Bölüm 32
Merhaba.
Medyadaki fotoğraf @alazdem18603848 çalışması, kendisi bana Twitter'dan ulaştırdı. Sizinle de paylaşmak istedim. Kendisine bir kere daha buradan teşekkür edeyim.:)
Bonus bölümünde açıklamıştım bu bölümden sonra İlkyaz biraz dinlenecek. Nora oldukça yorgun. Bir toparlansın, sonra bomba gibi dönecek.
Nora dinlenirken ben başka bir kitap -kendimi hikaye mantığından çıkartmaya çalışıyorum- üzerine çalışıyor olacağım.
Kısa bir süreliğine hoşça kalın...
İrem Pelin.
"Rujumun rengi çalma,
Kalsın benim dudaklarımda.
Karşımdaki koltuk boş kalsın,
Şarkımız bir bana çalsın.
Merak etme, ben düşmem.
Bakma, dönme, bırak beni, böyle..."
Kapı tıklatıldığında yatakta doğrulup sırtımı yastığa yasladım.
"Nora," dedi kapıyı açtığında Funda. Elindeki tepsiyle içeri girip kapıyı açık bırakarak bana doğru yürürken gülümsedi. "Sana börek yaptım."
Gülümsemesine gülümseme ile karşılık vermek isterdim ama yüz kaslarımın çalıştığından dahi emin değildim. Tepsiyi yatağın üzerine bıraktığında kenara oturdu. "İlaçlarını da getirdim."
Onu başımla onaylayıp dumanı tüten fincanı elime kahveden bir yudum aldım. Dört gün önce eve geldiğimde babam çalışma odasından çıkma zahmetinde bulunmamıştı. Barış beni odama kadar götürüp yatağa girdiğimden emin olduktan sonra gitmişti. Sabah gözümü açtığımda ise Bülent İlgen tüm otoritesi ile kapımda dikiliyordu. İtirazlarıma, bahanelerime ve savunmalarıma kulak asmadan beni İngiltere'deki doktorumun tavsiye ettiği Arzu Hanım'a götürmüş, tanıştırıp seanslarımı düzenlemişti. Bir kez daha... İlaçları da üç gündür düzenli olarak alıyordum. Bunu biri bakarken yapmak zorundaydım, bu da babamın yeni talimatıydı. Ya Funda'nın ya da Barış'ın yanında içiyordum ilaçlarımı ki babama rapor verebilsinler.
"Babam gitti mi?" diye sordum, Funda getirdiklerini yemem için beklediğinden uzanıp bir tane börek aldım.
"Çalışma odasında." diye açıkladığında böreği ısırıp "Eline sağlık." dedim.
"Hepsini bitir, olur mu?" Yerinden kalkıp kapıya doğru ilerledi.
"Tamam tamam söz hepsini yiyeceğim." Gülümseyip kapıdan çıktığında yerimden kalktım. Böreğin kalanını tabağa bırakıp pencerenin önüne ilerledim. Perdenin kenarını çekip bahçeye diktim gözlerimi. Barış bahçe masanda oturmuş, Funda'nın onun için hazırladığını düşündüğüm tabağına dikkatini vermiş kahvaltı yapıyordu. Bir saat içinde hazırlanıp okula gitmem gerekiyordu. Üç gündür Ege'den haber almamıştım. Üç gündür okula gitmemiştim. Babam dün akşam yemekte bana katılma zahmetinde bulunup kesin bir dille okula gitmemi buyurmuştu. Geçtiğimiz üç gün bulanıktı. Bugün ilk kez algımı açık hissediyordum. Üzerimde kalçalarımın altında biten saten bir gecelik vardı. Onu çıkartıp dolabı açtım. Kıyafet seçmek ile uğraşacak kadar açılmamıştı algım. Siyah, bacaklarımı saran bir pantolon ve siyah uzun kollu ince bir bluz alıp hızla giydim. Uzun botlarımı bulmak için kıyafet odasına girip rafların önüne geçtim. Bir süredir onları görmemiştim. Kaba ve az topuklu oldukları için giymeyi sevmiyordum ama bugün için ideal seçimdi. O kadar da umurumda değildi. Üst rafta olduğunu görünce tabureyi alıp üzerine çıktım. Botların içinde olduğu kutuyu alıp aşağı indim. Onları da ayağıma geçirdiğimde banyoya girip korkunç görüntümü sıradan hale getirmek için gereken ne varsa sırayla yaptım. Saçlarımı başımın tam arkasından sıkıca topladım. Dışarı çıkıp dünyanın beni savuracak rüzgarı estirmesi için hazırdım. Artık o rüzgar kimden eserdi bilmiyordum. Belli ki herkesin benim için biriktirdikleri vardı. Bakalım bugünün şanslısı kimdi? Büyük siyah çantamı elime alıp içine bir süredir kapalı olan telefonu ve herhangi bir defter attım. Merdiveni hızlı adımlarla geçip babama yakalanmadan evden çıkmayı planlıyordum ki sesini duydum. Bağırıyordu. Öfkesini kontrol edebilen biri olduğu için onu çok nadir anlarda bağırırken duyduğum için dikkatle konuşmasını dinledim. Merdivenlerin başından ayrılıp çalışma odasının kapısına ilerledim.
"İş yerindeki kasa temiz Fırat. Akşam evdeki kasaya koydum. Rutin bir kontrol bu, neden bu kadar panik yaptığını anlamlandıramıyorum."
Kapıya iyice yaslanıp daha çok duymak için nefesimi tuttum.
"Bunları telefonda konuşmayalım. Gerginlik yaratacak bir durum yok, dava kapandı gitti. Kimse Vural'ı aklama derdinde de değil."
Vural mı? Sessizlik olduğunda kapıya iyice yaslandım. Konuşsaydı ya, neden burada kesiyordu? Vural dedin baba en son, devam et oradan.
"Yağız mı?" dedi tok sesiyle kahkaha atmadan hemen önce. "Elimde 1 Milyonluk senetleri var. Geçen gün geldi ödedi bir kısmını."
Senet mi? 1 Milyon mu? Bir dakika... Ne!
Kapının kulpuna elimi attığımda derin bir nefes aldım. Ne demek geçen gün ödemişti. Hangi geçen gün? Kafamı toplamak için gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Geçen gün Yağız, babama ödeme yaptıysa, bar aslında tehlikede falan değil miydi? Nasıl olurdu?
"Yılda bir geliyorlar denetime, abartmayın bu kadar." dediğinde gözlerimi açtım. "Birazdan şirkette olurum."
Sesi giderek kontrollü bir tona büründüğünde konuşma da bitmişti. Koridorun sonundaki banyoya doğru hızlı adımlarla ilerleyip kapıyı arkamdan kapattım. Sırtımı yaslayıp derin derin nefes almaya başladım. Her şeyi kafamın içinde yerli yerine koymaya çalışmak çok zordu. Bir türlü anlamıyordum. Yağız'ın gelmesi, Berrak'ı almaları, barın basılması, Ege'ye yaşattığı her şey... Aslında düşman yoktu. Yağız'dı bunları yapan. Kalbim göğsümü tekmeliyordu. Ege'nin bilmesi lazımdı. Beni görmek istemiyordu, ben de onu görmek için hazır değildim. İçimde, sızısı taze bir ağrı yaratmıştı. Sanki kaburgam kırılmıştı da nefes aldıkça içime batıyordu. Nefes alamıyordum.
Kapı kapanma sesini duyduğumda kulağımı banyonun kapısına dayadım. Ayak seslerinin ardından babamın sesini duydum. Funda'ya bir şey söylüyordu. Birkaç saniye sonra Funda da bir şey söyledi. Üst kattan konuşulanları duyamıyordum zaten en uçtaki yerdeydim. Babam bir şey daha söyledikten sonra bir kapı sesi daha duyuldu. Kulpu yavaşça indirip banyodan çıktım. Hızla babamın odasına ilerleyip kasanın içinde olduğu dolabı açtım. Dizlerimin üzerine oturup sinir bozucu metal yığını ile bakışmaya başladım. Doğum tarihlerini geçen sefer elemiştim. Bu kez başka bir yerden ilerlemeliydim. Parmaklarım dizlerimin üzerinde ritmik dokunuşlar bırakırken düşünüp duruyordum. Ne olabilir, ne olabilir, ne olabilir... Kimsenin aklına gelmeyecek ama kolay hatırlanacak bir şey olmalıydı. Ben şifrelerimi hep böyle seçerdim. Babamın unutmak istemeyeceği, mutlu olduğu bir gün olmalıydı. Mutlu... Babam ve mutluluk gözümde canlanmadığından bu düşüncemden vazgeçtim. İş yerini kurduğu tarih olabilir miydi? Neydi o... Asla hatırlamıyordum. Beni doğuran kadının onu terk ettiği gün? Tamam bu da fazla acımasız bir yaklaşım olurdu. Derin bir nefes aldım. Bu kasayı kırmadan açmanın yolunu bulamayacak mıydım? Evlendikleri gün! Tam unutulmayacak ama kimsenin aklına gelmeyecek bir şifre. Kim eski evliliğinin tarihini kasa şifresi yapar ki? Umarım babam...
Yuvarlağı hızla çevirip tarihi girdim ve klik sesi duyuldu. Sıradan bir anda olsaydık yumruğumu havaya kaldırıp 'evet' diye bağırırdım ama kolumu kaldıracak halim yoktu.
Hızla dosyaları kucağıma alıp incelemeye başladım. Tapu... Tapu... Tapu... Hay maşallah Bülent İlgen. Sözleşmeler, tapular, tapular ve tapular. Dosyaları kenara bırakıp kasanın içine doğru eğildim. Çerçeve vardı. Elime alıp ön tarafını dördüm ve babamın umutsuz bir romantik olduğu tezim kanıtlandı. Beni doğuran kadın, babam ve ben... Fotoğraftan doğduğum gün olduğu anlaşılıyordu. Yüzümü buruşturdum. Bunu açık bir yere de koyabilirdi, kimse onu yargılamazdı. Çerçeveyi kenara bırakıp başımı bir kere daha uzattığımda küçük, metal bir flash bellek gördüm. Onu alıp yerimden kalkarak babamın masasındaki bilgisayara taktım. Bu aradığım şey olmak zorundaydı. Dosyaları görüntüle dedim ve nefesimi tuttum. Belgeler açıldığında sadece yıllar yazıyordu. 2012 yazan dosyaya tıkladım. Vural Fırtına... İşte bu! Belgelerin ne olduğunu tam anlamamıştım. Detaylı bakmak için sakin bir yere gitmem lazımdı. Bu Vural Amca'yı kurtaracak kanıt olabilirdi. Etrafı toparlayıp her şeyi kasaya geri koyarak kapağı kapattım. Flash bellek avucumun içinde güvende dururken bilgisayarı da kapatıp odadan çıktım. Merdivenleri koşarak inerek bahçeye çıktım.
"Barış." diye bağırdım.
Oturduğu yerden kalkıp arabanın yanına doğru ilerleyen bana baktı. "Nora Hanım, henüz yarım saat var okula gitmemize."
"Okula gitmiyoruz." dedim, ön kapıyı açıp koltuğa oturduğumda.
Sürücü kısmına geçip bakışlarına bana çevirdi. Üç gündür yataktan çıkmadığım için şu an bu aktifliğimi aklımı kaçırdığıma yoruyor olabilirdi. Sorun değildi, babam onun için de ayrı bir ilaç yuttururdu bana. Şimdi Kuzgun'a gitmem lazımdı.
"Barış beni en hızlı şekilde Kuzgun'a götürmen lazım."
"Olmaz." dedi Barış kesin bir şekilde. "Babanızın kesin emri var, kendinizi toparlayana kadar Ege Bey ile görüşemezsiniz."
"Görüşmeyeceğim." dedim sakince kemerimi takarken. "Bir şey bırakacağım odasına."
Barış kaşlarını çattı. "Ege'nin nerede olduğunu bilmiyorum Barış, sadece barda olmadığını biliyorum."
Kaşlarını kaldırdığında başımı salladım. "Sıla'nın attığı bilgilendirme mesajlarında yazıyordu. Ege'ye ulaşamıyorlarmış. Kafasını dinlemek için bir yere gitmiştir, bilmiyorum. Aay," diye bağırdığımda Barış'ın kaşları şaşkınlıkla kalktı. "Ne çok açıklama yaptırdın."
Sonunda arabayı çalıştırıp bizi bahçeden çıkarttığında çantamın içine attığım telefonu çıkarttım. Üç gündür Sıla bir sürü mesaj atmıştı ve hiçbirine cevap vermemiştim. Aramalarını da cevapsız bırakmıştım. Onun dışında Mert ve Çisil de aramıştı. İyiyim diyebilecek kadar iyi olmadığım için telefonu en sonunda Funda'ya vermiştim. Funda dün gece telefonumu geri verip sabah okula gideceğim için lazım olacağını söylemişti. Telefonu açıp gelen bildirimlerin ekrana düşmesini bekledim. Barış arabayı hızla Kuzgun'a doğru sürerken ben mesajları okudum. Ege ile Mert konuşmuş sadece, ona da merak etmemesini söyleyip kapatmış. Bir süre birbirimizden uzak kalmamız ikimiz için de iyi olacaktı. Üç gün boyunca çok düşünmüştüm. İçimdeki sızı o kadar derindi ki Ege'nin ne halde olduğunu düşünmek yardımcı olmuyordu.
Mesajları okumaya devam ettiğim sırada ekrana düşen bir bildirim ile kaşlarım havalandı.
"Hatırlat da, sana kalkan yaptıralım."
Akın'ın mesajına cevap vermek için klavyeyi açtığımda Barış, Kuzgun'un olduğu sokağa döndü.
"Neden?"
Kalkan oldukça iyi fikirdi, uçurumdan düşüp durmaya meyilli olmasam işe bile yarardı ama bilmiyordu fırtınadan savrulmadan kurutulamazdın.
Barış arabayı durduğunda bana döndü. "Beş dakika içinde dönmezseniz, içeri gelirim."
"Barış abartma, bir şey bırakıp çıkacağım." dedim sakince.
"En son buradan nasıl çıktığınızı gördüm. Sadece, beş dakika..."
Arabadan indiğimde elimdeki çantanın kulplarını sıkı sıkı tuttum. Bu belgelerin Vural Amcayı kurtaracak olması gerekiyordu. Geldiğimden beri bir şekilde ulaşmaya çalıştığım o kanıt şu an çantamda olmalıydı. Ege'nin hayatını babam yerle bir etmişti. Bunu ona borçluydum. İyi olması için ailesinin adının temize çıkması gerekiyordu. Yağız konusu ise bambaşka bir sorundu. Yağız ile ilgili durumu Sıla'ya söylemeliydim, o da Ekin'e söylerdi. O ne yapacağını bilirdi. Artık hiçbir şeyi saklamayacaktım. Saklamak sevdiğim herkese zarar veriyordu.
Saat henüz sabahın 9'u bile değildi, barda en azından Tunç'un olduğunu umarak arka kapının önüne ilerledim. Sürgüsü arkadaydı, ittiğimde açılmazsa yedek planım yoktu. Tunç'u arayıp barı açmasını söyleyemezdim, zaten telefon numarasını bilmiyordum. Ekin'den yardım isteyemezdim, bana kesin bir tavırla artık sorumluluklarımı kendimin alması gerektiğini belirtmişti. Ona daha fazla yük olamazdım. Sıla'da muhtemelen şu an onunla birlikteydi. Yardım isteyebileceğim tek kişi Mert'ti, belki de belgeleri ona verirdim, Ege'ye o iletirdi. Ege'nin ulaştığı tek kişi de Mert'ti sonuçta.
Kapının önünde durduğumda avuç içimi metal yüzeye dayayıp ittim. Metal kapı geriye doğru açıldığında emin oldum, bugün şanslı günümdü. Önce kasa sonra kapı... Ege'nin odasına çıkan merdivenlere yöneleceğim sırada içeride kimin olduğunu merak ettim. Muhtemelen Tunç barın son durumundan sonra toparlaması uzun sürdüğü için burada kalmıştı.
Tunç'a flash bellek hakkında bilgi versem iyi olacaktı. Ege geldiğinde bulması gerekiyordu. Ona bir not bırakmak istemiyordum. Sıla'ya durumu anlatıp ona aktarmasını sağlayabilirdim ama Tunç'u daha erken görürdü.
Kalın ve düşük topuğun tek faydası zeminde çıkan tok seslerin olmayışıydı. Zaten uyuşuk olan bedenimin yarattığı yavaşlıkla iç kısma doğru adımladım. Barın olduğu kısımda olmalıydı. Belki de alt kattaki odadaydı. Hala uyuyor olsaydı, arka kapı kilitli olurdu öyle değil mi? Benden pek hoşlandığı söylenmezdi, bir de onu uyandırıp huzursuz bakışlarının hedefi olmak istemiyordum.
Barın olduğu kısma doğru yürürken adını seslenmek ile seslenmemek arasında kaldım.
Tezgah görüş alanıma girdiğinde sondaki taburede oturan kişiyi fark ettim. Ege'ydi. Burada ne işi vardı? Hani kimse ona ulaşamıyordu? Bunca zamandır barda mıydı? Bir adım daha attığımda bunun hayatım boyunca attığım en yanlış adım olduğundan habersizdim. Aralanan dudaklarım, açılan gözlerim, derecesi hızla düşen bedenim ve boğazıma takılan nefesim ile olduğum yerde öylece kaldım. Elimden düşen çantanın zeminden bıraktığı tok ses ile iki çift göz bana döndü.
Berrak'ın yanağı, Ege'nin avuç içindeydi. Tezgahın diğer tarafında kollarını tahta yüzeye yaslamış halde ona bakıyordu. Ege'nin sağ eli, Berrak'ın yanağında duruyordu. Beni gördüğünde hızla çektiği sağ eli... Berrak tezgahın arkasında öylece durmaya devam ederken Ege tabureden inip bana doğru bir adım attı.
Midem bulanıyordu. Kulaklarımın uğuldadığı kısma takılmıyordum çünkü midem bulanıyordu. Birkaç dakika önce girdiğim kapıya dönüp hızla bahçeye çıktım. Kapının kenarındaki duvarı tutup öne doğru eğildim. Hızlı nefesler alarak kasılan midemi sakinleştirmeye çalıştım. Sakinleşmesi gereken sadece midemmiş gibi...
"Nora," dedi kapıdan çıkan kişi.
Derin bir nefes daha aldım. Adımı sesinde duymak istemiyordum. Bütün bedenim bu hisse karşı koyuyordu. Adımı nasıl sesinde duymak istemezdim? Adım en çok onun diline yakışırdı bir zamanlar. Belki... Belki artık aynı ritimle söylemiyordu. Belki şarkılar da bizim değildi artık, biz debeleniyorduk notalarla.
Midem şiddetle kasıldığında öne doğru kıvrıldım. İçimde biriken bütün sıkıntı duvarın dibinde biten otların üzerine aktı. Kusma noktasını geçeli çok zaman olmuştu. İşte şimdi korktuğum gerçekleşiyordu. Başladığım yere dönmüştüm.
Gözlerim boğazımdaki sızıyla yaşardığında yutkunmaya çalıştım.
"Nora." dedi aynı ses inatla.
Susması gerekiyordu. Varlığını hatırlatmaması gerekiyordu. Artık, gitmesi gerekiyordu.
Duvara yasladığım koluma alnımı dayayıp nefes almaya çalıştım. Göğsüm sıkıntıyla gerildiğinde bir kere daha denedim nefes almayı.
"İyi misin?" diye sordu, üzerime doğru eğilerek.
Doğruldum. Ona bakamıyordum. Gözlerinde gördüğüm o anlamı bir kere daha görürsem bu kez midem değil kalbim dökülürdü dudaklarımdan. İçeri geri dönmem gerekiyordu. Gözlerim kararmasaydı bunu hemen şimdi yapardım ama işte kararıyordu. Duvardan yavaşça elimi geçtiğimde biri kolumu tutmak için atıldı, o birinden kendimi sakındım. Ona dokunmadan çıktığım kapıdan yeniden girdim. Bakışlarımı yerden kaldırmadan hızla ilerleyip çantamı yerden aldım. Küçük kısmından almam gerekeni aldığımda bir çift ayak karşımda durdu.
"Sadece konuşuyorduk. Ege de biraz önce geldi. Eşyalarını toplamak için. Gitmesin diye konuşmak istedim. O kadar."
Başımı kaldırdım. Berrak gözlerimin içine doğrudan bakıyordu. Dudağımın kenarı benden bağımsız, bana rağmen acı bir gülümseme ile kıvrıldı. "Sana demiştim, onun bütün köşelerini ezbere biliyorum."
Kaşları çatıldığında ona doğru hafifçe eğildim. Bunu dışımdan söylemek benim için yıkıcı olacaktı. Belki de olması gereken artık buydu... "Biraz önce seni öpecekti."
Berrak'ın gözleri açıldığında yüzünde şaşkın bir ifade belirdi. Arkamı döndüğümde olayın öznesi tam kapının önünde duruyordu. Gözlerine bakmadan ona yaklaştım, avucumun içinde sıkı sıkı tuttuğum flash bellek artık elime batıyordu. Elimi ona uzatıp avucunun içine bıraktım.
"Bununla babanı kurtarırsın."
Kapıyı itip dışarı çıktığımda bacaklarımın beni taşımayı reddediyordu. Barış arabadan inmişti. Bana doğru hızlı adımlarla ulaştığında kolundan tutup beni arabaya götürmesine izin verdim. Midemdeki kasılma önlemez boyuttaydı. Ön koltuğa yerleştiğimde bacaklarımı kendime çekip sarıldım. Buradan hemen gitmemiz gerekiyordu. Aklımın iplerini bileklerimi dolamış sıkı sıkı tutuyordum. Buradan hemen gitmemiz gerekiyordu çünkü her an serbest bırakmak zorunda kalabilirdim. Araba hareket ettiğinde içimde büyüyen hıçkırığı dışarı vurdum. Bitmiştim, kalmamıştım. Bu son vurgundu. Bu son tekme... Ege beni hayatından dışarı itmişti. Bunu çok fiyakalı yapmıştı. Tam bir fırtına gibi, içimdeki şehirleri tarumar etmişti.
Başımı dizlerime dayayıp akmak için kapıyı zorlayan yaşları serbest bıraktım.
"Yapmamı istediğiniz bir şey var mı?" dedi, Barış yumuşak bir sesle.
"Eve," dedim hıçkırıklarımın arasında. "Eve gitmek istiyorum."
Orada öylece kendime sarılmış halde dakikalarca ağladım. Belki de artık içim için yas tutmanın vaktiydi. Yıkılmıştı, dağılmıştı, savrulmuştu... Geriye kala kala enkaz kalmıştı. İçimden çığlıklar yükseliyordu, toz ve duman yükseliyordu. İçimde ağıt yakılıyordu. İçimin de benden gidesi vardı artık.
Hareket etmeyi bıraktığımızda öylece durduğum yerde sabit bekliyordum. Barış kapıyı açtığında koluma dokundu.
Bedenim ön koltuktan kalkıp evin kapısına doğru ilerledi. İçeri girdiğimde Funda omuzlarımdan tuttu.
"Nora baban bir dosyayı unutmuş." dedi ve sustu. Biraz bekledi. Kapıda öylece duruyorduk. "Sen iyi misin?"
İyi olmak nasıl görünüyordu?
İçeri doğru bir adım attığımda kolumu tuttu. "Gel, yüzünü yıkayalım. Baban seni böyle görmesin şimdi."
Babam burada mıydı?
Funda beni bir odaya soktu. Suyu açtı. Demek musluğu olan bir odaya sokmuştu. Yüzüme avucundaki suyu döktü. Pek faydası olmamıştı. Sanırım o da böyle düşünüyordu bir kere daha aynı eylemi tekrarladı. Yüzümü yumuşak beyaz bir havlu ile kuruladı.
"Seni odana götüreyim." dediğinden tutuşundan kurtuldum.
Odama kendim gidebilirdim. Her şeyi kendim yapabilirdim. Yenilmiştim evet... Yenilmiştim, gerisi yoktu. Bitmişti. Havluyu nereye atıyorduk?
Merdivenler ile karşı karşıya kaldığımda telefonumun melodisi çantamdan süzüldü. Çantam neredeydi? Etrafa baksam görürdüm. Bakmadım. Odama çıkmak için tekrar merdivenlere baktım. Bakarak çıkılmıyordu, adımlamam gerekiyordu. Salonun önünden geçerken başımı yana çevirdim. Babam ayakta durmuş, elindeki tablete kaşları çatık halde bakıyordu. Bugün İlgen ailesi olarak istemediğimiz şeyler görüyorduk belli ki.
"İtalya." dedim, sesim çıktığı kadarıyla babama doğru.
Bakışlarını tabletten kaldırmamıştı. Önemli değildi. Merdivenlere doğru iki adım attım. Hala neden 'tamam' dememişti? Geriye doğru iki adım atarak tekrar salonun girişinin önüne döndüm.
"Yarın sabah," dedim bu kez daha yüksek sesle. "İtalya."
"Güz bir yere gittiğin yok, derse katılmadın madem, çık odana istirahat et."
Ona doğru dönüp kollarımı göğsümde bağladım.
"Yarın Roma'da olacağım." dedim omuz silkerek.
"Yarın annen geliyor." dedi gündelik bir rahatlıkta.
Benim annem yoktu ki...
Anne... Aranılan kelime içimde bulunamamıştı. Belki de fırtına onu da savurmuştu. Belki o da yıkıklar altında kalmıştı. Belki bizzat kendisi yıkıntı sebebiydi.
Olmayan biri gelemezdi. Benim yoktu. Gelemezdi. Odama çıkma fikri şu an daha cazip gelmişti. Belki de daha uzağa gitmeliydim.
"Funda ben çıkıyorum." dedi, babam salondan çıktığında.
"Benim annem yok ki?" dedim arkamı dönüp ona baktığımda.
Bakışlarını kaldırıp gözlerimin içine baktığında kaşları çatıldı.
"Sana ne oldu?" diye sordu, temkinli sesiyle.
"Ege oldu."
Başını yavaşça salladı ve elindeki tableti dosyaların üzerine koydu, kapıdan çıkıp gitmeden önce "Yarına kadar toparlan." dedi.
"Olur." dedim kırık sesimle. "Toparlanırım."
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro