Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Birinci Kısım | Dokuzuncu Bölüm

1969

Devasa ağacın ardından vuran ay ışığı, Aynur'un yanında cansız bir şekilde yatan kızın üzerine yansıyordu. Bilekleri kesildikten saniyeler sonra son nefesini vermişti genç kız. Üzerine giydirilmiş beyaz elbisenin etekleri tamamen kırmızı renge boyanmıştı. Sanki o renk, elbisenin kendi rengiymiş gibi görünüyordu. Başı yana düşmüştü. Açık kalan gözleri tıpkı bu benim başıma neden geldi? Ben ne yaptım? der gibi bakıyordu Aynur'un gözlerine. Aynur o gözlerin siyahında, yaşanmamış bir hayatı gördü. Hayalleri, pişmanlığı... Belki de evine dönerken sırf kestirme diye bir yola girmişti, yolun sonunda ölümün onu beklediğini bilmiyordu ve o kızın kaderi, Mustafa Çağan'ın ellerindeydi . Ne yapacağını, ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu. Tek isteği annesini yeniden görebilmekken, içinde bulunduğu duruma da kendi ayaklarıyla koşarak geldiğini düşündü. Etrafında, elindeki davula vurarak gezen adamın deli olduğunu biliyordu ama annesini gördüğü sanrının gerçekliğine de inanmıştı. İçine çekeceği hiçbir tütsünün dumanı, annesinin kokusuna sahip olamazdı. O gece, o evde gerçek dışı bir şeyler olmuştu. Ya da o öylesine inandırmıştı ki kendini bu duruma, belki de gördüğü tamamen tütsü dumanıydı ve suyuna katılan bir madde sebebiyle görmüştü o sanrıyı. Bilmiyordu. Bilmek istemiyordu Aynur. Ellerinin çözülmesini ve ardına bile bakmadan koşup kaçmayı istiyordu yalnızca. Üzerindeki paltoda hayvan derileri asılı olan adamın nasıl biri olduğunu, daha tanıştığı gece anlamalıydı. Tanımadığı bir adamla hiç bilmediği bir eve gitmemeliydi. Acısı çok fazlaydı... Ölmeyi isteyen, onu dileyen bir zihnin arayışıydı aslında onun yaptığı. Daha o gece risklerini biliyordu ama mavi gözlü adam sözleriyle onu büyülemişti.

"Ya sana annenle konuşmanın bir yolu olduğunu söylesem?"

Çaresiz hisseden beyni, kalbindeki acıya yenilmişti o gece. O gece mavi gözlü adam onun acısından faydalanıp öylesine büyülemişti ki onu... Annesini göreceğine öylesine koşullamıştı ki... Banyoya gittiği o an, lavabonun içindeki saçlarından kan aktığını gördüğünde kaçıp gitmeliydi. Bunun farkına varamadığı için kendine kızarak mavi gözlü adama baktı. Anlam veremediği sözler söylüyordu. Bir insanı çok sevmenin insanı delirtebileceğini görmüştü. Daha günler önce annesine duyduğu sevgiden dolayı delice bir şey yapan kendisi değil miydi? Mavi gözlü adam deliydi, soğukkanlı bir katildi, ölen karısını çok seven ve özleyen bir kocaydı. O mavi gözlü adam, karısını geri getirebileceğine inanıyordu.

"Delisin sen!" diye bağırdı Aynur. "Sen delirmişsin!"

Adamın, elindeki davulu çalmaya devam ederek garip sesler çıkarışını izledi. Aynur da annesini gördüğüne inandığı gece böyle mi görünüyordu? Deliliğin ele geçirdiği zihin bu şekilde mi davranıyordu? Bir insan, nasıl başka bir insanın canını hiçbir şey hissetmeden alabilirdi? Babası, annesi ve kardeşlerinin canını aldıktan sonra kendini öldüreceği ana kadar ne düşünmüş, ne hissetmişti? Aklında dönüp duran hiçbir soruya yanıt bulamıyordu. Mavi gözlü adam bir anda durdu. Elindeki davulu Aynur'un ayaklarının dibine bırakıp devasa paltosunun cebindeki bıçağı çıkardı. Bıçak, üzerine yansıyan ay ışığı ile parladığında kızın kanının hâlâ üzerinde olduğunu gördü Aynur. Mavi gözlü adam elinde tuttuğu bıçağı tek hamleyle cansız bir şekilde yanında yatan kızın göğsüne sapladı. Bıçak kızın göğsünü delip geçtiğinde çıkan ses, bir elmayı keserken çıkan sesle aynıydı. Aynur yüzünü buruşturdu. Bıçağın saplandığı yerden akan kanı gördüğünde çığlık attı. Çığlığı Belgrad Ormanı'nda yankılanıp çok uzaktaki kuşların bile tünedikleri ağaçların dallardan uçup gitmesine sebep olurken mavi gözlü katilin yüzünde bir mimik bile oynamamıştı.

"Ben seni kanla besleyeceğim, sen de bana yaşamı getireceksin," dedi adam kızın göğsünden akan kana parmaklarını sürerek. "Ben seni kanla besleyeceğim, sen de bana yaşamı getireceksin." Aynı cümleyi birkaç kez daha tekrarladıktan sonra kanlar içindeki ellerini Aynur'un yüzüne sürdü.

"Dokunma bana!"

Adam onun söylediklerini duymuyor, hatta onu görmüyor gibiydi. Mavi gözleri yalnızca yanındaki cansız kıza ve bağlı olduğu ağacın dallarına bakıyordu. Ellerini Aynur'un yüzünden çektikten sonra ölü kızın kan sızan göğsüne bastırdı. Tıpkı Aynur'a yaptığı gibi kendi yüzünü de kanla boyadığında bir saniyeliğine Aynur'a baktı. O an Aynur, adamın gözlerindeki deliliği gerçekten gördü. Bu öyle bir delilikti ki, Aynur yutkunamadı. Yalnızca birkaç saniyelik göz temasında titrediğinin farkında olmadan ağlamaya başladı. Çaresiz hissediyordu. Annesinin bir daha bu dünya üzerinde olmayacağını, bir daha ona sarılmayacağını anladığında hissettiği çaresizlikten çok daha kötü bir histi bu. O birkaç saniyelik göz temasında, kalbinin durduğunu hissetti Aynur. Mavi gözlerinin ardına saklanan şeytanı gördü ve onu hemen tanıdı. Bu onun şeytanla ilk karşılaşması değildi. Aynı şeytan, farklı bir şekilde üç yıl önce de göstermişti kendini ona. Büründüğü şekil farklıydı ama bakışlar... Bakışlar aynıydı.

Tam o an karar verdi. O gece şeytanla olan savaşında annesinin yardımıyla nasıl galip geldiyse, şimdi de gelecekti. Onun hareketlerini izleyecek, onu takip edecek, dediklerini yapacak ve savunmasız kaldığına inandığı anda kaçacaktı. Bu kez ona destek verecek bir annesi olmayacaktı yanında ama annesiyle beraber olduğu anlardan, ona sarıldığı an hissettiklerinden güç alacaktı. Adam, cansız bedenin yanından kalkıp, bıçağı cesedin bacaklarının arasına bıraktı. Aynur bunu gördüğünde heyecanlansa da bıçağa ulaşmasının hiçbir yolu olmadığını biliyordu. Mustafa Çağan'ın davulu eline alıp yeniden yavaş bir ritimle çalışını izledi. Ritim hızlanırken olduğu yerde öne doğru sallanıyor, bu gidiş gelişlerin hepsi davulun ritmiyle muazzam bir şekilde uyum içinde gerçekleşiyordu.

"Sen Aynur, sevgili eşimin ruhunu taşıyan beden olacaksın."

Önünde garip sesler çıkaran adama yeniden baktığında gözlerindeki yaşlar birden geri çekildi. İşte bu! diye düşündü ona söylenenleri hatırlayarak. Ay, karanlık gecede en tepesine ulaşmıştı gökyüzünün. Buraya gelirken gökyüzüne hâkim olan kara bulutlar çekilmişti. Belgrad Ormanı'ndaki terk edilmiş evin bahçesi en tepe noktasına ulaşan ay ışığı ile aydınlanıyordu.

"Mustafa..." dedi Aynur, yapmayı planladığı şeyin işe yaramasını umarak. Ama kendinden geçmiş hâldeki mavi gözlü adam, bir an olsun bakmadı Aynur'a.

"Mustafa..." diye yineledi. "Beni özlemedin mi?"

Gecede yankılanan davulun sesi bir anlığına kesildi. Kendinden geçen adam toprağa bakan gözlerini Aynur'a çevirdi.

"Ben seni çok özledim."

"Meltem..."

"Evet, benim..."

Mavi gözlü adam koşarak Aynur'un yanına gelip dizlerinin üzerine çöktü. Aynur, onun ağladığını gördüğünde yaptığı şeyin işe yaradığını fark etti. Gözlerini, bağlı olduğu ağacın üst dallarına çevirdikten sonra Mustafa Çağan'ın gözlerinin içine baktı:

"Beni sana bağışladı. Tıpkı söylediğin gibi."

Aynur, mavi gözlü adamın kanlı ellerini yanaklarında hissettiğinde vücuduna bir titreme yayıldı. Başını yeniden ağacın üst dallarına doğru kaldırdı. Şimdi ne yapacaktı? Ne söyleyip kendisini çözmesini sağlayacaktı, bilmiyordu. O an aklına, adamın evindeki mermer şöminenin üzerindeki altın rengine boyanmış çerçeveler geldi. Fotoğraflardan birinde mavi gözlü adam ve eşi dans ediyordu. Kadının üzerinde gelinlik vardı ve Çağan, her zaman giydiği takım elbiselerden birini giymişti. Siyah beyaz fotoğrafı gördüğü anı zihninde canlandırmaya çalışarak adama döndü.

"Düğünümüzde nasıl dans ettiğimizi hatırlıyor musun, Mustafa?"

"Evet, sevgilim... Elbette..."

"Bu gece, benim doğduğum gece. Bu gece bizim düğünümüz, ikinci baharımız. Beni dansa kaldırmayacak mısın?"

"Ama... Ritüel daha bitmedi. Sen..."

"Ben buradayım. Yanındayım işte."

Mavi gözlü adam, "Haklısın." dedikten sonra Aynur ellerini ve bedenini ağaca bağlayan ipleri çözdü. "Burada olduğuna inanamıyorum. Gerçek olduğuna..."

"Buradayım ve bir daha gitmeyeceğim."

Aynur, daha önce ağaca bağladığı diğer kızı ve onun ayak ucuna özenle koyduğu kıyafetleri işaret etti.

"En sevdiğim kıyafetleri getirmişsin."

"Evet, ne yaptıysam senin için yaptım, sevgilim."

Aynur, adamın büyülenmiş bakışları eşliğinde kanlar içinde yatan kızın ayak ucundaki elbiseyi aldı. Yerden aldığı yalnızca elbise değildi. Adamın öldürdüğü kızın kalbine sapladıktan sonra cesedin bacaklarının arasına bıraktığı bıçağı da almıştı. Aynur hâlâ olduğu yerde dikilen adama doğru birkaç adım atıp tam önünde durdu.

"Senin için giymemi ister misin?"

"Dans edelim, sevgilim..."

Mavi gözlü adamın ona doğru geldiğini gördüğünde harekete geçmesi gerektiğine karar verdi Aynur. Adam tam önünde durup ellerini ona uzattığı anda, tuttuğu elbisenin altından çıkardığı bıçağı Mustafa Çağan'ın karnına sapladı. Aynur koşmaya başlamadan önce bir saniyeliğine gözlerinin içine baktı onun. Onu gözlerindeki hayal kırıklığını gördü. Hüznü gördü. O hüznün kızgınlığa dönüştüğüne tanıklık ettiği anda koşmaya başladı. Terk edilmiş evin arka bahçesine açılan kapıdan evin içerisine koştu. Hızlı hareket etmesi gerektiği biliyordu. Evin içerisinden ön verandaya geldiği gibi adımlarını daha da hızlandırdı. Araziden mümkün oldukça uzaklaşabilmek için koşmaya devam etti. Ay, yolunu aydınlatıyordu ama o nereye gideceğini bilmiyordu. Şehrin binaları bittikten sonra, daldığı düşünceler onun yolu takip etmesini engellemişti. Mavi gözlü adamın onu takip edeceğini düşünerek attığı her adım bir öncekinden daha hızlıydı. Daha günler öncesinde ölmeyi diliyordu ancak şimdi canı için kaçarken bulmuştu kendini. Durmadan koştu, koştu. Bir an olsun dinlenmedi. Bayılacak gibi hissettiği anlarda annesini hayal etti. O gitmişti ama onun için, onun anısını yaşatmak için yaşayacaktı. Ay gökyüzünden ayrılırken ormanın içinde gün doğumuna tanıklık etti. Birkaç saat sonra, bir otoyolun kenarında yüzü hâlâ kanlar içindeyken koşmaya devam etti. Tanrı'ya birinin onu bulması ve ona yardım etmesi için yalvardığı sırada arkasından korna çalarak gelen arabanın sesini duydu. Pes etmek üzereydi. Araba ile aralarındaki mesafe azaldığında olduğu yerde durup ağlamaya başladı. Sıcak gözyaşları yüzündeki kandan bir yol çizerek boynuna doğru akarken yere yığıldı. Gözleri kapanmadan önce gördüğü son şey, yeni boyanmış bir çift ayakkabıydı.

Aynur aradan geçen iki günün sonunda gözlerini hastane odasındaki bir yatakta açtığında, yan yatağında yatan hasta kadın bağırdı.

"Hemşire! Hemşire! Kanlı kız uyandı!"

Neler olduğunu anlamaya çalışarak etrafına baktı.

"Kaçtım..." dedi Aynur kendi kendine. "Kurtuldum..."

İki hemşire koşarak odaya girdiğinde yataktan doğrulmaya çalışan Aynur'u durdurup kolundaki serumun çıkmadığından emin oldular. Aynur, hemşireleri gördükten sonra gözlerinden birkaç damla yaş akmasına engel olamadı. Yurdun yakınındaki hastanenin önünden geçerken gördüğü hemşirelere benziyordu kadınlar. Aynur, onlar gibi olmak istediği zamanları anımsadı. Hemşirelerden biri diğerine, "Polislere haber ver," dediğinde, Aynur sonra neler olacağını tahmin etmeye çalıştı. Polisler gelene kadar geçen süre boyunca hemşireler onunla konuşmaya çalışmıştı. Ona sorulan soruların hiçbirini cevaplamadı. İki polis eşliğinde hastaneden ayrılırken onlara her şeyi anlatmak için hazırlamaya çalıştı kendini. Her şeyi anlatması demek, tüm o anları yeniden yaşaması anlamına geliyordu. Buna hazır olup olmadığını düşünürken, arka koltuğunda oturduğu polis aracının camından akıp giden şehri izledi.

"Yaşam Ağacı Katili'ni duydun mu?"

Polislerden biri yanındaki diğer memur ile konuşuyordu. Aynur, yaşam ağacı kelimelerini duyduğu an dikkatini onlara çevirdi.

"Hayır. İki gün önce başka bir kızı daha öldürmüş. Demirciköy tarafında bulmuş jandarma, cesedi."

"Başka bir isim bulamamış mı gazeteciler? Yaşam Ağacı Katili de ne?"

"Basın işte. Satacağına inandıkları şeyleri yazarlar. Şu kızı götürelim de bir an önce Beşiktaş tarafına geçelim. Oralar bugünlerde çok sakin. Arabayı bir yere çeker dinleniriz."

Aynur, duyduklarına inanamadı. İki polisin kısacık konuşmasında bahsettikleri kişinin mavi gözlü adam olduğunu anlamıştı. Yaşam ağacı, ulukayın... Öldürülen genç kızlar... Mavi gözlü adamın yalnızca iki gün önce yanı başında işlediği cinayetin ilk olmadığını o zaman anladı. Arabasında olduğu polislerin, onun ne yaşadığından haberleri dahi yoktu. Anlatacaktı ama ona inanacak olan, onu dinleyecek olan insanlar ön koltuklarda oturan polisler olamazdı. Derin nefesler alarak karakola giden yolun bitmesini bekledi. Araç, üzerinde büyük harflerle İSTANBUL EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ yazan binanın bahçesine park ettiğinde polisler eşliğinde binaya girdi. Daha sonradan yanlarına gelen kadın memura ismini ve soy ismini söyledi. Sorgu odasına götürülene kadar Diyarbakır'dan İstanbul'a gelişinin hikâyesini anlattı. Odada ifadesini almaya gelecek polisin yine aynı kadın memur olmasını umarken karşısına ellili yaşlarının ortalarında bir memur oturdu.

"Anlat bakalım, kızım," dedi memur.

Aynur hiçbir şey söylemedi.

"Büyükbent Deresi'nin olduğu yolda bulmuşlar seni. Yüzün gözün kan içindeymiş. Ne işin vardı sabahın o saatinde orada?"

Genç kız on üç yaşında evden ayrıldığından bu yana geçen üç yıllık süre boyunca ilk kez bu kadar konuşmak istiyordu. Anlatmak, içindekileri dökmek istiyordu ama bir şey ona engel oluyordu.

"Kızım, konuşacak mısın?"

"Yaşam Ağacı Katili'nden kaçıyordum. " dedi birkaç dakika sonra. Yaşlı polis, kızın ağzından çıkan kelimeleri duyduğunda şaşkınlıkla ona baktı. Yaşlı adam hiçbir şey söylemeden Aynur'la en başta ilgilenen kadın memuru çağırdı. Aynur, o an güvende olmadığını hissetti. Nereye giderse gitsin mavi gözlü adamın onu bulacağına dair bir korku doğdu yüreğinin derinliklerinde. Orada doğan korku, karanlığını zihnine kadar taşıdı. Kadın memura, adam hakkında hiçbir detay vermedi. "Hatırlamıyorum... Yüzünü bilmiyorum..." diye geçiştirdi soruları. Bulunan kız cesedinin aynı ağaçta yanına bağlanmış kız olduğuna emin olduğundan, kızdan bahsetti sürekli. Üzerindeki elbiseden, gözlerinin renginden... Mustafa Çağan'dan hiç bahsetmedi. Onun evinin nerede olduğundan, ona içirdiği ilaç yüzünden gördüğü annesinden... Hiçbir şeyden... Mavi gözlü adam hakkında polislere anlattığı tek şey, ölen karısını yeniden hayata döndürmek için insanların canını aldığıydı. Zengin olduğunu bildiği bu adam tarafından bulunacağına inanıyordu ve zihnine yayılan bulunma korkusunun karanlığı, kaçtıktan sonra içinde doğan yaşama isteğini yenemiyordu. Yaşayacaktı Aynur. Özgür bir kadın olacak, annesinin anısını yaşatacaktı. Polis kayıtlarına Yaşam Ağacı Katili'nden kurtulan tek kurban olarak geçecekti ismi.

Tüm yaşadıklarını kendi istediği gibi, kendini koruyabileceğine inandığı şekilde anlattıktan sonra polis eşliğinde başka bir yurda yerleştirdi. Korunmaya ve gizlenmeye ihtiyacı olduğunu yalnızca Aynur düşünmüyordu. Kadın polis memuru sayesinde, mavi gözlü adamın bir daha onu hiç bulamayacağı şekilde saklandı.

Tüm kaderinin değiştiği gün yanında aynı memur kadın vardı. Titreyen parmaklarıyla sıkıca tuttuğu tahta kürsünün ardından ağlamaklı bakıyordu karşısındaki hâkime.

"Baksana, yanakları nasıl al al olmuş kızın," demişti hâkim en son. Aynur'un elleri o gün son kez gitmişti yanaklarına korkuyla. Yüzüne sürülen başka bir insanın kanıydı hatırladığı. Sırf korkusundan anlatamadığı hikâyesinin saklı kısmındaki o kızın kanı hâlâ yanaklarında diye korkmuştu.

"Sizin bir öneriniz yoksa, Memur Hanım, 'Gülten' olsun genç kızımızın yeni adı. Gül gibi teni var maşallah."

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro