiydi. Beni bırakıp gittikten sonra tekrar mı gelmişti? Neden eve girmek yerine sabaha kadar arabasında beklemişti peki? Ve bunun gibi birçok soru listesi. Hepsi birikmiş ve birikmeye devam ediyordu.

Tekrar masaya doğru ilerleyerek yerime oturacakken, Miraç'ın ayağa kalkmasıyla duraksadım. Bir elimde telefon öylece kalakalırken, ifadesiz çehre sahiplenen beden çatık kaşlarının altından koyu gözlerini üzerime dikti.

"Arabaya geç, geliyorum." Soğuk çıkan sesi birşeylere öfkelenmiş izlemi yaratmıştı.

"Bir şey söyleyecektin?"diye sorarcasına kurduğum cümleye hitaben, "Boş ver, çokta önemli değildi." cevabını verdi.

Sonrasında ise ben arabanın yolunu tutmuştum, o da çok geçmeden hesabı hallederek yanıma gelmişti. Arabaya bindiğimizde beklemeden çalıştırarak hareket ettirdi. Arabada ki suskunluk dakikalarca sürdü. Onun konuşmaya niyeti yok gibiydi ve benim de yolu izlemeye dalan gözlerim zihnimin oyununa âlet ediliyordu. Her iki tarafı ağaçlarla dolanmış ormanlık bir yola saptığımızda kaşlarım çatıldı.

"Nereye gidiyoruz?" Gözlerim ona çevrildi. Açık pencereye yasladığı elinde ne zaman yaktığını bilmediğim sigara vardı. Yola o kadar dalmıştım ki sigara içtiğini bile farketmemiştim.

Normalde olsa kokusundan bile tiksinirken, şu an pencerelerin açık olmasına karşın dolgun dudaklarının arasından firar eden dumanın hayranlığına tutuldum.

"Yerine getirilmesi gerekilen bir sözüm var."diye mırıldandı bana bakmadan. Elindeki sigara tekrar dudaklarında yerini aldı. Birkaç saniye sonra sigarayı geri çektiğinde, gri duman aralık dudakların arasından usulca dökülerek dağıldı.

Söylediği cümlenin anlamını sormadım. Zihnim kendine bir film bulmuş, tekrar tekrar onu izlemeye dalmıştı. Gözleri kısıldı birara. İki barmağı arasında duran sigara dudaklarında duraksadığında bana doğru bakacak sandım. Ama bakmadı. O an anladım onu izlediğimi farkettiğini. Ancak ne bir kelime kurdu beni utandırmak için, ne de dönüp karanlık gözlerine esir etti beni.

Öylece sigara içmeye devam etti.

Ve ben de onu izlemeye devam ettim.

Bir süre sonra ormanın içinde depo görünümlü bir binanın önünde araba durdu. Miraç, elinde dibi gelmiş sigarayı gelişi güzel pencereden dışarı atarak arabadan inmeye koyuldu.

"İn."diyerek emir vermeyi ne yazık unutmadı tabii. Sinirlenmemek için bir iç çektim ve kapıyı açarak indim arabadan. Ne işim vardı benim böyle yerlerde Allah aşkına!

"Miraç."diye seslendim huzursuzca arabanın kapısını örterken. Binanın büyük kapısının önünde iri yapılı, eli silahlı korumalar dikilmişti.

"Buraya gel."derken elini uzatmış, yanına gitmemi ve tutmamı bekliyordu. Huzursuzluğum gittikçe arttığında korkmaya başladım. Hoşlanmıyordum böyle yerlerden. Daha birkaç gün önce kaçırılmışken, karanlık alanlarda bulunabileceğimi sanmıyordum. Hele ki böyle kötü bakan ve elinde silah bulunan adamlarla bir aradayken.

"Zeliş. Buraya gel dedim." Dişlerinin arasından konuşarak sinirlendiğini belli etti. Koyu gözleri kararmış, çenesi kasılmaktan kemiklerini göz önüne seriyordu. Yutkunarak derin bir nefes aldım ve ürkek adımlarımı ona doğru ilerleterek hiç düşünmeden elini tuttum. Öyle sıkı tuttum ki, tüm korkumu çekip alacakmış gibi. Oysa işe yaradığının farkında bile değildim.

"Ne işimiz var bizim burda?" Korktuğumda olduğu gibi yine dilim açılmaya başlamıştı.

"Sadece sus ve olanları izle." Kapıya yaklaştığımızda adamlar başını önüne eğmiş ve önümüzden çekimişti. İki kişi ise bize bakmadan büyük kapıyı aralıyordu. "Ayrıca..." Sert adımlarını duraksatarak bana doğru döndü.

"Söylediğim gibi; Korkma. Ben sana kadınım dedim. Dik duracaksın. Şu ürktüğün adamlar, sen öl desen kendi kafalarına sıkacak adamlar. Hepsi benim emrimde, aynı zamanda senin."

Her bir cümlesinde uyguladığı baskı tüm karanlığını ortaya döktü. Bu adamlar onun emrindeydi ve bana kadınım ikinci defa diyordu. Bu öyle bir histi ki, mutlu olmak veya olmamak arasında araflığı tattım. Miraç elimi bırakmadan boştaki eliyle belindeki silahı çıkardığında gözlerim irileşti. Ben ne yapacağını soluksuzca beklerken, kapıyı açan adamlardan birini tek bir bakışıyla yanımıza çağırdı.

"Buyur abi." diyen iri yapılı adama elindeki silahı uzattığı an ne yapacağını anlamıştım. Hızla başımı iki yana sallarken, "Miraç, hayır."dedim korkuyla. Ancak beni duymazdan geldi.

"Karım, ölmeni istiyor."dediğinde şokla sarsıldım. Ben böyle bir cümle kurmamıştım oysa! Karşımızda duran adam hafif bir şaşkınlığının ardından kısa bir an bana baktı, ancak bir saniye bile sürmeden gözlerini üzerimden çekti.

Ben adamın çekinip korkacağını veyahut kaçıp gideceğini sanıyorken, derin bir soluğunun ardından başını dikleştirerek elindeki silahı avucunda sıkılaştırdı.

"Yengenin emri, senin emrindir abi." Silahın namlusunu şakağına yerleştirdi. Tam hareket edip adama yönelecekken, Miraç uyarır tavrında avundaki elimi sıktı ve yerimde durmamı sağladı.

"Miraç, ben öyle bir şey istemedim! Durdur şu saçmalığı!" Etrafta duran adamların hepsinin gözleri üzerimizdeydi.
"Miraç." Ne söylesem de yine beni dinlemedi.

"Tetiği çek."diye emir verdiği an patlayan silah sesi ormanın içinde yankılandı. Çığlık atarak, irkildim. Bunu beklediğime rağmen sanki bilmiyormuş hissi yaratan silah sesinin ardından korkuyla gözlerim birbirine bastırılırken, boştaki elim kulağıma kapanmıştı.

Uğuldayan kulaklarıma karşın göreceğim manzaranın korkusundan dolayı gözlerimi açamadım. Ağlayacak kadar dolu olan bir his boğazımda bir yumru oluşturmuştu. Tam bağlanacakken, bu adama tamamen güvenecekken, önümde benim emir verdiğimi belirterek adam öldürmesi kalbimi yaralamaya yetti.

Bu adam iflah olmaz katilden başka bir şey değil! Düzeleceği yok!

"N-Nefret ediyorum senden." Boğuk ve titrek bir sesle konuşurken, hala avucunda duran elimi çekmeye çalıştım. İzin vermedi.

"Gözlerini aç."dediğini duydum umursamazca. Sesindeki rahatlık beni delirtecekti neredeyse. Başımı iki yana sallayarak tekrar elimi çekmeye çalıştım.

"Aç şu gözlerini." Sinirlendim bu kez. Bu kadar acımasız ve umursamaz olmayı nasıl başarıyordu?! Biraz olsun düzeldiğini umut etmiştim! Ben onun bir gün gülümseyeceğinin hayallerini kurarken, o katil olmaya, adam öldürmeye dünden razıydı!

Ağlamaklı halim öfkeye döndüğünde gözlerimi hızla açtım ve elimi ondan kurtarma girişimleri sırasında bağırmaya başladım.

"Ne var ne?!! Al bak açtım işte! İçin rahat oldu mu?! Adam öldürünce başın göğe mi erdi, ne oldu Miraç?! Bu öfken ne zaman dinecek çok merak ediyorum! İnsanlığın kalmamış senin! Acımasız, gaddar herifin tekisin! Senden nefret-"

Sözlerim mi nasıl kesildi?

Belki de düşündüğünüz gibidir, belki de değildir. Beni susturan şey; Miraç'ın boştaki elinde az önceki silahın oluşu ve bir diğer en önemli şey ise karşımızdaki adamın özümüzde sapasağlam duruyor oluşu.

Bir anlıktı belki.

Ne kadar gözlerimi kırpıştırsam da o adam sağlam bir halde karşımda duruyordu.

"İşine dön."diye mırıldandığını duydum. Onun ardından adam yanımızdan uzaklaşırken, Miraç'a doğru yönümü çevirdim garip bir durgunlukla. Kısık bakan gözleri üzerime yoğunlaşmıştı.

"Acımasız, gaddar, piskopat, bana ne dersen de. Evet, öyleyim... Ama sebepsiz yere insan öldürecek değilim. Hele ki bu yükü kadınım dediğime yükleyecek kadar da şerefsiz değilim... Şimdi yürü." Elimden çekiştirerek büyük demir kapıdan içeriye girdik beraber. Adımlarımız beton üzerinde birbirine tok sesleriyle birlikte eşlik ederken, dalgınca başımı iki yana salladım.

"Amacın neydi o zaman?" Sesimden akan durgunluk az önceki tüm hisleri yutmuş gibiydi.

"Biliyor musun?"dedi ruhsuz bir sesle uzun koridorda ilerlerken. "Bilmeceleri hiç sevmem. Çünkü..." koyu gözleri kısa bir an kahverengi gözlerime ilişti. Sonrasında ise tekrar önüne dönerek kaşlarını çattı.
"Ben sabırsız bir adamım, istediklerimin anında elimde olmasından yanayım. Aksi olursa; yakarım. Mecaz anlamda değil, diri diri yakarım... Ve ben şimdi ne istiyorum biliyor musun?"

"Ne?"dedim meraklı bir sesle. Kendimi kaptırdığım bu karanlık çukurda uyanmayı dilemek ne kadar aptalcaydı bilmiyorum ama ben istiyordum. Şimdi ise ruhumun tarafsızlığı tutmuştu. Miraç'ın elimi tutan parmakları sertleştiğinde kaşlarım çatıldı.

Sorduğum soruya yanıt vermesini beklediğim sırada geniş bir açıklıktan içeri giriyorduk. Ara ara dizili kolonlarla ayakta dikilen geniş bir alana giriş yaptığımızda gözlerim etrafı taradı.

O an gözlerime yansıyan taployla karşı karşıya kalırken adımlarım anında duraksadı. Benimle birlikte Miraç'ta duraksamıştı. Ancak ona bakmıyordum. Daha ne kadar şaşıracağımı bilmeden attığım adımlar hep bir bataklığa denk geliyordu. Ben bu kadar aksiyonu kaldırabileceğimi sanmıyorum...

"Beni neden getirdin buraya?" Daha birkaç gün olmuştu o harabe yerden kurtulmuş olduğumuz. Yaralarımız bile kabuk bağlamamışken, bu neyin entrikasıydı ki? Şu an önümüzde dizleri üzerine çökmüş adamlar, her birinin teninde ayrı yara izi, akan kanlar ve içeriyi saran küf kokusuna karşın ağır garip bir koku vardı.

Yüzlerinden akan kanlara rağmen bu adamlardan bazılarını tanıyordum. Meselâ ortada duran ve elleri arakasından bağlı, dizleri üzerine çökmüş adamlardan biri bana vuran ve gözlerim kapalı halde itip kalkan adamdı. Onu, kaldığımız o rutûbetli odaya geldiğinde sesinden tanımıştım. En başta oturan kel ve uzun boylu adam ise benim vurmuş olmama rağmen ölmeyen adamdı.

"Az önce ne istediğimi sormuştun değil mi?" Donuk bakışlarım onu buldu. Büyük eli parmaklarımı iyice kavrayarak hafifçe sıktı, ancak canımı yakmıyordu. Sanki güven vermek ister gibi, veyahut yanımda olduğunu belirtircesine.

Bir adım yaklaşarak tam önümde durduğunda, boştaki eli yavaşça hareket etti ve hala morluk izini taşıdığına emin olduğum yanağıma parmaklarını yerleştirdi. Ne kadar sert biri olsa da bu adamın dokunuşları pamuk gibi yumuşaktı.

Belki bunun farkında bile değil ama dokunmaya korkuyordu bu adam.

"Ben bir söz verdim. Bunu sana yapanlardan acısını misliyle çıkaracağıma dair kendime bir söz verdim." Parmakları yanağımdan kayarak çeneme iz sürürken, koyu bakışları parmaklarını takip ederek her santimi saniyeler boyunca inceledi. O bunu yaparken benim de kahvelerimin onun kusursuzluğunu tarttığından habersizdim.

"Sen benimsin!" Her bir harfe baskı uygularken, dişlerini sıktığını gördüm.

"Şimdi gidip sana dokunan o ellerden parmakları tek tek koparacağım." Acımasızlığına ruhsuzluğunu ekleyerek gülümsedi ve santimler uzaklığındaki çehresini daha da yakınıma getirdi.
"Ve sen, bana sadece güveneceksin..."

"Ya güvenmezsem?" Gittikçe artan korkumu kalbimin derinliklerinde gizledim. Aklımda yapacaklarını tarttıkça ve bunu benim de izleyeceğimi bildikçe korkum hat safhalara ulaşıyordu.
"İstediğini yapmazsam, beni de diri diri yakacak mısın?"

"Kim bilir?"diye mırıldandı hiç düşünmeden. "Bir yere ayrılma." demesinin ardından elime ve çeneme dokunan tenini uzaklaştırdı. Benden uzaklaştığı an boşluğa düşmüş hissini yaratan duygular kendini uçurumdan aşağı yuvarlarken, birazdan yapacaklarını tartan zihnime ruhum korkulu nidalarla engel oldu.

Olduğum yerde onu izliyorken, yutkunma ihtiyacı kursağımı deliyordu. İstemiyordum. Gözlerimin önünde birilerine zarar verecek olması ve belki de daha kötü şeyler yapacak olmasını kaldıramazdım.

Onun karanlığını biliyordum elbette, lakin...

Tanışmaya hazır değilim.

* * *

Bölüm nasıldı?

Son olarak;
Arkadaşlar size bir kitap önerim var. Bakan olursa sevinirim. Bir arkadaşım yazıyor ve kalemi gerçekten çok iyi. Sadece bir göz atmanız bile yeterli. Umarım beğenirsiniz. gizemlianonimmm kitabın yazarı. Ve hikaye adı
"PAPATYA MEZARLIĞI"
Kapak resimini bırakıyorum size. Şimdiden keyifli okumalar dilerim okuyacak olanlara:")


Yeni bölümde görüşmek üzeri bol yorum yapmayı unutmayın:")

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro