Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

28.BÖLÜM

Kalbim huzursuz, zihnim yorgun, ruhum can çekişlerde.
Zaman adlı ilacın, yan etkilerinde çırpınıyorum...

Ölüm döşeğinde, yalnızlığımla cellata teslim ettiğim ruhum canımdan koparak gidiyordu. Ruhumun alacakaranlık bir yolda süzülerek geçip gittiği ince çizgiyi takip ederken, bedenim bir gram soluğa aç, can çekişiyordu. Boğazımda hissettiğim basınç nefesimi kesmeye yeterken, kalbimin sesi uzaklardan uğuldayarak kulaklarımı deliyordu.

Sıçrayarak uyandığım kabusun etkisiyle hızla doğrulurken, derin nefesler alıyordum. Algılarım zihnime darbelerini indirerek, kapılarını kırdı. Kırpıştırdığım gözlerimi bulunduğum yer de dolaştırken, elimi saçıma atarak terli diplerimi kaşıdım.

Miraç, yüz üstü yattığı yatakta uykusuna devam ediyordu. Onu farkettiğim an, zihnimin açık kapısına dalan düne ait görüntülerle susuz kalmışcasına yutkundum. Boğazımı kurutan kabus tekrar canlandı zihnimin en gözde yerlerinde. Ne olduğunu tam olarak hatırlamıyordum, ancak tek bir görüntü attığı çiziğin yerini koruyordu. Miraç'ın kanlar içinde ki cansız bedeni, kabus bile olsa ruhuma kadar titretmişti beni.

Bilmiyorum... Onu belki sevmiyor olabilirdim ama ölmesini isteyecek kadar da nefret etmiyordum. Beni bırakacağına dair bir söz vermesi; en azından kendince yaptıklarına karşı bir özürdü benim için. Belki de yanılıyorumdur ama bir sonuç vardı ki, Miraç hastaydı. Bunu bilerek, ona karşı kendimi susturuyordum. Hastalığını ön sürerek yaptıklarını görmezden gelemezdim tabii, ama en azından çabalamasını istiyordu bir yanım. İyileşmek için çabalamasını ve yaptıklarının bana karşı ne hisettirdiğini anlamasını isterdim. Bu öyle zor bir istekti ki benim için, sanki gökyüzündeki yıldızlara ulaşmak kadar imkansızdı.

Karmaşık düşüncelerim bir birini kovalarken, sabah sabah zihnimin kitabına inanamadım. Kabusun etkisinden çıkamadım belli ki, neden onu düşünüyorsam. Bitecekti bir gün bu olanlar ve Miraç gidecekti, ya da ben gidecektim. Ona alışmak en son isteyeceğim şey bile değildi. Bunu yapmamalıydım.

Elimi saçımdan çekerek, yataktan kalkacağım sırada gözlerim bir an pencereye doğru çevrildi. Pencere ardından kayıp giden kar tanelerini görmemle içimde beliren kıpraşma, yerimden hızla kaldırdı beni. Pencereye yaklaşarak açtım ve elimi uzatarak kar tanelerinin avucuma düşmesini izledim. Kar'ı seven yanım, heyecanla birlikte akın eden soğuğa karşı titrerken, boştaki elimle üzerimdeki Miraç'ın uzun kollu siyah kazağına sarındım.

Dün gece pantolon ve kazakla yatacağım sırada Miraç üzerime bir kazak ve eşofman altı fırlatmıştı. Evet, gerçekten fırlatmıştı ve emir vererek giymemi istemişti. Devirdiğim gözlerimle birlikte homurdanarak yataktan kalmış ve banyoda giymiştim. Kazak ve eşofmanın içinde kaybolmuştum adeta. Banyodan çıktığım an Miraç'ın koyu gözleri üzerimde dolaştı. Kısa bir an, çok kısa bir an gülümseyecek gibi kıpraşan dudakları birbirine geçtiğinde ne kadar iğrenç bir görüntü sunduğumu anlamıştım. Duygudan yoksun bir Miraç, bana doğru yaklaşarak uzun ve ellerimi geçerek sarkmış kazağı katladı ve parmaklarımı kurtardı.

Daha sonrasında yerlerde sürtünen eşofmana gözleri değdiğinde, benim gözlerim tuhaf bir duyguyla karalanmıştı. Aptalca bir düşünceye kapılarak önümde eğileceğini ve yerlerde sürtünen eşofmanı da katlayacağını sanmıştım. Böyle bir kınıya kapılan zihnime batan koyu gözlerle birlikte Miraç'ın kaşları çatıldı ve, "Çocuk musun, katlasana şunları."diyerek sertçe terslemişti ve yanımdan geçip yatağa doğru gitmişti. Sonra ise bana sırtını döndüğü gibi uyumuştu.

"Kapat şu pencereyi Zeliş!"

Birden arkamdan gelen sesle irkilirken, başımı sallayarak dün geceki düşüncelerden kurtuldum. Ona dönerek baktığımda hala yatakta uyuyor olduğunu gördüm. Hava buz gibi esiyordu ve Miraç üstü çıplak uyuyordu. Bir an avucumda eriyen kar'ı Miraç'ın çıplak sırtına atma isteğiyle doldum. Ancak bu sadece istemekle kalmıştı. Çünkü sonrasında olacak olan işkenceleri düşünmek bile istemezdim.

Oysa, Miraç'ın geçmişe dair sırtında beliren izlerin üzerine ben de ona zarar vermek istemiyordum. Bu beni babam denilen adamdan farksız yapmazdı. Belki benimki masum bir düşünceydi ama yinede vazgeçtim. Derin bir nefes alarak ellerimi çırptım ve kardan kurtularak pencereyi kapattım. Hala uyuyan Miraç'a doğru ilerlerken, aklıma gelen düşünceyi dilime döktüm.

"Miraç dışarı çıkabilir miyim?"

"Hayır."diyerek beklediğim cevabı verdi ve hareket ederek yüzünü yastığa iyice gömdü. Sergilediği görüntüyle kalbim anlamsızca kasıldı. Sadece uyuyordu, uyurken bile bu kadar... Ah! Neler düşünüyordum ben öyle! kendine gel Zeliş!

Dışarı çıkıp, karla oynamak isteyen yanım ağırlıkla taştı sonunda. Sinirle kaşlarım çatılırken, kendime kızdım. Neden izin vermeyeceğini bilmeme rağmen ona soruyordum ki?! Peki ben neden onu dinliyordum?! Zihnime sızan bir düşünceyle yüz üstü yatan Miraç'a bakarak dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Ben evi dolaşıyorum, canım sıkıldı."
diyerek cevap vermesini beklemeden hızla odadan çıktım. En azından buna karışamazdı değil mi?

Kurnaz bir fikirle sırıtan ruhum, benimle kafa kafaya vererek ortak oldu. Hızla aşağı merdivenlerden inerek mutfağa girdim ve dün gece bıraktığım ceketi elime alarak dış kapıya doğru ilerledim. Bir yandan üzerime ceketi geçirirken, diğer yandan ayakkabımı giymiştim. Öyle ki, acele etmem sonucu az daha yeri boyluyordum.

Miraç uyanmadan bahçede biraz dolaşmak istiyordum. Sonuçta orası da evin bir parçasıydı değil mi? Kelime oyununa ortak olan bedenim, heyecanla dışarı çıktığında irislerim parlamıştı adeta kar'ı görmemle. Ben Zeliha Gürmen, kar hastası biri olarak tarihe geçebilirdim sanırım. Verandanın bir kaç basamağını inerek kar'ın üzerine atlamıştım resmen. Hala kar yağıyordu ve çıplak ellerim soğukta donmaya başlamıştı, ama kimin umrundaydı ki?

Dakikalarca kar üzerinde çocuk gibi yuvarlanıyordum. En sonunda uzandığım yerde üzerime yağan kar'ı izlemeye koyuldum. Öyle güzellerdi ki, soğuktan titretse de içimi ısıtıyordu. Üzerim sırım sıklam olmuş ve bedenim buz tutmuştu. Kar'ın saf rengine bürünmüştüm adeta.

"Ne yaptığını sanıyorsun sen?!" diyerek gelen sert ses, üzerimde ki tüm büyülü anı dağıttı. Doğrularak veranda da bana sinirle bakan Miraç'a göz süzerken, korksam bile omuz silkerek cevap verdim ve soğuktan uyuşup sızlamaya başlayan elime kar doldurmaya başladım.

"Sana dışarı çıkmayacaksın dedim ben, içeri gir!"

"Kendin dedin, bak dışarı çıkmadım. Bahçeye çıktım."dedim ben de.

Siniri katlandığını anlatan koyu gözleri radarlarıma işlerken elleri yumruk şeklini almıştı. Bunda kızacak ne vardı ki? Sanki kaçıp gitmişim gibi bu kadar sinirlenmesi tuhaftı.

"İçeri gir!" dişlerinin arasından konuşurken, korkutması yetmezmiş gibi tehtit dolu bakışlar attı. Hemen şimdi dediğini yapmazsam öldürecek gibi bakıyordu, belki de daha fazlasını yapardı.

"Tamam!"dedim sinirle ve ayağa kalktım. Rahatça eğlenmeme bile izin vermeyen bu adamı boğmak istiyordum. Alt tarafı bahçeye çıkmıştım, neden abartıyordu ki?!

Bakışlarını benden çekerek, arkasına döndüğünde gözlerim kısıldı. Emirler yağdırmaktan, insanları korkutmaktan başka bildiği yoktu. Beni karla oynamaktan mahrum etmesi sonucu hıncımı alamamaktan sinirle gerilirken, bir an avuçlarımda ki kar gözlerime çarptı. Yukarıda, yatak odasında belki bunu yapacak bir nedenim yoktu ama şimdi vardı. Ve ben hiç düşünmeden hatasız kul olmaktan çıkarak, elimde yuvarlak şeklinde duran kar'ı, içeri girmek üzeri olan Miraç'a doğru fırlattım.

Tam omuzuna çarparak dağılan kar, Miraç'ı olduğu yer de duraksattığında korkuyla gözlerim irileşti. Salaklığım devrelerini yakarak yüksek potansiyellerde uçuş gösterisi yaparken, kuruyan boğazımdan kayıp giden sert bir yutkunmayla bedenim titredi. Donup kalan bedenim bile, kar'ın soğuğundan bu kadar nasiplenmemişti.

Miraç yavaşça bana döndüğünde koyu gözleri; bir olduğu yer de titreyen bana, bir de omuzunda siyah kazağının üzerinde kırıntıları kalan kar taneciklerine bakıyordu. En sonunda üzerime dikili kalan koyu gözler, yüz çehrelerine kadar kasıldığını ilan etti. Elini kaldırarak omuzunu temizlerken bile gözlerini benden ayırmıyordu.

"Bittin sen..."

Kıpırdayan dudakları arasından çıkan cümlenin ardından, merdivenleri hızla inmeye başladığında korkuyla çığlık atarak, arkamı döndüm ve küçük alanda koşmaya başladım. Ufacık bahçeyi talan edemeden arabanın arkasına sığınmıştım.

"Zeliş dur orda!"diyerek adeta kükrediğinde, kalbimin korkulu tekmelerine onun sert adımları eşlendi.

O koşmuyordu ancak adımları öyle büyük ve sertti ki, ezilen kar sesi kulaklarımda doğuyordu. Kim bilir yakaladığında bana ne yapacaktı? Dışarı kaçamıyordum ki, demir parmaklıklı kapı şifreliydi ve ben şifresini bilmiyordum. Hem bilsem bile yazıp, kapının açılmasını bekleyemezdim! Ne yapacaktım ben...

"Bu defa kurtuluşun yok senin!"

"Ya isteyerek olmadı!"diye söylenirken bile arabanın etrafında dolanıyordum ve o da arkamdan geliyordu. Kimi kandırıyordum ki, isteyerek yapmıştım ve Miraç bunu çok iyi biliyordu. Kahretsin! Neden başıma bu duygusuz adamı bela olarak çekiyordum!

"Ya Miraç bak gerçekten isteyerek olmadı..." Bir an olduğum yer de durarak derin soluklar alırken, gözlerimi etrafta dolaştırdım.

Miraç'ın arkamdan geldiğini sanıyordum ama yoktu. Yine nereye kayboldu bu adam? Yutkunarak arkamı kontrol ederken, diğer yandan mekik dokuyarak önüme bakıyordum. Arabanın arkasındaydım ve Miraç ön tarafta olabilirdi.

Soluğumu tutarak korkuyla atan kalbime sağ elimi yerleştirirken, arabanın yan taraflarını yavaşça kontrol ettim. Miraç'ın olmadığını gördüğümde adımlarım bu kez ön tarafa doğru ilerledi. Belki de eve girmiştir.

Yavaş ve dikkatlice etrafı göz süzerken, ön tarafa yaklaştığım an Miraç'ın birden çıkıp bana doğru atılmasıyla bir çığlık daha firar etmişti dudaklarımın arasından. Arkamı dönerek koşacakken, Miraç'ın kıskaç gibi çevreleyen kolu etrafımı doladı ve beni hapsetti.

"Miraç bırak!"diyerek çırpınsam da kurtuluş yollarım tıkanmıştı. Kollarımla birlikte beni belimden yakalamıştı ve ben ellerimi bile oynatamıyordum!

"Ne yapayım şimdi ben sana?"diyerek kulağıma doğru fısıldadığında kasılıp kalan sert göğsünden, sırtıma akın eden sıcaklığa rağmen titredim ve çırpınmalarım yanarak küllere bulandı.

"B-ben... Ben kar'ı çok seviyordum ve sen oynamama izin vermeyince sinirlendim... O yüzden ö-öyle yaptım..."dedim onun gibi fısıldayarak. Onun sesi kendinden emin tavırlarla şahlanırken, benim sesim korkudan boğazıma yerleşecek gibiydi.

"Şimdi ben sana ne yapayım?"dedi tekrar. Beni duymaktan yoksunlaşmış, korktuğumu görmemek için kör olmuş gibiydi.

Birden iri parmakları enseme yerleştiğinde korkuyla soludum. Ne yapacağına dair fikirlerle cebelleşen zihnimle birlikte, Miraç enseme baskı uygulayarak kendisiyle birlikte beni dizlerimin üzerine çöktürdü.

"Demek kar'ı seviyorsun..."

Tehlike kokak sesiyle titremem arttı. Duraksayan bedenim tekrar çırpınmaya başladığında, durmadan bırakmasına yönelik birşeyler mırıldanıyordum. Ancak Miraç beni bırakmak yerine, ensemde ki eliyle başımı eğdi ve bir anda yüzümü kar'a gömdü.

Çığlığım kar ile birleşerek sesimi keserken, kurtulmak için çırpınan bedenim soğuğu iliklerine kadar yaşadı. Yüzüm buz tutmuş, sızım sızım derimi sızlatıyordu.

"Al sana kar." Diyerek alay barındıran sesin hemen ardından, ensemde farklı bir soğukluk daha sezdim.

Ensemde ki elini çektiğinde kar'dan kurtulan yüzümün ardından, derin soluklar aldım. Dokunamıyordum bile yüzüme! Acısı bir yana, tir tir titriyordum. Dersimi veren Miraç beni bırakarak ayağa kalktı ve eve doğru ilerlerken, ifadesiz sesine serpiştirdiği duyguları kalkanlayarak tehtitlerle gizledi.

"Kahvaltı bir saate hazır olacak. Yoksa sadece yüzünü kar'a gömmekle kalmayarak, tüm bedenini gömerim."

Korkuyla irkilen bedenimin hissettiği soğuğa ve uyuşukluğuna rağmen hızla oturduğum kar'dan kalktım. Miraç'ı geçerek, eve koştum ve yukarı odaya çıktım. O hız nereden gelmişti, ya da hangi kuvvetle fırlamıştım bilmiyorum ama tek bildiğim gülümsemekten yoksun olan adamın benle maytap geçtiğiydi.

Kendimi oda da olan banyoya atmıştım ve her ihtimali gözden geçirerek kapıyı kilitlediğim gibi kendimi sıcak duşa atmıştım. İliklerime kadar titreyen vücudum sıcağı kucaklarken, suyun altından çıkmadan hala üzerimde ve sırım sıklam olan Miraç'ın giysilerini soydum. En sonunda rahatlayan bedenimi duştan attığımda dün gece banyo kapısının ardına astığım kendi giysilerimi hızla üzerime geçirdim. Saçlarımı bir havluyla sarmalayarak banyo kapısını açtım ve çıktım. Ancak çıktığım an burun direklerimi yakarak, gözlerimi yaşartan bir hapşurmayla sadrazam gibi dolanan havlu saçımı terk etti.

Açılan havluyu tekrar sardım ve dolaba yaklaşarak titremesi durmayan bedenime geçirebileceğim birşey aradım. Dila'nın ceketi banyodaydı ve ıslaktı, onu giyemezdim. Bunu Dila duyduğunda kesinlikle bana köpürecekti ama yapacak birşey yoktu.

Dolabı karıştırmam sonucu uygun bir ceket bile bulamazken, Miraç'ın siyah kazığı gözlerime çarptı. Burada bana ait giysiler yoktu ve mecburen giymem gerekecekti. Yoksa hastalıktan öleceğim gerçeği gün gibi ortadaydı.

Kahvaltı hazırlamam gerektiğini belirten bir emir zihnime düştüğünde daha fazla düşünmeyerek, Miraç'ın kazağını, üşüyen bedenime yetersiz gelen beyaz kazağımın üzerine geçirdim ve uzun kollarını katladım. Kalçamın altında biten kazağa olumsuzca baş sallarken, bir kısmını pantolonumun içine geçirdim. Böylesi daha iyi gibiydi en azından.

Başımda ki havluyu da çözerek saçlarımdaki ıslaklığı az da olsa giderdim ve oyalanmadan odadan çıktım. Merdivenlerden aşağı inerken tekrar burnumu yakan bir hapşırığın ardından derin bir soluk aldım. Kesinlikle hasta olacağımı gösteren hapşırığın tek sebebi Miraç'dı! Resmen yüzümü kar'a gömmüştü acımasız, duygusuz gaddar adam.

Salonda şömine başında oturan Miraç'ın üzerime yönelen koyu gözlerine ters bakışlar atarken, homurdanarak mutfağa girdim ve kahvaltı hazırlamaya başladım.

* * *

Akıp giden yolları seyir eden gözlerime yansıyan birçok görüntü, iki gündür yaşadıklarımla kalkan misali dizildi önüme. Miraç arabayı kullanırken, bir an gözlerim ona kaysa da tekrar yola çevrilmişti. Açıkçası dengesiz halleri bana ters tepiyordu. İyi kavramını asla yapıştıramazdım ona, ancak kötü insan sözünü de hak ediyor olup olmadığına da karar veremiyordum.

On dakika önce yola çıkmıştık ve ben istemeden o benimsediğim şirin eve veda etmek zorunda kalmıştım. Kahvaltıdan sonra ise, Miraç'ı cebinden çıkardığı bir ilaçı içerken görmüştüm ama ne olduğunu soracak cesaret bulamadım ki, ağrı kesici olduğunu tahmin edebiliyordum. Yaraları iyileşmemişti ve sızlama yapıyor olabilirdi.

Boşluklarda dolaşan zihnime duraksayan araba dahil olurken, kaşlarım çatıldı. Düşüncelerime öyle dalmıştım ki nereye gittiğimizi soramamıştım. Başımı çevirip Miraç'a baktığımda onun koyu gözlerine rastladım. Ne yapacağımı şaşırtan bakışlarıyla yutkunurken pürüzlenen boğazım sızladı.

"Geldik mi?"diye sordum ve gözlerimi zorlukla ondan ayırarak etrafı süzdüm. Gözlerime yansıyan görüntüyle kaşlarım anlamsızca daha da çatıldı, her tarafta dükkanlar vardı. Çarşı gibi bir yerdi burası.

"Hayır, in kırtasiyeden ne alıyorsan al." İfadesiz sesiyle mırıldanırken, çene kemiğinin ucuyla karşı tarafta ki kırtasiyeyi işaret etti.

Şaşkınlık saran duygularımla gözlerimi kırpıştırırken, donup kalmış gibi Miraç'a dikeldim. Dün yolda gelirken ondan kırtasiyeye uğramasını istemiştim ama dinlemedi beni, peki şimdi ne değişti?

"Anlamadım?"dediğimde, "Git gir kırtasiyeye işte. Acele et seni bekleyemem." dedi kaşlarını çatarak.

Dudaklarımı birbirine geçercesine bastırırken, bu denge bozukluğu hallerine göz devirmemek için kendimi zorlukla dizginledim. Gerçekten onu çözmek çok zordu. Her an ne yapacağı belli olmayan tavırları beni bile bozguna uğratıyordu. Derin bir nefes alarak kemerimi çözerken, Miraç cebinden bir miktar para çıkardı ve bana doğru uzattı.

Alıp almamak arasında kararsız kalan bedenime, koyu gözlerin tehlikeli bakışları mağruzlandı. Sert bir yutkunma boğazımı delerken kendi bulunduğum duruma lanetler okuyarak, Miraç'ın uzattığı parayı aldım ve arabadan inerek kırtasiyeye doğru ilerledim.

Aklımda ki düşünceye yönelerek, kalın kapaklı bir günlük defteri ve bir de kalem aldım. Bana yardımcı olan kadına gülümseyerek teşekkür ettim ve fiyatını ödeyerek çıkışa doğru ilerledim. Ancak çıkış kapısında dizilen raftaki kitaplara gözlerim iliştiğinde, adımlarım benden bağımsız duraksadı.

Yol kaç saat sürecekti yine bilmiyorum ama kitap okuyarak zamanı harcaya bilirdim. Bu düşünce aklıma yatarken, yanına kıvrılan bir diğer düşünceyle ruhum sancılandı. Aşka dair hiçbir bilgisi olmayan zihnime uyacak bir kitap yansıdı. Ellerim kitaplar üzerinde kayarak dolanırken, sancılar çeken ruhum aciz bir özlemle doldu.

Ne bir annem vardı bana aşkı anlatacak, ne de bir babam vardı bunu bana yansıtacak. Kızların ilk aşkı babası olurmuş derlerdi, benim öyle olmadı. Öyle uzaktı ki bu kavram bana, kalbim veryansınlar içinde boğuldu. En azından kitaplarda öğrenmek gerekirdi sevgiyi diye düşünmeye başladım sonunda ve elimi bir kitaba attım.

Parmaklarımla buluşan kitabı elimde çevirirken isminin ilginçliği ve altında yazan cümlenin anlamı aklımı deldi. Laçin adında bir kitaptı, Unutulmuş Bir Aşk Hikayesi diyerek geçen kısa bir cümleyle kararımı belirledim. Kendi kendime başımı sallayarak onaylarken, arkamı dönüp kasiyere doğru ilerleyecektim ancak bir anda karşımda beliren Miraç ile irkildim ve korkuyla dudaklarımdan bir nida döküldü.

"Korktun mu?"diye sordu alay dolu bakışlar atarken. Gerçekten sinir bozuyordu, birden arkamda belirmek de neydi! Hem o arabada değil miydi? Ve ne zamandan beri arkamda bekliyordu?

"Arabada olduğunu sanıyordum." dedim derin bir nefes alarak ve kasaya doğru ilerledim.

"Canım sıkıldı."derken serseri bir tavırla ellerini belinde birleşirirken burnunu çekti ve ben daha fazla dayanamayarak onun bu umursamaz haline göz devirdim.

Kasada ki kadına kitabın fiyatını ödedim ve Miraç'ı arkamda bırakarak arabaya doğru ilerledim. Heves ettiğim kitabı bir an önce okumak isterken, diğer günlük defterine yazabileceğim düşüncelerin heyecanıyla tutuştum. Miraç arabanın kilidini açtığında beklemeden bindim.

"Eve mi gidiyoruz?"diye sordum Miraç arabaya bindiğinde. Başını sallayarak onay verdi ve arabayı çalıştırarak yolu akıttı.

Dakikalar sonra sessizlikten sıkılmıştım ve elime kitabı almıştım. Dalıp gittiğim satırlarda gezen zihnime Miraç'ın verdiği paranın üstü düştüğünde içimden ruhani bir omuz silkmeyle yetindim. Bana verdiği parayı ona tekrar verecektim. Beni bıraktığı gün tüm hesap kapanacaktı, en azından ben öyle umuyordum.

"Ne kitabı o?" Kuru bir sesle öylesine sorar gibi bir hali vardı.

"Sana ne? Çok mu kitap seviyorsun." dedim umursamayarak ben de. Sinirimi katlamıştı. Kitabı sevmiştim ve satırlarında yüzüyordum adeta. Dalmış gitmişken, Miraç'ın diken gibi saplanmasına sinir olmuştum. Ama yinede susmak istemeyen yanıma Miraç'ın ürkünç koyu gözleri kafesleniyordu.

"Sevmediğimi nerden biliyorsun?" dediğinde bir an duraksadım. Evet, onun hakkında hiç birşey bilmiyordum doğruydu...

"Seviyor musun?"derken kitaptan gözlerimi ayırarak ona çevirdim. Gözleri yoldaydı ancak pusuyla dizilen zihni burada benimleydi.

"Bilmem, seviyor muyum?" Kelime oyununa kaşlarım çatıldı. Bilerek yapıyor olduğunu belirten kurnaz koyularına ters bakışlarımı sundum ve dişe diş diyerek şimşekler tokuşturan zihnime ateşlerimi uydurdum.

"İyi o zaman, ben de kitabı sesli okuyacağım. Sıkılırsan söylersin." Kurnazca kıpraşan sesimle gülmemek için kendimi zorlarken, dudaklarımı birbirine bastırarak dişlerimi alt dudağıma geçirdim. Derin bir soluk alırken, satırlarında süzüldüğüm kitabı kaldığım yerden okumaya başladım, ama bu kez sesli okuyordum.

"Bir ateşte yanan bir kalp gibiydi benimkisi, acele ile kavrulan, yanıp küllenen. Acısını iliklerime kadar hissettiğim adamın varlığı kadar, yokluğunun yanıklığı hala tazeydi yüreğimde. Tüm damarımı istila etmiş, kendi krallığı bilmişti. Şuan karşımda dikiliyorken bile dokunacak kadar yakınken, ruhlarımız bir o kadar uzaktı. Ne kalbimin yangınını gördü, ne de gözlerimin üzerine düşen gölgeleri. O değil miydi her türlü kötülükten beni koruyup, kollayan? Peki neden bu acıdan da beni kurtarmıyordu? Avucunda sıkıca tutulan silah kadar yerim yokken onun yanında, zihninin sinsiliği kadar düşüncesizse bana karşı, gözlerinin tehtitliği kadar körse irisleri bana karşı, neden bu acıyı da çekip almıyordu üzerimden?

Yoksa... Onun da mı gücü yetmiyordu, bu kendi ektiğim tohumla büyüyen Aşk'a?..."

* * *

Saatler birbirini kovalarken, en sonunda nihayet eve varmıştık. Ruhuma kadar hissettiğim gariplik ötesi duyguyla Miraç'ı süzerken, araba bahçenin ortasında durdu. Bir yanım yolun biraz daha uzamasını isteyerek sızlanıyordu, diğer yanım ise karışan aklımı toparlıyordu.

Miraç umulmadık bir olay sergileyerek, dakikalarca benim kitabı okumamı dinlemişti. Bir an onun beni dinlemediğini sanarak alay edecekken, kitap ile ilgili soru sormasıyla susup kalmıştım. Miraç gerçekten beni dinlemişti. Öyle tuhaftı ki, bazen onun bu dengesiz tavırları zihnimi kurcalamaktan ayrı bildiği yoktu. Sanki sabah beni kar'a gömen o değilmiş gibi...

"Sen gelmiyor musun?"diye sordum kemerimi çözüp kapıyı açarken. Öylesine sorduğum soru aramızda düşüp kalırken, Miraç'ın koyu gözlerinin ifadesizliği yüzümü talan etti.

"İşim var benim." diye mırıldandı kuru bir sesle. Kaşları kavislenerek çatılırken, birşeyler kurcalayan zihninin satırlarında turlamak istedim. Ne düşündüğünü kestiremediğim sesiyle mırıldanırken olacak olan tüm sanaryolar tepetaklak olmuş gibiydi.

"Sen in." dediğinde gergin olan bedenim başını sallayarak koltuktan inmek için hareketlendi. Ancak ineceğim sırada Miraç'ın, "Zeliş."diyerek seslenmesiyle duraksadım ve tuhaf bakışlarla harmanlanan koyularına, gözlerimi hafif bir merakla diktim.

"Akşama Emre seni alıp bir yere getirecek."

"Nereye?"diye sorduğumda cevap vermedi. Bir tuhaflık sezerken, içimde yeşermeye başlayan huzursuzluğa anlam veremedim. Miraç gergindi, nedenini bilmiyorum ama bu gerginlik beni korkutmaya yetti. Ve Miraç sanki bunu farketmiş gibi dolgun dudaklarıyla son bir kelime fısıldadı.

"Korkma."

Derin bir nefes alarak gözlerimi ondan ayırdım ve arabadan inerek eve doğru ilerledim. Elimde ki poşedi avuçlarımda sıkarken, Miraç'ın arabasının uzaklaştığını anlatan ses arkamdan duyuldu.

Beklemeden kapı ziline bastığımda Müge kapıyı açmıştı. Bir gün bile olsa özlediğim insana sarılarak yoksun kaldığım duyguyu giderdim. Dilâ'yı sorduğumda mutfakta olduğunu söylemişti. Mutfağa girdiğimde, diğerleriyle de gözle görülür derecede abartacak bir nidalara mahsur kalmıştım.

Sadece Selen yoktu ve onun yukarıda, Kenan amcanın karısına yemek götürdüğünü öğrenmiştim. Dila üzerimde Miraç'ın kazağını gördüğünde, büyük bir alaylara nisbetlendim lakin farkettiği diğer bir detayla gülüp kaçma sırası bana geçmişti. Ceketinin başına gelenleri öğrendiğinde merdivenlerin başına kadar beni kovaladı. Gerçekten sinirlenince içine kaçan bir cadı vardı ve gözü kimseyi görmüyordu.

Sonunda ondan kurtulduğumda odama doğru yöneldim. Adımlarım birbiri ardına dizilirken, duyduğum sesler duraksamamı sağladı. Selen'in sesiydi ve koridor sonunda ki odadan geliyordu. O odaya daha önce girmiştim ve girdiğim gibi Kenan amcadan yediğim azar hala dün gibi aklımdaydı. Karısının odasına girmemi yasaklayan Kenan amcanın sözleri kulaklarımda çınlarken, meraklı yanım galip gelerek adımlarımı yönlendirdi.

"Hadi Ayperi hanım, lütfen. Sadece bir kaşık..."

Açık kapıdan odaya girdiğimde ürkeklenen bedenim gerginlikle kaynarken, yutkunarak birkaç adım daha attım. Görüş açıma giren kadına zorla yemek yedirmeye çalışan Selen sonunda pes ederek elinde ki kaşığı indirdi.

"Kenan bey çok kızacak, ilaç saatiniz geçiyor."

"Ne oldu?"diye sordum sessizce. Sorduğum sorunun ardından bana doğru gözlerini çeviren Selen'in ardından, Kenan amcanın karsı da bana gözlerini dikti. Boş bakılarında gezen irislerimle birlikte sert bir yutkunma daha indi boğazımdan.

"Hoş geldin."diyerek gülümsedi Selen va ayağa kalkarak sarıldı. Karşılık verirken kadının garip bakışları aldında ezilen ruhum acıyla sızlandı.
"Yemek yedirmeye çalışıyorum ama yine inat ederek yemiyor. İlaç saati geçmek üzeri, Kenan bey kızacak."

"Ben yedirebilir miyim?"diye sordum birden aklımda tutuşan fikirle. Ancak bu fikir ne kadar işlerdi bilmiyorum ama Kenan amca beni bu oda da gördüğünde kızmasa bile karısına yaklaştığıma kazacaktı.
"Ama Kenan amca bilmeyecek." diyerek Selen'i uyardım. Kararsız bakışları ben ve Ayperi denen kadın arasına mekik dokurken, en sonunda kabul ederek başını salladı.

Derince soluyarak kadının oturduğu yatağa yaklaşmaya başladım, bir an olsun gözlerimden ayrılmayan bakışları içimi parçalamaya yetiyorken, babam denilen adama bitmeyen lanetlerimi yağdırdım. Bu kadına yaptıklarına karşılık en azından bir faydam olsun istiyordum.

"Merhaba..."dedim temkinlice yanına oturarak. Sırtını yasladığı yerden doğruldu birden. Korkuyla soluğumu tutarken ne yaptığını gözlemliyordum.

"Benim adım Zeliha, ama kısaca Zeliş diyebilirsin." Hafif bir tebessümle bitirdim cümlemi. Duymaktan yoksun öylece yüzümü izlerken, bir an kaşları çatıldı. Sonra tekrar düzelerek boşluklara düştü. Komidinin üzerinde ki yemek tepsisini alarak kucağıma yerleştirdim. Acıkçası ondan bir cevap beklemiyordum ki cevapsız kalacağımı zaten biliyordum. Ruhsal bozukluğu yaşadığı gibi konuşma bozukluğu da çekiyordu.

"Şimdi ilacını içip iyileşmen için yemeğini yemelisin, hadi bakalım..." diye yavaşca mırıldanırken, kasılıp kalan bendenime inat elime kaşığı tutuşturarak çorpadan doldurdum ve Ayperi denilen güzel kadına doğru uzattım.

Tıpkı bir çocuk gibi istemediğini belirtircesine başını çevirdi ve garip sesler çıkardı. Öyleydi zaten, düşüncesi silinmiş bir çocuktan farksızdı bu kadın. Öyle ki kendini beslemekten bile acizken, bu durumu ona layık gören adamın kızı olmaktan utandım.

"Yoksa yemeyecek misin?"dedim sahte bir üzüntüyle. Elimde ki kaşığı yerine bırakarak pes etmiş bir tavır besteledim. Aklıma gelen diğer bir fikir çocukları kandırmanın saf bir yoluydu.
"Ama yemeği yemezsen, ağlar arkandan. Sonra sen güçlenemezsin, sevdiklerini koruyamazsın..."

Pencereye çevrilen boş bakışları birden bana döndüğünde, doğru yolda olduğumu anladım. Dudaklarımı birbirine bastırarak başımla kucağımda ki yemeği işaret ettim ona.

"Kenan amcayı kötülüklerden korumak istemez misin?.."

Yemekte takılı kalan gözlerinde neler geçtiğini bilmesem de gururumu okşayan bir yakarış ruhumdan koptu. Ayperi hanım, birden hareketlenerek kucağımda ki tepsiyi aldı ve kendi kucağına yerleştirdi. Aynı saniyelerde çorbayı kaşıklarken, yüzümde peydahlanan gülümsemeyle onu izliyordum. Oysa bunun muzicesi kendisiydi. Kenan amcanın ismi geçer geçmez sanki iyileşmiş bir kadın belirmişti karşımda.

"İnanamıyorum."dedi Selen hayretler içerisinde. Utançla gülümserken, bunu başaranın ben değil de sevgi olduğunu hissettim. Öyle bir sevgi vardı ki bu kadında, onca şeye rağmen sevgisi sapasağlamdı.
"Nasıl bunu başardın Zeliş?"

"Ben birşey yapmadım,"dedim ayağa kalkarak Selen'e doğru döndüm.
"Kenan amcaya olan sevgisi başardı."

Dolan gözlerimi akmaması için kırpıştırırken, birden odaya Kenan amca girdi. Hissetmiş gibi karısına gelmesi tuhaf mıydı? Bence değildi. Onların aşkı metreleri aşmış kalp yoluna düşmüştü. İmrenen ruhum dizleri üzerine çökerek, gözlerinin yaşlarını saldı.

"Senin ne işin var bu oda da?"

Sesi sinirli değildi ama normal tonda da değildi. Buraya gelmemi, karısına yaklaşmamı istemiyordu biliyorum. Çatık kaşlarıyla gergince bana bakarken, kovmak ve kovmamak arasında çelişki yaşayan bakışları karısına çevrildi. Şaşkınlıkla büyüyen yorgun irislerinin ardından hızla ona doğru ilerlerken, yüzünde canlanan gülümseme az önceki gergin halini sildi.

"Ayperi?..."

Yerimin yokluğuyla öylece dikilmeyi keserek rahatsızca kıpırdandım ve odadan çıktım. Onları rahatsız etmeye hakkım yoktu. Ne deseler, ne yapsalar haklıydılar. Kaybettikleri kızlarını geri getirebilecek bir güç yoktu bu dünyada. Ve ben burada onlara varlığımla daha çok zarar vermek istemiyordum.

Kendi odama girdiğimde dolaptan birkaç parça birşeyler alarak üzerimi değiştirmeye koyuldum. Mor renginde yün bir kazak ve siyah dar pantolon giymiştim. Elimde kalan kıyafetlerin arasında siyahın cansız rengi içime kuşkular yerleştirdi. Miraç'ın kazağına anlamsızca bakarken, birkaç saat sonra olacaklara fikirler ürettim zihnimde, ancak hepsi çıkmaz sokaklarda birikti.

Kirlilerin içine attığım giysilerimin ardından birşeyler atıştırmak için tekrar mutfağa indim. Tam zamanında indiğimi belirten görselle istemsizce gülümserken, hazır masaya kuruldum. Safiye teyze ve diğerlerinin oluştuğu masa muhabbetiyle dolarken kendimi öyle kaptırdım ki, zamanın nasıl geçtiğini unutmuştum.

Hatta bir ara Dila'nın Müge ile birlik olup Emre'yi örümcek ile korkutma çabalarını anlattıklarında hep birlikte gülmüştük. Komik olan şey, Emre'nin örümcekten korkması değildi, Emre korkmamasına rağmen intikamını çok büyük bir şekilde almış ve Dila'yı korkudan ruhunu teslim edecek dereceye sokmuştu. Dila uyurken üzerine gerçek bir örümcek bırakıp onu uyandırmıştı. Müge'nin kahkahalarla anlattığı olayın üzerine Dila sinirden kırmızı tonuna geçiş yapmıştı ve hepimize surat asarak mutfaktan çekip gitmişti. Sonrasında ise, neden ben gidiyorum siz gidin! diyerek tekrar masaya oturduğunda birkez daha güldürmüştü bizi.

Sonunda beklenen an geldiğinde akşamın sekizini gösterdi saat. Emre yanıma gelerek gitmemiz gerektiğini belirttiğinde dudaklarımdaki tebessüm silinmişti. Derin bir iç çekiş duyuldu ruhumun içinde. Birşeyler döndüğü apacık belliydi. Duygularımın karmaşıklığıyla suskunluğum örtüşürken, üzerime bir ceket alarak Emre'nin ardından evden çıktım.

Arabaya bindiğimizde, "Nereye gidiyoruz?"diye sordum. Emre arabayı hareket ettirerek bahçeden çıkarırken, "Miraç abinin yanına." diyerek göz devirmeme neden olan bir cevap vermişti.

Onu bende biliyordum ama nedenini anlamıyordum. Neden eve gelmedi ve neden beni kendisiyle götürmek yerine Emre'yi yollamıştı? Zihnimde dönüp duran ve türlü işkencelere mağruz kalan soruların cevapsızlığıyla soluyarak arkama yaslandım. Beklemekten başka yapacak birşey yoktu.

Merak, korku, gerginlik, endişe hepsi bir olmuştu ve üzerimde yakınıyordu. Neler olduğunu merak ediyordum, ne ile karşı karşıya kalacağımı bilmediğimden korkuyordum. Ama Miraç korkma demişti, değil mi? Ona ne kadar güvenebilirdim ki? Onu tam olarak tanımıyordum ve neler yapacağını kestiremiyordum. Bir an az, çok çok az da olsa yumuşarken, daha sonrasında öyle bir hal alıyordu ki korkudan savunmasız ve çaresiz kalıyordum karşında.

Düşüncelerimle geçirdiğim zamanın ilerleyen dakikalarında araba karanlık, ıssız depo görünümlü bir yerde durdu. Büyük kapı önünü çevreleyen korumlarla yutkunurken, Emre arabadan indi. Bir an inmemem gerektiğini ya da inerek arkama bakmadan kaçıp gitmemi haykıran zihnimi duymazdan gelerek yavaşça ve ürkekçe kapıyı açarak arabadan indim.

Emre bana diktiği gözleriyle güven verircesine başını eğerek, "Hadi."dedi. Adımlarını takip eden ayaklarımın geriye dönmemesi ve titrememesi için özel bir çaba sarf ediyordum. Kapıdaki adamların herbirinin üzerime dikilen kendileri gibi karanlık bakışları içimi kararttı.

Demir kapı bir başka adam tarafından gürültüyle açıldığında Emre ile birlikte içeriye girdik. Sarı ışıkla aydınlanan büyük depoda her yer de duvara dayalı boru vardı. Ne olduğunu çözemediğim depoda uzun koridora girerek yürüdük ve bir merdivenden aşağı indik. Burası daha küçük ve beyaz bir ışık yardımıyla aydınlık kazanıyordu.

Genzimi yakan rütubet kokusuyla istemsizce yüzüm buruştu. Allah aşkına ne işim vardı benim burda! Miraç neredeydi? Acaba bana birşey mi yapacaktı? Bu düşünceyle kanım çekilmiş gibi hissederek kalakalırken adımlarımı durdurdum. Emre, kapısı kapalı bir kapıyı aralayacakken dönüp bana bakmasıyla kaşları çatıldı.

"Gel hadi, Miraç içerde."deyerek mırıldığı an içerden bir gürültü koptu. Sonrasında gelen bir bağırışla korkudan titrerken başımı olumsuzca salladım. Girmek istemiyordum oraya. İçerde her ne varsa benim için iyi olmadığı kesindi.

"Zeliş." Emre bana doğru yöneldiğinde, "Gelmek istemiyorum!" dedim ve hızla arkamı dönerek merdivenlere doğru koşmaya başladım.

Hissettiğim tüm duyguya tırnaklarını saplayan bir korkuyla sızlanıyordum. Korkuyordum işte, neden anlamıyordu. Gelmekle hata etmiştim! Merdivenlere adımımı attığım an Emre kolumdan yakaladı.

"Bırak!"diyerek kolumu çekiştirip kurtarma çabam, az önce Emre'nin açmak üzeri olduğu kapı kendiliğinden aralandı ve içeriden çıkan beden benim hareketlerimi kısıtlayarak duraksattı.

"Ne oluyor?" Çatık kaşlarının altında üzerimizi süzen koyu bakışlarla yutkunurken, Miraç bize doğru ilerlemeye başladı.

"Bırak ben halladerim."dedi Emre'ye hitaben. Emre kolumu bırakarak uzaklaştı ve açık kapıdan içeri girdi.

Birşey söylemek için aralanan dudaklarım elime bulaşan sıcaklıkla kapandı. Miraç elimden tutarak odaya doğru beni ilerletmeye başladığında onun gibi dimdik ve korkusuz olamadığım için kendimden soğudum. Öyle ki parmaklarımın arasına karışmış iri parmaklarıyla hissettiğim korkunun yerini çok farklı duygular kaplamıştı.

Odaya girdiğimizde etrafı süzmek için an kollayan zihnime bir bir görüntüler düştü. Küçük bir oda, boyası kirleriyle grileşmiş, solda köşede bir masa ve üzerinde adını bilmediğim türlü aletler ve masa başında dikilen geçen gece kumarhane salonunda bana nefretlerini ileten Gürkan denilen adam. Miraç'ın sağında duran Emre ve onun yanında Ragip. Ve son olarak tam karşımda sandalyede bağlı olan, yaşlı bir adam.

Kim olduğunu bilmediğim adamın kanlarla kaplı bedenini süzerken kalbim korkuyla tekledi. Kimdi bu adam? Ne yapmışlardı ona böyle? Neden yapmışlardı?

Boğazımı kurutan ve bedenimi kasıp donuklaştıran görüntünün ardına saklanmış sır perdesini aralamaya çalışırken, Miraç'ın kendine has sert ve duygusuz sesi kulaklarımda canlandı.

"Seni tanıştırayım,"dediğinde bir an gözlerim ona doğru çevrildi. Bana bakmıyordu, yüzündeki kaslar seğirirken aralanan dudaklarından dökülen kelimelerle tekrar önümdeki yaralı ve her yerinden kanlar süzülen yaşlı adama baktım.

Ancak bu kez acıma duygusuyla birlikte başka hisler devreye girirken, ruhumun feryadı kulaklarımı deldi. Ve acıyla darbeler indiren kalbim taş kesilerek dugusuzluğunu boşalttı.

"Ekrem Çetiner... Baban olur kendisi."

Bir duygu belirdi parçalanmış kalbimde, o duygu kalbimi yapbozlayarak birleştirirken izinde dolaşan her bir kan ruhumu asitledi ve yanan sadece bedenim oldu...

* * *

BÖLÜM SONU...

*Bölüm nasıldı?


Bu arada bölümde geçen kitap (LAÇİN), yani Zeliş'in okuduğu kitap benim yeni yazmaya başladığım kitaptır. Bana aittir ve daha paylaşmadım. Yakında sizlere duyururum :")

*Arkadaşlar son olarak size birşey söyleyeceğim. Bir okuyucum mesaj attı ve bir etkinlik yapmamı istedi. Sizin düşünceleriniz önemli benim için ve bende kabul ettim bu etkinliği. Şimdi aşağıya karakter isimlerini bırakacağım ve siz de karaktere uygun ufak bir yazı yazacaksınız o kısıma. Lütfen hakaret veya küfür olmasın. (Okuyucu isteği. Eğer aklınızda başka istekler varsa danışabilirsiniz :)

Ben sizi kırmadım sizde beni kırmayın olur mu :")

👉Miraç dediğin.... (sizce ne? Buraya aklınıza Miraç ile ilgili gelen bir yazı yazınız. Not; hakaret olmayacak)

👉Zeliş dediğin... (sizce ne? Bu kısıma da Zeliş ile ilgili bir yazı yazınız. Hakaret olmasın)

Etkinliği dikkate alıp bana destek olanlara çok teşekkürler yeni bölümde görüşmek üzeri 💕💕

Seviliyorsunuz💕💕

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro