32.BÖLÜM
Bölüm şarkısı; Koray Avcı- Yakarım Geceleri (Bölümü yazarken dinlediğim şarkıyı paylaşmak istedim, umarım beğenirsiniz.)
Keyifli okumalar...
***
Açılan savaşta ruhumu kaybettim ben, yaşıyor olduğum ne mağlum...
Dokunsan yıkılacak gibiyim,
Yine de kendimi sana dokundurasım var...
Sabırlı bir insanımdır. Yaşamımda ne olacağına dair kurduğum her türlü fikirlerin acele ile olmasından değildi bunun sebebi, veyahut bunu beklemeyerek benim olur yapmam da değildi. Tek sebep sakin ve her şeyi oluruna bırakan ruhumun kanımda dolaşan cansız hisleriydi. Ben de isterim tabi hemen olsun istediklerim, ancak bazı şeyler vardır ki sabır ve zaman gerektiriyordu.
Öleceğimizi düşünmeden...
Bunca zaman mesela bekledim, kanımı akıta akıta bekledim. İntihar girişiminde bulunmuş, sayamadığım kez ölümden dönmüştüm. Sabrımı taşıran olaylar son bulmuştu nihayetinde, şimdi ise geçmişimin kırık köprüsünde adım adım ilerliyor ve ne yapacağıma dair fikirler üretiyordum. O kırık köprünün ucu nereye varacaktı bilmesem de sabır diliyordum.
Odamdayım. Aylar sonra ışığıyla birlikte uyuduğum, olmazsa mum yaktığım tek kişilik yataklı ufak odamda oturuyordum. Gecenin bir vakti uyku tutmadı, uykumdan edildim. Bağdaç kurduğum yatakta öylece karşı duvarı izlerken, elimde kalemim ve önümde günlük defterim vardı.
Miraç ile birlikte aldığımız defter.
Saat on ikiyi çoktan geçmişti, Dilâ ise salondaki üçlü koltukta uyuyordu. Dediği gibi ilk bulduğu yere tüneyip uyumuştu. Üzerine bir battaniye atarak, kendi odama girmiştim etrafı usul usul süzerek.
Sessiz adımlarım eski parke üzerinde geçmişten izler sürerek kulaklarımda fısıldamıştı. Bu geceden sonra tek başıma kalacaktım bu evde. Eski işime dönebilir miydim bilmiyorum ama patronla bir konuşma yapacağım bariz belliydi. Başka çarem yoktu, benim bir işe ihtiyacım vardı.
Önümde ilk sayfası açık, ak sayfalı deftere düşürdüm kahverengi gözlerimi. Elimde duran kalemimi parmaklarımın arasında çevirirken zihnimde oluşan kelimeler fütursuzca beynimi okşuyor, taşan kelimelerimi mayıştırarak bedenimi yoruyordu.
Derin bir soluk çektim gergin bedenimin iç boşluğuna, uyku tutmayan gözlerim elimdeki kalemi izlerken yavaşça hareket ettirdim temiz sayfanın üzerinde.
Temiz sayfa kalemimle kirlendi.
'Uyuyamıyorum... Bir şey var kalbimin tam ortasında hareket eden. Adlandıramadığım bu hissin sebebini çözemedim. Sanki... Eksik gibi bir his. Bir şey eksik, bunu biliyorum ama nedir bulamıyorum. Sanırım ben, bedenimden kopmuş ruhumu arıyorum.
Böyle bir şey galiba bu his. Bedenin farklı, ruhun başka yerlerde. Bir türlü birleştiremiyorum, ne tuhaf.
Soluğum kesiliyor bir yandan, ciğerlerimi birileri sıkıştırıyor.
Midem buruk, yutkunamıyorum.
Kalbim acıyor, tüm bedenim üşüyor.
Tüm bu olanların nedenini sormak için doktara gitmek delilik mi? Korkuyorum.
Yalnızım, kim olduğunu bildiğime rağmen kal diyemediğim adamsızım.
Ve ben galiba şimdiden kokusunu özledim. Yastığım kuru, yatağım soğuk. Hiç bir şey bana yardımcı olmuyor,
Unutturamıyor seni bana.'
İtiraf etmekte zorlandığım bazı şeyler var ve ben bunu kalemime akıtıyordum. Orada, o yatakta uyurken Miraç'ın gelip gelmeyeceğini düşünmeden uyuyordum. Çünkü biliyorum ne olursa olsun gelecek ve o yatağa girecekti. Yastığa sert parfüm kokusunu akıtacak, yorganın içine sıcaklığını dağıtacaktı. Şimdi ise gelmeyeceğini biliyor ve uyuyamıyordum. Rahat değilim, kendi evimde huzursuz olmam normal miydi?
Beni kendi elleriyle gelip bırakmasına rağmen kızamadım ona. Bu konuda asla kızmam da zaten. Bana bir söz verdi ve mert bir adam olarak sözünü tuttu. Ne yapacaktı ki? Her şey son bulmuşken ve elinde bir sebep yokken beni yanında tutması mantıksızdı. Ya beni çekip vuracaktı, ya da özgür bırakacaktı. Bu iki seçenekten birini seçti, beni özgürleştirdi.
İkimiz de biliyoruz. Küçük bir çocuk değilim ben, anlayabiliyorum beni neden bıraktığını. Olmazdı çünkü bana yaptıklarından sonra yanında tutması üzerine tuzu biberi olurdu. Miraç yapmadı. Beni bırakmayı tercih etti ve kendi elleriyle getirip evime bıraktı. Sadece, bu kadar erken olmasını beklemiyordum o kadar. Belki de en doğru buydu, uzatmanın alemi yok nasılsa.
Bu konunun gittiği yolun çıkmazlığında adım adım ilerliyordum her defasında olduğu gibi. Düşünmek istemiyorum ama dinmek bilmeyen çığlık sesleri veya fısıltılar izin vermiyordu. Sabahı gün ettiğim yatakta uzanmış ve rutübetten grileşmeye başlayan tavanı seyirediyordum. Arasıra kapadığım gözlerim, çok geçmeden kendiliğinden açılıyordu. Bu ev, bu kadar yabancı gelmemeliydi bana. Her şey olması gerektiğinden apayrı, ruhuma uzak geliyor.
Bir gram bile doğru dürüst uyku almadan yataktan doğruldum ve beklemeden odadan çıktım. Dila uyuduğu koltukta oldukça rahattı, öyle ki yüz üstü yayıldığı koltuktan yastığına sarılmış, bir kolu aşağı doğru sarkıyordu. En azından birimiz rahat bir uyku çekmiş dedim içimden. Lavaboya ilerleyerek içeri girdim.
Pas kapmış aynanın önüne kurulan lavaboda musluğu çevirerek soğuk suyu avuçlarıma doldurdum ve birkaç defa yüzüme çarptım. İçimde ne kadar aynaya bakma isteği varsa hepsini yok etmiştim. Bakmak istemiyordum eski tenimden eser kalmayan çehreme. Her bir ayrıntım beni kendimle yadırgamamı sağlayacaktı. Bunu istemediğimden hızla işimi hallederek lavabodan çıktım.
Mutfağa girerek dolabı aralamam sonucu tiksintili bir ifade oluştu yüzümde. Her şey küflenmiş, bozulmuştu. Çok fazla bir şeyler olmasa da kahvaltılık ve en son yaptığım yemek hala dolapta yerini koruyordu, yalnız; ufak bir evrim atlamış ve renk değiştirmişlerdi. Kurtlanmadıklarına şükür ettim.
Neyse ki ev sahibi bu şehirde yaşamıyordu da evin bu çökertilmiş halini görmedi. Yoksa bir de sokakta kalma derdini çekemezdim. Komple bir temizlik yapma fikrini zihnimin en önemli yerlerine notlayarak oturma odasına girdim ve tekli koltuğa oturdum.
"Dila?"diye seslendim uyuşuk bir sesle. Cevap vermediğinde birkaç defa daha seslenerek zorla da olsa uyanmasını sağladım.
"Günaydın, saat kaç?" diye mırıldanırken kısık gözlerini birbirinden ayıryıyordu. Uzandığı koltukta doğrularak uykulu gözlerini etrafta dolaştırdı. Burada olmayı henüz tam olarak kavrayamamıştı sanırım.
"Sana da günaydın. On olmak üzeri saat. Sen ne zaman babanın yanına gideceksin peki?" Mırıldarak arkama yaslandım ve onun dağılmış sarı tutamlarının dibini kaşımasını izledim. Gözlerini bana çevirdiğinde omuz silkti umursamazca.
"Saat 1'de açık görüşme var. Ama ondan önce yapmam gereken şeyler var, geç kalacağım." Kurduğu cümlelerini öyle rahat söylemişti ki, sanki geç kalsa da umrunda değilmiş gibi. Kaşlarım çatıldı bir an bu tavrıyla.
"Umursamıyor gibisin?"diye sordum tuhaf bir sesle.
"Hayır, geç kalsam da oraya avukat ile birlikte gideceğim için mecburen tekrar görüştürecekler." Anlamadığım döngüyü çözmeye çalıştım. Ancak zihnim farklı senaryolarla doluyken bunu yapmak zor geldi.
"Düzgün anlatır mısın şunu?" Kızar bir ifade kullanarak Dila'ya söylenirken elini boş ver dercesine salladı.
"Ya önemli bir şey değil."dese de dinlemek istediğimi belirtir bir bakış attığımda omuzlarını düşürerek koltuğa yaslandı.
"Babam, üvey annemden boşanmak istiyor. Bu yüzden bir avukat ayarlayacağım ve babama götüreceğim... Görürsün bak demedi deme, helva yapıp dağıtacağım hayır olsun diye. Bir kurtulalım bozma sürtükten." Yeşilleri neredeyse parlarken yüzünde bir gülümseme oluştu. Üvey annesinden bu kadar nefret ettiğini ilk defa duymanın şaşkınlığını yaşarken aklıma dank eden bir cümleyle duraksadım. Üvey annesi Dilâ'ya eziyet ediyor olabilir miydi? Normalde hep öyle olurdu.
"Neden bu kadar kurtulmak istiyorsun ondan?"diye sordum hafif bir merak karışık bir sesle. Diğer yandan düşündüğüm şeyin olmaması için dua ediyordum. Bunun getirdiği ifadeyle gergince yutkundum.
"Bir tek ben değil ki, babam da istiyor bunu artık."derken keyifle omuzlarını kaldırıp indirdi. "Boşuna mı kaç gündür senin yanında kalıyorum, üstüne bir de dün gece burada kaldım. Gece gece eve gidip, görmek istemeyeceğim manzarayla karşılaşmak istemedim."dedi yüz buruşturarak. Dudaklarım aralandı gitgide artan şaşkınlıktan. Duyduklarımı kaldıramazken, fısıltılı bir cümle koy verdim sessizliğe.
"Üvey annen, babanı aldatıyor mu?" Dila gülümsedi soruma karşılık dalgınca.
"Onun yüzünden girdi zaten babam hapise. Bu kaltağı bir adamla bastı ve namus davası diyerek vurdu adamı. Neyse ki adam ölmedi ama babam hapise girdi, bizim sürtüğe de meydan boş kaldı. Serbest serbest takılıyorlar evimizde. Ama tatsın bakalım son günlerini. Ona ne yapacağımı çok iyi biliyorum ben." Son cümlelerinde sesine eklediğ tehtit tonlarını farkettim. Öyle ki başını sallayarak içten bir pazarlama kuruyor gibiydi.
"Ne yapacaksın ki?"diye sordum cevap vermesini umarak. Bir an olsun kafam dağılmış olmuştu böylelikle. Kendimden fazla acılar tadan arkadaşım şu an karşımda öyle güçlü duruyordu ki sanki söylediklerini yaşayan o değildi. İçi kıpır kıpır, cana yakın tavırları ve sivri diliyle bu yaşadıklarını çok iyi gizlemişti.
"Geçenki görüş zamanında babam evini, arabasını ve iş yerini benim üzerime alacak bir vekalet verdi. Bizzat imzalamıştı ve ben de dediğini uygulayarak, tüm mallarını üzerime geçirmiştim. Sırf boşandıklarında o kadına zırnık bile düşmesin diye." Söylediklerini zihnimin süzgeçinden geçirirken anladığımı belirtmek amacı yavaşça başımı salladım.
"Ya itiraz ederse?"diye sorduğumda kendinden emin bir sesle, "Edemeyecek."direk keyifle güldü.
"Çünkü, o zamana kadar ben çoktan evi, arabayı ve işyerini satmış olacağım."
Gözlerim kısıldı birden. Bu kızdan gerçekten korkulurdu. Gerektiğinde hat safhaya ulaşan zihni bazen kopukluk yaşasa da en azından kendi hayatını çevirebildiği için hayran kalmıştım. Böyle kusursuzca bir plan yaparak babasını da kendisini de kurtarıyordu o kadından.
"Bir şey diyeceğim."diye mırıldandım tedirgince. O kadına olan nefretinin hangi boyutta olduğunu bilmiyorum lakin dokunup dokunmadığını sormaktan çekiniyordum. Dila meraklı bakışlarını üzerime diktiğinde huzursuzca kıpırdandım.
"Üvey annen, seni döver miydi? Yoksa sadece babanı aldatıyor diye mi bu nefretin?"
"Sence o kadın bana dokunabilir mi?"dedi direkt sorumun ardından normal bir şey sormuşum gibi gülerek. Bu kız hiç mi duygulanmaz diye düşünmeden edemedim. "Küçükken birkaç defa bana vurmaya kalktı, sonra aklınca beni tehtit ederek babama söylemememi tembihlerdi. Ama ben ne yapardım biliyor musun?" Başımı iki yana sallayarak bilmediğimi belirttiğimde devam etti. "Babam eve gelir gelmez şikayet ederdim." Daha da güldü kurduğu cümlenin ardından. En azından biraz olsun rahatlamıştım bu karşımda oturan cadı kızın dik başlılığına ve vurdum duymazlığına.
"Korkmaya başladı, onu dinlemeyip şikayet ettiğimden. Babam beni çok sevdiği için bir lafımı ikiletmezdi ve haliyle inanırdı bana. Sonra bir daha benimle uğraşmadı karı kılıklı."
"Az değilmişsin."dedim onun gibi gülümseyerek. Başını sallayarak omuz silkti. "O da benimle uğraşmasaydı!"diye söylendiğinde aklıma takılan diğer soruya yöneldim.
"Peki öz annen nerede?" Sohbet etmek iyi gelmişti bana, kendi açımdan değil de başkasıyla uğraşmak beni kendimden uzaklaştırıyordu. Kafamın içinde farklı döngüler oluşuyordu. Dila'nın yüzündeki gülümseme solduğunda kötü bir cümlenin geleceği fikriyle yandım. Yeşilleri parlaklığını yitirdi. Derin bir nefes alarak yutkunduğumda Dila'nın annesinin ölmüş olma gibi bir cümle düşüyordu zihnime. Dila birden oturduğu koltukta doğrularak ayaklandı.
"Benim gitme vaktim geldi. Geç kalacağım böyle giderse." Telefonunu kontrol ederek söylenirken ben de ayağa kalktım.
"Dila eğer yanlış bir şey sorduysam..."diye konuşmayı çabalayarak kelimeleri gevelerken, bana doğru döndü taktığı maske dolu duygularla.
"Annem ölmedi, merak etme. Abilerimle birlikte şu an keyif içindeler."dedi umursamazca görünmeye çalışarak. Koltukta duran ceketini eline aldı ve giymeye koyuldu. Söylediği sözlere ise şaşkınlıkla kala kalırken, üzerine geçirdiği ceketin ardından yanıma gelerek iki yanağıma öpücük kondurdu.
"Kahvaltı borcun var, bilmiş ol. Ben çıkıyorum. Konuşuruz sonra."
Benden uzaklaşarak dış kapıya gittiğinde hala şaşkınca onu izliyordum. Çıkıp gittiğinde bile öylece duraksarken, derin bir solukla başımı iki yana salladım. Bir annesi ve abileri vardı ancak kendi tek başına bunca dertle uğraşıyordu. Neden onların yanına gitmiyordu ki, ya da neden onlardan yardım istemiyordu? Belki de onlar istemiyordu Dila'yı veya Dila onları istemiyordu.
Bilinmez bir çukur daha.
Düşüncelerim bitmez bir kuyu kazarken elimi saçıma atarak diplerini çekiştirdim. Bu böyle olmazdı, düşünmemek için bir an önce işe koyulmaya başladım. Koltukta duran yastık ve battanyeyi alarak benim odamdaki yatağın üzerine bıraktım ve tekrar salona girdim. Salık saçlarımı bileğimdeki lastik yardımıyla toplayarak dağınık bir topuz oluşturdum tepemde ve pencereye yöneldim.
Pencereyi açmamın ardından perdeleri sökerek banyoya girdim ve makineye attım. Daha sonrasında cebime bir miktar para aldım. Botlarımı ayağıma geçirerek, anahtarı da elime aldım ve kahvaltılık bir şeyler ayrıyetten temizlik malzemeleri almak için markete doğru ilerledim. Evi derleyip toplamam lazımdı. Her yer toz içinde, mutfak küf kokuyordu.
Dakikalar sonra marketten çıktığımda elimde dolu poşetlerle eve giriş yaptım.
Akşama kadar girişmiş olduğum evin en diplerine kadar temizledim. Sonunda sadece bir kahvaltı etmenin yorgunluğu ve saatlik uyku çekememenin huzursuzluğuyla yorgunca kendimi koltuğa attım.
Mutfaktaki tüm bulaşıkları indirmiş ve dolapları silmemin ardından tekrar temiz eşyaları yerleştirmiştim. Evi süpürme, silme, toz alma, cam silme derken güneşi karartmıştım.
Kollarım ve bacaklarım kopacak gibi sızım sızım sızlarken, zihnimde normallik bir kasırga doğuyordu. Bir iş bulmam gerekirdi ve bu o kadar kolay olacak gibi değildi. Eski patronumun beni tekrar işe alacağını sanmıyordum ama yine de konuşacağım, belki olmazı olur yapabilirdim.
Karnımın acıktığını hissettiğimde yorgunca ayaklanarak tertemiz ve mis gibi kokan mutfağıma girdim. Gerçekten tüm köşe parfüm kokar gibi geliyordu bana o küf kokusundan sonra. Kendime bir tost yaptım ve bardağa meyve suyu dökerek mutfaktaki masaya kuruldum.
Yemeğime gömülmemin ardından zihnimin doluluğuna sızan bir dünyaya telefonumun zil sesi ulaştı. Masadaki telefonuma tostumu yerken bir göz attım kimin aradığını süzerken. Müge'nin aramasına ise şaşmayarak gülümsedim ve açtım.
"Geç kaldın."dedim yarım kalan tostumu kenara bırakarak.
"Ne yapayım kızım ya, anca vakit bulabildim. Başımda kaynana gibi bir anne olunca!" Sitem eder bir sesle konuştuğunda yüzümdeki gülümseme büyüdü.
"Üzme anneni."diye mırıldandım. Ne olursa olsun annesiydi o kadın. Kıymetini bilmesi gerekmez miydi? Belki de ben bu kadar abartıyordum. Bir annenin, kızının iyiliğini düşünerek nasıl azarladığını bile bilmezken, bana bu konuda konuşmanın düşmediği fikrine kapıldım. Nerden bilebilirdim ki?
"Ali de gitti zaten. Burası yine eskisi gibi sessizleşti. Çok sıkılıyorum." Keyifsiz sesine eklenen birkaç hışırtı sesi geldi. Sanırım poşet sesi gibi bir şeydi. Meyve suyumdan bir yudum alarak konuştum.
"Ali nereye gitti ki?"diye sordum. Sonuçta bahçede dolanan bir koruma nereye kaybolabilirdi. Kenan amca bir yere mi gönderdi diye düşündüğümde Müge'nin sesini duydum.
"Öğle sıralarında Emre bey geldi, onu ve bir korumayı daha alarak gittiler. Ali'yle telefonda konuştum sonra, pek bir şey söylemedi. Gizli bir görev aldığını belirtti sadece, Miraç bey istemiş."
Miraç ismi geçtiğinde bir yutkunma hissi belirdi boğazımda. Elimdeki bardağı masada kenara iterek bıraktım ve derin bir nefes aldım. Onu dün geceden beri görmemiştim ve hala saatlerdir onun ismini duymaktan yoksunlaşmıştım. Miraç isminden sonrasını veya öncesini anlamadığımdan, belki de unuttuğumdan duraksamış ve sessizlemiştim.
"O, orada mı?"diye sordum en sonunda. Nedensizce sorduğum soruya kılıf uydurmakta zorlandım.
Kalbimde bir ağırlık oluştu yine.
Zihnimde kara gözler belirdi.
Sert çehresini anımsadım.
"Hayır, dün sizi götürdüğünden beri gelmedi." Kaşlarım çatıldı düşünceyle. Ne demek dün geceden beri eve gelmedi? Neredeydi ki o zaman? Belki de buradaki evindeydi. Birlikte gittiğimiz, dışı tahta içi tuğlalı ancak, şifrelerle korunan şirin evdeydi. Olabilirdi değil mi? Başka nerede olacaktı ki.
"Ben de, senin yanındadır belki berabersiniz diye düşünmüştüm. Nerede ki senin yanında değilse?"diye daha çok kendi kendine konuştuğu sırada gürültülü bir ses doğdu.
Patlayan silah sesiyle ben irkilirken, Müge ufak bir çığlık attı. Silah sesi telefondan boğuk bir sesle geliyordu, içimde doğan huzursuzluk ve endişeyle birlikte yaslandığım sandalyeden doğrulmuştum.
"Neler oluyor? O silah sesi de neydi öyle?" Merak ve endişe akan sesimle soruları ard arda sorarken Müge'nin cevap vermemesiyle daha bir endişelendim. Bir şey olmuştu ama ne olduğunu bilmiyorum.
"Müge?... Orda mısın?"diyerek seslensem de birkaç patırtı seslerinden başka bir şey duyamadım. Telefon hala açıktı ama Müge ses vermiyordu. Daha sonra Safiye teyzenin korku ve telaş içeren sesini duydum.
"Gel burya kızım koş!.. Müge..."diye seslendi kızına. Fısıldamalar gürültüler kopuyordu ancak anlayamadım.
Birkaç el daha silah sesi geldiğinde çığlıklar bir birine karıştı. Ne olduğunu o kadar çok merak ediyordum ki oturduğum sandalyeden kalmış bir tarafdan diğer yöne mekik dokuyordum. Korkmaya başlamıştım.
"Ya cevap versene! Müge!"diye bağırdım. Neler oluyordu? Birileri eve mi saldırmıştı?! Orada çok insan vardı, ya onlara bir şey olursa?! Kafayı yeme derecesine gelirsen telefondan onun sesini duydum.
Bağırıyordu.
"Kenan efendi!!" Kükreyişi kulaklarıma sızarken, olduğum yerde çıplak ayaklarım duraksadı. Sesinden akan tüm öfkeyi kanıma kadar seziyordum. Tanıyordum bu sezgiyi. Bir defasında beni merdivenlerden sürüklerken de , beni ona bilerek sattıklarını öğrendiğinde de, aynen böyle bağırıyordu. Delirmiş ifadesi canlandı zihnimde.
Koyu gözlerin zifiriliğinde kaybolduğum zamanlar zihnimde canlandı.
"Nerdesin lan oruspu çocuğu!" Bağırışının hemen ardından bir silah sesi daha patladı. Evi basan o muydu? Bu silah seslerinin sahibi onun parmaklarından mı doğuyordu? Ne oldu da bu kadar delirmişti bu adam? Endişeyle solurken boğazım kurudu az önce koca bardak dolusu meyve suyu içmeme rağmen.
"Zeliş?"diye seslendi Müge en sonunda.
"Neler oluyor orda? Silah sesi geldi.
O, Miraç mı?" Hızla sorular dizerken zihnimin listesi taşma derecesine nüksetti. Neden diye düşüne düşüne delireceğim sanırım. Boştaki elimi enseme atarak endişeyle kaşıdım.
"Evet! Evi bastı, çok sinirli. Ne oldu bilmiyorum ama delirmiş gibi Zeliş! Mutfağa kısılıp kaldık burda... Korkuyoruz. Kırıp döküyor her şeyi. Kenan bey'i arıyor ama evde değil. Yardım et Zeliş!.."dediğinde çaresizlikle harmanlanarak duraksadım.
Ne yapabilirdim ki ben? Kaç saat sürerdi oraya gitmem ayrıca nasıl gidebilirdim? Tek elimde yüzümü sıvazlarken Miraç'ın beni dehşete sokan sesi kulaklarımda uğuldadı.
"Hayatını sikeceğim lan senin! O mezara seni gömeceğim! Nerdesin!"
Kenan amcanın onu bu kadar delirtecek ne yapmış olabileceğini düşünme fikrini bir kenara atarak ölümle sonlanacak adımlara yöneldim. Ne oldu bilmesem de bu sinir ve öfkeyle Miraç, Kenan amcayı öldürecekti. Benim bir şeyler yapmam gerekiyordu. Öylece dayı katili olmasını izleyemezdim. Muhtemelen yine kriz geçirmiş, evi darma dağı ederek kendine zarar verecekti.
"Geliyorum!"dedim kendimden beklenilmeyecek emin bir sesle.
Telefonu kapatarak, taksi çağırdım ve gelene kadar odama girerek hazırlanmaya başladım. Üzerimdeki pijamaları soyarak siyah bir pantolan ve rastgele bir tişört giydim. Üzerine bir de ince bir hırkayla son buldurmuş, telefonumu ve elimde kalan son nakit parayı cebime tıktım.
O kadar hızlıydım ki beş dakika da hazır olmuştum. Neyse ki dışarı çıkmamla gelen taksi beni çok bekletmedi. Adresi vererek hızlı olmasını belirttim kırklı yaşlarda görünen taksi şöförüne.
Araba hızla yol alırken cebimden telefonu çıkarıp sıklıkla Kenan amcayı aradım ancak ne kadar çaldırsam da cevap vermedi. Eve geldi mi acaba ya da Miraç ona bir şey yaptı mı diye dehşet içeren düşüncelerimin çıkmaz sokakları beni karanlıklara boğdu. Neden bu kadar öfkeliydi veya bahsettiği mezar ne alaka hiç bir fikrim yoktu.
Uzun yol olması beni daha da tedirgin ederken kasılmış bedenim hareket edemeyecek reddedeydi. Yolu izliyor arada saate bakıyordum. Şehir dışı olduğundan sınırlarda bir yerdi Kenan amcanın evi ve benim evime fazlasıyla uzaktı. Umarım çok geç kalmazdım.
Taksi şöförü ise birkaç itirazda bulunmuş, bu kadar uzak mesafeye gitmediğini söylemişti. Ona fazladan nakit ödeyeceğimi belirterek zorlukla ikna ettim. Bu devirde neden para her kapıyı açıyordu?! Tüm param taksiye gidecekti. Bunu düşünmeyi sonraya bıraktım ve geçmek bilmeyen yola odaklandım.
Bir dakikası bile bir saat gibi gelen süre sonucu nihayet varacağım adrese geldiğimde büyük parmaklıklı kapının önünde araba durdu.
"450 lira abla."diyen taksi şöförünün ardından gözlerim irileşti ve istemsizce, "Yuh!" Lafı telaffuz edildi dudaklarımda. "Otobüsle gelseydim 50 lira bile tutmazdı abi sen ne diyorsun?!"
"Otobüsle gelseydin o zaman ablacım! Beni buraya kadar getirttin, paranı fazladan vereceğim dedin. Şimdi döneklik yapma." Dikiz aynasından ters ters bakarak söylenirken, sinirle soludum.
"İyi de, abicim gel beni kandır demedim ki sana! 450 ne ya?!" Benim üzerimde bu kadar para yoktu. En fazla 200 kağıt vardı. Koltukta rahatsızca kıpırdanırken gözlerim büyük parmaklıklı kapı önünde bekleyen adamlara çevrildi. Tüm bunların sorumlusu Miraç yüzünden olduğunu fikrine kapıldığımda neden bu parayı benim ödemem gerektiğini düşündüm. Kapıda bekleyen adamlarla daha önce birkaç defa karşılaştığımdan umarım şu an beni tanırlardı.
"Tamam bekleyin burada parayı alıp geleceğim."diye homurdanarak taksiden indim.
Kapı önünde bekleyen adamların gözleri anında bana dönerken onlara doğru ilerledim. Beni tanımış olmaları gerek ki bakışlarını bir saniye bile sürmeden üzerimden çektiler ve hemen ardından kapıyı araladılar.
"Taksicinin ücretini verir misiniz?"diye sordum utançla köşede bekleyen adamın yanından geçerek bahçeye girerken.
"Tabii efendim." Elleri önünde saygıyla bekliyorlardı. Tuhaf bir ifadeyle onları süzmeyi bıraktım. Sanki karşılarında Kraliçe varmış gibi saygıyla ve gözlerini bir an olsun değdirmeden beni dinlemelerine sinirle kaş çattım.
Miraç'ın baskısı yüzünden olsa gerek dedim içimden ve daha fazla oyalanmadan içimden taksiciye söve söve hızla bahçeyi arşınladım. Evin kapısına vardığımda kapı aralıktı ve ürkütücü bir sessizlik vardı etrafta. Miraç, Kenan amcayı bulamadan gitmiştir belki de. 'Ya da daha beteri olarak herkesi öldürmüştür' diye fısıldayan iç sesim bana hiç yardımcı olmazken, bir küfür söz yağdırdım ona ve yavaşça aralık kapıyı ittirerek içeri girdim.
Etrafı ürkekçe izliye izliye salona doğru ilerlerken, birden kulağıma nüksedilen cam kırılma sesiyle irkildim. Hemen ardından kırık seslere eklenen Miraç'ın acı dolu sesi, kulaklarından içeri sızarak kalbimi istila etti. Evet, zihnimi değil de kalbimi yakmayı seçti gür sesiyle.
"Neden lan?..Neden?" Kısık sesi salondan geliyordu. Nedenini bilmediğim bir acı ilişti kalbimin orta yerine. Sesi öyle donuk bir halde çıkmıştı ki, anlamsızca midem burkuldu.
"Öyle olması gerekiyordu. O adamı hayatından silmeliydin Miraç. Seni-" diyerek konuşmaya başlayan Kenan amcanın sesinin hemen ardından Miraç'ın, "Kapa lan çeneni!!"diye adeta haykırması bir oldu.
Kapı girişinde duraksayan adımlarımı hareket ettirdim ve içeri girdim. Odada sadece Kenan amca ve Miraç vardı. Miraç'ın sırtı bana dönük olduğundan beni farketmedi.
Elindeki silaha kaydı gözlerim.
Bir diğer irislerime çarpan şey ise silahtan damlayan kan lekelerinin, krem rengi parkeyle buluşarak etrafı ruhu sönük ölümle sarmalamasıydı. Kenan amcanın şaşkın gözleri bana değdiğinde, ben etrafı süzüyordum.
Bahçeye açılan boydan camlar paramparça olmuş, sehpa ve masa devrilmişti. Duvarda her zaman asılı olan çerçeveler yerlerde gezerken, her yer cam kırıklarıyla doluydu. Botlarıma şükür ederek bir kaç adım daha ilerlediğimde cam kırıklarının, ufak tanelere dönüşme sesi kulaklarımda doldu. Topuklarımın altında eziliyorlardı. Etrafı kolacan etmeyi bırakarak Miraç'ın siyah gömleğine meydan okuyan sırtını izledim.
"Şu dünya da bir sana güvendim lan ben. Bak burda baban yatıyor dedin inandım. Gerektiğinde canını korumak için kurşunlara hedef oldum, kim için?... Söylesene lan kimin için?! Beni kandıran, bir salak yerine koyan! Yıllarca baban ölmüş diyerek yalanlar uyduran adam için ben canımı vermeye hazırdım!" Sakin sesi gittikçe öfkeyle harmanlanmışken, yutkunarak bir adım daha attığımda Miraç bir an duraksadı. Sertçe yükselip inen geniş omuzları hareket etmiyordu artık.
Burada olduğumu anladığından ötürü hareketsiz kalışına karşı yumruklarımı sıktım. Tıpkı bir kurt gibi, en ufak bir çıtırtıyı veyahut kokuyu seziyordu. Ancak bu kez geç bile kalmıştı. Odaya girdiğim an beni farketmesi gerekliydi. Neden bu kadar öfkeli oluşunu ise az biraz anlamışken, Kenan amcaya kendi içimden kızdım. Gerçekten yıllardır Miraç'ın babasını gizlemiş miydi? Peki neden bunu yaptı ki? Bu kadar iyi olan adam nasıl böyle bir şey yapabilirdi.
Miraç'ın haklı olan öfkesini gözden geçirirken, o yavaşça hareket ederek bana doğru döndü. Dün geceden itibaren kopan bakışlarımız, uzantılı bir saatten sonra tekrar birleşti. Bir an şok yaşayacak oldum. Miraç, öyle bir ifade besliyordu ki yüzünde ben ürker olmuştum. Gözlerinin beyazlığı kan çanağı benzeri kızarmıştı, göz çukurları morarmış ve çehresinin her bir damarı bedeninde birçok yol oluşturarak belirginleşmişti.
Korkmamak elde değildi belki ama, ilk defa üzerime olmayan bir öfkenin bilinciyle korkmadım. Siniri veya zararı bana değildi. Kendisine olan hırsı, inadı ve öfkesi onu yiyip bitiyordu. Kalbim şıkıştı bu görüntüyle. Bana zarar verirken bile bu kadar bitmiş bir hale gelmedi bu adam.
Bu kadar sönmedi.
Bu kadar yıkılmadı.
Bu kadar düşmedi.
Büyük dağları andıran beden, bu gece ilk defa çökmüştü.
Beni gördüğüne şaşırmaya bile dermanı olmayan adam, öylece çatlak bir duvar misali ayakta durmayı çabalıyordu. Gözlerim doldu istemsizce bu görüntü karşısında. Kenan amcanın onu bu hale getirecek yalanının tek kelimesini bile dinlemeyecek kadar yüklü bedenim birden hareketlendi. Yapmam gerekeni zihnimde bir an bile tartmadım. Sadece isteyerek karşımda dikilen adama doğru ilerledim hızlı adımlarla.
İstedim ve icraata sürükledim bedenimi.
İstedim ve tescilledim.
İstedim ve... Sarıldım.
Koca cüssesine kollarımı dolarken ağlamamak için kendimi dizginliyordum. Kasılmış bedeni tenimin altında bir alev misali yanıyordu. Kollarımı boynuna daha çok sarmaladığımda Miraç beklenilmeyecek bir şey yaptı. Beni itecek diye bekliyordum veyahut tersleyecek diye hissettim. Ancak o bambaşka bir tavır sergiledi.
Ve kollarını belime doladı. Sıkıca.
Güç alır gibi...
"Kendine gel lütfen."diye fısıldadım yavaşça kulağına doğru boğuk bir sesle. O böyle bir adam değildi. Sert ve yıkılmaz duruşunun üzerine eklediği duygusuzluğu, acımasızlığıyla bilinen adam şuan kollarım arasında benden destek alıyordu.
Derin bir nefes aldı kurduğum cümlenin ardından, ılık nefesi boynuma çarptı. Öyle ki sert göğsü bedenime sürtünmüştü. Yüzü boynuma sığınmış, sesi kesilen adam boğazımda bir yumru oluşturuyordu. Onun bu görünüşü ağlatacak gibiydi beni. Kalbim kan akıtıyordu oysa ki.
Sonrasında olan oldu, bir ıslaklık hissettim boynumda.
Hissettiğim ıslaklığın sebebi zihnimde volkan misali patlarken, onu görmek için geri çekilmeye çalıştım ancak Miraç izin vermeyerek iri elini başımın arkasına dayadı ve geri çekilmeme müsaade etmedi. Yüzümü kendi boynuna gömdü.
Konuşmuyor, tek kelime bile etmiyordu. Sadece sarılıyordu bana, ben de ona. Gözlerim bir an Kenan amcaya çevrildi sarıldığım adamın omuzunun üzerinden. Kızarık gözleri bizi izlerken, benim ona bakmamla ayrıldı ve başını eğdi. Ağlıyordu Kenan amca. Ne oldu, neden bu yalanı Miraç'a layık gördü bilmiyorum ama ona kızgındım, sırf devrilmez adamı devirdiği için.
"Miraç..."diye sessizce tekrar fısıldadığımda cevap vermedi. O bir anlık gelen ıslaklık boynumdan aşağı kayıp gitmişti. Miraç yavaşça geri çekilirken ben de kollarımı çektim ondan yavaşça.
"İyi misin?" Sorduğum sorunun saçmalığını sonradan farkettim. Miraç takmadı ve tek eliyle yüzünü sıvazlayarak sesli bir soluk verdi. O an gözlerim yaralı sağ eline rastladı. İçimde beliren endişe ve korkuyla gözlerim irileşti. Eli kanıyordu.
"Elini kesmişsin."derken sağ elini bileğinden yakaladım ve kirli bir bezin altından görünen kesiği incelemeye koyuldum. Derin görünüyordu. Kendine verdiği zararın farkında değildi mutlaka. Belki de henüz farketmişti. Tutamadığım bir damla yaş göz pınarımdan kayıp giderken hıçkırmamak için dişlerimi sıktım. Öfkesinin esiri olmaktan bıkmıyordu bu adam.
"Önemli bir şey yok, kesik ufak." dedi kuru sesiyle elini avucumdan çekip alırken. Üstüne gitmek istedim ancak dudaklarımı aralayacağım sırada sağlam eliyle kendisi bu kez bileğimi tuttu ve kapıya doğru ilerletmeye başladı. "Gidelim burdan."
"Miraç!"diye seslendi Kenan amca arkamızdan. "Beni dinlemek zorundasın!" Miraç birden duraksayarak omuzunun üzerinden Kenan amcaya baktı.
"Ben seni yıllarca dinledim Kenan efendi. Ama merak etme, seninle işim daha bitmedi."dedi buz gibi bir sesle. Sesinden akan tehlike çanlarına karışmış tehtitle yutkunmaya çalıştım.
Miraç ile birlikte salondan çıktığımızda mutfak kapısına bir göz attım. Aralık duran kapıda tülbentini dudaklarına bastırarak ağlayan Safiye teyze ve ikizlerine kısa bir bakış atma fırsatım oldu. Miraç bileğimdeki elini kaydırarak, bu kez elime sardı parmaklarını ve durmadan çekiştiriyordu. Hemen ardından hızla ilerleyen Miraç'a yetişme çabam ve takılıp düşme korkumu yenerek dışarıda bekleyen arabaya yerleşmemizle hareketimiz son buldu.
Miraç arabayı çalıştırdığında, bahçeyi aşıp yola koyulduğunda bile pür dikkat onu izliyordum. Her hâresini özlemle, arabaya yayılmış erkeksi kokusunun hasretliğiyle buluşma hevesimi tam olarak yaşayamazken, onun kasılmış bedeninin yaydığı kasvetli atmosferin huzursuzluğuyla doluyordum.
Dudaklarımı aralayıp bir kelime edemiyor, nereye gittiğimizi soramıyordum. Ancak o, bu düşüncelerimin ipini koparak eski duygusuzluğuna çevrilmeyi başardı. Hatta daha bir buz kütlesine döndü.
"Neden geldin?"dedi bir süre sonra. Ne diyeceğimi bilemedim. Hem nasıl soruydu bu? Az önce bana sarılan ve hatta bir damla bile olsa gözyaşı döküp ağlayan adam değil miydi?
"Karanlık sokağını aydınlatmak istedim. Kaybolmuş gibiydin...
Müge ile konuşurken evi silahla bastığını duydum. Hem, korkuttun insanları. Öfkene sahip çıkmalısın." Sırf kelime üretmek için bir şeyler mırıldanıyordum. Kemerini bağlamadığını farkettim. Ben arabaya biner binmez bağlamıştım oysa ancak onun umurunda değildi.
Duymazdan geldiği cümlelerimin ardından derin bir soluk alarak kemerimi çözdüm ve koltukta ona doğru yaklaştım biraz daha. Elimi uzatarak kemerini yakaladım ve çekerek takmaya koyuldum. Genzimi istila eden kokuyu derinlerime çekerken bunu yapmakta zorlanmıştım. Miraç bir an ne yapıyor oluşumu gözlemlemek amacıyla yoldan ayırdığı gözlerini üzerime diktiğini hissettim.
"Yerine geç."diye söylendi ne yaptığımı farkettiğinde. Kemeri takma işini bitirdim, başımı kaldırarak ona baktığımda koyu gözleriyle kesişen irislerimle birden duraksadım. Yukunarak yakınlığından doğan döngünün kurbanına baş eğdim.
Fazla yakındık. Koyu irislerinde tıpkı bir ayna gibi kendimi görecek kadar. Yerime geçerek içimde beliren kasırgaya son verdim ve kendi kemerimi bağladım.
"Bir şeyler anlatsana."diye mırıldandı tuhaf derecede çıkan boğuk bir sesle. Hemen ardından boğazını temizledi. Gözleri yolda, kulak kabarcıkları bendeydi.
"Nasıl yani?" Anlamadığımdan soruyu açmasını belirttiğimde, "Düşünmek istemiyorum. Konuş, bir şeyler anlat. Çocukluk anılarından birer parça mesela."diye mırıldandı. Bana bakmıyordu ancak, koyu gözleri yola odaklı olmasına karşın zihninin veryansınları yetersizliğinden daha çok üstün bir çaba sarf ederek bana kadar ulaştı.
"Birden öyle sorunca, aklıma bir şey gelmiyor."dedim gözlerim bir an bile ondan kopmazken. Çene kemiğinden, atar damarına kadar süzdüğüm adamın hafif çıkmış sakallarında salındım. Özlediğim acı bir gerçekti. Kaşlarının çatıklığı bir saniye bile düzelmezden, direksiyonu çevreleyen iri parmalarının sıkılığını farkettim. Neyse ki yaralı elini kullanmıyordu ve nerden bulduğunu bilmediğim ama az öncesine kadar kanıyla kirlenmiş avucundan kayan bezi, tekrar yaralı bölgeye sarmıştı.
"Avucundaki kesik ne zaman oldu?" diye sordum düşünceli bir ifadeyle. Bez eski ve kir içindeydi. Sanki daha önceden kullanmış gibiydi diye düşünürken, Miraç tescillediği fikrime, "Dün gece." diyerek ortak oldu.
"Nasıl oldu peki?" Amacım ona sorular sorup aklını bulandırmaktı. Kendisi benden bir şeyler anlatmamı istedi ama aklıma merak ettiklerimden başka bir şey gelmedi. Miraç bir an huzursuzca kıpırdanarak yanındaki pencereyi açtı. Cevap vermek istemediğini anladığımda üstüne gitmek gibi bir fikire kapılmadım ve onu izlemeye devam ettim.
Başım koltuğa yaslı, kimseye nasip olamayacak bir görseli inceliyordum. Ama sonra bir an kaşlarım çatıldı. Onu daha önce böyle izleyen biri oldu mu sorusu zihnimi allak bullak etmeye yaradı. Bu kez huzursuzca kıpırdanan ben oldum ve başımı zorlukla ondan çevirerek önüme döndüm.
Benden başka kimse dokunmadı ona, kimsenin bana dokunmadığı gibi. İkimiz de birbirimizin ilkiydik. Öyle söylemişti Yeşim'in yalanını ortaya çıkarırken. Bundan şüphem yoktu biliyorum çünkü, Miraç yalandan nefret ediyordu. Asla yalan konuşmaz, kendine bulaşılmasından da nefret ederdi.
Bu gece olduğu gibi.
"Yeşim'e ne oldu?"diye sordum birden. Sessizliği fazla uzun sürdürmeden az önce aklıma düşürek gereksizlik oluşturan soruyu yöneltmiştim ona. Hala bulunamamasına şaşırıyorum açıkçası. "Karanlığın sahibi siz büyük adamlar, hamile bir kadını bulamıyor mu?"diye devam ettim alayla.
"Yeşim'i fazla küçümsüyorsun." Çatılmış kaşlarımın ardından sinirli bir hal almaya başlayan bakışlarımla ona doğru tekrar döndüm.
"Ne demek bu?"diye sordum. Anlamıyorum, ne değişti de Yeşim'i bir anda yüceltti kendince.
"Elinin altında milyonları olan bir kadın Yeşim. Para oldu mu, her kapı sana açık. İyi saklanıyor anlayacağın." Başımı anladığımı belirtirecesine salladım. Bunu bu gece çok iyi anlamış sayılırım, taksi şöförü sağ olsun! Yüzümde beliren sinir somurtmaya döndüğünde, "Bilmez miyim..."diye bir homurtu çıkardım. O taksicinin para diye parlayan irislerini oymak isteyen cani yanımı derinliklere zorlukla gömdüm.
"Ne?"dedi homurtuma karşılık, bir an koyu bakışlarını bana çevirdi ve kısa bir bakıştan sonra tekrar yola döndü. Nereye gittiğimizi bile bilemezken ona sormaya tenezzül etmiyordum.
"Babası diyorum. Yeşim, babasının yanına gitmiş olamaz mı?" Miraç kurduğum kelimenin ardından bu geceye rağmen bir an gülecek gibi oldu. Tabi bu her zamanki gibi alaylı ve biraz da tehlikeli.
"O kadar çok mu istiyorsun babasının yanına gitmesini?" Koyu radarları yoldan koptu, benim kahverengi gözlerime yerleşti. Sorduğu soru öyle anlamsız gelmişti ki afallayarak gözlerimi kırpıştırdım.
"Bana ne onun babasından? İster gitsin, ister gitmesin. Basının bana ne hayrı var? Ben sadece onun yanındadır diye bir yer belirmek istedim sana, ama sen mutlaka bakmışsındır." Saçma safan bir cümle oluşmasına gebe olan dilimi içten bir ısırma isteği doğdu. Gerçekten bana neydi ki Yeşim'in babasından? Dediğim gibi belki de babasının yanındadır diye bir fikir sunmak istemiştim.
"Güzelim senin kafan mı iyi gece gece?" dedi Miraç yüzümü koyu irisleriyle tararken. Sanki hastayım ve nasıl bir durumda olduğumu ölçmek istiyordu. İlk kelimesi ise, boğazımda bir sızı oluşturarak sert bir yutkunmanın sebebi olmuştu. Bu kelimeyi bir çok kez duymak isterdim. Onun dudaklarından.
"Ölmüş adamın kime ne yararı olur." Söylenerek önüne döndüğünde şaşkınlıkla kaşlarım çatıldı.
"Yeşim'in babası öldü mü?"diye sordum inanamazca. En son Yeşim'i babasıyla telefonda konuşurken görmüştüm, hangi ara öldü ki? Acaba yaşlı falan mıydı? Hem ben düne kadar Kenan amcanın evinde kalıyordum kimseden birinin öldüğünü bile duymamıştım. Miraç bana bakmadan başını sallayarak onayladı sorumu.
"Ne zaman öldü peki? Ben kimseden duymadım öldüğünü, yaşlı falan mıydı? Cenazesi kalktı mı?" Ard arda sorduğum sorularla Miraç'ı bunaltma derecesini yükseltiyordum lakin, Miraç hiç tereddüt etmeden sakin bir sesle cevapladı. O da belki keyif alıyordu, ya da onu faklı düşüncelerle oyaladığımdan bunu yadırgamıyordu.
"Çok oldu adam öleli, hatta bayağı uzun bir zaman önce." Dalgaya aldığı sorularımın cevabını yanıtlarken başını iki yana salladı. Cevap olarak verdiği yanıt ise beni daha da şaşırtmaya, hatta ve hatta zihnimi durdurmaya yetti. "Gençmiş. Ben de dayım olacak pezevenkten duydum. Yeşim daha çok küçükken, annesiyle babası bir kaza geçirerek hayatlarını kaybetmiş. Cenazeleri ise elbette yıllar önce kalkmıştır. Oldu mu? Başka soru?"
Donmuş bir şekilde Miraç'ın söylediklerini zihnime yüklerken beynimin çaresizce dönmeyen çarklarıyla kala kaldım. Almıyor aklım hiç bir şeyi. Daha bir ay bile sürmeyen bir zaman diliminde Yeşim'i babasıyla konuşurken duymuştum. Ölmüş bir adamla nasıl konuşabilirdi ki o zaman? Bir şey vardı ortada. Eksik bir parça. Uyuşmayan yapboz parçası misali parçalar birleşmiyordu.
"Yanlışın var."dedim en sonunda zorlukla konuşmayı becererek. Dilim tutulmuşcasına devamını getiremedim. Sustum. Ne diyeceğimi bilemez bir halde öylece kala kalmıştım. Yanlış'ı vardı çünkü, ben kendimden emindim. 'Baba' demişti Yeşim. O günü salisesine kadar aklıma kazımışken, ihanetimin ağırlığı altında bir yalan uğruna ezilmişken, unutamazdım.
Miraç tuhaf bir ifade dolu koyu irislerini üzerime dikti, gözlerini çevreleyen kapaklar kısıldığında neyin yanlış olduğunu çözme aşamasındaydı. Dilim yardımıyla kurumuş dudaklarımı ıslatarak yutkundum.
Miraç konuşmamı baskılaştıran irislerini üzerimden çekmezken yaslandığım koltuktan doğruldum. Böyle bir şey nasıl söylenirdi onu bile bilmiyordum. Hata belki saçmaladığımı düşünecekti.
"Yeşim'i bir defasında babasıyla konuşurken duydum." diye mırıldandım yavaşça. "Telefonda." diyerek devam ettirdiğimde birden frene basarak boş yolun ortasında arabayı durdurdu. Bir anda durmanın etkisiyle hafif sarsılsam da bağlamış olduğum emniyet kemerine şükür ettim. Bir süre Miraç'ın boş bakışları kahvelerime takıldı, suskunca. Daha sonrasında ise imkansız olduğunu belirtircesini başını iki yana salladı.
"Yanlış duymuşsundur."dedi emin olmak ister gibi. Derin bir nefes alarak tıpkı onun gibi başımı iki yana salladım. "Adım kadar eminim, telefondaki kişiye baba diye seslendi."
Miraç önüne döndü yavaşça. Kemerini çözerek dirseklerini direksiyona yerleştirdi ve yüzünü gömdü kolları arasına. Kendi kendine bir şeyler fısıldadığını duyuyordum ama ne olduğunu duymakda zorluk çektim. Ne dediğini duymak istediğimden içimde merak tomurcukları birikti. Bu gece öyle şeyler yaşamıştı ki bir de bu olay üzerine isot misali döküldü. Acısı büyük ve yakıcı. Ben de kemerimi çözerek hafifçe ona doğru yaklaştım koltukta, o şekilde duyabildim ne söylediğini.
"Ne oluyor lan... Ne oluyor... Nasıl olur..." Ve eklediği tonlarca anlam yüklü küfürler. Duymak istemediğim kadar ağır cümlelerinin sebebi olmak beni gerdi. Onu düşüncelerinden uzak tutmak isterken bir de ben domura uğratmıştım. Bu gece sanırım bir dağın devrilişi gerçekleşiyordu. İçim acıyordu onun bu hallerine. Üzülmesini istemiyor ve yardım etmek istiyordum ancak elimden bir şey gelmiyordu. Ona uzanan elim yarı yolda kalıyor, tüm topraklar pusulanıyordu.
Miraç hareketlenerek yol ortasında durdurduğu arabayı tekrar çalıştırdı, kenara park etti ve arabadan indi hızla. Nereye gittiğine dikkat kesilen irislerim onu deniz kenarına kadar takip ederken, yanına gidip gitmemekte kararsız kaldım. Deniz kenarına yaklaşarak lacivert rengine bulanmış manzarayı izliyordu.
Ellerini dağınık, gür saçına attığını ve ensesine kadar kaydırdığını gördüm. Bir süre elleri ensesinde kaldı ve öylece bana sırtı dönük şekilde denizi izledi. Gözleri karanlık okyanusta dolansa da zihninde cirit atan ve sürekli onu rahatsız eden düşünceler vardı. O düşünceler ise fazla ağırdı. Miraç, bunca yükün altından kalkabilecek mi sorunun cevabı mechul olsa da ben inanıyorum, o çok güçlü bir adam. Mutlaka bunları geride bırakacaktı ancak önemli olan şu an ve çektiği acı.
Arabadan indim ve yanına doğru ilerlemeye başladım. Ellerini ensesinden indirmiş, cebine sokmuştu. Adın adım yaklaştığım bedenin acısını her zerreme kadar tadarken, hepsini çekip almak isteyen ruhumun çökmüş bedeni boyun eğmiş vaziyetinden habersizdi.
Benzer acıları ben de tatdığımdan ne çektiğini anlayabiliyordum. Babam bildiğim adamın sahteliği, annemin yok oluşundan çok kaçma girişimi derken çok fazla yalan dolana şahit oldum. Hepsinin altında ezilmiş bedenimle şu an ayakta kalmayı çabalıyordum. Başarabileceğimi ümit ediyor ve pes etmeden ilerliyordum. Şimdi ise bu çabama birini dahil edecek, benim ondan güç aldığım gibi onun da benden güç almasını sağlamak istiyordum. Bu her ne kadar zor olsa da dediğim gibi gerektiğinde inatçı ruhumla asla pes edemeyen bir karakteri taşıyordum.
Yanı başında durdum. Denizin ferahlığını içime çekerken, sessizlik bunalttı beni. Konuşmak istiyor ancak tek harf dökemiyordum. Miraç bunu anlamış gibi bana dönmeden ifadesiz bir sesle mırıldanmaya başladı.
"Çektirdiklerimin cezasını çekiyorum sanırım." Elleri cebinde denizi izlerken kurduğu cümleye uyduracak kelimeler bulamadım. Yüzüne dikkat ettiğimde hafifçe dudakları yukarı doğru kıvrılmıştı.
Kendi haline acır gibi, alay eder gibi.
Tüm duygusuzluğunu yine çekmişti, kanının dibinde boğuyordu. Ay ışığının altında, denizin dibinde parlayan irisleri ise karanlığa inat koyuluğunu gölgeledi. Kara gözler ona çok yakışıyordu. Sadece fazla sert bir çehresi vardı, bakışlarından akan yoğunluk kadar. Ama bu bile onu fazasıyla çekici yapıyordu.
"Koyduğumun dünyası bir şeyi de yanımıza bırakmaz. Hak ettim ama ben."derken kendini onaylar gibi baş salladı.
"Miraç."diye fısıldadığımda adem elması kıpırdadı. Çenesi kasıldı.
Daha çok yaklaştım ona ve düşünmeden beline sardım kollarımı. Dik durmak için varını yoğunu ortaya koyan bu adama ne yaparsa yapsın kızamıyordum. Pişman olduğunu söylemese de anlayabiliyorum, şimdi olsa tekrarlayacağı mechul. Bu gün olduğu gibi, Kenan amcanın evini darma dağın eden adamın bana zarar vermek yerine sarılışı misali. Ancak bu kez bana sarılmadı, elleri cebinden bir türlü kopmadı. Normalde olsa ona sarılmamı alayla karşılar ve onun durgunluğundan faydalandımı belirtirdi. Öfkeli olsa iterdi veya terslerdi. Ancak şimdi bunu yapmaya bile takati yoktu.
"Kendine acı yüklemekten vazgeç be adam. Önemli olan hatanın farkına varmaktır. Belki de hayat yine bir oyun peşindedir."diye mırıldandım sessizce. Başımı göğsüne yaslayarak denizi izlerken kalbinin sert atışlarını dinliyordum.
Muazzam bir sesti bu. En sevdiğin müziği tekrar tekrar dinlemek ister gibi.
"Sikmişim oyununu!"diye tıslarcasına konuştuğunda kaşlarımı çatarak geri çekildim. Bir adım uzağında boşlukta savrulan kollarımı kendime dolarken ters ters ona baktım.
"Benim yanımda küfretmeni istemiyorum. Hem sen nasıl bir adamsın ya? Bir kadının yanında böyle şeyler söylenilir mi?!"diyerek kızdıktan sonra dudaklarımın arasından geveleyerek "Odun!"diye söylendim.
Miraç'ın çatık kaşlarından teki yay misali süzülerek havaya kalktı. Ne söylediğimi anlama çabasında dolanırken, gözleri kısıldı daha sonra. Tamam, ondan kibar olmasını bekleyecek kadar aptal değilim. Miraç ve yanında kılıfsız kalan kibar ifadesi arada bir uçurumu yansıtıyordu. Biliyorum ancak düşündüğüm şey bu değildi. Amacım farklıydı. Onu, zihninden uzak diyarlara taşımaktı hedefim.
"Ne oldu, diline düşer diye mi korkuyorsun. Korkmalısın da. Ağzıdan tek bir küfür içeren cümle duyarsam, acı biberi yersin." Tek elini cebinden çıkararak işaret parmağını tehtirvari bir şekilde üzerime doğrulttu. "Beni bilirsin, yaparım!"
"Sen söylerken iyi ama değil mi?! Madem öyle, sen de bir daha söylemeyeceksin. Ayrıca..."derken kurnazca sırıttım. Bilmediği bir şey vardı ve onu söylemekten çekinmeyerek hissiyatımın gururluğuyla ona bir bakış sundum. "Ben acı biber çok severim!"
Bir an şaşırdı. Öyle ki, koyu gözleri hafif bir kısılış gösterisi yaptı ve sonra eski haline döndü. Beklemiyordu bunu. Gerçekten öyledi ama. Her zaman dolapta bulundurduğum acı biber turşusunu kuru kuru ekmekle beraber yerdim ve hiç bir şeye değişmezdim.
"Falakaya yatırırım!"dedi en sonunda bir çıkış yolu arayarak. Olumsuzca başımı salladım.
"Hangi tarihtesin sen?" Alay eder bir tavır takınarak küçümseyici bakışlarla süzdüm onu. Miraç'ın kaşları çatılmıştı. Şu an bana hangi cezayı vereceğine dair bir tartışma yaşıyor olduğumuza inanamadım.
"Tarihi, o güzelim alnına kazımamı istemiyorsan, sus." Dişlerinin arasından konuşarak beni korkutmaya uğraşıyordu. Böylelikle beni susturmayı düşünüyordu belli ki. Ama laf çarpmaktan geri kalmadım.
"Hemen de tehtit et." Homurtuma karşılık umursamaz ters ters baktı. Bir an bile olsa yumuşatmaya uğraştığım bakışları dinmiyor, kendinden bir parça koparmıyordu.
Soğuktu. Zihninden dökülen harfler, kutupta yaşar gibi beynine kurulmuştu.
Dik durmak zorunda değildi ki. Onun da ağlamaya, içinde biriktirdiklerini dökmeye hakkı vardı. Bana göstermek istemiyordur belki de ancak ben onun acısından zevk duyacak kadar insafsız değilim. Ayrı bir olay ise, erkekler ağlamaz diye bir kural yoktu ve bu sözde deyime uyması da gerekmezdi.
Miraç Uluhan'dı o. Kendi kurallarını kendi yaratan. Derin bir iç çektim ortam tekrar sessizliğe hapsolduğunda.
"Miraç... Kenan amcayı bir dinleseydin keşke." Temkinli ve hafif erdemli kurduğum cümlenin ardından kara gözler anında üzerime devrildi. Denizden kopan yılan misali kahvelerime sızarken, sertçe yutkundum.
"Belki haklı sebepleri vardır kendince? Dinlemeden anlayamazsın ki. O adam seni, kendi oğlu gibi seviyor, bunu gördüm." Gittikçe kavislenen kaşları bana susmam gerektiğini belirtirken, Miraç'ın ay ışığının altında teni kasıldı. Öyle ki, dişlerini sıkmasından boynundaki damarlar belirginleşmiş, çene kemiği derisine yapışmıştı.
"Siktir gitsin kendi oğlunu sevsin bundan sonra!" diye tısladığında afallayarak duraksadım.
Kenan amcanın bir oğlu mu vardı? Haftalarca kaldığım evde öğrenemediğim bir diğer eksik parçanın yokluğunu soruşturmak istiyen yanım kabardı. "Ayrıca daha güvenir miyim ben o adama." Kendi cevabını kendisi vererek başını iki yana salladı. "Asla!"
"Peki tamam, ama kafandaki sorulara kim yanıt verecek? Ona sormaktan başka çaren yok. Hem-"diye devam edecekken Miraç bir anda keskin sesiyle cümlelerimi yarıda kopardı.
"Bu kadar yeter! Boş boş konuşup kalan saprımı taşırma." Sert bir dille uyarırcasına konuşuyordu ancak pes etmediğimden, "Ama Miraç."diyerek devam edecekken, "Arabaya!"diye emir verdi gür sesiyle.
İçime çektiğim soluğumu oflarcasına geri verdim ve istemsiz bir rahatlıkla göz baydım. Emir vermeden duramıyordu bey'imiz! Ne güzel işte ayda yılda bir düzgün muhabbetimiz olmuş, bırak devam edelim değil mi ama?! Söylene söylene arabaya doğru ilerlerken, Miraç'ın mırıltısını işiten zihnime tezat ruhum gülümsedi.
"Bir de gözlerini deviriyor," deyip homurdandığını duymuştum.
Dudaklarımı birbirine bastırarak gülümsemeni gizledim ve arabaya binmemin ardından onun da koltuğa yerleşmesini izledim. Kemerini ise takması gözlerime batar gibi yer etti. Ben söylemeden ya da onun yerine kendim kemerini takmadan yaptı bunu. En azından tavırlarımı önemsiyor oluşu garipçe hoşuma gitti. Hayır, garip değildi. Olmasını istediğim gibi. Durduramadım bu kez kendimi ve gülümsedim. Arabayı hareket ettirdiğinde, boş yol önümüzü açar gibi sûratsız geçmemizi sağlıyordu.
"Nereye gidiyoruz?" Diye sordum çok geçmeden.
"Evine,"dediğinde bir an tüm moralim bozulur gibi oldu. Umursamamaya çalışarak koltuğa yaslandım ve yolu izledim. Tekrar beni o kimsesiz çukura bırakmaya gidiyorduk. Yolun bitmesini istemeyen yanım, kalbimi fütursuzca sıkıştırıyordu.
Acı yeniden yeşermeye başladı. Umut toprağa diri diri gömüldü.
"Kenan amcanın bir oğlu olduğunu bilmiyordum."diye mırıldandım sessizlikten sıkılarak. Eğer bir oğlu varsa neredeydi ki? Kenan amca neden hiç bahsetmedi orada yaşadığım boyunca anlamadım.
"Zeliş, başım çatlıyor zaten güzelim. O adamı da, siktiri boktan oğlunu da hiç çekemeyeceğim." Sol dirseğini açık pencereye yaslarken, parmaklarıyla alnını ovuyordu.
Dediği gibi susarak önüme döneceğim sırada gözledim yaralı eline kaydı. Derin yarasını bu defa umursamadan direksiyona yön veriyordu. Bir şey söylemek istiyordum ancak üzerine gidipte onu sıkboğaz etmek de istemiyordum.
Çaresizce yerimde kıpırdandığımda birden araba sarsıldı. Ne olduğunu anlamadan Miraç'a döndüğümde çatılmış kaşlarının altından karalaşan koyu irisleriyle dikiz aynasından arka yolu kontrol ediyordu. Ne olduysa o anda oldu.
Daha dudaklarımı aralayarak tek kelime edemezken, Miraç birden, "Eğil!"diyerek bağırdı.
Bağırmasına rağmen iri elini enseme yerleştirerek bastırdı ve hemen ardından patlayan silah sesleriyle Miraç ağır bir küfür savurdu dolgun dudaklarından. Ne olduğunu anlamadığımdan üzerime akın eden duyguların karışımıyla birlikte korkuyla çığlık attım eğildiğim yerden.
"Miraç ne oluyor?!"diye bağırdığımda, "Sakın kalkma!"derken bile elini başımın arkasından çekmemişti.
Silahlar patlıyor, diğer yandan araba sarsılıyordu. Sanırım arabanın tekerleğinden biri patlamıştı. Korkuyla solurken elimi Miraç'ın başıma baskı uyguladığı yaralı eline yerleştirdim ve sarındım.
"Siktir!"diye tısladığını duydum. Korkudan kalbim boğazımda atıyordu adeta. Kimdi bunlar, neler oluyor bilmiyorum ama çok geçmeden bir gürültü koptu dışardan. Bir arabanın çarpma sesine benzeyen gürültünün ardından Miraç'ın ensemi kaplayan parmakları can yakacak derecede sıkılaştı. İstemsizce bir inilti dudaklarımdan peyda edilmişti. Miraç ise derimi ezdiğinin farkına vararak anında elini uzaklaştırdı benden.
"Direksiyonu tutabilecek misin?" Kurduğu telaş içeren cümlenin ardından gözlerim irileşti. Kendi ne yapacaktı ben direksiyonu tutarken? Ne zaman kapattığımı bilmediğim gözlerimi aralayarak hafifçe başımı kaldırdım ve ona baktım. Eline silahını almıştı.
"Hayır!"dedim ne yapacağını anladığımda. Korkudan tüm bedenim titrerken, hayatta direksiyonu tutamazdım. Bunun için çok sebebim vardı. Kullanmayı bilmiyorum, ehliyetim yok, bu telaş ve korku dolu bedenimle kaza yapmamız kaçınılmaz sondu.
"Kullanmayı bilmiyorum."derken bir an arka yola gözlerim kaydı. Siyah renk, minibüse benzer iki araba vardı ve pencereden sarkan adamlar bulunduğumuz arabayı hedef alarak ateşliyorlardı.
"Gizli korumalar kaza yaptı! Peşimizde bizi öldürmek isteyen iki araba dolusu adam var! Tut şu direksiyonu!"diye arabanın içinde üzerime doğru kükrediğinde ağlamamak için alt dudağımı dişledim.
"Kullanmayı bilmiyorum."titrekçe mırıltıma karşılık, "Sikeyim böyle işi!"diye bağırdı ve yanındaki ne ara kapattığını bilmediğim pencereyi tekrar açarak, sol eliyle silahını ateşledi arkaya doğru boş bir çabayla. Tersine geldiğinde rastgele silahını kullanıyordu.
Tutamadığımdan korkuma karışan endişeyle bir hıçkırık kaçtı dudaklarımın arasından. Ben nasıl bir belanın içinde bu duruma ulaştım anlamıyorum. Öleceğim, öleceğiz. Bu adamlar ya bize kaza yaptıracaktı, ya da kendileri kafamıza sıkacaktı. Öyle ya da böyle her iki ucu ölüm çukuruydu. Zorlukla canımı yakan kemerimi çözdüm. Eğildiğimden ötürü omuzumu deler gibiydi, çoktan kızarıklar oluşmuştur beyaz tenimde.
Sarsılan arabanın arka camı kırılarak parçalara ayrıldığında ağlamaklı bir çığlık düştü dudaklarımdan. Hemen ardından tek lastiği patlak olan bulunduğumuz arabaya arkadan kendi arabalarıyla vurarak daha bir sarstılar. Çaresizce kısıldığım yer de, alnımı sertçe geçirdiğim torpido gözünün yarattığı acı beynime ulaşır derecedeydi.
Bir an olmayan dengem bile şaştı, beynim zonkladı.
Bayılırcasına gözlerim kararıyordu, zorlukla sık nefeslerimin arasından elimi alnıma yerleştirdim ancak artan acıyla anında geri çektiğimde elime bulaşan koyu kırmızı ıslaklığı farkettim. Alnımdan şakağıma doğru kayan ıslaklık soluğumu keserken, ipreyi zorlayarak hızla ilerlen araba bir anda durdu.
Ya da durmak zorunda kaldı.
Doğrularak ne olduğunu veya neden durduğunuzu görmeye koyuldum. Bulanık bakışlarım puslu bir duvar yaratarak görüşümü alt üst ediyordu. Birkaç kez kırpıştırarak radarlarımın pusluluğunu giderdim.
Az öncesine kadar arkamızda olan büyük arabalardan biri şu an yan durmuş şekilde önümüzü kesmişti. Diğeri ise arkamızda durmuş, çıkış yolumuzu kapatmışlardı. Bu da yetmezmiş gibi yirmiye yakın adam kara bir cellat misali ellerinde kendi gibi tehlike saçan çeşitli silahlarla etrafımızı kuşattı.
Başımı etrafımızı çevreleyen karanlık örtüden ayırarak Miraç'a baktım. Onun da bana bakıyor olduğunu görmek göz yaşlarımı arttırırken, kalbimin suyu kuruma reddesinde can çekişlerdeydi. İkimiz de burada kapana kısılmıştık.
Miraç'ın gözleri kanayan alnımı süzerken dişlerini sıkıyordu. Kemerini çözdü ve fırlatırcasına kapıya doğru attı. Gergin bedeniyle bana doğru yaklaşırken, korkudan konuşamıyordum. Dilim tutulmuş gibi, oturmuş bir yardım beklerken çaresizliğime acıdım.
"Korkma."derken elindeki silahını kucağına bıraktı ve başımın arkasına sert, derin avucunu atarak kendine doğru çekti ve birden alnımın üst kısmına dolgun dudaklarını bastırdı.
Titriyordum, dokunuşu tenimi yakmasına rağmen üşüyordum.
Daha öncesinde böyle bir durumla karşı karşıya gelmeyen ben, şuan bulunduğum durumu anlamakta zorluk çekiyordum. Ve başka bir günde tenimi eritecek etkide olan bu öpücüğün verdiği hisleri düşünemedim.
"Sakın korkma. Asla izin vermem duydun mu? Sana dokunmalarına asla izin vermem!" Kendi sesinin titrediğinin farkında mıydı acaba? Öfkeden mi, endişeden mi yoksa başka bir şeyden mi bilinmez ama Miraç şuan atak geçirir gibi derin soluklar alarak sertçe veriyor ve titriyordu.
"Burada kal ve korkmadan dik dur."
Torpidoyu açarak, gümüş renginde parlak bir silah daha çıkardı. Pencereleri kapatarak, kucağına bıraktığı silahı da aldı ve yanındaki kapıyı açtığında tüm adamlar namlunun ucunu Miraç'a doğru yöneltti. Miraç ise gergin olmasına karşın sakinliğini kalkan misali takındı. Korkusuzdu her zaman olduğu gibi.
"Miraç!" Korkuyla soluyarak seslendiğimde bakışları bana dönmeden, "Ne olursa olsun, arabadan inme. Kapıları kilitle ve kendini koru."diye mırıldandı ve daha fazla beklemeden arabadan indi.
Elindeki, gözleri kadar kara silahını onlara doğrultmuşken öne doğru hareketlendi birkaç adımda. Pür dikkat korku ve endişeyle onu izlerken içimden okumaya başladığım duanın ardı arkası kesilmiyordu.
Korkuyorum, elimde değildi. Ona bir şey yapacaklar diye endişeleniyordum.
"Onu bırakın gitsin. İstediğiniz benim."dediğini duydum ifadesiz bir sesle onlara karşı. Arabanın arka camının kırıklığından dolayı duyuyordum onu. Hızla hareketlenerek arabayı kilitledim dediği gibi ve ardından tekrar onu izledim. Korku ve endişe dolu bakışlarla. İçlerinden uzun boylu ve kel adam öne bir adım atarak Miraç'ın karşısında durdu. Boyu gerçekten uzundu, öyle ki Miraç'ı bile geçiyordu.
"Bundan bu kadar emin olma Uluhan."derken gözleri kısa bir an bana kaydı ve arsızca sırıttı. Elimin tersiyle yanaklarımda biriken ıslaklığı silerken, gözlerimi kaçırdım. Ne yapacağını bilemeden, elin kolun bağlı oturmak canımı yakıyordu. Miraç onca adama karşı tek başınaydı ve benim elimden bir şey gelmiyordu.
"Bir adama karşı yirmi kişi. Raconunuzun kitabını yazan ibneye selamımı iletin beyler!... Eğer erkekliğiniz varsa, bire bir dikilin."derken elinde bulunan silahını havaya doğru kaldırarak avucuna yatırdı.
Bana sırtı dönük adamın ne yapmaya çalışıyor olduğunu çözerken, beynim uyuştu. Onun zihnine hükmetmek imkansız bir istekti. Saniyeler içinde binbir olay yürütmüş, işin boyutunu kendi leyhine çevirmişti. Şimdi ise bir anlaşma sunuyordu onlara derin bir iç mevzulara sızarak. Miraç'ın kurduğu cümlelerin sonunda hepsi dalga geçer gibi gülmüştü.
"Bize uyar."diyerek sırıtan kel adam, Miraç'ın elindeki silahı yere doğru indirmesiyle birlikte adamlara bir işaret verdi. Adamlarda Miraç ile birlikte ellerindeki silahları indirerek ayakkabılarının ucuyla kenara ittirdiler.
Miraç'ın etrafını yarım ay şeklinde çevrelediklerinden hemen sonra kısa ama kaslı bir adam ortaya çıkarak Miraç'ın karşısında durdu.
Yutkunarak beklemeye başladım. Bu kadar adamla baş edebileceğini mi sanıyordu bu adam? Kendini öldürtecekti. Hoş zaten öleceğiz bu adamların elinde ama ben acısız bir ölüm istiyordum. Bu ruhu kirli adamların elinde kuklaşarak ölmek istemiyordum.
Miraç siyah gömleğinin kollarını sıyırdı dirseğine kadar. Katlayarak kendini rahat bir pozisyona soktuğunda karşı adamdan bir atak geldi. Gözlerim irileşmişken, Miraç'ın kısa boylu adamın savurduğu yumruğundan kolayca kurtulduğuna şahitlendim.
Alayla dudak kıvırdı.
Çok sürmeden bir yumruk daha savurduğunda, Miraç eğilerek kurtuldu tekrar ve sert bir tekme savurdu adamın karnına doğru. Kısa boylu adamın kendi gibi kısa süren dövüşü, Miraç'ın tekmeleriyle ve son olarak dirseğini adamın kanlar içindeki yüzüne geçirmesiyle son buldu.
Bir şey farkettim ilk dövüş esnasında. Miraç sağ elini kullanamıyordu ve bu demek oluyor ki, derin yarası canını yakıyordu. Ne kadar dayanabilirdi ki? Akan birkaç damla yaşı daha elimin tersiyle yanaklarımdan silerken bir adam daha çıktı karşına. Bu seferki adam iri ve yapılıydı. Korkuyla yutkunurken, koşup ona sarılmak istedim. Yapmasın, kendini bu mahluklara yem etmesin istedim.
Miraç'ın birkaç ataktan kurtulma girişimi ve hemen ardından savurduğu yumruğuyla karşındaki adamın burnunu kırarken oluk oluk akan kanı elinin tersiyle sildi adam. Kolay devrileceğe benzemeyen iri adam düşüncemi tescilleyerek, daha Miraç odaklanamadan yumruğunu yüzüne doğru savurdu. Bu kez kurtulmayı başaramayan Miraç'ın kaşı yarılmıştı. Karanlıkta, yol ortasında bir Allah'ın kulu geçmiyordu. Nerede olduğumuzu bile bilmediğim bir toprak yolun ortasında durmuştuk. Her iki tarafı ise büyük tarlaların yeşillikleriyle kaplıydı.
Miraç kaşına aldığı darbeden olsa gerek sinirlenmişti ve tüm öfkesiyle adama saldırdı. Birkaç sert yumruk ve darbelerinin ardından yere devirdiği adamın sırtına oturarak, ayak bileğinden yakaladı ve birden çevirerek dizinden kırdı. Her dakika irislerimi patlatacak hareketker sunan adamın derin nefesleriyle ayağa kalkışı ve terli alnını koluyla gelişi güzel silişine yabancılaştım.
Her ne kadar alnına dökülen teriyle ıslanmış saçları ruhumu sömürse de, sertçe inip kalkan göğsüne sığınmak istesem de, gömleğinden taşmak için savaşan kol kasları muazzam bir gösteri sunsa da ve sinirden kızarmış yüzü ürpertecek kadar ürkütse de.
Gözünü kırpmadan acımıyor, insafsızlık gösterisi sunuyordu ruhuma. Tıpkı diğer dört adama da olduğu gibi, son yedinci adamın da kolunu kırmış ve acılar içinde bayıltmıştı. Kendi sadece birkaç darbeyle kurtulmasına rağmen öyle öfke doluydu ki, gözleri dönmüş bir katil gibiydi.
'Canı yanan aslan gibi,' diye fısıldadı tüm hücrem.
Parmaklarının tersiyle dudağının kenarından süzülen kanı temizledi. Dakikalar sonra ise omuzunun üzerinden bana kısa bir bakış sunduğunda koyu gözlerinde rastladığım duygu beni bozguna uğratmaya yetti.
Dediğini yapıyordu, bana dokunmalarına izin vermiyordu.
Sekizinci adamın sırası geldiğinde bir adam tam öne çıkacağı vakit en başta konuşan kel ve uzun adam elini kaldırarak onu durdurdu. Geriye sayılı on üç adam kalmıştı. Miraç yaralıydı daha fazla danabilieceğini sanmıyordum. Karnına az önce bir tekme almıştı, eline sarılı bez yeri çoktan boylamış ve avucunda kan birikmeye başlamıştı. Daha yetmezmiş gibi dudağı ve kaşı kanıyordu.
Nasıl dayanabilecekti ki?!
"Böyle giderse, adam kalmayacak Uluhan."diye adam siyah gözleriyle Miraç'ın daha karanlık gözlerine meydan okumaya kalkıyordu kendince. "Bu kadar eğlence yeterli!" diyerek sert diliyle kurduğu cümlenin ardından başıyla bir işaret verdi adamlarına.
Korkuyka ne olacak diye beklerken kalbim kulak zarımı inletiyordu. Adamlar Miraç'ın etrafını tekrar sarmaladığında görüşüm bozukkuk yaşadı. Miraç kısa bir an tekrar bana dönerken, bir şeyler ifade etmek isteyen bakışlarını anlayamadım.
Tedirgindi ve gergindi. Olması gerektiğinden fazla bir bakışma aramızda yaşanırken, kanlar süzülen elini kaldırarak silah şeklinde bir işaret verdi ve başını eğerek bir onay sundu.
Ancak hiç bir şey anlamadığım aramızdaki bakışma Miraç'ın yüzüne aldığı yumrukla kesilmişti. Çığlığım karanlık yolun derinliklerine süzüldü. Öyle büyük bir çığlık atmıştım ki, boğazım yırtılacak sandım. Öksürüklere boğuldum ardından.
On üçe yakın adam Miraç'ın üzerine saldırmış, aralıksız indirdikleri darbeleriyle ruhumu feryata boğmuştu.
"Yapmayın!"diyerek bir yandan ağlıyor, diğer yandan çaresiz bir umutla bağırıyordum.
Yanımdaki kapı zorlanmaya başladığında, sesli soluklarım ve hıçkırıklarımla sağ tarafıma döndüm. Kel ve uzun boylu adamdı bu, kapıyı açmaya çalışıyor ve cama vuruyordu. Eline silahını aldığında çığlık atarak ayaklarımı kendime doğru toparladım oturduğum koltukta. Silahın alt tabakasını pencereye vuruyordu. Arka cam kırık olmasına rağmen oradan girmeyi düşünmemişti. Korkum artarken daha fazla ağlamaya başladım, ne kadar arttırmayı başarabildimse.
İçim dışıma çıkacak gibiydi.
Birkaç darbesiyle çatkayan camın ardından hareketlenerek şöför koltuğuna doğru döndüm. Ancak orada farkettiğim şeyle bir an duraksarken, gözlerim adamların darbelerine mağruz kalarak yeri boylayan Miraç'a kaydı. Onu tam göremiyordum ama yerde boylu boyunca uzandığını, adamlara karşı atakta bulunamadığını görebiliyordum.
Torpidodan çıkardığı gümüş renk silahını koltuğuna bırakmıştı. Sırf kendimi korumam için yaptığı bu davranışa zihnimde bir cevap ararken, Miraç'ın anlam içerikli bakışlarını ve yaptığı işareti anımsadım. Silahı almamı ve kendimi olacak şeylerden korumamı istiyordu. Bu yüzden adamları oyalamış tek tek azaltmayı denemişti.
Düşüncelerimin arasından kopan gürültüyle kendime gelirken yanımdaki pencerenin parçalara ayrıldığını gördüm. Ufak bir çığlıkla oturduğum koltukta üzerime dökülen cam kırıklarını umursamdan ayaklandım ve kendimi yan koltuğa atarak elime silahı aldım. Yaşamım boyunca elime aldığım bu ikinci silahtı. İlkiyle yanlışlıkla da olsa Miraç'ı vurmuş, şimdi ise bilinmezlik boşluğa düşmüştüm.
"Kaçma boşuna!"diye hırlayarak kırdığı bencereden elini uzatıyor, ayaklarımı yakalamaya çalışıyordu. İzin vermedim bana ulaşmasına. Botumun sert tabakasıyla uzattığı ellerini tekmeleyerek geri çeviriyordum.
Derin soluklarla sağ elimde tuttuğum silahı parmaklarımla sıkıca kavrarken, adam bundan korkmadan veya çekinmeden bu kez pencere kenarındaki çıkıntıyı indirerek kilidi devre dışı bıraktı ve ardından kapıyı açtı.
"Gelme!"diye bağırdım elimdeki silahı ona doğrulturken. Kullanmak istemiyordum, zorluyordu adam. Tüm zerreme kadar titriyor, sesli soluklar alıp veriyordum. "Vururum, git!"dememe rağmen pis bakışlarla güldü arabanın içine eğilerek, tek dizini az önce fırladığım koltuğa yasladı.
"Sen de o tetiği çekecek yürek yok güzelim." Arsızca kurduğu kelime beynime balyoz gibi inerken delirecek oldum. Son kelimesi benim dünyamı deprem misali yıkmaya yetti ve arttı.
"Bana güzelim deme !!" Günlerce sesimi kıstıracak bir haykırış boğazımdan koptu. Ardından iğrençlikle budalanmış adam bana doğru bir kez daha uzanamazken, elimdeki silahın tetiği işaret parmağımın altında ezildi.
Ağır çekimde tek tek zihnime inen görüntüler, beynimi acı bir kıvamla çepeçevre sardı. Silahın avucumda sarsılarak patlama anı, kel adamın şaşkın ve donuk gözleriyle kana bulanan bedeni savrularak geriye doğru arabadan düşmesi, daha sonrasında kesilen gürültüler beni sessizliğime boğdu.
Sığındığım koltukta kapıya sırtımı gömmüş ve dizlerimi kendime doğru çekmiştim. Titreyen bedenimde zihnim alaboralara gebe olarak algılarını yitirirken, tek bir fısıldı lal olan dilime tezat ruhumda duyuldu. Katilin ağır yükü sağ elimde zorlukla dururken, gözlerim geriye doğru yere düşen adamdan ayrılmıyordu. Beyaz gömleğinden kuru topraklara taşan kızıl ıslaklık zihnime doldu ve kendi çığlığında boğuldu.
Elimdeki silah avucumdan kayıp giderken zihnimin son cümlelerini işiten kalbim kaburgalarımın arasından kemiklerime battı.
"Katil oldun..."diyen zihnim kafa tasımı eşeleyerek, tıkılı kafesinde feryatlandı.
* * *
BÖLÜM SONU...
Bölümle ilgili yorumlar yapmayı unutmayın.
Yeni bölüm vote ve yorumlara göre gelecektir, bilginiz olsun :")
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro