23.BÖLÜM
Oysa, çok saftı kalbim. Kandırman kolay oldu...
Yazar'dan - (Gereken yerleri öyle anlatmam gerekiyor.)
Yaptıklarımızı sorgulamaz olduğumuz bu hayatta kaybolmuş gibiydik adeta. Kimin ne yaptığı umursanılmaz oldu ve bencilleşildi. Ya da düşünceler bu yollarla işliyordu. Sorgulamaya başladığın anda arkası görünmez sayfalar birikiyordu. Hatalar öyle çoktu ki, hangi sorunun cevabı ne, ya da çözümü ne bilinmiyordu.
Genç adam az önce yüzünü açtığı karısını izlerken, cebindeki telefonunun titrediğini hissetti. Pencereye yasladığı sırtını ayırarak, doğruldu ve koltukta oturan ve sesi çıkmayan televizyonda haberleri izleyen dayısına kısa bir bakış atarak, cebindeki telefonunu çıkardı.
'Emre' yazısını gördüğünde kaşları otomatikmen çatıldı ve odanın çıkışına ilerleyerek koridora çıktı. Beyaz fayansın üzerinde parlayan siyah ayakkabılarıyla iz sürerek, koridordaki pencereye doğru ilerlerken, elinde durmadan titreyen telefonu açtı ve kulağına dayadı.
"Söyle Emre." dedi kendine has sert sesiyle önünden geçen doktora kısa bir göz süzerken. Kafası o kadar doluydu ki, etrafına bakan gözleri boşluğu taşıyordu.
"Abi... Hava alanındaki adamlardan bir haber geldi." Emre seçerek kurduğu cümleleri gerginlikle ve temkinlice sundu.
"Nedir?"
"Abi, önce sakin olman gerekiyor. Hatta istersen oraya gelebilirim-"
"Konuş Emre. Uzatma!." Miraç hızla Emre'nin cümlelerini bölerek yumruklarını sıkmıştı. Boş konuşmayı uzatanlardan haz etmiyordu ve bu daha çok sinirini katlıyordu.
"Ekrem Çetiner." diye mırıldandı Emre yavaşça. Miraç'ın öfkesini ve sinir hastalığını biliyordu. O adamın adını duyduğu an bir sinir krizi geçirmesinden korktu.
"Şehre giriş yapmış."
Miraç duyduğu cümlelerle öylece kalakalırken, gözlerinin koyulaştığının farkında değildi. Bedeni, kendini kasıyor ve bir gram soluk için yalvarıyordu. Miraç kendinden uzaklaşmıştı adeta. Damarları belirginleşti kendini sıkmaktan.
'Ekrem Çetiner'
'Şehre giriş yapmış.'
'Ekrem Çetiner'
'Şehre giriş yapmış.'
Aklında dönüp duran kelimeleri, cümleleri her harfine kadar tekrar ettirdi içinden. Böyle bir şey olabilir miydi? O adam cesaret bularak karşına çıkabilir miydi? Yürek yemiş olmalıydı diye düşünerek, zihnine damlalar düşüren asit kıvamındaki zehirlerle dudaklarında tehlikeli bir gülümseme belirdi.
"Tüm Kurul'u depoda ki mahzene topla. Toplantının erkene alındığını bildir, herkes orada olsun!"diyerek telefonu kapattı.
Beklediği gün gelmiş ve kapısını çalıyordu. Kapıdakini bekletmek olmaz diyerek, tekrar Zeliş'in bulunduğu odaya doğru ilerledi ve dayısına odaya kimseyi almamasını tembihledi. Bu kişi doktor olsa bile diyerek tehtitvari bi rşekilde eklerken, hastane bahçesine gizli korumalar dikti. Korumalar kimi koruyacağını bilmezken, duydukları tek isim Ekrem Çetiner'in hastaneye gelmemesi konusun da Miraç'ın baskı kurduğuydu.
Ancak Miraç o adamı az da olsa tanıyorsa ne için geldiğini tahmin edebiliyordu. Beklemeden arabaya binerek, hızla yola koyuldu. Üç saatten fazla yolu yüksek süratla akıtarak depoya vardığında, kapıdaki adamlara bakmayarak karanlık mahzene indi.
Aralıklarla duvara dizilmiş beyaz ışığı takip ederek, gireceği odaya vardı. Bu mahzen de herkesin kendine ait bir odası vardı. Ayrıca şu an gireceği oda da ortada büyük bir masanın etrafına dizilmiş sandalyeler haricinde başka birşey olmayan toplantı odası vardı.
Odaya girdiğinde beklediği gibi herkes yerini almıştı. Sadece baş köşedeki koltuk boştu. Miraç dik ve âsil bir duruş sergileyerek koltuğun boşluğunu giderdi. Oturduğu koltuk hepsininkinden farklıydı. Sırt tarafının demirle kaplandığı yer; altından ve yılan derisi işlemeyle süslenmişti. Kol kısımları yine altındandı, her iki kolun yaslanma kısmı yılan şeklindeydi. Ağzı açık dişlerini gösteren bir yılandı ve oturan kişi kolunu yaslandığında el kısmı yılanın başında duruyordu. Bu koltuk tarihi eserlikti.
Emre sağ tarafındaki masa da oturuyor ve gözlerini dikmiş abisi gibi bildiği Miraç'a bakıyordu. Aslında şaşırmıştı. Onu şaşırtan şey Miraç'ın öfkeli hali değil de, sakin gõrüntüsünün altına gizlediği gölsesiydi. Bunu nasıl saklayabildiğine hayret ediyordu.
Etraftaki toplam 12 adamlar, her zamanki toplantı sanarak konuşmalarını ve birbirleri arasındaki şikayetlerini dile getirerek, bir uğultu çıkarmaya başladılar. Miraç ise herkesi tek tek gözlemlerken, tek kelime etmediği gibi onları dinlemiyordu bile.
Birini bekliyordu.
Bekledi...
Bekledi...
Bekledi...
Ve uğultuları kesen kapı sesiyle herkes birden dilsizleşti. İçeri süzülen altmışlarında, saçları aklaşmış, bedeninin kırışıklığına inat dinç haliyle elinde pahalı olduğu her halinden belli olan bir bastonla birlikte Ekrem Çetiner girdi. Odayı saran kasfetli hava Miraç'ı yerinden milim kıpırdatmazken, Emre bir kez daha şaşırdı.
Neden bu adam tepki vermiyordu? Şu an burayı kan gölüne çevirmesi gerekirdi ama Miraç öyle sakin oturuyordu ki, sanki karşında hayatını mahfeden adam yoktu. Belki de aklında tehlikeli planlar yapıyordu.
Öyleydi zaten. Miraç aklındaki planı her detayına kadar incelerken, sakinliğinden ödün vermiyordu. Bunu çok uzun zaman önce düşünmüştü ve işte o zaman geldi. Ama öncelik olarak yapması gereken birşey vardı...
"Ekrem Çetiner..."diye yavaşça mırıldandı Miraç araladığı dudaklarının arasından. İkisinin hırs ve nefret karışımı duyguları onlardan önce savaşa başlamıştı bile. Sanki, şimdi ikisi bir silah çıkaracak ve ilk önce kim kimi vuracak diye diken üzerindeydi herkes.
Daha geçen sabah gizli numaralardan arayan ve kardeşinin çığlıklarını dinleten o değilmiş gibi bugün rahatça karşına çıkmıştı. Miraç içten içe seviniyordu. Beklediği tarih erkenden gelmişti ve yılları şu an karşında duruyordu.
"Erkencisin."diyerek ekledi Miraç.
"Duydum ki konuşmayı çözmüşsün. Ben de tebrik etmeye geldim, ama evlat uyarayım yanlış yer de oturuyorsun."
Yıllar sonra duyduğu o unutulmaz kabuslu sesine karşılık kaşlarını kaldırdı. Sarf ettiği cümle eskileri anımsatırken, dişlerini sıktı. Şimdi burada bu adamın boğazını deşer kanını akıtırdı, ama Miraç biliyordu bu şerefsizin elini kolunu sallayarak buraya ayak basmayacağını. Mutlaka birşey planlamıştır.
"Bu kadar erken geleceğini bilseydim daha çabuk konuşurdum."diyerek oturduğu yerden yavaşça kalktı ve ilerleyerek dik bir şekilde karşısına dikildi.
"Ama yanlış bir yere oturduğumu hiç sanmıyorum." dedikten sonra alayla dudaklarını kıvırdı ve tehlikeli bir bakış atarak konuşmasını sürdürdü.
"Erken gelmene rağmen kızının cenazesini kaçırdın. Çok yazık. Son kez ne durumda olduğunu görseydin iyi olabilirdi. 'Baba' diye sayıklayarak öldü. "dediğinde Ekrem dişlerini sıktı. Sinirlendiği her halinden belli olan adam bir adım daha atarak, mesafeyi azalttı ve gözlerini Miraç'a dikti.
"Bunu ödeyeceksin biliyorsun değil mi?"
Miraç dudaklarını birbirine bastırarak kaşlarını yukarı doğru kaldırdı.
"Peki sen?" dedi ve yüzündeki sahte duyguları bozarak, gerçek yüzünü gösterdi. Yüzünün kemikleri belirginleşirken gözleri seğirmeye başladı sinirden.
"Yaşattıklarının cezasını çekeceğini biliyorsun değil mi?"
"Onu öldüreceğim."
"Yapamayacağını ikimizde biliyoruz Çetiner. Elindeki kozların arkasına sığınan piçin tekisin sen. Şimdi..."derken sert bir adım daha atarak, ellerini arkasında birleştirdi. İğreniyordu bu adamdan. Dokunmak bile istemiyordu ama sadece kardeşini alana kadar bu böyle sûrecekti. Sonra ona bir güzel dokunacaktı.
"Kardeşim. Nerde.?"dedi etraftaki insanları bile korkutan bir sakinlikle.
"Bunu neden sana söyleyeceğim?" Etrafa alayla göz süzerek tekrar Miraç'a döndü. Miraç ise ne demek istediğini anlamış, zihninde çarklar döndürüyordu.
"Dışarı çıkın!"diyerek adeta gürlerken çoktan aklındaki plan işlemeye başlamıştı. Belki bu adama dokunamazdı şimdilik ama ona istediğini vererek kardeşini alırdı ve sonra kartları açık oynardı. Onu elinden kimse alamayacaktı.
Herkes tek tek dışarı çıktığında içeride onlar haricinde Emre ve Ekrem'in güvendiği bir koruması kaldı. İşte şimdi yalnızlardı. Emre'den zaten birşey gizlemezdi. Şimdi de yanında bulunmasında bir sorun görmüyordu.
"Kardeşimi istiyorum."dedi sıktığı dişlerinin arasından.
"Kızımı öldürdün."
"O hesaba girirsen, içinden çıkamazsın. Zira benden aldığın kan miktarı daha fazla."
"Onu nasıl öldürdün şaşırdım doğrusu."
"Umrunda mıydı bu kadar? Çok mu seviyordun biricik kızını?."diyerek alayla kıvırdı dudaklarını. Daha sonra dudaklarını birbirine bastırarak dişlerini sıktı. Bu işe artık bir son vermeliydi. İstediği şeyi vermek ve kardeşini almak istiyordu.
Miraç başıyla arkasında ki büyük masanın baş köşesinde duran gösterişli koltuğu işaret ederek, "Senindir."diye mırıldandı.
"Bana kardeşimi ver."dediğinde Ekrem onaylayarak kabul etti.
"Hemen!"diye ekledi Miraç.
"Hemen olmaz. Burda değil ama yarın bu saatte sana atacağım adrese gel. Onu sana vereceğim."
"Onu canlı istiyorum. Eğer planda bir değişiklik olursa, kendini bu dünyadan soyutlanmış bil Ekrem Çetiner."dedi tehtitvari bir şekilde.
Ekrem tekrar onaylayarak kapıya doğru ilerledi ve geldiği gibi dışarı çıkarak gözden kayboldu. Yıllar sonra gelerek tekrar hayatını mahfetmesine bu kez izin vermeyecekti Miraç. O kapıdan çıktıktan hemen sonra arkasını dönerek bir sandalyeye tekme savurdu. Derin soluklar alarak kendini sakinleşmeye zorlarken, en azından yarın kardeşine kavuşacağı hissi içini bir nebze olsun rahatlatıyordu.
"Abi sen ne yaptın?"dedi Emre, hâlâ olanların şokunu atlatamazken. Miraç resmen hükmünü bu şeref yoksunu adama veriyordu. Bu akıl almaz şey değildi.
"Sus Emre... Sus."
"Ama-"diyerek tekrar konuşacakken Miraç sinirli bedeniyle hızla ona döndü.
"Ne yapsaydım Emre?! Bu siktiğimin koltuk umrumda bile değil. Kardeşim o adamın elindeyken ben burada bu koltuğu düşünemem!"
"O adam bu koltuğa oturduğu an senin ölüm emrini verecek. Miraç... Bu koltuk sana babanın mirası."dediğinde Miraç bir an duraksadı.
Ama sözünden dönemezdi. Ne olursa olsun sonra tekrar bu koltuğu o adamın elinden alabilirdi ama öncelik kardeşiydi. Aksi taktirde o adama bu koltuk yerine Zeliş'i vermek zorunda kalacaktı. Bunu istemiyordu. Artık değil...
Elini saçlarına atarak sinirle karıştırırken onu sakinleştiren tek şey kardeşine yarın kavuşacağı oldu. Şimdi tek istediği şey Zeliş'in yanına gitmekti.
Zeliş'den
Ciğerlerime dolan yetersiz nefeslerin zihnime yolladığı yıldırımlarla zaman kavramından habersiz başımdaki boşluklarla derin uykumdan yavaşça gözlerimi aralayarak uyandım.
Bana ne olduğunu düşünürken, olup bitenler tek tek zihnime yerleşerek beceriksizliğimi dikti kalbime. Hastane odasında olduğumu farkettiğimde gözlerim doldu. Yapamamıştım. Ölmeyi bile beceremedim.
"Beceriksiz..."diye fısıldadım boğuk bir sesle kendi kendime.
"Uyanmışsın!"diyerek heyecanla bana doğru yaklaşan Kenan amca ile gözlerimdeki yaşları tutamayarak yanaklarımdan inmesine müsaade ettim.
"Ne oldu? Bir yerin mi ağrıyor?" Elinin tekini saçlarıma attığında hızla elini ittim ve uzandığım yerden zorlukla doğruldum. Koluma takılı seruma bir bakış atarken, bileklerimdeki sargı bezleri daha çok ağlamamı sağladı. Kolumdaki serumu çıkarmaya çalıştım.
"Dur kızım! Ne yapıyorsun?!"diyerek bana engel olmaya çalıştı ama beni bile şaşırtan bir kuvvetle onu ittim ve koltuğa düşmesini sağladım. Ya da o yaşlı olduğundan güçsüzdü. Bileklerim acıyordu ama umrumda bile değildi.
"Dokunma bana!"dedim sinirle. Kenan amcanın iyi tavrını görmüyordum. Gözlerim öyle hırsla dolmuştu ki, tek isteğim buradan gitmekti. Ama sadece ben!
Tek başıma.
"Uzak dur..."
"Uzak durun..."diye fısıldarken bulanık gözlerimin ardından kolumdaki serumu söktüm.
Kapıya doğru ilerlerken, "Zeliş dur."diyen Kenan amcayı duymazdan geldim. Buradan gideceğim. Bu dünyadan gideceğim.
Kapıyı açarak dışarı çıktım ve koşmaya başladım. Sendelesem bile pes etmedim, duvarlardan yardım alarak merdivenleri indim ve hangi katta olduğumu bilmeyerek koridordaki bir odaya daldım. Peşimde olmalıydı. Hatta belki Miraç koruma bile dikmiştir her yere, ama gereksiz dönen şansım benim kaldığım odanın kapısında koruma olmamasıydı. Miraç neredeydi bilmiyorum ama burada olmaması işime yaradı.
Girdiğim odaya hızla göz süzdüğümde yaşlı bir kadınla karşı karşı geldim ama neyseki uyuyordu. Dolaba yaklaşarak giyecek bir şeyler bulmaya başladım. Üzerimdeki hasta elbisesinden bir an önce kurtulmam gerekiyordu.
Dolaptaki yaşlı kadına ait olduğu her halinden belli olan dizde biten, siyah üzerinde küçük mor çiçekler ve yeşil yapraklı bir elbiseyi elime alarak beklemeden üzerimdekilerden kurtuldum ve elbiseyi giydim. Normalde asla elbise giymezdim ama şu an bir yanık izini düşünecek değildim. Ûzerimde iç çamaşırlarım vardı, bu iyiydi.
Uzun kolları ve bana fazlasıyla bol gelen elbiseye dolaptan aldığım siyah belden bağlama kuşağı sardığımda daha iyi durmuştu. Bir çift babet şeklindeki ayakkabıları çıplak ayaklarıma geçirdim. Şimdi ise dikkat çekmeden bu hastaneden çıkmam gerekiyordu.
Kapıyı yavaşça açarak dışarıya baktığımda koridor boştu. Hızla dışarı çıkarak yangın merdivenlerine doğru ilerledim. Aşağı indiğimde son katta tekrar koridora çıkmıştım. Etrafta koşturan insanlara bakmadan başımı eğmiştim, saçlarımla yüzümü kapatarak yanlarından geçiyordum. Dışarıya iki yana açılan kapıya az kalmıştı. Oradan çıktığım an bitecekti herşey.
Hızlı ama dikkatli attığım adımlarla yanına yaklaştığım kapı iki yana sürüklenerek açıldı. Dışarı çıkmamla birlikte derin bir soluk alırken karşımda, az ileride beliren bedenle aldığım nefes soluğumu tıkadı. Miraç, aceleyle koşturarak hastaneye girerken, hızla sağa doğru döndüm ve saçlarımla iyice yüzümü kapattım. Beni farketmemişti. Koştuğuna göre benim kaçtığımı duydu.
Artık acele etmem gerekiyordu. Adımlarımı biraz daha hızlandırdım ve hastane bahçesinden çıkarak uzaklaştım. Ara ara bitkinlikten gözlerim kayıyordu. Pes etmedim ve duvarlardan destek alarak ilerleye bildiğim kadar uzaklaştım.
Kimse umrumda değildi artık. İstemiyordum işte yaşamak, neden kurtardılar ki beni?! Daha fazla acı çektirmek için mi? Hayır buna izin vermeyeceğim! Bu hayat benimdi ve ben yaşamıma son vermek istiyorum. Bu kez başaracağım.
Ne kadar ilerdedim ya da kaç saat yürüdüm bilmiyorum. Hava kararmaya başladı ve soğuktan titrer duruma geldim. Ellerimi vücuduma sararken geldiğim yere duraksayarak, baktım. Sıra sıra dizilen inşaat evlere gözlerimi süzerken yûzüme çarpan ıslaklıkla irkildim. Yağmur yağmaya başlamıştı.
Daha fazla ıslanmadan bir inşaata girerek merdivenleri çıktım ve ikinci katta bir duvar dibine oturdum. Kararan hava içimi ürpertiyordu. Yağan yağmura düşen gürültülü yıldırımlar eşlik ederken, dizlerimi kendime doğru çekerek, kollarımla sarmaladım. Hava çok soğuktu.
Saatlerdir yağmuru izliyor, bir yandan titriyordum. Acaba Miraç beni bulamayınca ne yapmıştı? Sinirden kudurduğu kesindi tabii. Bana daha fazla acı çektiremeyeceği için, beni o adama veremeyeceği için öfkeden köpürüyordur. Hatta ölmediğim için aklında bana ait cezalar biriktirmiştir.
"Lan gel işte! Ateş yakar ısınırız."
Merdivenlerden gelen sesle içime korku yerleşti. Hızla oturduğum yerden kalkarak, bir duvarın arkasına geçtim. Kimdi bunlar!? Lanet olsun ya nerden çıkmışlardı ki? Kahkaha sesleriyle birlikte yaklaşan adım sesleriyle sığındığım kolon duvara iyice sindim.
"At şunları buraya."derken bile gülüşüyorlardı.
Yavaş ve ürkekçe duvarın köşesinden baktım. İki genç erkekti. Sarhoş oldukları her halinden belli olan iki gençten birinin elinde birkaç odun parçası, diğerinde ise gazeteye sarılı bira şişeleri vardı.
"Hava soğuk oğlum acele et. Donacağız. "diyerek çöktükleri yerde ateş yakmaya başladılar.
Tekrar duvara yaslanarak derin soluklar alıyordum ama öyle çok korkuyordum ki, tüm vücudum titriyordu. Korkum ölmek değildi. Bu adamların tecavüzüne uğramaktan çok korkuyordum. Hiçte tekin birilerine de benzemiyorlardı. Beni bulurlarsa ellerinden kurtulamazdım ve şuan beni kurtaracak kimsem de yoktu.
Birşeyler yapmalıyım. Eğer burada böylece durursam beni bulacaklardı. Ses yapmamak için bile sessizce soluklanırken, elim hızlı atan kalbimin üzerine gitti. Belki yavaş ve gizlice merdivenlere ulaşırsam aşağı inebilirdim. Ya da hızlı olup koşmalıydım. Evet, zaten sarhoşlardı ve belki beni farketmezlerdi.
Tekrar onları duvar dibinden kontrol ettiğimde ellerindeki şişeleri başlarına diktiler. Fırsattan istifade ederek nefesimi tuttum ve hızla saklandığım yerden çıkarak merdivenlere doğru koştum.
"Bu kim lan!"
"Yakala!... Koş! Koş..."
Merdivenlere vardığımda arkama bakmadan hızla inmeye başladım. Ayakta durmakta zorlanıyordum ama durmadım. Ancak saatlerdir açtım ve yorgundum. Merdivenlerden indiğim an dışarı kaçacakken, birden kolumdan tutularak geriye doğru itildiğimde boğazım yırtılırcasına bir çığlık attım.
"Sobe!..."diyerek güldüklerinde korkuyla düştüğüm yerde ellerimin üzerinde geriye doğru sürünmeye başladım.
"Yakalandın küçük kaçak..."
Dudaklarımdan kaçan hıçkırıkları tutamazken, başımı iki yana sallıyordum. Bir beladan başka bir belaya çekilmiştim. Olmuyordu işte! Yaşamak bana haram gibiydi. Her dakikam ayrı bir zehirli, her saatim dikenli bir yol gibiydi. Bastıkça kanıyor, kullandıkça zehirleniyordum.
"Gel bakalım buraya..."diyerek kolumu tuttu biri ve beni ayağa kaldırarak yukarı çıkarmaya zorladı.
"Bırak beni!"diyerek çırpınıyor, çığlıklar atıyor ve ağlıyordum.
"...Bırakın dedim!! İmdat!!!.. Yardım edin!.."
Attığım çığlıkların haddi hesabı yokken, yukarı çıktığımızda beni tekrar ittirdi ve yere düşmemi sağladı. Korkuyordum. Şuan hayatımda hiç olmadığı kadar çok korkuyordum. Miraç'ın bana yaptıklarında bile böyle korkmazken, içimden kabul olmayacağını bilmeme rağmen dualar ettim. Ama beni burada kurtaracak bir Allah'ın kulu yoktu.
"İlk önce ben tadına bakayım."diye bir cümle ve ardından gelen gülüşme sesleri duyduğumda göz yaşlarım hızlandı.
"Beraber bakalım oğlum işte. Gece gece çerez niyetine..."
Geriye doğru kaçma çabalarım ayak bileğimden tutulmamla kesilirken, karnımın üzerinde bir ağırlık hissettim. Büyük bir çığlık daha boğazımdan kayıp gittiğinde, diğeri elini dudaklarıma kapatarak sesimin çıkmasını engelledi.
Gelen iğrenç alkol kokusu, bana olan temasları, gülüşmelerini görmemek duymamak istiyordum. Boynumda hissettiğim ıslaklıklarla miğdem çalkalanırken, çırpınarak çığlıklar attım. Bileklerimden tutuyorlardı ve ağzımı pis elleriyle kapatmışlardı.
Karnımın üzerinde nefes almamı engelleyen adama eşlik eden dudaklarımdaki elin baskısı burnumu kapatıyordu. Nefes alamıyordum. Üzerimdeki elbisenin ûst tarafı göğüslerime kadar yırtıldı. Bu kez gerçekten ölüyordum galiba. Nefes almak için can çekişen ciğerlerimin ardından sesler gittikçe uğuldamaya başladı. Hayat gerçekten acımasızdı. Ölmek istiyordum, evet ama istediğim böyle bir ölüm değildi.
Gözlerimin karardığını hissederken, büyük bir gürültü koptu. Yağmurdan gelen yıldırım sesi miydi bilmiyorum. Ama o gürültünün ardından üzerimdeki ağırlık yok olduğunu hissettim. Bileklerimin özgürleştiğini dudaklarımın üzerindeki elin boşluğunu hissettiğim an ciğerlerime dolan nefes bedenimi canlandırır gibi oldu.
Yoksa ben mi öyle hissesiyordum? Ölmüş olabilir miydim? Evet, belki de o adamların elinde ölmüştüm derken, yanağımda soğuk ama bir o kadar sıcak bir elin baskısı ve hemen ardından kulaklarımı dolduran tanıdık bir ses sarstı bedenimi.
"Zeliş..."
"Geçti güzelim... Kendine gel..."
Yanağımdaki el yüzümü okşayarak hafifçe sarsarken, duyduğum sesin sahibinden emin olmak için yavaşça gözlerimi araladım. Miraç? Onun burada ne işi vardı? Ve bana Güzelim mi dedi? Hayır, kesinlikle ben ölmüş olmalıydım.
Elini yüzümden ayırarak belime yasladı ve beni doğrulttu. Ondan ayırdığım gözlerimi etrafa çevirirken, o adamların kanlar içindeki cansız bedeniyle karşılaştım. Ölmüşler miydi?. Miraç mı öldürdü onları? Şimdi sıra ben de miydi yoksa? Onunla birlikte, sadece Kenan amca buradaydı. Beraber gelmiş olmalıydılar.
"Bakma onlara."dediğinde boşluğa bakar gibi gözlerimi tekrar ona çevirdim.
Beni kucağına almak için elini uzattığında dizlerimi hızla kendime çekerek, ellerimle yırtılmış elbisemin ön tarafını sıkı sıkı kapattım. İstemiyordum bana dokunmasını. Hiç kimsenin bana dokunmasını istemiyorum.
"Zeliş eve gideceğiz... Geçti."dese de izin vermeyerek, yavaşça yerden destek aldım ve ayağa kalktım. Ayakta durmakta zorlanıyordum. Gözlerim bulanıklaşıyor, başım dönüyordu ve durmadan titriyordum.
"Şimdi inadının zamanı değil."dedi kaşlarını çatarak. Güzel, özüne dönüyor ve sinirleniyordu.
Umursamadan titreyen dizime inat merdivenlere doğru ilerledim. Aşağıya inmek için attığım adımlar yukarı çıkan merdivene baktığımda kesildi. Şimdi önümde iki seçenek vardı. Ya aşağı inerek onunla tekrar gidecektim. Ya da...
Arkamı dönerek onlara bir göz attığımda Miraç ellerini başına atmış ovalıyordu. Kenan amca ise etrafı gözetliyordu. Duraksayan ayaklarımı ani bir hırsla ve gelen kuvvetle yukarı çıkan merdivenlere yönlendirdim.
"Zeliş!"diyerek arkamdan gür bir sesle seslendi Miraç.
Merdivenleri çıkmaya devam ettim. Arkamdan geliyordu ama daha çok hızlandım ve yukarı çıktığım an yûzümü göz yaşlarımla birlikte ıslatan yağmurla koşarak, uca kadar gittim. Yüksek inşaatın çatı katında uca geldiğimde ayaklarım kendiliğinden durdu.
"Zeliş dur!... Sakın!"
Önümde üç adım vardı. Biri boşluğa geliyordu, diğer ikisinden birini öne doğru bir adım daha atarak azattım. Son bir adım kaldı.
"Dur! Zeliş..."
Arkamı dönerek ona baktım. Gözleri eskisinden bile kararmıştı ama yorgun bakıyordu. Günlerce uyumamış gibi.
"Neden durayım?"dedim güçsüz bir sesle. Yağan yağmur ikimizi de sırım sıklam yapmıştı. Arkasında duran ve bizim gibi yağmur altında ıslanan Kenan amcaya bir bakış atarak tekrar Miraç'a döndüm.
"Bana bir neden söylesene. Neden durayım?" Sesim öyle hastalıklı çıkıyordu ki, biraz daha bu yağmurun altında kalırsam hastalıktan ölecektim. Ama kimin umrunda?
"Bak biliyorum. Sana çok şey yaşattım. Suçsuzum demiyorum sana ama suçlu da değilim Zeliş. Bilmediğin şeyler var. Gel ve uzaklaş ordan."
"Anlat o zaman! Anlat bilmek istiyorum."
"Bu tarafa gel."diyerek elini bana doğru uzatırken, yaklaştığını farkettim.
"Yaklaşma! Uzak dur."dedim uyararak.
Durdu. Eli hala bana doğru uzanırken, göz yaşlarım yağmura eşlik ediyordu. Saçlarımdan iliklerime kadar ıslanmıştım ve titriyordum.
"Neden?.."diye sessizce fısıldadım. Bu gürültülü yağan yağmurdan beni duyduğundan bile bihaberdim. Bulutlar bile sanki benim için ağlıyordu.
"Neden daha önce bana bu eli uzatmadın ki? Ben sana ne yaptım Miraç?... Bir hayatım vardı benim. Bir evim, bir işim, arkadaşlarım ve yalandan da olsa bir babam vardı! Ama sen o gün hepsini aldın elimden..." Sesli ağlayışlarıma eklenen inanılmaz derecede baş ağrımla yüzüm buruştu. Tekrar hıçkırarak iç çektim.
"Ben sana ne yaptım da benden aldın hepsini?"
"Söz veriyorum, Zeliş..."dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Sana söz veriyorum hepsini geri vereceğim. Ama şimdi gel ordan."
"Yalan söylüyorsun!"
"Ben sana hiç bir zaman yalan söylemedim! Asla yalan söylemem ben... Az kaldı, sana yemin ediyorum az kaldı. O adam geldi, burada. Onun işi biter bitmez, eski hayatına devam etmen için elimden ne geliyorsa yapacağım. Seni bırakacağım... Özgür olacaksın... "
"Sana inanmıyorum... Neden korkuyor gibisin?"dedim yalandan bir gülümsemeyle.
"Hadi ama Miraç Uluhan... Sen korkmazsın, Korkutursun." Hafif duraksama belirdi gözlerinde. Ama bunun sebebini düşünemeyecek kadar doluydum.
"Hadi kızım gel ordan, hasta olacaksın." Şimdiye kadar konuşmayan Kenan amcaya baktım.
"Gelmeyeceğim! Hepinizden nefret ediyorum. Beni buna mecbur ettiniz. Hayatımı mahfettiniz!"diyerek son kez derin bir soluk aldım. Bitirmeliydim artık bu işi.
Gözlerimi bir anda kapatarak, geriye doğru son adımımı attım ve kendimi boluğa bıraktım. Bekledim. Boşlukta savrulmayı ve ona eklenen son acıyı bekledim.
"Zeliş!!"
Düşmeyi, yere çarpmayı beklerken, boşlukta savrulan bedenim havada asılı kaldı. Miraç sol kolumun dirseğinden tutarken, beni yukarı doğru çekmeye çalışıyordu. Ama üzerime doğru eğildiğinden, bedeninin yarısı boşluktaydı ve beni tutmakta zorlanıyordu.
"Bırak beni!"dedim ağlayarak. Göz yaşlarım hiç durmadan akarak yağmura karışıyordu.
Ayaklarım boşlukta sallanırken, kolum yerinden çıkacak gibi sızlıyordu. Ölmek istiyordum ama buna bile izin vermiyordu. Başımı eğerek yere baktığımda gözlerim irileşti. Bu kadar yüksek miydi burası?
"Miraç..."dedim hıçkırıklar içerisinde.
"Tuttum seni. Diğer kolunu uzat!" dediğinde başımı iki yana salladım inatla.
"Bırak beni... Ölmek istiyorum." desem de aşağıya baktıkça bu isteğimden vaz geçiyordum. Sesim öyle çaresizdi ki, bundan nefret ettim.
"Zeliş diğer elini uzat!"dediğinde tekrar başımı iki yana salladım. Ama korkuyordum. Bir yanım ölmek isterken, diğer yanım çekeceği acıdan korkuyordu. Arafta gibiydim.
"Dayı! Yardım et!"diyerek küfûrler yağdırdı dudaklarından. Yere uzanmıştı, bir eliyle kendini sabitlerken diğer eli dirseğimden yavaşça kaymaya başladı.
"Bırak beni dedim..." Eğer beni bırakmazsa kendi de benimle birlikte düşecekti ama umrunda değil gibiydi.
"Kapa çeneni! Seni bırakmayacağım!" Sinirliydi. Yüzü kızarmış ve damarları belirginleşmişti. Saçlarından kayan yağmur damlaları, benim yüzüme düşüyordu.
"Sıkı tut Miraç. Ben seni çekeceğim, sen de onu."
"Hayır!" dememe rağmen Kenan amca Miraç'ı benim bağırışlarıma ve itirazlarıma rağmen, kolundan destekleyerek çekti. Miraç da beni yukarı doğru çekiyordu.
Yukarı çıktığımda Miraç'tan beklediğim şey bana bağırması veya hırpalamasıydı ama kesinlikle oturduğumuz yerde bana sarılmasını beklemiyordum.
"Şş.. Geçti... Ağlama."diyerek fısıldarken, bir eli belimde duruyordu, diğer eliyle başımı göğsüne hapsetmişti.
Geçmiş miydi gerçekten? Kim bilir ne haldeydimde duygusuz, gaddar olan adam bana acıyordu. Ağlayıp sızlarken, kim bilir ne durumdaydım. Bitik bir halde olduğum kesindi tabi.
"Dokunma... bana..."derken bile onun yakasını sımsıkı tutuyordum, çekilmesine engel olur gibi.
Titremelerimi farkederken daha fazla yağmur altında kalmamamız gerektiğini düşünmüş olacak ki elini dizlerimin altından geçirerek kucağına aldı ve ayağa kalktı.
Üşüyordum ve o sıcacıktı. Kollarımı boynuna sararak yüzümü sıcak boynuna gömdüm. Çok garipti. Ondan kaçarken, şu an ona sığınıyordum. Ölmek isterken, ona sarılıyordum. Neden bana kötü davranmıyordu? Neden farklı gibiydi? Belki de eve gidince yine eskiye dönecekti. Evet, kendini eve kadar tutuyor olmalıydı.
Aşağı inerek arabaya bindiğimizde hala kucağında ona sarılıyordum. Arka koltukta benimle birlikte oturuyordu ve sakinleşmem için elini belimde dolaştırıyordu. Ağlamam kesilmiş, iç çekişlere dönerken Kenan amca arabayı eve doğru sürüyordu.
"Hastaneye mi gidelim tekrar?" dediğinde Miraç başını eğerek bana baktı. Bunu kıpırdayan boynundan anladım.
"Ateşi var."dedi elinin teki saçlarımda dolanırken.
"Hayır..."diye fısıldadım. Hastaneye gitmek istemiyordum.
"Eve gidelim dayı. Doğan'ı ararım gelir." Sesinde bir duygu aradım. Ama yoktu. Kuru bir sesle mırıldanırken kendini tüm duygulara kapatmıştı.
"Üşüyorum..."dedim yavaşça. Elleri bedenimi daha sıkı kavrarken, iyi gelmiyordu. Kendi de sırımsıklamdı ama vücudu sıcaktı. Arabada klima yandığını biliyordum ama yetmiyordu. Tir tir titriyordum kucağında.
Birden boynundan kollarımı çözdüğünde bedenim kasıldı. Ona dokunmamı istemiyordu belki. Başımı eğerek kollarımı bedenime doladım ve kendi kendimi ısıtmaya çalışırken, üzerindeki ıslak gömleğin düğmelerini çözerek çıkardığını farkettim.
Ne yaptığını kısık ve yorgun bakan gözlerle izlerken, ıslak gömleği köşeye attı ve beni tekrar kendine çekerek çıplak, sert ve sıcak göğsüne yasladı. Beni anlamış mıydı? Şaşkınlıkla ve vücuduma yayılan sıcaklıkla kollarım tekrar boynuna dolanırken kalp atışlarımda bir yükseliş oldu. Bu... Bu benim tanıdığım Miraç olamazdı.
"Daha iyi misin?"dedi kulağıma doğru sessizce.
Konuşmasın istiyordum. Rüyada olduğumu var sayarak, gözlerimi kapadım ve yanağımı omuzuna yasladım. Gittikçe bitkinleşen bedenim Miraç'ın kucağında mayışırken içimde, derinliklerde bir his belirdi. Güven gibi...
* * *
Bir kapı açılma sesini duydum sonra tekrar bir soğukluk bedenime çarptı. Kollarımı hareket edip Miraç'a sarılmak ve ısınmak istiyordum ama o gücü kendimde bulamadım.
Miraç hareket ettiğinde eve geldiğimizi anladım. Ev sıcacıktı ama ben yine üşüyordum. Birşeyler mırıldanıyordum kendi kendime ama ne dediğimi ben bile anlamıyordum.
"Dayı, Doğan'ı ara gelsin çabuk. Ateşi gittikçe yükseliyor."
"Aman oğlum sırımsıklamsınız. Ateşi mi var?" Safiye teyzenin sesiydi bu. Endişeli gibiydi ama iyi ki kendime gelemiyordum. Kimseyle konuşmak istemiyordum. Soracaklardı çünkü. Neden intihar ettiğimi, neden ölmek istediğimi... Ama ben cevap veremezdim.
Miraç'ın başını salladığını hissettim. Cevap vermeye bile tenezzül ediyordu. Yukarı çıkarak beni yatağıma indirdikten sonra elleri üzerimdeki elbiseyi sıyırmaya başladı. Az da olsa zorla gözlerimi araladım.
"Ne yapıyorsun?"dedim güçsüzce. Çok yorgun hissediyordum kendimi.
"Sadece üzerini çıkarıyorum." dedi normal bir şeymiş gibi. Elbiseyi sıyırdı ve tamamen çıkardı. Neden başka birine söylemiyordu? Safiye teyze, Selen ya da Mûge halledebilirlerdi. Ama o zamanda kocası varken neden biz yapıyoruz diyeceklerdi.
"Bırak ben hallederim."dedim doğrulmaya çalışarak. Ama elleriyle omuzuma baskı uyguladı ve kalkmamı engelledi. Şu an iç çamaşırlarımla karşısında duruyor olmamı düşünce kısmından uzaklaştırdım. Düşünürsem kıpkırmızı olacaktım biliyorum.
Gözlerini kırparak sesli bir soluk aldı ve beni tekrar kucağına aldı. Ağzımı açıp bitkince söylenirken beni banyoya soktu ve küvete oturtu.
"Yanıyorsun."
"Az özce yeteri kadar yağmur altında yıkandım."diye söylendim sessizce.
"Sadece duş alacaksın."dedi ve ılık suyu açarak ûzerime tuttu. Kaşları çatık bir şeyler düşünüyordu. Soğuk suyu açacağını sanmıştım ama yine beni şaşırttı.
Ellerimi dizlerime sararken kendimi titremekten engelemeye çalıştım. Ama bu çok zordu. Bileklerimdeki sargı bezleri kirlenmişti. Tıpkı bedenim gibi. Miraç beni o adamların elinden kurtarmasaydı ne yapardım hiç bilmiyorum. Elindeki lifi boynumdan göğüslerime doğru kaydırırken, o adamların izlerini silmek ister gibiydi.
"B-böyle yapma."dedim titrekçe. Nazik davranmaması gerekiyordu.
"Ne düşündüğünü biliyorum."derken elindeki lifi uzandım ve elinden alarak kendimi gücümün yettiğince sertçe lifledim.
Derin bir nefes alarak bana aldırmadı ve şampuana uzanarak saçlarımı köpürmeye başladı. İri parmakları saç diplerimde yavaşça dolanırken, elimdeki lifi bir köşeye bıraktım. Kendime itiraf etmekte zorlansam da iyi geliyordu bu bana. Parmakları saçımda dolaşırken, rahatlıyor ve bedenim gevşiyordu.
Saçlarımı ve bedenimi duruladı, beni ayağa kaldırarak bir havluyu bedenime doladı. Tekrar kucağına alarak yatağa götürdüğünde tek isteğim uyumaktı. Kendisi hala üzeri çıplak altında sadece ıslak siyah pantolanla duruyordu. Üşümüyor muydu?
Bir çekmeceyi açtığında ne yapıyor olduğuna baktım. Elinde bir takım iç çamaşırı gördüğümde az öncesine kadar titreyen bedenim birden alev aldı.
"Ne yapıyorsun sen?!"dedim yavaşça oturduğum yerden kalkarak.
Elindekileri yatağa bıraktı ve beni tekrar yatağa oturttu.
"Dışarıda bekliyorum. İki dakikan var."diyerek odadan çıktı.
Durgun ve düşünceli gibi bir hali vardı ama onu umursamayarak havluyu üzerimden attım ve üstümdeki ıslak iç çamaşırlarını çıkararak, yatağa bıraktıklarını giydim ve ıslak olanları banyodaki kirli sepete attım. Onun tekrar odaya gelmesini ve başımın ağrısını düşünmeden dolaba doğru yavaş adımlarla gittim. Bol gri bir kazak ve siyah bir tayt üzerime geçirerek yatağa doğru gittim.
Odaya geldiğinde ben yorganı açarak yatağa giriyordum.
"Al şunu iç şimdilik. Doğan bir iki saate gelir."dediğinde elindekilere baktım. Bir bardak su ve bir ilaç vardı.
Doğrularak getirdiği hapı içtim ve tekrar yatağa uzandım. Muhtemelen ağrı kesiciydi. Uykum vardı ama ne kadar yatakta dönüp dursam da uyuyamıyordum. Gözümü her kapadığımda o adamları görüyordum. Dokunuşları ve iğrenç gülüşleri aklımda canlanıyordu. Bu benim rahat bir uyku çekmemi engelliyordu.
Dakikalar sonra yatakta bir ağırlık hissettiğimde yavaşça sola döndüm. Miraç yanıma uzanarak beni kendine doğru çekmeye çalıştığında onu engelleyerek doğrulmaya çalıştım. Ama güçsüz ve uykuya aç bedenimle bu çok zordu.
"Bir şey olmayacak. Sadece uyu."dedi beni göğsüne doğru çekerken.
"Bana sarılmana ihtiyacım yok." Sesimde yorgunluk beslerken, istediğim gibi soğuk çıkmasını başaramadım.
"Evet yok, ama senin bana sarılmana ihtiyacın var."dediğinde onu engelleyen ellerim duraksadı. Yutkunurken, kendi elleri iki yan da öylece duruyordu.
"Sana ben dokunmayacağım. Ama sen dokun."
Olabilir miydi gerçekten? Yapabilir miydim? Uyumaya ve unutmaya ihtiyacım vardı. Ve birine sarılmaya... Dediği gibi beni kendine doğru çektikten sonra ellerini uzaklaştırdı. Bana dokunmuyordu. Elleri iki yan da öylece bırakmıştı.
Aklımda kurduğum bir mahkeme sonucu yavaşça ona doğru daha çok kaydım ve ona bakmayarak başımı omuzuna yasladım. Ellerim sağ koluna dolanırken, gözlerim kendiliğinden kapandı.
"Uykum var..."dedim sessizce mırıldanırken.
"Biliyorum."
"Kabus görmekten korkuyorum..."
"Biliyorum."dedi yine. Gittikçe mayışarak uykunun derinliklerine çekiliyordum.
"Beni şaşırtıyorsun..."
"Biliyorum."
"Neden bana kötü davranmıyorsun?.."
"Bilmiyorum."dedi bu kez.
Başka bir şey söylemedim. Yorgundum, uykusuzdum, bitkin ve korkuyordum. O adamlar tekrar gelmezdi değil mi? Hayır Miraç vardı yanımda. O beni tekrar kurtarırdı. Uykunun tatlı ama bir o kadar huzursuz dolu rüyalarına atılırken, Miraç'ın sesini zihnimin derinliklerinde işitmiştim sanki. Ya da beynimin bana oynadığı bir oyundu.
"Bana sarılmana ihtiyacım var..."
** **
BÖLÜM SONU...
-Uzun mu oldu ne? ;))
-Ne dersiniz? Hep böyle uzun olsun mu yoksa daha kısa mı istersiniz?
-Ve buzlar eriyor gibi.
Sizce bu iyi mi? Düşüncelerinizi yazın lütfen.
-Ve son olarak aranızda beni takip etmeyenler varmış güzel canlar. Hani bir çıtlatayım dedim. belki unutmuşlardır ;)
NOT: YORUM YAPMADAN GEÇMEYİN VE YILDIZCIK TUŞUNA BASMAYI UNUTMAYINIZ :")
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro