Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 1


Geri döndüm.

İnsan en çok kalbini bıraktığı yere geri dönermiş. Kalbime geri döndüm.

Tek tek söküp attığım ne varsa, üstüme bir bir diktim de döndüm.

Demir sürgülü, siyah kapının önünde dururken aklımda tek bir neden vardı. Ege... Ege Fırtına.

Kapının hemen önünde durduğumda tereddüt ettiğim şey içeri girmek değildi, gözlerime değecek gözleriydi. Ya da değip değmeyeceği...

İki yılımı dolu dolu geçirdiğim okulun bahçesinde binaya doğru yürürken, kaçıp gitme isteğimin neden hala gün yüzüne çıkmadığını düşündüm. Sahi, arkama bakmadan kaçmak için hala ne bekliyordum? Onu.

Seçmelerin yapılacağını binanın giriş kısmındaki merdivenlere yaklaştığımda üzerime dönen bakışları, bir uğultu halinde yükselen konuşmaları ve bana dondurduğum hayatımdan tanıdık gelen simaları algılayabildim.

Olduğum yerde durup içinde bulunduğum anı tüm gerçekliği ile hissetmeyi beklemek istedim, bir de karşımdaki kapıdan çıkıp gelmesini.

Seslerin ona ulaşmasını ve asla kabul etmeyecek olsa da özleminin onu dışarı çıkartmasını bekledim.

Çıkartmadı.

Ondan, arkadaşlarımdan, kan bağımın olduğu herkesten, bu okuldan, şehirden ve ülkeden gittiğim gibi dönmem gerekiyordu.

Tek başıma.

Girişe doğru yürürken benim dışımda bir sesin, nefesin geldiğimi duyurmasını düşledim. Sıradan bir güne başlamış olmayı dilerdim, bir yıl öncesinden bir güne... Dersten iki saat önce gelmişim de antrenman yaparken Ege'yi izleyecekmişim gibi... Gerçeklik tüm berraklığı ile zihnimde parıldarken merdivenlerin ilk basamağına ayağımı uzatmıştım bile. Onu görmem lazımdı, her şeyden önemlisi ona dönmem lazımdı. Okula, şehre, ülkeye dönmemin bir önemi yoktu. Ona dönmediğim, dönemediğim sürece hiçbir yere dönmüş sayılmazdım. İkinci basamağa ulaştığımda, kilometrelerce koşmuş bir atlet gibi güçsüzdü ciğerlerim. Soluklanmam lazımdı, olduğum yerde durup bakışlarımı gökyüzüne çevirdim. Garip bir şekilde havanın akıbeti ne olursa olsun, gökyüzü beni sakinleştirirdi. Aydınlık ya da karanlık, bulutlu ya da açık, güneşli ya da yağmurlu ayırt etmeksizin gökyüzü göğsümdeki sıkıntıyı birkaç saniyeliğine de olsa dindirirdi. Derin bir nefes aldım. Gökyüzü tüm maviliği ile bulutları sarıyordu. Derin bir nefes daha aldım ve bu nefesim bana bugün yetmesini umdum. Nefesimi kesen gözlerle karşılaştığımda özellikle...

Kapının önündeki hareketlilik yavaş yavaş artarken, tanıdık simaların fısıltılarını duyabiliyordum. Merdivenin ikinci basamağında durup gökyüzüne gözlerini dayamış bir kız pek garip bir durum değildi. Garip olan, iki yıl boyunca okulda ismi 'çok duyulanlar' listesinden bir gün bile inmemiş olan o kızın bir yıl sonra ilk kez görünüyor oluşuydu, farkındaydım. Bir adım daha attığımda girişte bana hiç de yabancı olmayan bir sima belirdi, Mert. Gözlüklerini çıkartmıştı, saçlarının da modeli değişmişti artık daha kısa kullanıyordu ama yüzünde aynı sevecen ifade vardı. Beni görünce gözleri olduğundan bir kat büyüdü, dudakları aralandığında yanına görmekten çekindiğim ikinci isim eklendi, Sıla. Soru yağmurundan ve azar faslından önce gözlerimi değirmek istediğim gözlerin döndüğümü görmesi gerekiyordu. Mert bu konuda bana yardımı dokunacak tek isimdi ve şu an elinde tuttuğu telefondan yazdığı mesajın Ege'nin telefonuna ulaşmak üzere olduğunu tahmin etmek zor değildi.

Sıla'nın bakışlarından bana yansıyan kırgınlık, kızgınlık ve öfkenin suratıma çarpmak için kelimelere bürünmek üzere olduğunu da tahmin etmek zor değildi. Ama susuyordu. Ve Sıla susuyorsa, bu daha büyük bir kasırganın habercisiydi.

Merdiveni çıkıp girişin önünde beni tanıyan ve tanımayan insanların tam karşısında durduğumda gözlerimi açık kapıdan görünen koridora diktim. Mert elindeki telefonda hızla birkaç tuşa daha bastı. Başını kaldırıp bana baktığında ise artık şaşkınlığını atmak üzere gibiydi.

Bakışlarım tekrar koridora döndüğünde aşağı katın merdivenlerinden çıkan siluetini gördüm. O derin nefesin ciğerime ekti etmesine hemen ihtiyacım vardı çünkü nefesimi çoktan tutmuştum.

Koridor boyunca yürürken bir yıldır görmediğim yüzünü görebilmek için başını kaldırmasını umdum ama o siyah spor ayakkabılarında daha ilgi çekici bir şey görmüş olacak ki bakışlarını bana çevirmedi.

Saçları uzamıştı, eskisinden daha karışık ve özensiz görünüyordu. Ama belli ki özensizliğinden etkilenen tek yer saçlarıydı. Onun dışında gayet iyi görünüyordu. Üzerindeki beyaz bol tişört biraz kırışmıştı o kadar ama Ege zaten pek ütülü kıyafetler insanı değildi. Girişe ulaştığında oracıkta bana bakması için yalvaracaktım ki başını usulca kaldırdı.

Gözleri, doğrudan gözlerime değdi.

Dünya, doğrudan ayaklarımın altında seğrildi.

Saçlarına, gözlerine, gözlerinin altındaki yorgunluk şişliklerine, beyaz tişörtünün yakasından görünen buğday tenine, saçlarının diplerindeki daha açık tellere... Bir bir tüm detaylarına baktım. Çok özlemiştim. Özlemek tıklım tıklımdı içimde, il olma sınırına çoktan ulaşmıştı. Ve ben özlemden il yapacak kadar gürültülü olan zihnimi bir yıl sonra ilk kez ela gözlerine bakarken susturabilmiştim. Güneşe bakınca içinde sarı lekeler beliren ela gözlerine...

"Ege..."

Yüzünde hiçbir duygu yoktu. Özlemek yoktu, kızmak yoktu, bağırmayı istemek yoktu, sarılmayı istemek hiç yoktu. Yüzünde bomboş bir ifade ile elleri iki yanında başıboş dururken cümleleri cümlelere bağlamak, özürleri sonsuz kılmak istedim, konuşamadım. Adı süzüldü dilimden, düştü ikimizin arasındaki boşluğa, harfler dağıldı bir adım gibi duran aşılmaz mesafemizde.

Benim her şeyim oydu, benim her şeyim ondaydı. Ege'ydi o. Ege Fırtına. Kimimdi, kimsemdi. Şimdi duygudan yoksun bakan ela gözleri sığındığım barınaktı. Barındığım yuvaydı.

Bazı anlarda hayat da filmlerdeki gibi yavaş çekim ilerliyordu. Bu da tam o anlardan biriydi. Önce ela gözleri çekildi kimsesiz kahverengi gözlerimden, adımları merdivenin basamaklarını buldu, hızla aşağı inip çıkışa doğru ilerledi. Gözlerim giderken adımlarının değdiği noktalarda gezinirken ortamın enerjisinin birkaç katı yüksekliğinde çıkan ses ile başımı çevirdim.

"Nora?"

Ekin şaşkınlıkla açılmış gözleriyle beni baştan ayağa süzdü. "Oha, Nora!"

"Ekin," dedim gülümsemeye çalışarak. "Merhaba."

Ekin'in tam arkasında kızgın bir çift göz, yüzümü parçalara ayırmak istercesine bakıyordu. Gülümsememi hafifçe Sıla'ya çevirdim.

"Selam." dedim tekrar mırıldanarak.

"Hah." dedi Sıla. Öfkesini bastırmak için kollarını göğsünde bağlarken Mert üzerindeki şaşkınlığı atmış gibi görünüyordu. Ekin ve benim yanıma doğru birkaç adım atıp çaprazımda durdu.

Kollarını iki yana açtı. "Özlendin güzellik."

Açtığı kollarının arasına girip ona sıkıca sarıldım. Burnumdaki sızı özlemden daha fazlasıydı. Pişmanlık, suçluluk, üzüntü... Böyle karşılanmayı hak etmiyordum, yüzüme bir daha bakmasalar yeriydi.

"Ben de," dedim kollarımı belinden ayırırken. "Ben de özledim."

Ekin kaşlarını kaldırıp yüzüne muzip bir ifade yerleştirdi. "Vay be," dedi. Derin bir nefes aldım, Ekin'den nasıl bir atak geleceği asla bilinmezdi.

"Nora Güz İlgen şehre döndü." dedi alaycı bir abartıyla. Kollarını iki yana açtı. "Kolla götü İstanbul!" diye bağırdığında bakışlarımı ayakkabılarıma indirip güldüm.

Ekin Göksoy... Dur bilmez, ayarsız ve başına buyruk bir serseriydi hala. Yokluğumda hiçbir şey değişmemişti.

"Karşılama merasiminiz bittiyse soyunma odasına geçin. Seçmeler için son yirmi iki dakika." dedi Sıla kolundaki eski model metalik gri saate bakarken.

"Huysuzluk bakanı konuştu." dedi Ekin kolunu omzuma atarken.

Neşesi her zamanki gibi yerindeydi. Çok az şey onu derinden sarsardı ve çok az şeye derinden bağlanırdı. Arkadaşları -dostları- onun için her zaman ilk sırayı alırdı tabii basketbol seçenekler arasında değilse. Hayatı tiye alan, kasırga çıksa parlak sarı saçlarında tel kıpırdamayan, dünyayı bir eğlence mekanı olarak gören ve hesabı hep başkasına kilitleyen, haylaz bir serseriydi.

"Ekin," dedim beni ciddiye alması için gözlerimi gözlerine dikerek. "Ege biraz önce bahçeden çıktı, seçmelere kısa bir süre kalmış madem gidip onu getirsen mi?"

"Siz karşılaştınız mı?" dedi Ekin omzumdaki kolunu çekerken kocaman açılmış gözlerini yüzüme dikti.

Başımı salladım. "Evet." dedim, başımı sallayarak onaylamam yetmemiş gibi.

"Ups." dedi, dudaklarını büküp bir süre düşündü. "Bahçeden çıktı dedin değil mi?"

"Ekin koş git bak işte, nereye gitmiş olacak, buralardadır." dedi Sıla, araya girerek.

"Çantası yoktu yanında, arabayı da almadı, en fazla yolun sonuna kadar yürümüştür." dedi Mert.

"Tamam," dedi Ekin. Sıla'ya kısa bir bakış atıp bana döndü. "Nora sen bizimkiler ile salona geç, biz de birazdan geliriz zaten malum seçmeler."

Başımı salladım. "Tamam ben buralardayım."

Sıla alayla güldü. "Çok ikna edici oldu gerçekten."

Yüzüme bakma gereği duymadan giriş kapısından içeri girip aşağı inen merdivenlere yöneldi.

Ekin omzuma dokunup hafifçe gülümsedi. Bu onun dilinde, 'takılma sen ona' demekti. Sıla henüz konuşmaya başlamamıştı bile, gerçekten can yakmak istediğinde bunu anlayacak kadar iyi tanıyordum onu.

Sıla'nın ardından merdivenlere yöneldiğimde Mert yanımda yürüyordu. Fazla sakindi. Mert söz konusu olduğunda sakinlik anormal bir duruma eşti. Yine de bir şey söylemektense basamakları inmeyi tercih ettim. Ruh hallerini sorgulayabilecek durumda değildim. Göstersinler ya da göstermesinler hepsi bana kızgındı ve haksız olanın ben olduğumu bilmek her zaman olmasa da bu sefer susmama neden oluyordu.

"Ben soyunma odasına geçiyorum." dedi Mert. Sıla omzunun üstünden Mert'e bakıp elini kaldırarak başını salladı.

Öpücük atıp "Bol şans." dedim.

Mert koridorun sonundaki odaya girdiğinde Sıla'nın arkasından yürümeye devam ettim. Aramızdaki bu gerginlik sinirimi bozuyordu ama konuşmayı başlatacak gücü kendimde bulamıyordum. Sıla koltuklarla sıralı bölüme geçtiğinde sahaya en yakın kısımda ortadaki koltuklardan birine oturdu. Hemen yanına oturup bir bacağımı diğerinin üstüne attım.

"Geçen sezon nasıldı takım?" diye sordum gerçekten merak ettiğim buymuş gibi.

"Şampiyon oldular." dedi Sıla, robotik bir ses ile.

"Yaa," dedim heyecanla. Çok sevinmiştim. "Sevindim."

"Öyle mi?" dedi Sıla keskin bakışları yüzüme döndüğünde. "Son sayıyı Ege attı."

Beni cezalandırmak istiyordu. Ege takımı şampiyonluğa götüren sayıyı atmıştı, bunu görmek isteyeceğimi biliyordu. Görmemenin canımı yakacağını da... En yakın arkadaşlar tüm zaaflarımızı bir klasör halinde beyinlerinde muhafaza eden insanlardı. Böyle anlarda o klasörü açıp gerekli bilgiyi şak diye ortaya koyuyorlardı. Ege benim en gerçek, en büyük ve en derin zaafımdı. Onun saçlarının uzayışını bile görememek beni kahrediyordu ki kaldı ki şampiyonluklarını kaçırmak...

"İyi bir sezon geçirmiş, güzel." dedim, sesimdeki burukluğu saklamaya çalışarak.

"Evet, başarılı bir sezondu."

Başımı eğip dizimin üstünde biten elbisemin ucuyla oyarken Sıla hala gözlerini üzerimden çekmemişti.

"Bu yıl seçmelere katılmak istemedi." dedi. Yüzüme sanki bir şeyi anlamaya çalışır gibi hiç kıpırdamadan bakıyordu. Gözlerimi elbisemin siyah kumaşından inatla kaldırmadım.

"Ekin yine onu çekiştire çekiştire getirdi bugün. Geçen sene de onun için katılmıştı, gerçi iyi ki katılmıştı yoksa hayatını düzene sokacak bir nedeni olmazdı."

"Basketbol ona iyi geliyor." dedim, mırıltıyla. Başımı kaldırıp gözlerine bakacak gücüm yoktu.

"Evet, insan yıllarca aşık olduğu sevgilisi tek kelime etmeden gidince, kendisine iyi gelecek bir uğraş arıyor işte."

Başımı birden kaldırıp gözlerine baktım. "Sıla, biliyorum özür dilemeyle çözülmeyecek ama beni anlaman gerekiyor."

Anlamasını istiyordum ama anlaması için ona nedenler veremeyecek kadar bencildim hala. Onları bırakıp gitmek benim için de kolay değildi. Üstelik onlar burada bir aradaydı ben ise orada tek başımaydım.

"Şu an sana kızgın bile değilim Nora, şu an yanımda bir yabancı oturuyormuş gibi hissediyorum sadece."

Yabancı... Kızgın olsaydı, yüzüme karşı öfkeyle harmanladığı kelimeler savursaydı, hesap sorsaydı ama beni bir yabancı olarak görmeseydi. Bu hepsinden daha ağırdı. Ege gibi o da beni görmezden geliyordu, yok sayıyordu.

Sıla çalan telefonu ile gözlerini benden ayırıp çantasına çevirdi. Telefonu çıkarttığında ben de bakışlarımı ekrana çevirdim. Ekin arıyordu. Telefonunda 'Ekin Göksoy' olarak kayıtlı olan Ekin. Sıla böyleydi işte, sınırları keskin doğrular ile çevriliydi. Kimseye fazla yaklaşmaz, kimsenin de ona fazla yaklaşmasına izin vermezdi.

"Efendim." dedi telefonu açtığında. "Sahadayız," Kaşları çatıldı. "Evet yanımda."

Gözleri beni bulduğunda kısa bir süre düşündü. "Ekin, ne fark edecek ha şimdi ha yarın."

"Tamam."

Telefonu kapattığında çantasına atıp arkasına yaslandı. Kollarını göğsünde bağladığında ona doğru dönüp gözlerimi üzerine diktim.

Bakışlarını yukarı kaldırıp yüzüme baktı.

"Ne var?"

Kaşlarımı kaldırdım.

"Yok bir şey Nora."

Gözlerimi kıstım.

"Yok bir şey dedim."

Bir şey olmadığına olan inancım sıfır olsa da onun yaptığı gibi arkama yaslandım.

Dudağının içini kemiriyordu, bir bacağının üzerine attığı bacağını ise gerginlikle bir öne bir arkaya sallıyordu. Bir şey saklıyordu ve öğrenmemden endişeleniyordu.

Her ne ise üzüleceğim ya da öfkeleneceğim bir şeydi belli ki, Sıla korumacı haline büründüğünde böyle tepkiler verirdi. Canımın yanmasından korkuyordu. Canımı yakmaktan korkmazdı, gerektiğinde en ağır olanı geçer karşıma kendisi söylerdi ama sevdiklerine başkalarının zarar vermesinden nefret ederdi. Kimseye çok değer vermiyormuş gibi görünse de aslında çok derin bir bağ ile bağlıydı hepimize.

Mert koşarak sahaya çıktığında koltuklarda oturan on beş, en fazla yirmi kişiyi koca bir tribün olarak görmüş olacak ki tüm sahayı turlayıp ellerini havaya kaldırdı.

"Büyük seçmelere hazır mısınız?" diye bağırdı sonra. Bir sağa bir sola zıplayıp tek ayağının üzerinde duruyordu. Arkasını dönüp formasında yazan 5 rakamını göstermek için iki elinin başparmakları ile omzunu işaret etti. Sevimli koca bir şebekti. Kendimi tutamayıp güldüğümde Sıla öne doğru eğilip dirseklerini bacaklarına dayadığında ellerini vurarak ritim tutmaya başlamıştı.

"Mert Orhon oleeey, Mert Orhon oleeey!"

Gülüp Sıla'nın yaptığı gibi ellerimi çırpmaya başladığımda sahaya Ekin girdi. 8 numaralı forması ile basketbol için yaratılmış gibi ışıl ışıl parlıyordu. Ekin havalı yürüyüşü ile sahanın ortasına geldiğinde arkamızdaki bir noktaya öpücük attı. Hızla arkamı döndüğümde çaprazımızda oturan üç tane kızın gülüştüğünü gördüm. Garip olan üçü aynı anda aynı şekilde gülmüştü. Başımı sağa sola sallarken "Ekin işte." diye mırıldandım.

Seçmelere katılan diğer öğrenciler de tek tek sahaya girerken gözümü giriş kapısına diktim. Ekin onu getirememiş olabilir miydi?

"Sıla," dedim, endişeyle. Sıla'nın başı bana döndüğünde gözlerimi kapıdan ayırmadım. "Ege çıkmadı."

"Çıkar birazdan, ayağını sürüye sürüye ancak geliyordur." dedi, o da benim gibi gözlerini girişe dikmişti. Sonra bakışlarını Ekin'e çevirip dudaklarını kıpırdatmadan sadece bakışlarıyla sordu Ege'nin nerede olduğunu. Asla anlaşamazlardı ama birbirlerini çözme konusunda üstlerine yoktu. Ekin başparmaklarını çenesinin altına paralel tutup gülümsedi. Her şey yolunda, demek istiyordu ama saha dolmuştu ve Ege hala ortada yoktu.

Bacağımı diğer bacağımın üstünden kaldırıp hızla ayağımı yere vurduğumda topuk sesim oldukça sert çıkmıştı. Sıla telefonda burada olduğumu söylemişti Ekin'e, benim yüzümden seçmelere katılmamak gibi bir saçmalık yapmazdı değil mi?

22 yazan forma görüş alanıma girdiğinde gülümsemem gözlerime ulaştı. Sol elini kaldırıp saçının uzamış tutamlarını arkaya iterken gergin adımları sahanın ortasına ulaştı. Ekin yumruk yaptığı elini ona doğru uzattığında elini yumruk yapıp vurdu. Mert, Ekin ve Ege'nin tam ortasında duruyordu ve seçmelere katılan herkes tek sıra halinde dizilmişti.

Rahatlayıp arkama yaslandım. Ege tam karşımda duruyordu, başını yavaşça kaldırıp gözlerini, gözlerime dikti.

"Boşluğa bakıyor sanki." dedim, sessizce.

Sıla başını önce bana sonra da bakışlarımı takip ederek Ege'ye çevirmişti.

"Bunun için onu suçlayamayız." dedi, o da benim gibi arkasına yaslanırken.

"Fırtına!" diye bağırdı Ekin, bakışlarımı Sıla'dan çekip sahaya çevirdim.

İki ayrı sıra vardı şimdi, Ekin ve Ege'ye yanında durmasını işaret ediyordu. Ege tam arkasına geçtiğinde eline topu alıp potaya doğru sürdü, kendi etrafından yüz seksen derece döndükten sonra turnike attı. Top Ege'nin eline ulaştığında aynısını yapmıştı o da, hemen ardından da Mert devam etmişti. Üçü de topu potadan geçirmeyi başarmıştı. Gözüm üçünün arasından gidip geliyordu, çok seri hareket ediyorlardı ve oldukça başarılılardı. Ege keyifsiz oynarken bile işinin hakkını veriyordu, Ekin ise görsel şölen sunuyordu.

Ekin topu hızla sürüp smaç bastığında dönüp Sıla'ya baktı, ilk hareketten sonra top potadan geçtikten sonra da bakmıştı.

Sıla'ya dönüp gülümsedim. "Hala her basket attığında sana bakıyor."

Sıla yüzüme birkaç saniye baktıktan sonra omzunun arkasını işaret etti. "Bunu hemen çaprazımızdaki Ekin'in her hareketine kıkırdayan kızlara da söylemek ister misin?"

Ellerimi açarak iki yana kaldırdım. "Hayır, teşekkürler."

Bir süre daha verilen hareketleri yaptıklarına seçmelerin sonuçları belirlenmişti. Kimin kazandığını öğrenmek için henüz erken olsa da, bizimkilerin takımda olacağını biliyordum. İlk seneden sonra onların seçmelere katılmaları bile formaliteydi artık. Ekin zaten takımın kaptanıydı ve basketbolda kariyer yapacak kadar iyiydi.

Ekin bize doğru yürüyüp demirlere tutunarak yanımıza çıktı. Sırılsıklam olmuştu. Mert de hemen ardından geldiğinde gözlerim Ege'yi aradı. Neredeydi?

"Ege nerede?" diye sordum Ekin'e bakarak.

Ekin alt dudağını ıslatıp gözlerini kıstı. Kaşlarım çatıldı, bakışlarım sahanın her yanını taradığında onu gördüm. Elindeki matarayı başına dikmiş soluklanmadan su içiyordu. Görüş alanıma bir havlu ve bir el girdi hemen sonra. Ege sadece elini gördüğüm kişiden havluyu aldı ve boynunu kuruladı. Hemen ardından o el Ege'nin boynuna dolandı ve kahverengi saçları beline uzanan bir kız yanağına öpücük kondurdu.

Ege'nin yanağına... Benim olmayan bir dudak... Öpücük kondurdu...

"Bir süredir birlikteler." dedi Ekin sıkıntıyla.

"Çok ciddi bir ilişki değil ya." diye ekledi Mert hızla.

"Yine de Ege'ye iyi geliyor." diye belirtti Sıla ciddiyetle.

Kelimelerin her biri bana ulaştı ama omzuma vurup yere düştü sanki, hiçbiri zihnimde bir anlam ifade etmiyordu. Bir tek Ege'nin gülümseyişi vardı algımda. Ege, o kıza gülümsüyordu. Ege, ben olmayan bir kıza gülümsüyordu. Üstelik içten.

Hemen sonra 'o kız' yavaşça döndü, saçları yüzünden çekildi ve varlığı bir isim kazandı.

Berrak. 

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro